Üyelik Girişi
Başlıklar
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam20
Toplam Ziyaret456998
ALEVİ-BEKTAŞÎ YAZILI (ARAP HARFLİ) KAYNAKLARININ NEŞRİ VE ORTAYA ÇIKAN SORUNLAR (YENİ)

ALEVİ-BEKTAŞÎ YAZILI (ARAP HARFLİ) KAYNAKLARININ  NEŞRİ VE ORTAYA ÇIKAN SORUNLAR (YENİ)

Prof. Dr. Sönmez Kutlu

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Türk toplulukları  İslamlaşma sürecinde ve sonrasında farklı coğrafî, kültürel, siyasî ve toplumsal ortamlarda üretilen İslam yorumlarıyla karşılaşmışlardır. Onlar, bu yorum geleneklerini temsil eden mezhep ve tarikatlardan birisini aynen benimsemek yerine, İslam’ın inanç ibadet ve ahlak anlayışını kendi ihtiyaçları ve kültürel değerleri doğrultusunda anlamayı tercih etmişlerdir.  Bunun sonucunda İmam Mâturidî önderliğinde kelamî bir mezhep olarak Maturidilik;   Ahmed Yesevî önderliğinde ahlakî-tasavvufî bir hareket olarak Yesevilik;  Orta Asya uleması tarafından benimsenip yeniden üretilen bir fıkıh mezhebi olarak Hanefilik gibi kendilerine özgü fıkhî, itikadî ve tasavvufî üç önemli yorum geleneği ortaya çıkmıştır. Hanefilik, Maturidilik ve Yesevilik, tarihsel süreçte ve farklı coğrafyalarda bazı değişim ve dönüşümlere uğramışsa da,  Türklerin İslam anlayışında etkili olmayı hala sürdürmektedir. Türkler, müşterek noktalarda birleşen bu üç geleneği güçlendirmek ve yaymak için başlangıçta Arapça, daha sonra Arapça, Farsça ve Türkçe olmak üzere  Türkistan, Horasan, Anadolu ve Balkanlar’da  zengin bir dinî edebiyat meydana getirmişlerdir. Hatta 14. asırdan itibaren Arapça ve Farsça eserler yazılmaya devam etmekle birlikte, bu eserlerin Türkçe’ye çevrilmesinde ve bizzat Türk dilinde kaleme alınan itikadî, fıkhî ve tasavvufî eserlerde önemli bir artış görülmüştür. Özellikle Ahmed Yesevî ile Orta Asya’da başlayan ve Türkçe kaleme alınan tasavvufî halk edebiyatı, Anadolu’da da zengin meyvelerini vermeyi sürdürmüştür.

Yorum gelenekleriniden Hanefilik ve Maturidilik, maalesef Türk araştırmacılar indinde, son zamanlara kadar gerekli ilgi ve alakayı görmemiştir. Orta Asya Hanefiliğinde rol oynayan ilk fakihler ve Anadolu’da bu geleneğin devamı konusunda, Yesevilikle ilgili Fuat Köprülü’nün yaptığının bir benzeri yapılabilmiş değildir. Mesela; Orta Asya’dan başlayarak Balkanlara kadar geniş bir coğrafyada yaşanan Türk topluluklarının fıkıhtaki mezhebi olan Hanefiliğin tarihi, fıkıh usulü, literatürü; ve Hanefiliğin Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Anadolu’daki durumunu ortaya koyan bilimsel araştırmalardan yoksunuz.[1] Halbuki Türkiye ve Türkiye dışında halen yayınlanmamış binlerce yazma bulunmaktadır. Aynı şekilde Mâturidî Kelamı’nın oluşmasında etkili olan şahsiyetleri İmam Mâturidî’den başlayarak  Anadolu’daki gelişmeleri de içerecek şekilde, yüzlerce yazma eserden hareketle, inceleyen kapsamlı çalışmalar da henüz yapılmamıştır.  Hatta Mâturidî’nin Kitâbu’t-Tevhîd’ine dayalı çalışmalar 1970’li yıllarda Kahire’de yayınlanmasından sonra başlamış ve birkaç yıl önce Türkçe’ye çevrilmesiyle hız kazanmıştır. Onun Te’vîlâtu’l-Kur’ân adlı Kur’ân tefsirinin tahkikli neşri de henüz bitirilmemiştir. Hanefiliğe dair birlerce eser gibi, ülkemiz ve ülkemiz dışındaki kütüphanelerin tozlu raflarında  yazma olarak bilinen Mâturidî geleneğine ait eserler de, yayınlanmayı beklemektedir.[2] Yesevî geleneğinin bir devamı olan Bektaşilik ve Kızılbaş Aleviliğine dair eserlerin durumu, Türk araştırmasının ilgisini çekme bakımından, Hanefilik ve Maturidi gelenekte yazılanlardan farklı değildir.

Horasan, Anadolu ve Balkanlar’da faaliyet gösteren pek çok tekke ve zaviye arasında Türkmen aşiretleri üzerinde en etkili olanların başında Yesevî geleneğinin Anadolu’daki temsilcilerinden birisi olan Hacı Bektaş Veli Ocağı ve Şeyh Erdebil Ocağı gelmektedir.  Bektaşi Ocağı mensuplarınca Anadolu ve Balkanlar’da üretilen Tasavvufî edebiyat, özellikle Melametilik, Kalenderilik gibi tasavvufî akımlar ile İbn Arabî geleneğinden de pek çok izler taşımasına rağmen, ona asıl rengini Yesevî geleneği vermiştir. Öncelikle Horasan, Anadolu ve Balkanlar, genelde tasavvuf literatüründe, özelde Türk Tasavvuf edebiyatı ve Tasavvufî halk edebiyatında önemli bir yere sahiptir. Bu bölgede Kızılbaş Kültür Havzası ve Hacı Bektaş Kültür Havzası’nda yetişen mutasavvıf, şair, ozan ve aşıkların kaleme aldıkları tasavvufî literatür, diğerlerine kıyasla daha özel bir yer işgal eder. Konuyla ilgili yapılan araştırmalar, bir kaçı müstesna genellikle Türk-İran, Şiî-Sünnî, Ortadoks-Heteredoks kutuplaşması veya Şah İsmail ile Yavuz arasındaki iktidar mücadelesi etrafında yoğunlaştıkları için, bu iki ocağın dinî-tasavvufî edebiyatının Türk toplulukları ve din anlayışları üzerindeki etkileri açısından yeterince analiz etmemişlerdir. Ayrıca Cumhuriyet döneminde tekke ve zaviyelerin kapatılması, tarikatların yasaklanması ve sonraki süreçte Alevî-Sünnî kutuplaşmasının siyasî bir hüviyet kazanması gibi sebepler de,  Edebiyat Fakültelerinde ve İlahiyat Fakültelerinde, onu aşmayan akademik çalışmayı bir kenara bırakırsak, Erdebilî Kültür Havzası ve Hacı Bektaş Velî Kültür Havzası adıyla isimlendirebileceğimiz bu iki kültür havzasında genellikle Türkçe yazılmış devasa tasavvufî-dinî edebiyatın gün ışığına çıkarılmasını engellemiştir. Diğer yandan yazma olarak varlığı bilinen bir çok eser, edisyon kritiği yapılarak neşredilmemiştir. Örneğin Mirza Abbaslı’nın 1970’li yıllarda, yazdığı bir makalesinde,  İbn Bezzaz’ın Safvetu’s-Safâ adlı eserinin müellif nüshasın kullanmış, ancak Abbaslı’nın vefatıyla birlikte müellif nüshası tekrar kayıplara karışmış ve kullandığı bu nüshanın nereden alındığı ve şu anda nerede olduğu henüz tespit edilememiştir. Günümüzde Safevilik ve Safevî tekkesiyle ilgili çalışmalar, bu eserin asıl nüshasına ulaşmadıkça ve Safevilerle birlikte tahrifata uğrayan Safvetu’s-Safâ’nın yazma nüshalarını ve bu eserden hareketle Anadolu’da elden ele dolanan Makalât, Menakıb ve Kara Deniz (Kara Mecmua) adıyla bilinen eserleri hiç bir  kaynak kritiğine tabi tutmadan kullanmaya devam ettikçe Erdebil Ocağı ve onun tasavvuf geleneği ile ilgili pek çok karanlık nokta aydınlatılamayacaktır. Bu tür eserler, şu anda Kızılbaş Alevî dedelerinin arşivlerinde veya şahıs kütüphanelerinde, Yusuf Ziya Yörükân’ın deyimiyle “evrak-ı perişân” olarak yok olmak veya yurt dışına kaçırılmakla karşı karşıyadır.

Yesevilik ve Bektaşilikle ilgili en önemli bilimsel araştırma, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adıyla Fuat Köprülü’ye aittir. Köprülü, tasavvuf edebiyatı ile ilgili klasik çalışması ve diğer çalışmalarıyla iyi bir çığır açmış ve  kendinden sonrakilere öncülük yapmıştır. O, bu geleneklere ait pek çok yazma eser kullanmış ve bu eserleri tanıtan makaleler yazmışsa da, bu yazmaların neşri konusuyla fazla ilgilenememiştir. Köprülü’den sonra Abdülbâki Gölpınarlı, Esat Coşan, Abdurrahman Güzel, Ahmet Yaşar Ocak ve diğerleri, Yesevilik, Betaşilik ve Ahilikle ilgili bir kaç yazma eseri, tahkikli neşir usullerine göre yayınlamaya çalışmışlardır, ancak bunlar, son derece az bir yekün tutmaktadır.

Erdebil Süreği ve Bektaşî tasavvuf edebiyatını, neşredecek kimselerin, iyi bir Arapça ve Farsça bilmenin, yazma eserleri okumaya ve tahkikli neşirlerinin yapılmasına yönelik ilmî bir eğitim almanın yanı sıra, bu edebiyatın  içeriğinin oluşmasında rol oynayan dört önemli unsur hakkında ciddî bir donanıma sahip olmalıdır. Birincisi Horasan, Anadolu ve Balkanlar’da yazılan bu eserler,  İslam ahlakının ve İslam Tasavvufî halk edebiyatının önemli yapıtlarıdır. İslam ahlakının dayandığı temellerden Kur’ân ayetleri ve Hz. Peygamber’in hadisleri üzerinde ortalama bir bilgiye sahip olmayan kimseler, bu eserleri neşredebilmeleri ve onların İslam Ahlakı’na getirdikleri yorumu anlamaları kolay olmayacaktır. Bu sebeple bu metinlerin, ayet ve hadisler atılarak veya yalan-yanlış okunarak neşredilmesi,  Ahmet Yesevî, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Şeyh Safiyeddin’in kaleminde yeni bir kalıba giren bu ahlak anlayışının tahrifine yol açmıştır. İkincisi bu metinlerin kaynağı ve kurucu unsurlarından birisi Türk kültürüdür. Kızılbaş Kültür Havzası ve Bektaşi Kültür Havzası’na ait eserlerde, İslam öncesi var olan ve sonrasında da devam eden geleneksel Türk dinine ve benimsediği diğer dinlere ait tarihî, kültürel ve dinî unsurlar bulunmaktadır. Dinler Tarihi, Türk Tarihi ve kültürü ile ilgili yeterli donanıma sahip olmayan kimseler, bu eserlerin muhtevasını anlayıp aktarmakta yetersiz kalacaklardır. Üçüncüsü bu metinlerde tasavvufî unsurların dışında İslam mezheplerinin görüşleri veya onların yorumları yer almaktadır. İslam sonrasında Türklerin benimsediği mezhepler ve onların görüşlerini bilmeden bu metinlerin analizini ve yorumunu yapmak mümkün değildir. Metinleri şekillendiren mezhebî unsurları analiz edebilmek için İslam Mezhepleri Tarihi alanında yeterli bilgiye sahip olmak şarttır. Dördüncüsü, bu metinler genelde İslam tasavvuf edebiyatı, özelde Türk tasavvuf edebiyatının şaheser metinleridir. Tasavvuf tarihini, klasik eserlerini, ona özgü dil ve muhtevayı ve de   Ahmed Yesevi ile başlayan Türk Tasavvuf anlayışını ve Anadolu’daki yansımalarını, İbnü’l-Arabi’nin Anadolu tasavvufu üzerindeki etkilerini bilmeden bu eserleri anlayabilmek, okuyabilmek ve neşredebilmek telafisi mümkün olmayan tahriflere sebebiyet vermektedir. Son olarak bu metinlere, İslam aleyhtarlığı ve Sünnilik düşmanlığı üzerinden bir Alevilik tasavvuru oluşturma amacı ve ideolojisi ile yaklaşılmaktadır. Bu yüzden eserler içerik ve metin olarak büyük ihanete uğramaktadır. Bu hususlar dikkate alınmadan neşredilen  özgün metinler, başka bir şekil ve muhtevaya kavuşmuş sahte veya sözde metinler olacaktır. Hele hele bu metinler üzerinde Safevîler döneminde yapılan ekleme ve çıkarma şeklindeki değişiklikler ve tahrifat[3] dikkate alınırsa,  bu metinlerin neşrinin ne kadar zor olduğu ve bilimsel tahkik usulüne uygun olarak neşretmenin ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Alevîlik ve Bektaşiliğin  temel yazılı kaynakları, Erdebil Ocağı ve Bektaşi Ocağı mensuplarınca kaleme alınan eserlerden oluşur. Kızılbaş Alevilerinin büyük bir kısmının başlangıçta bağlı bulunduğu Erdebil Ocağı Kültür Havzası’nın dinî ve taasavvufî fikirlerinin toplandığı eserler, başlangıçta Menâkıb veya Makâlât adıyla bilinmekteydi. Safevilerin kuruluşuyla birlikte, Safevî devleti hükümdarları, muhtemelen bir devlet politikası olarak, Anadolu’daki Kızılbaşların  Erdebil süreğine bağlılıklarını sürdürebilmek ve onları aşamalı bir şekilde  şiileştirebilmek için bu eserlere şiî unsurlar eklemişlerdir. Daha sonra Makâlât ve Menâkıb geleneğine, İran’da Kara Mecmua, Türkiye’de dedeler arasında Kara Deniz adı verilmiştir. Safeviler, bu metinlere bazı Şiî unsurları yerleştirdikten sonra Buyruklar adıyla Anadolu’da  Karadeniz Kütüğüne bağlı veya kayıtlı olan Kızılbaş Ocaklarına göndermeye başlamışlardır. Daha sonraki süreçte, bu tür metinler Anadolu’da Buyruklar olarak ünlenmiştir. Safevî sarayında sandukalarda saklanan ve Anadolu’ya propaganda amaçlı gönderilen bu metinler, Şeyh Safî’nin doğrudan kaleme aldığı metinlerden veya oğlu Sadreddîn’in sorduğu sorulara verilen cevapların toplandığı metinlerden yada  bir süre sonra Şeyh Safi ile Şeyh Sadreddin’in isimlerinin yer almadığı bağımsız Cafer Sadık Buyrukları veya ikisinin karışımı Buyruk/Buyruklar adı verilen metinlerden oluşmaktadır. Kara Mecmua veya Kara Deniz olarak da bilinen Buyruk metinleri, Şeyh Safî’nin öncülüğünde Menâkıb veya Makâlât adıyla oluşturulmuş olup, daha sonra başka adlarla anonimleşmiş metinlerdir. Bu sebeple Buyruk adıyla bilinen tek bir metin yoktur, bunun yerine Buyruklar adını verebileceğimiz metinler vardır. Bu durum, hem Şeyh Safî Buyrukları ve Cafer Sadık Buyrukları hem de bu ikisinin karışımı Buyruklar için geçerlidir. Yusuf Ziya Yörükân ve bazı çağdaş araştırmacılar, Tahtacı Buyruğu  adıyla bazı metinlerden bahsederlerse de, bu tür metinler incelendiğinde onların Şeyh Safi Buyrukları veya Cafer Sadık Buyrukları ya da bu ikisinin karışımı metinler olduğu görülmektedir. Hangi adla bilinirse bilinsin,  Buyruklar’ın içeriği benzer olmakla beraber, aynı metinler değildir ve aralarında pek çok farklılık bulunmaktadır. Bu metinler, Makâlât, Menâkıb, Menâkıbnâme Nasihatnâme,  Buyruk, Fütüvvetname, Tezkire, Cafer-i Sadık Buyruğu, Fütüvvetnâme-i Cafer Sadık, Şeyh Safi Buyruğu,  Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr, Vasiyetnâme, Sualnâme, Buyruk,  Risâle-i Şeyh Safî ve benzeri adlarla bilinir. Osmanlı arşiv belgelerinde yukarı canip olarak tanımlanan Erdebil Ocağı’ndan gönderilen ve Osmanlı topraklarında müsadere edilen kitaplar muhtemelen bu türden kitaplar veya doğrudan Şiilik propagandası yapılan kitaplardır.

Bektâşi Kültür Havzası’nın dinî-tasavvufî fikirlerinin bir araya toplandığı eserlere gelince, bunların başında Hacı Bektaş’ın  Makâlât’ı ve ona nisbet edilen diğer eserlerle onlardan mülhem yazılan eserler gelmektedir. Ancak Bektaşiliğin kurumsallaşmasıyla birlikte Bektaşi ocağının adab ve erkanını bir araya toplayan eserlere, genelde Âdap ve Erkannâme’ler, veya sadece Erkannâmeler adı verilmiştir. Maalesef, Hacı Bektaş Veli’nin Makâlât isimli eserinin  Arapça aslı Merâtibu’l-Menâzil’in sadece adı bilinmektedir,  onu ortaya çıkarmak için yeterli araştırma yapılmamıştır.

Buyruklar ve Erkannâmeler dışında  Bektaşi Baba ve Dedelerine ait Velâyetnâmeler; Hz Ali ve Ehl-i Beyt’in faziletlerini anlatan Fazîletnâme; Kızılbaş veya Bektaşi geleneğindeki adab ve erkanı bir araya toplayan Fütüvvetnameler, Kisvetnâme ve Taçnâmeler; Dedelerin nefes ve deyişlerini içeren Cönkler; Hz. Ali, Muhammed el-Hanefiyye veya diğer kimselerin kahramanlıklarını masal şeklinde anlatan mezhepler ve meşrepler üstü Cenknâmeler; Alevi şairlerinin şiir, nefes ve deyişlerini bir araya toplayan  Divanlar ve Ocaklar için verilmiş Şecerenâmeler adıyla bilinen  tasavvufî edebiyatın çeşitli türleriyle karşı karşıyayız. Bunların dışında belli bir türe girmeyen, bir şahsa ait olan veya anonimleşmiş pek çok eser bulunmaktadır. 17. asırdan sonra Anadolu’daki Erdebil Süreği mensubu Kızılbaş Alevilerin Bektaşiliğe bağlanmasıyla bu iki gelenek birbirini etkilemeye ve dönüştürmeye başlamıştır. Bu tarihten itibaren Kızılbaş Aleviliği ve Bektaşilik iç içe geçmiş olduğundan bu tür metinlerde saf bir Erdebilî neşve veya saf bir Bektaşî neşveyi bulmak güçleşmiştir. Dolayısıyla bu dönemde ikisinden mülhem eklektik metinler üretilmiştir. Ayrıca Safevîlerin; Kızılbaş, Hurufî, Babayî veya Bektâşî çevreleri Şiîleştirmek amacıyla yazdırıp, Anadolu’ya gönderdiği  Kenzü’l-Mesâib (Kumru) ve Hüsniye gibi doğrudan Şiiliğin propagandasını yapan eserler de vardır.

Alevîliğin yazılı kaynaklarına ilk dikkat çeken, Türk tasavvuf edebiyatı üzerinde incelemelerde bulunan Fuat Köprülü, Tahtacı oymakları üzerinde yaptığı araştırmalarıyla bilinen Yusuf Ziya Yörükân ve Fütüvvetnâme’ler konusundaki araştırmalarıyla tanınan Abdülbaki Gölpınarlı’dır. Özellikle Yusuf Ziya, Tahtacılar arasında konuyla ilgili yaptığı ciddi saha araştırmaları sırasında  Kızılbaş Tahtacılara ait çok kıymetli bazı yazılı kaynaklar tespit etmiş ve 1927 yılında yazdığı makalelerde onlara dikkat çekmiştir. Ancak bu kaynakların önemi henüz hak ettiği ilgiyi görememiştir. Diğer yandan Yusuf Ziya’nın, ölümüne kadar bu konuya yeni katkılarda bulunmamış olmasını ve bu eserlerden bir kaçını yayınlamamış olmasını anlamakta güçlük çekmekteyiz. Onun ölümünden sonra Alevilik ve Bektaşilik tartışmaları yeniden alevlenmiş olmakla birlikte, dikkat çektiği yazılı kaynaklarla ilgili, uzun süre yeni bir bilgi ilave edilmemiştir. Cumhuriyet’in yaklaşık ilk kırk yılında, Sefer Aytekin’in 1950’li yıllarda Buyruk, Makâlât ve Hüsniye gibi eserleri neşri hariç tutulursa, Aleviliğin yazılı kaynaklarının yayınlanmasına yönelik bir teşebbüse rastlanmamaktadır. Ancak 1960-1970’li yıllarda bazı metinler yayınlanmışsa da, bunlar ciddî bilimsel yayınlar olarak görülemezler. 1980’li yıllarda gerek Alevilik ve Bektaşilik’le ilgili araştırmalar, gerekse yazılı kaynakları büyük ilgi odağı olmaya başlamıştır. Bektaşi Kültür çevresiyle ilgili çalışmaların bir bibliyografyası Mürsel Öztürk tarafından hazırlanmış,  daha sonra bu çalışmayı Ali Yaman’ın konuyla ilgili bibliyografik çalışmaları[4] ve farklı kişilerin bu konudaki makaleleri  takip etmiştir.[5]

1980’li yıllara kadar yayınlanan Buyruk, Makâlât ve benzeri birkaç eser, asıl metnin tertip ve içeriğine sadık kalmaksızın, ya özetlenerek veya tertibi değiştirilerek ya da belli bölümler çıkarılarak neşredilmiştir. En güvenilen kişiler tarafından hazırlanan  Buyruk neşirlerinde de, bu tür tahrifata rastlanmaktadır. 1980 sonrasında neşredilen bazı Buyruk’lara da,  asıl Buyruk nüshalarıyla taban tabana zıt bilgiler doldurulmuş, hatta neşredenin ideolojik fikirleri Buyruk’la birlikte insanlara sunulmuştur. Caferi Sadık’a veya Şeyh Safi’ye ait gösterilen değişik bazı yazma Buyruk nüshaları, şu anda Buyruk adıyla neşredilenlerin metinleriyle karşılaştırdığında, tahrifatın ne kadar büyük boyutlarda olduğu açıkça görülecektir. Ayrıca bir Hurufî eser olan Periştezâde’nin Işknâme’si (Cavidân’la birlikte yayınlandı) de, bu tür tahrifattan kurutulamamıştır. Böylece eserler, İslami kültür bağlamından koparılmış, tamamen farklı amaçlar için yazılmış bir esere dönüşmüştür.

Kızılbaş Aleviliği ve Bektaşiliğin dinî-tasavvufî görüşlerini ele alan  Arap Harfli ve Türkçe yazılmış literatürün zenginliğini ve çeşitliliğini bilmekteyiz, ancak bu eserlerin umumî kütüphane veya şahıs kütüphanelerindeki kayıtlarını, birkaç makale denemesi hariç tutulursa, henüz meçhuldür. Gerek Kızılbaş Aleviliği gerekse Bektaşiliğe ait literatürün, dede arşivlerinde, şahıs kütüphanelerinde veya yerli ve yabancı umum kütüphanelerdekilerin, bütün  türleriyle kataloglanması ve bunların bir kütüphanede toplanması hayatî bir önemi haizdir.  Bu bilgiler ve belgeler, bir araya toplanıp kayda geçirilmedikçe, ehliyetsiz kişiler Alevilik ve Bektaşiliğin  yazılı kaynakları adı altında gayr-i ilmî ve ciddiyetsiz çalışmalarını devam ettirecektir. Tahkikli neşirlerinin yapılmaması sebebiyle,  günümüzde Kızılbaş Kültür Havzası ve Bektaşi Kültür Havzası’nda yer alan eserler, tarihte olduğundan daha büyük tahrifat ve telefle karşı karşıyadır.

1980’den sonra Alevilik  ve Bektaşiliğe ait yazma eserlerin neşir problemleri sorunu müstakil kitap çalışmalarına konu olacak kadar geniştir. Bu sebeple sözü edilen kıymetli ve nadir eserler üzerinde süren tahrifatın önüne geçebilmek amacıyla, Kızılbaş Aleviliği ve Bektaşiliğe ait Arap harfli eserlerin çağdaş dönemde Latin harfleriyle neşrinde veya sadeleştirilmesinde ortaya çıkan ve telafisi mümkün olmaya sorunları üç ayrı örneklem üzerinden analiz etmek istiyorum.

 

1. “ŞAH İBRAHİM OCAĞI’NDAN GELEN BİR ŞEYH SAFİ BUYRUĞU”  ADLI YAYINDA NEŞİR SORUNLARI[6]

 

Kızılbaş Aleviliği ve Bektaşiliğe ait yazılı kaynaklarla ilgili yapılacak neşirler, tek bir yazmadan hareketle bir metnin neşri veya tek bir nüshadan defalarca yayımlanan eserlerin tekrar neşri ya da bir başka nüshadan yeniden neşredilmesi demek değildir. Ama maalesef bugün Aleviliğin yazılı kaynaklarını yayınlama iddiasıyla yürütülen projeler veya bireysel çalışmalarda, onların neşri, tek bir nüsha üzerinden Arap harflerinden Latin harflerine aktarılarak yayımlanması olarak algılanmakta, ilmî tenkit ölçülerine uygun olarak bir eserin birden fazla yazmasının tespit edilerek tahkikli neşirlerinin yapılması yoluna gidilmemektedir. Bu sebeple Kızılbaş Aleviliğine veya Bektaşiliğe ait metinlerin yayınlanması, mutlaka bilimsel tahkik yöntemiyle yapılmalıdır. Tarihsel süreçte bu metinler üzerinde oynandığını, eserlerin çevirisi veya istinsahı sırasında fikirlere müdahele edilerek eserin sahibinin fikirlerinin, dini kimliğinin ve  düşünce sisteminin  çeviriyi yapanın mezhep ve meşrebine uydurulmaya  çalışıldığı dikkate alındığında bunun en önemi daha iyi anlaşılacaktır. Özellikle 17. asırdan itibaren istinsah edilen  Buyruk metinlerinde oldukça dikkatsiz davranılarak bazı eklemelerin yapıldığı veya bazı kısımların çıkarıldığı, hatta bu gelenekle ilişkisi olmayan metinlerin istinsah sırasında metne dahil edildiği görülmektedir. Bu yüzden muahhar tarihli veya tarihi belli olmayan tek bir yazmadan hareketle bir eseri yayınlamanın önemli sakıncaları bulunmaktadır.  Oldukça muahhar tek bir nüshadan hareketle yayınlandığı için pek çok eleştiriye muhatab olacak neşirlerden birisi “ Şah İbrahim Ocağı’ndan Gelen Bir Şeyh Safi Buyruğu”  adlı yayındır.

Şeyh Safî Buyruğu adıyla yayınlanan bu çalışma, Şah İbrahim Ocağından elde edilen ve oldukça muahhar olduğu anlaşılan tek bir yazmadan hareketle neşredilmiştir. Arap harfli asıl metin ve Latinize edilen metnin birlikte verildiği bu çalışma,  pek çok açıdan eleştiriye muhatap olacak önemli sorunlara yol açmıştır. Öncelikle Şeyh Safî Buyruğu olarak yayımlanan bu metnin ilk nüshaları elde edilerek ve bu nüshaların karşılaştırılması yapılarak metnin tarihlendirilmesi yoluna gidilmemiştir. Aslında bu metin, daha önceki tarihlere ait Buyruk metinlerinin içeriğiyle, kısmen  uyuşmaktadır. Ancak bozuk bir yazıyla yazılan bu metin,  tertip açısından farklı, içerik açısından eksik ve karışıktır. Bu metne kaynaklık eden Şeyh Safî Buyruğu metnine veya diğer Buyruk metinlerine  ulaşılmadığından ve bilimsel tenkitli neşir kurallarına uyulmadığından, sözü edilen neşir, ciddi okuma ve anlama hataları ile doludur. Her sayfa ve her satırda, hatta her kelimede, okuma yanlışlarına rastlanmaktadır. Okuma hatalarının bir kısmı, Osmanlıca’yı okuyamamaktan, bir kısmı ayet ve hadisleri bilmemekten, bir kısmı Tasavvuf’un kavramlarını tanımamaktan, bir kısmı ise bir metnin tahkik edilmesi ve neşredilmesi ile ilgili bilimsel donanıma sahip olmamaktan kaynaklanmıştır.

Oldukça dikkatsiz ve gayr-i ilmi bir şekilde latinize edilen bu metin, yeniden neşri gerektirecek kadar yanlış okumalar ve tahriflerle doludur. Yazmada kelimenin aslı ve neşirdeki yanlış okumalara dair birkaç örneği, karşılaştırmalı bir şekilde tabloda vermek istiyorum:

 

Yazma Metin

Koçak tarafından Neşredilen Metin

Sayfa: Yazma /Basılı Metin 

Vüs’atı mikdarı

Sayini mikdarı

11/76

Gümândur, gümân ile imân Lâ-yectemi’ân 

Keman der keman ile iman-ı la yücteman

19/84

El-mü’minûn lâ yemûtûne bel yentekılûne

El muminune lâ yemûtu… yentekılune 

20/85

Misdâkına

Musaddakına

20/85

Nidügin

Tebeddügin (?)

21/86

Ve rehberine muhalefet etmez

Ve bir rehber muhalifet içre

21/86

Mucibince hakkı bilmemiş olur

Mecmuunca hakkı bilmemesi olur

21/86

Hüsnü’l-hulk ve’l-münteha

Hüsnül halef vel münteha-yı

21/86

Hulk

Halk (6 defa geçmekte)

21/86-22/87

Gönül darlığı

Gönül varlığı

22/87

Her hali seyr eylemek

Her hali sabr eylemek

22/87

Lâf u küzâf

…..

19/84

Gücü yettikçe bu şartları yirine getür ve cemi’ kardaşlar

Gücü bitdikçe bu şartları yirine getüricek. Kardaşlar

24/89

Şefkat

Şefaat

23/88

Üfevvizu

Efuzu

23/88

Yuhibbussabirîn

Yühyissabirin

23/88

Mihnetlerine

Muhanetlerine

25/90

 

 

Bu metnin yayınlanmasıyla ilgili asıl büyük hata, Buyruk metni olmadığı halde ve metnin sonunda alıntının İbrahim Hakkı Hazretleri’nden yapıldığı açıkça belirtildiği halde, bunun farkına varılmayarak Marifetnâme’den aktarılan bir kısmın Buyruk’un bir parçası imiş gibi  yayınlanmasıdır. Neşredilen metinde, “Nev-i Sâbi’” diye başlayıp[7]“İnteha min Kitâb-ı İbrahim Hakkı …  aliyhimurrahme” ifadesiyle biten kısım[8] satır satır İbrahim Hakkı’nın Marifetnâme’si’nden alınmıştır.[9] Bu kısmın Marifetnâme’den alındığı fark edilmediği gibi, daha büyük hata bu metinde iki yerde geçen bir tarikatın adı, eğer bir yazma hatası değilse, metinde yazılandan farklı okunmuş ve hiçbir tasavvufî kaynakta yer almayan yeni bir tarikat üretilmiştir. Yazma metinde Evliyâiyye olarak verilen tarikat ismi, bu neşirde iki kere “Evvel baiyye” olarak latinize edilmiştir.[10] Neşredilen metinde Arapça ve Farsça kelimelere transcript işaretleri vurulmamış ve yanlış okuma ihtimali olan kelimelerin sonuna, (?) işareti konulmamıştır. Ayrıca metnin başında, içeriği ile ilgili okuyucuyu yanlış yönlendiren bilgilere  yer verilmiştir. Örneğin metinde zikredilen İslam’ın temel ibadetlerinden beş vakit namaz, oruç, hac ve zekat Sünnilik olarak gösterilmiş ve bu konuda anlaşılması güç  çelişkili izahlar yapılmıştır:

“Elimizdeki Buyruk da   1900’lü yılların başında yazıya geçirilmiş bir buyruk olduğu için  kuşkusuz bazı eklemeler olmuştur. Bunlar arasında  Hacı Bektaş Veli’ye yapılan atıflar en önemli  eklemeler olarak karşımıza çıkmaktadır. Kitapta bulanan bazı ifadeler bizi kuşkuya düşürdü. Bunlar arasında Zekat ve  Namazla ilgili olarak geçen bazı ibareler kesin çizgileriyle olmasa bile Sünni akidesine daha uygun gibi görünüyordu.  … Buyruğun hemen giriş bölümünde yer alan beş vakit ibaresi ve zekat konusundaki düşünceler temelde genel Alevi  düşüncesiyle de çok fazla çelişmemektedir. Çünkü Alevi inancı namaz değil, Kur’ân’daki anlamı ile Salat (niyaz) “yakarış” a inanmaktadır. Bu da yine Kur’ân-ı Kerîm’de olduğu gibi belirli bir zamana ve durumu bağlı olmaksızın, yolda, otururken, yürürken ve yan yatarken olmak üzere  Tanrı’yı anmak biçimindedir. Bu yüzden okuyucularımız, oradaki   pekte belirgin olarak yer almayan beş vakit kavramının Aleviliğin temel anlayışından farklı olarak yorumlamamalıdırlar.”

Alevilik ve Bektaşiliğin yazılı kaynakları incelendiğinde bu iddianın tutarsız olduğu açıkça görülecektir. Örneğin Hacı Bektaş’ın Makâlât’ı, Şeyh Safî’nin Makâlât’ında ve Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr adlı eser başta olmak üzere Kızılbaş Aleviliği ve Bektaşilikle ilgili metinlerin tamamında  dört kapı kırk makam sistemi içerisinde Şeriat kapısının altındaki makamlar  arasında yer alan namaz, oruç, hac ve zekat gibi ibadetler Şeriat ibadetleri olarak sayılmaktadır.

Hacı Bektaş Veli, Makâlât  adlı eserinde, bir hadisten hareketle İslam'ın başlıca şartlarını şu şekilde sıralamıştır: “ Namaz kılmak, zekât vermek, oruç tutmak, gücü yetince hacca gitmek ....  .”[11]  Sadece Makalat’ta değil Buyruklar’da  da namaz, oruç, hac ve zekat İslam’ın belli başlı ibadetleri sayılmış ve aynı zamanda Hz. Muhammed ile Hz. Ali’nin buyruğu olarak kabul edilmiştir:  " Oruç, namaz, hac, zekat, kelime-i şehadet, dünyalık fitresinin tümü Muhammed-Ali'nin buyruğudur."[12] Bu ibadetler, diğer Alevî-Bektaşî kaynaklarda olduğu gibi, dört kapı kırk makamın üçüncü makamı olan Şeriat’ın on makamında üçüncü makamı olarak görülmüştür: " Şeriat'ın üçüncü makamı:  ibadet etmektir. Bu, namaz kılmak, oruç tutmak, ve zekat vermekle yapılır.[13] Kızılbaş Aleviler için yazılmış ve Bisatî'nin Menâkıbu’l-Esrâr  Behcetu’l-Ehrâr (Risâle-i Şeyh Sâfî) adıyla yayınlanmış bir eserde, Adâb-ı Evliya’nın 28’nci maddesi şöyledir: “ Kimseye horluk ile bakmayup 72 millete yek nazar ile baka ve herkese muhabbet göstere, bu eyu bu kem dimeye, daima edep üzere ola, beş vakte kaim (beş vakit namazını kılan) ve şer-i muhkem ola, cem-i enbiya ve evliya tarıkına mürid-i pir olan kişilere bu ahkamları ve bu erkanları yerlü yerince bile ve göstere dahi amel ede, zira şeriatı kaim olmayan hakikatı dürüst olmaz.”[14] Şah İsmail de, namazın yerine getirilmesi ve hatta hiç kazaya konulmaması konusunda uyarmaktadır:

" Sah Hatâyî'm eldür sırrını deme

Kılagör namazın kazaya koma

Şu yalan dünyada hiç sağım deme

Tenin teneşirde senin saldadır"[15].

Koçak, Arap harfli metinlerin latinize edilmesinde hatalar yapmaya sonraki neşirlerde de sürdürmüştür. Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi’nin Arnavutluk Özel Dosyası-II’de Erkannâme:2’de Kur’ân ayetlerini dahi, metinde karşılığı olmayan bir şekilde okumuştur. Örneğin; metinde geçen “fe-eynemâ tüvellû vücûhekum fe-semme vechullah”[16] ifadesini  “  Fatıma tevalevve Fatıma fesümmihü vechillah” olarak aktarmıştır.[17] Yine bir başka ayeti okurken de önemli hatalar yapmıştır: “ se-nürîhim ayâtina fî’l-âfâki ve fî enfüsihim …”[18] şeklindeki ayeti, “ Sırrihüm ayatina ila afakina fi enfüsihim” olarak okumuştur.

Sonuç olarak yapılan pek çok hatanın sadece bir kısmına değindiğimiz “Şah İbrahim Ocağı’ndan Gelen Bir Şeyh Safi Buyruğu” adlı neşrin, metnin anlamını tahrife kadar varan pek çok hata ve yanlışlarla dolu olması sebebiyle, başka yazmalarının bulunup, diğer Şeyh Safi Buyruğu metinleriyle karşılaştırıldıktan sonra, bilimsel metin tenkidine uygun olarak yeniden yayınlanması gerekir.

2. İBN BEZZÂZ VEHHAB RAHMAN, MAKÂLÂT-I ŞEYH SAFÎ (SAFVETU’S-SAFA), (Haz.: İsmail Kaygusuz, Alevi Akedemisi Yayınları, Ankara 2009) ADLI ESERDE NEŞİN SORUNLARI

İsmail Kaygusuz tarafından yayına hazırlanan Makâlât-ı Şeyh Safî (Safvetu’s-Safâ) adlı eser, şimdiye kadar Alevî yazılı kaynaklarıyla ilgili yapılan yayınlar arasında en sorunlusudur. Çünkü Kaygusuz, metni tarihlendiremediği ve asıl metni ortaya koyamadığı gibi, müstensih tarafından bölümleri birbirine karıştırılarak yazılan bu metnin, metne kaynaklık eden Safvetu’s-Safâ’daki IV. Bölüm’ün alt başlıklarının sıralamasına göre de düzenleyememiştir. Asıl metinden olmayan metinlerin metne dahil edilerek yayınlanması, ve metin ve metinde geçen hadis ve şiirlerle ilgili sayısız okuma ve sadeleştirme hataları yapılması sebebiyle oldukça sorunlu bir neşirdir.

Hacı Selim Ağa Kemankeş 247 numarada kayıtlı olan ve istinsah tarihi 966/1559 Makâlât-ı Şeyh Safî adlı yazma, İbn Bezzâz’ın  Safvetu’s-Safâ’nın IV. Bölümü’nün Türkçe’ye çevirisidir.  Safvetu’s-Safâ’nın IV. Bölümü’ne sadık kalan  çeviriler, kendi içerisinde toplam altı bölümden  oluşmaktadır. Makâlât-ı Şeyh Safî (Safvetu’s-Safâ)’nin Kaygusuz tarafından yapılan neşrinde,  ilmî hassasiyetin gösterilmemesi ve tahkikli neşir kurallarına uyulmaması, Alevî-Bektaşîliğin yazılı kaynakları üzerinde tahrifatın devam ettiği açıkça göstermektedir. Gerek Safvetu’s-Safâ’nın, gerekse onun  IV. Bölümü’nün İran ve Anadolu’da pek çok çevirisi yapılmıştır. Fakat Kemankeş 247’deki yazmasının ilk üç bölümü,  930-984/1524-1576 tarihleri arasında istinsah edilen ve Meşhed’de Kitâphâne-i Âsitân-ı Kudsî Rızavî’de 95 numarada kayıtlı Tezkire-i Şeyh Safî, Nişatî çevirisi Tezkire-i Şeyh Safî[19] ve 968/1560 tarihinde istinsah edilen ve Kitâb-ı Menâkıb-ı Şeyh Safiyeddin adlı Süleymaniye Kütüphanesi İzmir 465 numarada kayıtlı  bir yazmayla, üslup ve dil açısından paralellik arzetmektedir.[20] Kaygusuz’un hazırladığı  neşirle ilgili aşağıda maddeler halinde ele alacağımız her bir sorun için bir makale yazılabilir, ancak biz yapılan hatalar ve tahifatı alt başlıklar halinde incelemek istiyoruz. 

a) Metnin Tarihlendirilmesi Sorunu

Yazma eserlerin, mutlaka konunun uzmanları tarafından ilmî usullerle neşredilmesi gerekir. Bu eserleri neşretmek için Alevî veya Bektaşî olmak bir ölçüt değildir. Böyle olduğu takdirde en büyük metin tahrifatı ve neşir sorunlarına sebep olunması kaçınılmazdır. Önce neşredilecek metnin farklı yazma nüshaları, kütüphanelerden ve şahıs kütüphanelerinden toplanır, gerekli inceleme ve karşılaştırmalardan sonra bu nüshalar arasından varsa müellif nüshası veya mütercim nüshası,  yoksa  bunlara en yakın olanları tespit edilerek ilgili eserin edisyon kritiği yapılır. Müellif veya mütercim nüshası başta olmak üzere, ilk nüsha ve ondan çoğaltılan bütün nüshaların, istinsah tarihleri yoksa, ilmî tenkit usullerinden hareketle, tarihlendirilmesi yapılır. Bazen yazma, bizzat mütercim veya  müellif  nüshası değilse, onların istinsah tarihleri, ilgili eserin o tarihte kaleme alındığını göstermez. Müellif veya mütercim nüshası olduğu kesinleştirildikten sonra, bu nüsha asıl nüsha olarak kabul edilir ve diğer nüshalar bu doğrultuda tahkikli neşir için kullanılır.  Halbuki Kaygusuz, üzerinde istinsah tarihi yazılı tek bir nüsha kullandığından, müellif veya mütercim nüshasından çoğaltılan nüshaların kronolojik olarak sıralama ve tarihlendirmeye gerek duymamıştır. Hatta  kullandığı tek nüshanın üzerindeki istinsah tarihinin dahi yanlış okumuştur.

Makâlât-ı Şeyh Safî yazması, Kaygusuz’un iddia ettiği gibi, Şeyh Sadreddîn (ö. 1392) ve İbn Bezzaz (ö. 759/1358’den sonra) hayatta iken  Safvetu’s-Safâ’nın yazılışından iki yıl sonra bir Erdebil dervişi tarafından 1359-1360 yılında  o günün Türkçe’sine çevrilmiş mütercim nüshası değildir. Safvetu’s-Safâ’nın IV. Bölüm’ü, bir çok kere Türkçe’ye çevrilmiştir. Kemankeş 247 numaralı yazma, daha önce yapılmış çeviri veya çevirilerden yararlanılarak yapılmış olduğu anlaşılmamtadır. Anadolu’da Safvetu’s-Safâ’nın Türkçe’ye çevirilerinden birisi,  Konya Bölge Yazmalar Kütüphanesinde 3344 numarada kayıtlıdır. Bu mütercim nüshası, 861/1457 yılında önce  Safvetu’s-Safâ’nın tahrif edilmemiş müellif nüshasından hareketle yapılmıştır.

Kaygusuz, Kemankeş 247 numaralı yazmayı mütercim nüshası gibi kabul etmiştir. Ayrıca eserin istinsah tarihini, metnin altına bir başkası tarafından yanlış okuma sonucu 760 olarak yazılan rakama güvenerek şöyle okumuştur:

“Hezâr durud ve hezar selâm zi ma ber Muhammed Aleyhisselâm çün vey ez zühd ve ibadet hast dad Hak te’alâ dad veyra herçi hast. Fî’t-tarihi 26 Rebiu’l-ahir es-sene sittin ve seb’amiye ( 760).”[21] Aşağıda görüldüğü gibi, 760 rakamı metne sonradan ilave edilmiştir. 

 

Halbuki eserin hatimesinde istinsah tarihi şöyle verilmektedir:      

 

 

Temmet el-Melikül-VehhÊb. £utime bil-Ûayri vel-iÙsÊn. Naým:

……..

…….

HezÊr vird u hezÊr selÊm zi mÊ ber MuÙammed (A.S.)

Çün vey ez zuhd ü ‚ibÊdet hast dad

¡aàà Ta‚ÊlÊ dÊd vey ra her çe hast

Fî tÊrÞÙ-i 26 Rebށül-ÊÙır, sene: Sitte ve  sittÞn ve tis‚a mie [22]. 

Görüldüğü gibi, Arapça sene kelimesinin üzerine “sitte ve  sittÞn ve tis‚a mie” yazılmıştır. Bu kısmın üzerine gelen satırda “vey ra her çe hast” ifadesinin altında iki ayrı çift noktadan birisi bu ifadeye aittir. Yani vey’in sonundaki ye harfine aittir. Her çe’nin altındaki iki nokta ise tis‚a’’nın noktasıdır. Kaygusuz, hem sitteyi sene okumuş, hem de tis‚a mie’nin üstüneki noktayı görmediğinden sebamiye okumuştur. Aslında kendisi istinsah tarihini okuyamamış, hemen altına bir bir başkasının sonradan yazdığı ve yanlış okunduğu kesin olan 760 rakamını esas almıştır. O, eserle ilgili bütün iddialarını bu yanlış okuma üzerine kurmuştur. Böyle bir okumanın yanlışlığı anlaşılınca, ona dayalı bütün iddiaları çürütülmüş olmaktadır. Buna rağmen, Alevilik edeb ve erkanına yakışmayan  bir üslupla  1490 tarihli Farsça nüshayı ve Kemankeş 247’de kayıtlı Makalat-ı Şeyh Safî’yi gerektiği biçimde dikkatimi vererek incelemediğim iftirasında bulunmuştur. Kaygusuz, böyle bir kanaate benim Hacı Bektaş Bilgi Şölenine sunduğum  konuyla ilgili bir tebliğime dayandığını iddia etmektedir. Halbuki bu tebliğimde ben, Kemankeş 247’den de bahsediyorum. Tebliği ciddi bir şekilde inceleseydi, benim hem 1490 tarihli Farsça Safvetu’s-Safâ nüshasını, hem de Kemankeş 247 nolu yazmayı kullandığımı görecekti. Çünkü orada ben söz konusu metnin Safeviler döneminde nasıl tahrifata uğradığını, kronolojik olarak tabloya döktüm ve orada verilen eserler arasında her ikisini de kullandım. Daha sonra bu makaleyi Şeyh Safî’nin tahkik ettiğimiz Makâlât’ının baş tarafına da koyduk.[23] Ayrıca sadece bunları değil, Süleymaniye Kütüphanesi Hekimoğlu Ali Paşa 775 numaradaki başka bir Safvetu’s-Safâ yazmasına ve bu eserin IV. Bölüm’ünün çevirileriyle ilgili 20 kadar yazmaya başvurduk. Bunlardan sadece 12 tanesini tahkik çalışmamızda kullandık, diğerlerini eledik.[24] Kullandığım yazma nüshalar ve basılı eserlerde, IV. Bölüm’ü oluşturan altı bölümün hangi varaklar veya sayfalar arasında yer aldığını bir cetvel üzerinde gösterdik.[25] Kaygusuz, tebliği okur okumaz, bilim adamlarını eleştirerek onlar üzerinden prestij kazanmak amacıyla olsa gerek kaleme sarılmış ve hakkımda aslı astarı olmayan yalanlardan ibaret ifadeler kullanmıştır. Üstelik bu yazdığı yazıyı internet sitelerinde yayımlamış, sonra da aynı yazıyı Dr. Nizamettin Parlak ile birlikte yayımladığımız Şeyh Safî’nin Makâlât’ının tahkikli neşrini görme ihtiyacı bile duymadan bizden sonra yayınladığı Makâlât-ı Şeyh Safî çalışmasının başına  koymuştur. Araştırmacı olduğunu iddia eden bir kmseye yakışan, konuyla ilgili ciddî araştırma yaptıktan sonra fikirlerini ve inceleme sonuçlarını yazıya geçirmektir. Sonuç olarak Kaygusuz, elindeki yazmanın tarihlendirilmesi gibi bir ilmî hassasiyet taşımadığından, bu eserle ilgili tek bir metinle yetinmiş, onun da istinsah tarihini yanlış okuyarak Alevilik ve Bektaşiliğin yazılı kaynakları konusunda yeni bir bilgi kirlenmesine, yazılı kaynakların tahrif ve telefine yol açmıştır.

b) Metnin Bölümlerinin Düzenlenmemesi ve Metne Dahil Edilen Farklı Metinlerin Farkına Varılamaması

 

Kaygusuz, neşrettiği Makâlât-ı Şeyh Safî’nin  İbn Bezzâz’ın Farsça Safvetu’s-Safâ adlı eserinin IV. Bölümü’nün çevirisi  olduğunu bildiği halde,  bu ikisini karşılaştırma zahmetinde bulunmamış görünmektedir. Altı bölümden oluşan ve oldukça düzenli olan Makâlât-ı Şeyh Safî,  maalesef, müstensih hatası olarak bölümlerin birbirine karıştırılmasının ve Safvetu’s-Safâ’nın IV. Bölümü’nde yer almayan başka metinlerin bu metne dahil edilmesinin farkına varılamamış, metinde bölümlerin yerleri düzenlenmeden  neşredilmiştir. Böylece Farsça Safvetu’s-Safa’yı kendisinin görmediği intibaını uyandırmış ve asıl metinden olmayan metinleri yayımlamakla  affedilmeyecek bir hataya düşmüştür. Çünkü Kemankeş 247’de kayıtlı bu nüshanın, istinsah edilirken varakların birbirine karıştığının farkına varamamıştır. Bu sebeple bölümler ve alt başlıkları, uyumlu bir şekilde birbirini takip etmemiş ve bu yazmanın sonuna, diğer nüshalarda yer almayan farklı metinler eklenmiştir. İlmî bakımdan, eserin içeriği, aşağıdaki şekilde düzenlenerek yayınlanması gerekirdi:

I. Bölüm I. Kısmet:  

1. -15. Soru-Cevap: 2b-15b  (Kaygusuz neşrinde: s.198-212)

15.-17. Soru- Cevap: 57b-59a (Birinci kısım bitiyor) (Kaygusuz neşrinde: s. 249-250)

I. Bölüm II. Kısmet:

1.-12. Fâyide: 59b-69b. (Kaygusuz neşrinde: s. 251-260)

13.- 32. Fâyide: 25b-38a (Kaygusuz neşrinde: s. 220-232)

II.Bölüm I.Kısmet:

1.-14.Soru-Cevap : 38a-50a (Kaygusuz neşrinde: s. 232-243)

II.Bölüm II. Kısmet

1.-10.Soru-Cevap: 50a-56b. (Kaygusuz neşrinde: s. 243-249)

10. -21.Soru-Cevap : 16b-25a. (Kaygusuz neşrinde: s. 212-219)

22. -35. Soru-Cevap: 69b-78a. (Kaygusuz neşrinde: s. 260-267)

III. Bölüm

1.-27. tahkîk: 78a-108a. (Kaygusuz neşrinde: s. 267-292)

Kaygusuz, bu karışıkılığın farkına varamadığından metni Safvetu’s-Safâ’nın ilgili bölümüne uygun olarak düzenlenmesi yoluna gitmemiştir. Örneğin Makâlât-ı Şeyh Safî adlı neşirde, 16a’dan itibaren I.Bölüm I. Kısmet’in 15.-17. Soru-Cevap devam etmesi gerekirken,  16b-25a varakları arasında II. Bölüm II. Kısmet’in 10. ve 21. Soru-Cevap kısmı ve 25b-38a varakları arasında I. Bölüm II. Kısmet’in 13.- 31. Fâyide kısmı yer almıştır. I. Bölüm I. Kısmetin 15.-17. Soru-Cevap Kısmı,  57b-59a’ya kaymıştır. Ayrıca III. Bölüm’den sonra, yani  108a’dan itibaren Safvetu’s-Safâ’nın IV. Bölümü’nün altındaki IV. Bölüm’de olmayan metinler bulunmaktadır. Örneğin 108a- 111b arasında Fasl: (el-Bâb fî’l-İnâbe) bölümü gibi[26]. 111b-112a varaklar arasındaki Ebyat-ı Meşâyıh adlı IV. Bölüm’de diğer nüshalarda yer almayan bir metin vardır.  Burada bölüm belirtilmeksizin, sadece Mevlana Celalüddîn’e ait birinci beyt ve açıklaması verilmiştir.[27] Dolayısıyla yayınlanan eserde, Meşayıh Beyitlerinin Tahkiki adıyla bilinen IV. bölüm ve Zevacir ve Nesâyih adlı V. Bölüm eksiktir.  Adı belirtilmeyen ve V. Bölüm olarak verilen kısımda Safvetu’s-Safâ ile ilgili olmayan aşağıdaki metinler bulunmaktadır. 112a-122b varakları arasındaki Fasl kısmı[28], Meşhed nüshası Altıncı Bölüm’ün 137a-141b arasındaki kısımla aynıdır. Sadece Meşhed nüshasında 132b-137b arasında yer alan ve diğer nüshalarda bulunmayan Altıncı Bölüm’ün diğer kısmı, Kemankeş 247’de 137a-141b varakları arasında[29] Müslümanlık Erkanında Yol Nedür? başlığıyla bulunmaktadır. Fasl: 122b’de besmeleyle başlar ve 134a’da biter. [30] Bu kısım, Şeyhin Kerametleri ve Tahkîklarını beyan ediyor. Hikayât adıyla çeşitli hikayelere yer veriyor. Meşhed nüshasının altı bölümden oluşan dördüncü bölümünde bu hikayeler aynen yer almıyor. Yalnız bazılarında benzerlikler var.[31] 127b’de Fasl: Zühd, Vera ve Takva beyanundadur[32] konusu;  129b-130a’da ise Fasl başlığında Şeyh Safi’nin 24 saati ile ilgili bilgi bulunmaktadır. [33]

Safvetu’s-Safâ’da IV. Bölüm’ün 6. bölümü olarak geçen Bazı Kelimat Mensure, bu eserde,  IV. Bölüm : (Fasl-ı Ciharüm): Der Ba‘zı Kelimât u Tasavvur adıyla, v. 134a-137a arasında yer alır. [34] Bu bölüm, Ayasofya Müzesi 3099 numarada 128a-128b varakları arasında, İran’da yayınlanan[35] Safvetu’s-Safâ’nın 592-595. sayfaları arasında  ve diğer Türkçe çevirilerde  aynen geçmektedir. Safvetu’s-Safâ’da ise, Şeyh Safî’nin sözleri (kelime) olarak geçmekte ve alttaki dörtlüklerin başında şiir, nazm ve beyit açıklamaları bulunmamaktadır. Bu yazmada Nişatî çevirisinde olduğu gibi, bütün dörtlüklerin başında bu bilgiler yer almaktadır. Bu açıdan Nişati’ye benzemektedir.  Yalnız Nişati’de başlangıçta Arapça şiir yer almazken Safvetu’s-Safâ’da yer almaktadır.

Görüldüğü gibi, Safvetu’s-Safâ’nın IV. Bölümü’nün çevirisi olduğu bilinen Kemankeş 247 yazmasında bölümler arka arkaya gelmemekte, hem bazı bölümler eksik bulunmakta, hem de bu bölüme ait olmayan kaynağı tespit edilemeyen metinler bulunmaktadır. Kaygusuz, bu karışıklığın, eksiklik ve ilavelerin farkına varmamış ve metinleri olduğu  gibi yayınlamıştır. Böylece Alevî-Bektaşî yazılı kaynakları konusunda bilgi kirlenmesine sebep olmaktan başka bir şey yapmamıştır. Eğer çalışmasını yayımlamadan önce çıkan tahkikimizi ve ona yazılan Mukaddime’yi okumuş olsaydı, bu telafisi zor hatalara düşmeyecekti. Çünkü orada yazmadaki bu sorunların farkına varılmış ve yazmanın içeriği tek tek verilmiştir.

c) Hadis ve Şiir Metinlerindeki Yanlış Okumalar ve Günümüz Türkçesi’ne  Sadeleştirmede Yapılan Hatalar

Kaygusuz,  Kemankeş 247’de kayıtlı tek nüshadan Makâlât-ı Şeyh Safi (Safvetu’s-Safa)  adıyla yayınladığı çalışmasında, önce baştan sona yalan-yanlış bilgilerle dolu uzun bir sunuş yazmış[36] (Bkz.: s. 14-57), sonra günümüz Türkçesi’ne sadeleştirmiş metni, arkasından Çevirimyazı (Transcription) olarak latinize edilmiş metni ve en sonuna da yazmanın metninin tıpkıbasımını vermiştir. Gerek sunuş ve sadeleştirme, gerekse çevirimyazı kısmında, Arap harfleriyle yazılı metni okuyamamaktan ve yanlış okunan metni yanlış sadeleştirmekten kaynaklanan fahiş hatalar yapmıştır. Ayetler de bile, Arapça metni verilirken, bazı ayetlerin başı ile sonu birbirine karışmıştır.[37] Bazı ayetlerde ise, kelimeler eksik yazılmış veya harfler düşmüştür. Örneğin;  “İnna arazna…” (33. Ahzâb, 72) ifadesinin  “İnna arazne…”[38],    “Vel beledü’t-tayyibü…” ifadesinin “Velbeledüyyibü…” (7. A’râf, 58); “alleme’l-esmâ” ifadesini “ilmü’l-esmâ” şeklinde yazılışı gibi[39]. Makâlât-ı Şeyh Safi (Safvetu’s-Safa)’de geçen bütün ayetler incelendiğinde bu durumun vehameti daha iyi anlaşılacaktır. Hadisler ve Arapça şiirlerin okunuşunda da, önemli hatalara rastlanmaktadır. Bazı hadis ve şiirlerin çevirisinde, orijinal metinde yer alan bazı kelimeler çıkarılması onların yanında zikretmeyi dahi değmez. Hadis ve şiir metinleri ile ilgili düşülen okuma ve sadeleştirme hatalarına dair sadece ikişer örnek vereceğim:

Hadislerdeki yanlış okuma ve  çeviri hataları

Makâlât-ı Şeyh Safî’de II. Bölüm Hz. Peygamber’in hadislerine veya ona ait gösterilen 50’den fazla rivayete yer verilir. Kaygusuz bu kısımdaki bazı hadisleri okuyamadığından hadislerin metnini vermemiş[40],  metnini verdiklerinin ise tamamına yakınını yanlış okumuştur. Hemen hemen bütün hadis ve rivayetlerde bu tür fahiş hatalar yer almaktadır. Önce tahkikli neşrini yaptığımız metinde geçen şeklini, sonra Kaygusuz’un bu hadisleri nasıl okuduğunu ve Türkçe’ye nasıl çevirdiğini vereceğim:

ÖRNEK 1: İkinci Bölüm’ün 2. kısmında 21. soruda geçen bir rivayet

Arapça metin: “Men meşÊ me‚a ‚Êlimin Ûaôveteyn  ve celese ‚ındehø celseteyn ve semi‚a minhu kelimeteyn vecebet lehø cennetÊn:

Türkçe Çevirisi: “Kim bir alimle iki adım yürürse veya yanında iki kere oturursa ve ondan iki kelime dinlerse, Cennet ona vacib olur.[41]

 

Kaygusuz, Kemankeş 247 numaralı yazmada da yer alan bu rivayeti okuyamamış ve Türkçe’ye yanlış çevirmiştir:

Arapça metin:“Men şey  ma âlim hututi  ve celesne ındehu ve celeteyni ve semai minhu Kelime:teyni vecebet lehu cennetani.”[42] 

Türkçe çevirisi: “Kim alimle oturur, ondan iki güzel söz işitirse muhakkak ki ona iki cennet vardır.[43]

 

ÖRNEK 2: I. Bölüm’ün 1.kısmında 4. soruda geçen rivayet

Arapça metin: “¡ubbibe ileyye mined-dünyÊ[44] (dünyakum: bir rivayette) (óeóen) en-nisÊu veô-ôayyibu ve àurretu ‚aynÞ fîò-òalÊti” [45]

Türkçe çevirisi: “Bana sizin dünyanızdan üç şey sevdirildi: Kadın, güzel koku,  gözümün nuru namÊz.

Transkribe edilmiş metin: “Niçùn ¡aüret-i RisÉlet bu üç nesneyi taÛòÞò itdi, Öayrisini buyurmadı? Ve kendü daÛÞ dünyadayken: dünyÊkum” diyüb dünyayı niçün anlara iüÊfet itdi? [46]

Kaygusuz, bu metni okuyamadığı gibi, Türkçe çevirisinde hepten saçmalamıştır:

Arapça metin: “Habib min dünya kem selase en-nisa ve’l-tayyib ve kare ayni fi’s sala”[47]

Metnin Çevrimyazımı: “Yani niçin hazret-i resul bu üç nesne tahsis etti gayrısını itmedi ve kendü dahi dünyada iken dünya kem (eksik dünya) diyip anlara izafet etti.”[48]

Türkçe Çevirisi: “Yani niçin peygamber bu üç nesneyi (kadın, güzellik, namaz), ayırdı, başkasını ayırmadı ve kendi dahi dünyada iken ‘dünya kem’ dünya eksik, kötü deyip, onlara bağladı.” [49]

Arapça Şiirlerdeki yanlış okumalar ve çeviri hataları

Hadislerde olduğu gibi Arapça şiirlerdeki hataları da, karşılaştırmaya imkan tanıyabilmek için, sadece iki örnek üzerinden, önce kendi neşrimizdeki şeklini, sonra Kaygusuz’un yanlış okuma ve Türkçe’ye alakasız çevirilerini kaydedeceğim.

ÖRNEK1:

Çekertüke lÉ innÞ nesÞtüke lemÙaten

Ve ehvenu fÙ àalbÙ ÿikru lisÊnî

Fe-hümtü bi-lÉ vecdin ileyke òabÉbeten

Ve hÊme ileyke el-àalbu biô-ôayarÊnÞ[50]

Türkçe Çevirisi: Seni hatırladım, zaten hiç unutmamıştım. Ve dilime dökülen kalbimdekinin en hafifidir. Seni, vecdden dolayı değil, aşkımdan dolayı arzuladım.  Öyle ki kalbim, bu sevgiden sana uçmayı arzuladı. [51]

 

Kaygusuz bu şiiri yanlış okumuş ve yanlış çevirmiştir:

Zikrtuke li inni nasaytüke melhaten

Ve ehven ma fi el kalb zikri lisani

Fehimte bila vücudin  ileyke sabeten

Ve hamle ileyke el kalbu bi’l tayran[52]

 

Türkçe Çevirisi:

Bir an için seni unutmuştum ama hatırladım.

Kalpteki en kolay şey dilimin zikridir

Vücudun olmadan isabetli anladım seni

Uçan kuşlarla himmet etti sana kalp [53]

 

ÖRNEK 2

Eàølü ve àad ‚azze et-telÉàÞ ve beynenÊ

MefÊvizü yestaÖriàne cehder-rekÊibi

Le-in künte ‚annÞ bil-‚iyÊni muÖayyeben

Fe-mÊ ente ‚an ‚aynÞ ve àalbÙ bi-ÖÊyibi

İÿÊ iştÊàatil-‚aynÊni minke bi-naýratin

Tecelleyte lÞ fil-àalbi min külli cÊnibin[54]

Türkçe Çevirisi: Diyorum ki, seninle karşılaşmamız zorlaşmıştır. Çünkü aramızda, yolcuların uzun zamanını alan  çöller var. Sen, benim gözümden uzak ve gizliysen de,   aslında gözüm ve kalbimden gayip değilsin. Gözlerim seni bir  görmeyi arzuladığında, her taraftan kalbime tecelli edersin. [55]

 

Kaygusuz’un bu şiiri okuyuşu ve Türkçe çevirisi, diğerlerindeki gibi, Arapça’yı hiç bilmediğini açıkça göstermektedir:

Ukudu ve kad garru'l telakki ve beynuna

Muavezu yetekarrekne cehdu’l rekayib

Yeseni kuntu anni bi’l iyan mukayyinen

Fima ente an ayni ve kalbi bi ayib

Eza iştiyaktu el iyan minke bi’l nazare

Tecelliytü lÞ fi kalbi min külli canibin[56]

 

Türkçe Çevirisi:

Anlayış ve anlayış binitini sürüyorum aramızda

Ve ona binenlerin çabası yakınlaşıyor

Sen benim kalbim ve gözümsün

Eğer sana bakarak özlem duyarsam

Otûrtûrum kendimi bütün yönlerden kalbin artasına[57]

d) Metinle İlgili Yanlış Okumalar ve Günümüz Türkçesi’ne  Sadeleştirmede Yapılan Hatalar

            Kaygusuz, sadece ayet, hadis ve şiirlerle ilgili bariz hatalar yapmamış,  yeniden neşrini gerektirecek asıl büyük hataları metnin hemen hemen her sayfasında ve satırında da yapmaya devam etmiştir. Bir kısmı orijinal metnin okunamayışından, bir kısmı yanlış okumaktan, bir kısmı ise Tasavvufî kavramları, Arapça, Osmanlıca ve Farsça tabirleri bilmemekten kaynaklanmıştır. Metnin okunuşu ve sadeleştirilmesi ile ilgili hataların tamamını tek tek burada yer vermek mümkün değildir. Bu sebeple, bizim neşrimiz ile Kaygusuz’un çalışmasını karşılaştırmaya imkan tanımak için, sayısız hatalardan genelde 317-319. sayfalarda ve diğer sayfalarda yer alanlardan bir kaçını bir tablo üzerinde, maddeler halinde vermek istiyorum:

 

 (Sönmez Kutlu-Nizamettin Parlak, Makâlât Metni)

 Kaygusuz’un Çevirimyazı Metni (Transcription)

Kaygusuz’un Günümüz Türkçesi Metni

İsmail Kaygusuz, Makalat-ı Şeyh Safi

Vahdaniyette oldur ki, ayıdasın ki KE/138a (SK-NP, 414)

Vahdaniyetüne idesün ki

Birliğine ikrar getirip

Çevirimyazı Metin, s. 317/ Günümüz Türkçesi, s. 191

Özüni … derdmend bile (SK-NP, 414)

Özini … derd mukayyed bile

Derd yüklenmiş bilir

Çevirimyazı Metin, s. 317/ Günümüz Türkçesi, s. 191

Namazın surelerini (R/134a) öğrene (suretlerini) (SK-NP, 415)

Namazın suretlerin öğrene

Namazın şekil ve kurallarını öğrenmek

Çevirimyazı Metin, s. 317/Günümüz Türkçesi, s.191

Tarikat fi’l-resûldür

(SK-NP, 415) (SK-NP, 415)

Tarikatı faal-i resûldür

Tarikat ise Resulün eylemidir (kavl-i resuldür ve tarikat-ı faal-i resuldür.)

Çevirimyazı Metin, s. 317/ Günümüz Türkçesi, s.192

Biri emâre biri levvâme (SK-NP, 415)

Biri emare biri levâme

Biri emredici zorlayıcı(emmâre) biri çekiştirici-paylayıcı (levvâme)

Çevirimyazı Metin s. 317/Günümüz Türkçesi, s. 192

İnne’n-nefse’l-emmâre bi’s-sûi(SK-NP, 416)

en-nefse’l-emare bi-esved

e’n-nefse’l-emmâre bi-esved

Çevrimyazı Metin, s. 318/ Günümüz Türkçesi, s. 192

Buhl (SK-NP, 416)

Bahl

Hainlik (Bahl)

Çevrimyazı Metin, s. 318/ Günümüz Türkçesi, s. 192

Kin (SK-NP, 416)

Kesn

Zorbalık (Kesr ?, kasr ?)

Çevrimyazı Metin, s. 318/ Günümüz Türkçesi, s. 192

Onıncı: nifak

Nefs-i levvâme (SK-NP, 416)

Onıncı nifak-ı nefs

Levâmenin

Onuncu münafıklık.

Levvâmenin

Çevirimyazı Metin, s. 318/ Günümüz Türkçesi, s. 192

Onuncı: cihat (SK-NP, 416)

Onıncı: nihayet ve meratib

Onuncu: Gizlilik (niha(ni)yet)

Çevirimyazı Metin, s. 318/ Günümüz Türkçesi, s. 193

İcmaldür (SK-NP, 416)

Ecmaldür

Güzeldir (ecmaldür)

Çevirimyazı Metin, s. 318/ Günümüz Türkçesi, s. 193

Alleme’l-esmâe  (Bakara 2/31) (SK-NP, 417)

İlm-i esmadur

Tanrı isimlerinden (İlm-i esmadan)

Çevirimyazı Metin, s. 318/ Günümüz Türkçesi, s. 193

Rıza-yı evliyadur (R/ 135b) (SK-NP, 417)

Bina-yı ulyadur

Yüce binadır (Binay-ı ulyadur)

Çevirimyazı Metin, s. 318/ Günümüz Türkçesi, s. 193

Kırk havâs (SK-NP, 417)

Fark-ı havas

Duygu farkı (fark-ı havas)

Çevirimyazı Metin, s.  318/ Günümüz  Türkçesi, s. 193

Od seküzdür(SK-NP, 418)

O seküzdür

Hayvan sureti sekiz biçimde

Çevirimyazı Metin, s. 318/ Günümüz Türkçesi, s. 194

Ölümin (SK-NP, 418)

Uluvvin

Hırs ateşi yüceliği

Çeviriyazı Metin, s.  319/Günümüz Türkçesi, s. 194

Nefy-i isbâtın manası

(SK-NP, 405)

Nefy-i isbat manası

Kanıt sürgününün anlamı (nefy-i isbat manası)

Çevirimyazı Metin, s.  300/ Günümüz Türkçesi, s. 171

Tama’, ümmü’l-habâyisdür (SK-NP, 405)

“Tama’ümmel hanâis” dür

Açgözlülük (tama’)bütün kötülüklerin anasıdır.

Çevirimyazı Metin, s.  297/ Günümüz Türkçesi, s. 168

KellimnÞ yÉ ¡umeyrÊ: Benimle konuş yÉ Humeyrâ (Ey Ayşe)! (SK-NP, 179)

Külli mini ya humeyr

Külli mini ya humeyr

Çevirimyazı Metin, s.  235/ Günümüz Türkçesi, s. 101

edep ile teprenürler idi. (SK-NP, 402)

Edep ile pür-nurlar idi.

Edeb ile nur içinde kalırlar idi.

Çevirimyazı Metin, s.  299/ Günümüz Türkçesi, s. 169

Senin butın (SK-NP, 402)

(kullanılmamış)

Beytin

Çevirimyazı Metin, s.  299/ Günümüz Türkçesi, s. 169

Öz butın bilmez (SK-NP, 402)

kendi tövbesini bilmez

Öz tövbesin bilmez

Çevirimyazı Metin, s.  299/ Günümüz Türkçesi, s. 169

Seyrün fillah (SK-NP, 402)

Sırrun fillah

Sırrun fillah

Çevirimyazı Metin, s.  300/ Günümüz Türkçesi, s. 171

Orundulanmışları (SK-NP, 402)

Arındırılmışı

Arundurulmuşu

Çevirimyazı Metin, s.  208/ Günümüz Türkçesi, s. 72

 

 

Tabloda görüldüğü gibi, Kaygusuz,  en basit tasavvufî kavramları ve XVI. asra kadar kullanılan bazı Türkçe kelimeleri, bu tür sözlüklere bakmadığı için yanlış okumuş ve yanlış sadeleştirmiştir. Bu örnekler, yapılan neşrin ve sadeleştirmenin bilimsel açıdan hiçbir kıymeti haiz olmadığını açıkça göstermeye yeter de artar bile. Bu metnin Alevi Akademisi yayınları arasında çıkmış olması ve eserin başına Alevi Akademisi yetkilisi birkaç kişi tarafından takdim yazılması da ayrıca düşündürücüdür. Böyle bir yayın, Ahmet Yaşar Ocak’ın aşağıdaki eleştirilerini bütünüyle haklı çıkarmaya yeter niteliktedir:

 

“ Böyle olmaları bir yana, önemli bir kısmı, hatta büyük çoğunluğu hiçbir bilimsel birikim ve tarihsel arkaplan temeline dayanmayan, metotsuz ve belki daha önemlisi, bir çok tarihsel saptırmalar ve yanlış bilgilerle, bilimsel açıdan geçersiz tezlerle, ideolojik önyargı ve ithamlarla dolu olup, Alevîlik ve Bektaşîliği yüceltmeye yönelik, propaganda niteliği taşıyan yayınlardan oluşuyordu.”[58] 

 

3. BİSÂTÎ, ŞEYH SAFÎ BUYRUĞU (MENÂKIBU’L-ESRÂR BEHCETÜ’L-AHRÂR)[59]

 

Ahmet Taşğın, 2003 yılında Şeyh Sâfî Buyruğu (Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr) adını koyduğu bir buyruk metni yayınladı. Bu yazmanın hiçbir yerinde  geçmediği halde, kapağa eserin mülellifi  Bisâtî; eserin adı  Şeyh Sâfî Buyruğu (Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr) şeklinde yazıldı.  Taşğın, hakkında yeterince araştırma yapmadığından ve diğer nüshalarını bulup karşılaştırmadığından, kitabın Önsöz’ünde,  yayınladığı eserle ilgili şu yanlış bilgilere yer verdi: “Yayına hazırlanan Buyruk, Bisâtî tarafından yazılan Konya Mevlana Müzesinde bulunan nüshadır. Eser ilk defa Abdülbâki Gölpınarlı tarafından tespit edilmiş ve yine eser hakkında ilk bilgiler onun tarafından verilmiştir.”[60] Taşğın, iyi niyetinin bir sonucu olarak bu eseri yayınlamakla Alevî yazılı kaynaklarına önemli bir katkıda bulunmayı amaçladığı şüphesizdir, ancak yukarıda zikredilen bilgi ve Giriş kısmında vermeye devam ettiği bilgilerle, Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr hakkındaki tartışmalara yeni sorunlar eklemiştir. Birincisi “Konya Mevlana Müzesi Yazmaları Ferid Uğur Kitaplığı’nda 1172 numaralı[61] yazmadan neşredilen bu eser, Bisatî tarafından yazıldığı iddia edilen eser değildir. Çünkü eserin hiçbir yerinde, ne Bisâtî ne de Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr geçer. Aslında bu eser, türleri arasında, Türkiye’de umum kütüphanelerde ve özel şahıs  kütüphanelerinde, tespit edebildiğim kadarıyla, sadece iki yazmasına rastlanan ve Safevîler döneminde kaleme alındığı anlaşılan, yaygın olmayan Buyruk türlerinden birisidir. Anadolu’da yaygın olan ve anonimleşen Şeyh Safî buyruklarından bazı önemli farklılıklar arz etmektedir. Özellikle içeriği 4 kapı 28 makam olarak düzenlenmiştir. Gölpınarlı’nın da katalogda kaydettiği gibi[62], bu eser varak 55a’da, “ve halîm ve mazlûm ola. Muhammed Ali sıfatı budur, vallahu a’lamu bi’s-savâb. Temmeti’l-Kitâbu bi ‘avnillahi’l-meliki’l-vehhab” ifadeleriyle bitmektedir. Daha sonra Fütüvvetname’lerde yer alan bilgilere benzer bilgiler yer alır. Bu bilgiler ve yazmanın sonunda bazı Alevi şairlerine ait nefesler de, bu eserin asıl metnine dahil değildir.  Gölpınarlı, muhtemelen diğer Menâkıplarla içerik benzerliği dolayısıyla, bu eseri Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr olarak isimlendirdi.  Belki de Gölpınarlı, Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr  adını buyrukların tümüne kullanılan bir isim olarak kabul ediyordu. Her ne amaçla olursa olsun, bu metni bu adla kataloga kaydetmek böyle bir yanlışlığın yapılmasına sebebiyet verdi.

 

Gerçek Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr, Mevlana Müzesi Abdülbâki Gölpınarlı Kütüphanesi Yazma Kitaplar bölümündeki 181 numaralı Mecmua’nın içerisindedir. Bisâtî ismi, bu yazmanın 20b-21a varaklarında Şah Tahmasb ile ilgili bir medhiyenin sonunda geçmektedir. Bu yazmanın farklı nüshaları bulunmaktadır. Bunlardan birisi yine Mevlana Müzesi Abdülbâki Gölpınarlı Kütüphanesi Yazma Kitaplar bölümündeki 198 numaralı Mecmua’nın içerisindedir. Alevi dedelerinin arşivlerinde ve özel kütüphanelerinde de bazı nüshaları bugüne kadar gelmiştir.[63]

 

Taşğı’nın “Eser hakkında ilk bilginin Gölpınarlı tarafından verildiği” ifadesi doğrudur. Ancak Gölpınarlı’nın Bisâtî’ye ait gösterdiği ve Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr adıyla çalışmalarında atıflarda bulunduğu eser, bu değil, daha önce zikrettiğimiz Gölpınarlı Kütüphanesi’ndeki mecmuanın  içerisinde bulunan metindir. Zaten Gölpınarlı bu eseri kullanırken, kendi kütüphanemde bulunan kaydını düşmektedir. Taşğın’ı yanıltan, Konya Mevlana Müzesi Yazmaları III  katalogunda, eserin adının, Gölpınarlı tarafından bu şekilde verilmesidir. Halbuki yazmanın başlangıcında eserin adı Risâle-i Şeyh Sâfî olarak kaydedilmiştir. Kendisinin Giriş’te konuyla ilgili bazı şüpheleri olmasına rağmen, hala yayınlanan esere bu adı (Bisâtî, Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr) vermesinin sebebini anlamak zordur. Aslında aşağıdaki ifadelerden anlaşıldığına göre, Taşğın, Gölpınarlı’nın bu konudaki kuşkularının farkına varmış, ama buna rağmen yanlışı sürdürmüştür.

 

“ Bisâtî’ye atfedilen bu Buyruk, esasen Gölpınarlı’nın kendi kitaplığı arasında yer alan bir başka Buyruğa dayandırarak isimlendirmesinden başka bir şey değildir. Gölpınarlı’nın bahsini ettiği nüshada Şah Tahmasb’ı öven bir şiirde şairin mahlasını Bisâtî olarak verdiğini dolayısıyla en eski nüsha olması dolayısıyla da Buyruğun da adı geçen bu Bisâtî tarafından yazıldığı kanaatine sahip olmasına neden olmuştur. Aksi halde bu eserin Bisâtî’ye ait olduğuna dair eserin bizatihi kendisinde bir işaret yoktur. Hatta eserin Bisâtî tarafından yazıldığına dair bir de ip ucu yoktur.”[64]

 

Taşğın, buyruk yazmalarla karşılaştırarak edisyon kritik yapmadığında Buyruk Menâkıb-ı Şeyh Safî Musul ve Çevresindeki Şebeklerin Buyruğu[65] adıyla yayınladığı metinde de aynı yanlışlara düşmekten kendini kurtaramamıştır. Aslında ikinci yayınladığı metin, sadece Irak Musul ve çevresindeki Bektaşiler arasında da yaygın değil Anadolu’da da okunan ve çokça nüshası olan Buyruk türlerinden birisidir. Mevlana Müzesi Abdülbâki Gölpınarlı Kütüphanesi Yazma Kitaplar Bölümü’nde 181 ve 198. Mecmua içerisinde bulunan Menâkıb metinlerinin baş kısmıdır. Muhtemelen daha sonraki metinlere bu metinler kaynaklık etmiştir. Hatta 181. Mecmua’da varak 7a’da eserin adı bizzat şu şekilde geçmektedir: Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr Hazret-i İmâm Nâtık Ca’fer Sadık Aleyhisselâm Te’lîf-i es-Seyyid Hatâî. Gölpınarlı’nın araştırmalarında alıntı yaptığı[66] ve yazarını Bisatî olarak  gösterdiği Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr’ın bu mecmuanın içindeki metin olduğunu kesinleştirmek için birkaç örnek vermek istiyoruz:

 

1. “Bunlar (Kızıl tacın kutsiyetine dair hikayeler) Şah Tahmasb zamanında  (1524-1576), Bisâtî adlı birisi tarafından yazılan ve sonradan, Hatâî mahlası ile şiirler yazan  Şah İsmâ’îl Safavî (öl. 1524)’ye isnât edilen  Menâkib al-asrâr bahcat al-ahrâr’da … bulunmaktadır.”[67] İslam Ansiklopedisi Kızılbaşlık maddesinde tacın önemi ile ilgili bilgiler ve Hatâî’ye ait gösterilen bir nefes  yukarıda zikredilen Mecmua 181’de 26a-26b’de bulunmaktadır.

 

2.  “Menâkib al-asrâr bahcat al-ahrâr ile, yine XVI. asra ait olan ve “dergâh-ı âlîde Seyyid Abdülbakî Efendi hazretleri evliyaya muhib olan müminlere gönderdiği mektuptur”başlığını taşıyan 25 sahifelik risâlede kızıl-başlığın esasları kayıtlıdır.  Menâkıb’a göre, bu mezhepte 3 sünnet 7 farz vardır.” [68] Seyyid Abdülbakî Efendi’nin mektubu, Mecmua 181’de Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr’ın devamında varak 50a’dan başlamaktadır.

 

Gölpınarlı, Alevî-Bektaşî Nefesleri kitabında da Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr’dan alınma 10-15 nefese[69] yer vermekte ve her birisinin başına veya sonuna bu eserden alındığına dair notlar düşmektedir. Bunlardan sadece iki tanesinin ilk ve son beyitlerini vermekle yetineceğim.

 

            ÖRNEK 1

 

İmam Cafer kullarıyız[70]

 

Sohbetimiz nihân olur

 

Ölmezden evvel ölmüşüz

 

Vasl-ı can olan can olur

 

…………….

 

……………

 

Şah Hatâyi’m der candayım

 

Hak divânında gündeyim

 

Sen sendesin ben bendeyim

 

Ne sen olur ne ben olur

 

ÖRNEK 2

 

Nâci derler bir gürûha uğradım

 

Hep biri birinin almış elini

 

Mekânınız kande dedim söyledim

 

Mekân tutmuş hakıykatin ilini

 

………..

 

………..

 

Aşkın şerbetinden içen âildir

 

Kırklara nişan gösteren sâildir

 

Şah Hatâyi hizmetine kaildir

 

Mevlâm esirgesin mü’min kulunu[71]

 

Taşğın, Gölpınarlı’nın diğer çalışmalarında konuyla ilgili bilgileri değerlendirmediği  ve farklı yazmaları karşılaştırmadığı için, neşrettiği eseri Bisâtî’ye ait göstermiş ve Şeyh Safî Menâkıb’ı veya Şeyh Safi Buyruğu olarak ünlenen bu metni, Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr adıyla yayınlamıştır. Halbuki Gölpınarlı, nefes ve deyişleri verdikten sonra “bu şiir, Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrârdadır” kaydını düşmektedir. Bu nefeslerden birincisi, Mecmua 181’de varak 16a’da ikincisi ise, 34a’da kayıtlı olduğu görülmektedir. Ayrıca Alevî yazılı kaynakları konusundaki verilerin tamamı incelemediği gibi, incelenenlerdeki bilgiler güvenilir kabul edilerek gerekli eleştiriye tabi tutulmamıştır. Örneğin Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr adlı eserden ilk bahseden Gölpınarlı değil Köprülü olmuştur. Çünkü klasik çalışmasında Yunus’un etkilerini incelerken[72], dipnotta Hatâyî’nin bir manzumesine yer vermiş ve Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr hakkında şu bilgileri kaydetmiştir. “Hatâyî mahlaslı Şah İsmâ’îl Safevî’nin kendi tarîkatinin adâb ve erkânını yayma maksadiyle yazdığı Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr adlı eserin husûsî kütüphanemizdeki tek nüshasından) Biritish Museum’da mükemmel bir Türkçe Divân’ı bulunan Şah İsmâ’îl’in bu eseri, şimdiye kadar hiç bilinmiyordu; Kızılbaşlık akidelerine içine alması ve din tarihimiz bakımından pek kıymetli olan bu eser, Şah İsmâ’îl’in  ve ondan önce gelen bazı Kızılbaş şâirlerinin kemiyet i’tibariyle de oldukça da ehemmiyetli hece vezni ile şiirlerini ihtivâ ettiğinden dolayı edebiyat tarihimiz için de çok mühim bir kaynaktır. Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr’ın Şâh İsmâ’îl Safevî’ye ait olmadığını, o eserin dikkatli tedkiki neticesinde kesin olarak anladık; bununla beraber, bu cihet onun ehemmiyetini hiçbir zaman azaltmaz. Anadolu Din Tarihi hakkındaki tedkiklerimizde bundan pek çok faydalandık.”[73]

 

Gölpınarlı’nın Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr’da  Mecmua 181’de 20b-21a varakları arasında Şah Tahmasp ile ilgili bir medhiyede geçen Bisâtî mahlasından hareketle eserin müellifini Bisâtî olarak tespitinin tutarlı olmadığı ortadadır. Burada geçen Bisâtî’nin 16. asırda yaşayan birisi olması, Gölpınarlı tarafından da, şüpheli görülmüş ve bu ismin arkasına soru işareti (?) koymuştur. Çünkü tarihte Bisâtî adıyla yaşamış bilinen şair, İsmet-i Buharî’nin şakirti olup 815/1412-1413’te vefat etmiştir. Gölpınarlı, aşağıdaki mısralarda geçen kelimeyi Bisâtî diye okumuşsa da, Şah Tahmasp döneminde yaşamış olan ve Safvetu’s-Safâ’yı 949/1542 yılında Şeyh Safî Tezkiresi olarak Türkçe’ye çeviren Şirazlı M. Kâtib Nişâtî olma ihtimali de vardır. Arapça’da hat buna müsaittir. Şirazlı Katip Nişatî’nin Divân’ı ve ona nispet edilen şiirlerinde, bu beytin yer alıp almadığının araştırılması gerekmektedir. Beyt şöyledir:

 

Bu Bisâtî bendey-i Hak sensin ey Hak rehnüma

 

Kudret-i sırrı Hüdasın Şah Dehmaz pir-i şah[74]

 

Taşğın ve daha pek çok kişi Gölpınarlı’nın Menâkıb el-Esrâr  Behcet el-Ahrâr’ı Bisatî’ye ait göstermeye ve Buyruklar arasında Küçük Buyruk ve Büyük Buyruk ayrımı[75] ile ilgili  bilgileri, doğruluğuna bakmaksızın tekrarlamaya devam etmektedir. Bize ulaşan  farklı türdeki buyruk metinleri incelendiğinde, buyruklar için böyle bir ayrımı yapmanın doğru olmadığı görülecektir. Çünkü kısa ve uzun pek çok metin bulunmaktadır. Aynı içeriğe sahip olmayan bu metinlerin bir kısmına büyük bir kısmına küçük denebilir. Bunlar Gölpınarlı’nın metinlerinden daha uzun veya daha kısa da olabilir. Bu ayrım metinler açısından gerçekçi görünmemektedir ve tamamen göreceli bir durumu göstermektedir. Bütün Buyruk metinlerini incelemeden ve alana inerek yaşlı dedelerin ağzından konuyla ilgili derlemelerde bulunmadan böyle bir sınıflandırmayı nakletmek doğru değildir. Buyruk türü metinlerin tarihlendirilmesi ve sınıflandırılması tartışmasını başka bir çalışmada ele almayı düşündüğümüzden bu konuya burada girmek istemiyoruz.    

 

Taşğın’ın neşrettiği her iki buyruk metninde de, önemli okuma hataları bulunmaktadır. Bunların tamamına burada değinmek yerine, metni yanlış okumadan kaynaklanan sadece birkaç örnekle yetineceğim. Mesela; “şükr-i bî-hadd” ifadesi “şükrü necid”; “nâtıka ile neyyire (nurlu, ışıklı, aydınlık, parlak) eyledi” ifadesi “nâtıka ile yer eyledi” [76]; “kulağı diyeni dinlemekten” ifadesi “ kulağı dini dinlemekten” [77]; “Mehdî el-Hâdî” ifadesi “Mehdî ilhâdî” [78]; “rûz-i azine” ifadesi “rûz-i ezmine”[79]   şeklinde okunmuştur.  Aslında Gölpınarlı’nın bu metinle ilgili aşağıdaki uyarısı dikkate alınmalıydı ve bu eser tek nüshadan neşredilmemeliydi: “Yazan bilgisiz olduğundan fâhiş imlâ ve ibâre hatâları yapmıştır.”[80] Metnin kendisindeki imlâ ve ibâre hataları ayrı bir araştırmanın konusudur.

 

Taşğın,  Buyruk Menâkıb-ı Şeyh Safî Musul ve Çevresindeki Şebeklerin Buyruğu[81] adıyla yayınladığı çalışmasında da aynı tür hatalara rastlamak mümkündür. Özellikle kitabın Arapça ve Türkçe karışımı  mukaddimesinde yer alan bazı kelime ve ibarelerin okunuşunda, ciddi okuma hataları vardır. Bunların çok azı metindeki yazım hatalarından kaynaklanmaktadır.

 

Örneğin;

 

ce’ale meşâhide enbiyâihi kıbleten li’l-ârifîn ve ka’beten li’t-tâifîn ve ce’ale et-temessüke bi-hablihim sebeben li’n-necât ilâ yevmi’d-dîn ve’l-i’tisâmu …

 

Emma ba’du. Server-i kâyinât ve hulâsatü’l-mevcûdât, ol şefî’-ı ümmet ve serheng-i Kıyâmet ve erkân-ı risâlet, bülbül-i gülistân, hâce-i dünya ve âhiret, sadr-ı saffet ve mâh-ı kubbe-i vefâ (sadr-i suffei-safâ mâh-ı kubbe-i vefâ)[82] mu’allâ ve müzekkî ve müctebâ[83].

 

 

 

Taşğın’ın neşrettiği metin:

 

ce’ale müşâhede enbiyâihi kıblehu li’l-ârifîn. Ve ka’be-i li’t-tâifîne. Ve ce’ale’t-temesseke bi-hablihim sebeben li’n-necâti ilâ yevmi’d-dîn. Ve’l-i’tisâmi  …

 

 Emma ba’du. Surûr-i kâinât ve hulâsatü’l-mevcûdât. O, şefî’-i ümmet ve serheng-i kıyâmet ve erkân-ı risâlet, bülbül-i gülistân, hoca-yı dünya ve âhiret, sadr-ı saffet ve mâh-ı kaviye, vefâ-i mu’allâ ve müzekkî ve müçtebâ.

 

Alevîlikle ilgili neşredilen yazılı kaynaklar bu örneklerle sınırlı değildir. Bu üç örnek dışında burada ele alınabilecek  pek çok yayın bulunmaktadır.  Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Alevi-Bektaşî Klasikleri” adıyla yürüttü proje çerçevesinde neşredilen ona yakın eser, bu yayınlar arasında önemli bir yere sahiptir. Böyle bir proje ile ona yakın eserin yayınlanması, Alevî-Bektaşî dinî-tasavvufî halk edebiyatına önemli bir katkı olmuştur. Bu proje bittiğinde, yayınlanan eserleri topluca değerlendirmek daha doğrudur. Ancak konuyla ilgili kısa bir değerlendirme yapmakta yarar vardır. Öncelikle bu projede yer alan eserler, konuyla ilgili şahıs kütüphanelerindeki ve umumi kütüphanelerindeki yazmalar incelendikten sonra özenle seçilmemiştir. Seçilen eserlerin bir kısmı, zaten daha önce bazı akademisyenlerce tahkik edilmişti. Mesela; Hacı Bektaş Velî’nin  Makâlat’ı ve Cabbar Kulu Kitabı bunların başında gelir. Bu konuda yapılacak yayınların mutlaka tahkikli olması gerekirdi, maalesef bu gerçekleştirilmedi. Fakat  asıl eleştiri konusu, yapılan  neşirlerin büyük bir kısmının, ilgili eserin muahhar bir veya iki nüshanın esas alınarak yapılmasıdır. Hatta Hacı Bektaş Velî’nin Makâlât’ı ve Kaygusuz Abdal’ın Dilguşe’si pek çok yazmadan hareketle konun uzmanlarınca yapılan tahkiki bir kenara bırakılmış, muahhar nüshalardan birisi esas alınarak neşredilmiştir. Dilguşe, 18. asra ait bir yazma değil, 907 hicrî tarihine ait yazma esas alınmalıydı. Alevî yazılı kaynaklarında tarihsel süreçte siyasî ortama göre önemli ilaveler ve çıkarmalar  söz konusudur. İlgili metnin ilk müellif nüshasına ya da anonim metne ulaşılmaması ve muahhar bir tek nüshanın esas alınması, beraberinde önemli sorunlar getirmektedir. Örneğin Şeyh Safî’nin görüşlerinin yer aldığı Kızılbaş Aleviliğine ait bir Buyruk metni, Bektaşi Erkannamesi olarak yayınlanmıştır. Bütün bu eksikliklerine rağmen, “Alevi-Bektaşî Klasikleri”  projesi çerçevesinde yayınlanan eserler, diğerlerine göre, okuma hataları en az olan metinlerdir.

 

Alevî ve Bektaşî kaynakların neşrinde yaşanan sorunlar, sadece dinî-tasavvufî edebiyata dair olmayıp, Osmanlı arşivlerinde bulunan binlerce tarihî ve siyasî belgelerin neşrinde de yaşanmaktadır. Bu belgeler, daha geniş araştırmalara konu edilebilir. Ancak bir örnekle bu konudaki sorunlara da dikkat çekmek istiyorum. Osmanlı Belgeleri’nde Dersim Tarihi ( Osmanlıca-Türkçe 50 Adet Orijinal Belge)[84] adıyla bir çalışma yayımlandı.  Bu eserde yayınlanan belgelerde, “ …  ammî zadesi Hacı Ahmet”, “… ömer zadesi Hacı Ahmet” [85]; “ … Şeyh Hasanlu ekradı eşkiyaları” ifadesi “ Şeyh Hasanlu eşkıyaları” [86] olarak okunmuştur. Birincisi gözden kaçmış olabilir, ancak ikincisinde “ekrâd” kelimesinin kasten atlandığı anlaşılmaktadır. Çünkü bu çalışmada yayınlanan diğer bazı belgelerde de bu tür tasarruflar söz konusudur. Bunun yerine belgeyi doğru aktararak, onun ne anlama geldiğini diğer tarihi veriler ve belgeler ışığında yorumlamak ve alan araştırmalarıyla bunu desteklemek daha ilmî bir yaklaşım olurdu. Osmanlı belgelerinde zaman zaman “ekradu’l-etrak” ve “etraku’l-ekrad” kullanımları bölgedeki kullanımlarla karşılaştırıldığında, ekrâd ve etrâkın bazen birbirinin yerine kullanıldığı görülecektir. Bazı Türk ve Kürt aşiretleri, birbirleriyle o kadar karışmıştır ki, bazı Türk aşiretler Kürt aşiretleri içerisinde uzun süre kalmakla Kürtçe konuşmaya başlamışlar ve onlara Türk Kürtler veya tam tersi olduğunda Kürt Türkler denebilmiştir. Özellikle Maraş, Tunceli, Erzincan ve Sivas’ta Kürt kelimesi, Alevi veya Kızılbaş karşılığında kullanılır. Bu anlamda kendilerine Kürt denen bazı köyler veya topluluklar, aslında Kürtçe dahi bilmez ve bir Türk aşiretinden gelir. Örneğin Erzincan-Refahiye’de birkaç Alevi köyü, Cicel/Gigel diye bilinen bir Türk boyundan gelmektedir. Bugün yörede onlara Geygel denmektedir. Fakat Onlara Alevi anlamında Kürt denilmektedir. Onların Kürtçe konuşan Alevilerle ilişkileri, Sünni Türklerle ilişkilerinden daha güçlüdür.   

 

Sonuç olarak uzun bir tarihi geçmişe sahip hiçbir  dinî-toplumsal yapı, sözlü kültürle varlığını devam ettiremez. Her birisinin, görüşlerini nesilden nesile aktaran yazılı edebiyatı vardır. Kızılbaş Aleviliği ve Bektaşilik de, tarihsel süreçte dinî-tasavvufî görüşlerini yazıya geçirerek zengin bir edebiyat bırakmıştır. Bu sebeple Alevilik, sanıldığı gibi sadece sözlü kültüre dayanmamaktadır. Alevilik, kütüphane raflarında yayınlanmayı  bekleyen zengin dini ve kültürel mirasa sahiptir. Bu eserlerin çok az bir kısmı yayınlanmıştır. Ancak bu tür yayınlarda özgün metne ve ilmi yayın kriterlerine bağlılık konusunda yeterli titizlik genelde gösterilmediği için toplum olarak önemli bir bilgi kirlenmesiyle karşı karşıyayız. Bu durum toplum katmanları arasında iletişimsizlik sorununun sürüp gitmesine, gereksiz  gerginliklerin yaşanmasına ve karşılıklı  dini hoşgörünün  zayıflamasına  sebep olmaktadır. Toplum katmanları arasında birbirini anlama sorununun giderilebilimesi, barış ve kaynaşmanın, birlik ve beraberliğin sağlanması, bu alandaki bilgi boşluğunun doğru ve bilimsel bilgiyle doldurulması için yurtiçi ve yurtdışı kütüphanelerde bulunan bu kıymetli eserlerin sahasında uzman ilim adamlarınca tahkik edilerek dinî-kültürel hayatımıza kazandırılması, tarihi bir zorunluluktur.

 

 

 

KAYNAKÇA

 

 

 

Ahmed b. Hanbel (241/855), el-Müsned, Çağrı Yayınları, II. Baskı, İstanbul 1992.

 

Aşık Paşa-yı Velî, Garipnaâme, çev. Bedri Noyan ( Dedebaba), Ardıç yay.: Ankara 1998.

 

Bisâtî, Şeyh Sâfî Buyruğu (Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr), yay. haz.: A Taşğın, Rheda-Wiedenbrück Çevresi Alevi Kültür Derneği Yayınları, Ankara 2003.

 

Buyruk Menâkıb-ı Şeyh Safî Musul ve Çevresindeki Şebeklerin Buyruğu, Haz.: Ahmet Taşğın, Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü, Köln-Almanya 2010.

 

Buyruk, haz.: Fuat Bozkurt, İstanbul 1982.

 

Eğri, O., “Çorum Bölgesindeki Alevî-Bektâşî El Yazmaları ve Muhtevâları Üzerine Bir Değerlendirme”, Uluslararası Osmanlıdan Cumhuriyete Çorum Sempozyumu, Çorum, (2007).

 

Eğri, Osman, “Alevî Kaynakların Neşrî (Alevî Kaynakların Neşri Problemi)”, Türkiye I. Dinî Yayınlar Kongresi, (31Ekim-02 Kasım 2003, Diyanet İşleri Başkanlığı, Ankara 2004), s. 97-124.

 

Ergun, Sadeddin Nüzhet, Hatâyî Divanı, Istanbul Maarif Kitaphanesi, 2. Baskı, İstanbul trz.,

 

Gölpınarlı, Abdülbâki, “Kızıl-baş” Maddesi, İA. VI/789.

 

Gölpınarlı, Abdülbâki, Alevî-Bektâşî Nefesleri, İstanbul 1992.

 

Gölpınarlı, Abdülbâki, Konya Mevlana Müzesi Yazmaları III, T.C. Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Yayınları, Ankara 1972.

 

Gölpınarlı, Abdülbâki, Mevlana Müzesi Abdülbakî Gölpınarlı Kütüphanesi Yazma Kitaplar Kataloğu , Ankara 2003.

 

Hacı Bektaş Velî, Makâlât, Türkçe’ye sad.: Abdurrahman Güzel, Akçağ Yayınları, II. Baskı, Ankara 2002.

 

Hezarfen, Ahmet- Şener, Cemal, Osmanlı Belgeleri’nde Dersim Tarihi ( Osmanlıca-Türkçe 50 Adet Orjinal Belge), Etik Yayınları, İstanbul 2003

 

Hızırnâme, Haz.: Baki Yaşa Altınok, Diyanet Vakfı yayınları, Ankara 2007,

 

İbn Bezzâz et-Tevekkülî, Safvetu’s-Safâ, thk.: Gulam Rıza Tabâtabâî Mecd, Tebriz 1376/1997.

 

İbn Bezzâz Vehhab Rahman, Makâlât-ı Şeyh Safî (Safvetu’s-Safa), Haz.: İsmail Kaygusuz, Alevi Akedemisi Yayınları, Ankara 2009.

 

İbrahim Hakkı, Marifetname, Matbaay-ı Amire, Bulak 1280, s. 452-453. (Osmanlıca)

 

Kaplan, Doğan, "Alevîliğin Yazılı Kaynaklarından Buyruklar ve Muhtevaları Üzerine" I.Uluslararası Bektaşilik ve Alevîlik Sempozyumu -28–30 Eylül 2005 Isparta- (Bildiriler-Müzakereler, Isparta 2005, s 233-247.

 

Koçak, Yunus, “ Arnavutluk Devlet Arşivlerinde Bulunan Türkçe Yazma Eserler Erkannâme: 2”, Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi, 11/33 (2005), s. 71-144.

 

Koçak, Yunus, “ Şah İbrahim Ocağı’ndan Gelen Bir Şeyh Safi Buyruğu”, Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 30(2004), s. 63-118.

 

Köprülü, Fuat, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları, 7. baskı, Ankara  1991.

 

Kutlu, Sönmez, “Ebû Mansûr el-Mâturîdî ve Maturidi Kültür Çevresiyle İlgili Bibliyografya”, İmâm Mâturîdî ve Maturidilik (ed. Sönmez Kutlu), Ankara: Kitabiyat yayınları, 2003), s. 389-393; s. 398-414.

 

Kutlu, Sönmez, Alevîlik-Bektaşîlik Yazıları, Ankara Okulu Yayınları, 2. baskı, Ankara 2008.

 

Makâlât-ı Şeyh Safî, Süleymaniye Ktp. Kemankeş, Nu: 247.

 

Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr Hazret-i İmâm Nâtık Ca’fer Sadık Aleyhisselâm Te’lîf-i es-Seyyid Hatâî, Mevlana Müzesi Abdülbâki Gölpınarlı Kütüphanesi, Mecmua Nu: 181.

 

en-Nesâî,  Ahmed b. Şuayb (303/915), es-Sünen,  Çağrı Yayınları, II. Baskı, İstanbul 1992.

 

Nişâtî, Şeyh Safi Tezkiresi, haz.: Möhsün Nağısoylu, Bakü 2006.

 

Ocak, Ahmet Yaşar, “ Türkiye’de Alevîlik-Bektaşîlik Araştırmalarında Tarihi Bozma, Yaklaşım ve Tarihsel Perspektif Yanlışları”, Muhafazakâr Düşünce, yıl: 2, sayı: 7, (Kış 2006), s. 127-136.

 

Özen, Özen, “ Osmanlı Dönemi Fetva Literatürü”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi (TALİD), 3/5 (2005), s. 249-378.

 

Öztürk, Mürsel, Hacı Bektaş Veli ve Çevresinde Oluşan Kültür Değerleri Bibliyografyası, Kültür Bakanlığı yayınları, Ankara 1991.

 

Şeyh Safiyeddîn Erdebilî İshak İbn Cebrâil (650-735 H/1252-1334 M ), Makâlât Şeyh Safî Buyruğu, Haz.: Sönmez Kutlu-Nizamettin Parlak, Horasan Yayınları, İstanbul 2008.

 

Teÿkire-i ŞeyÛ ºafÞ,  Kitâbhâne-i Âsitân-ı Kuds-i Rızavî, Nu.:  95.

 

Yaman, Ali, Alevilik-Bektaşilik Bibliyografyası, Alevi-Bektaşi Kültü Enstitüsü, Mannheim 1998.

 

Yıldız, Harun,  "Anadolu Alevîliğinin Yazılı Kaynaklarına Bir Bakış", Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Yaz 2004/30, s.323–359.

 

 

 

 

 



[1] Sadece Osmanlı dönemi fetva literatürü yüzlerce eseri bulmaktadır. Bkz.: Şükrü Özen, “ Osmanlı Dönemi Fetva Literatürü”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi (TALİD), 3/5 (2005), s. 339. ( 249-378 ss)

[2] Pek çoğu yazma olarak bulunan Maturidiliğe ait kelamî edebiyat hakkında geniş bilgi için bkz.: Sönmez Kutlu, “Ebû Mansûr el-Mâturîdî ve Maturidi Kültür Çevresiyle İlgili Bibliyografya”, İmâm Mâturîdî ve Maturidilik (ed. Sönmez Kutlu), Ankara: Kitabiyat yayınları, 2003), s. 389-393; s. 398-414.

[3] Tarihsel süreçte Aleviliğin yazılı kaynaklarında yapılan metin tahrifatının Safvetu’s-Safâ’nın Türkçe çevirilerinde hangi boyutlara ulaştığı konusunda bir analiz için bkz.: Sönmez Kutlu, Alevîlik-Bektaşîlik Yazıları, Ankara Okulu Yayınları, 2. baskı, Ankara 2008, s. 199-216.

[4] Mürsel Öztürk, Hacı Bektaş Veli ve Çevresinde Oluşan Kültür Değerleri Bibliyografyası, Kültür Bakanlığı yayınları, Ankara 1991; Ali Yaman, Alevilik-Bektaşilik Bibliyografyası, Alevi-Bektaşi Kültü Enstitüsü, Mannheim 1998.

[5] Alevî-Bektaşî yazmaları ile ilgili bazı makaleler şunlardır: Osman Eğri, “Alevî Kaynakların Neşrî (Alevî Kaynakların Neşri Problemi)”, Türkiye I. Dinî Yayınlar Kongresi, (31Ekim-02 Kasım 2003, Diyanet İşleri Başkanlığı, Ankara 2004), s. 97-124; Osman Eğri, “Çorum Bölgesindeki Alevî-Bektâşî El Yazmaları ve Muhtevâları Üzerine Bir Değerlendirme”, Uluslararası Osmanlıdan Cumhuriyete Çorum Sempozyumu, Çorum, (2007); Harun Yıldız,  "Anadolu Alevîliğinin Yazılı Kaynaklarına Bir Bakış", Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Yaz 2004/30, s.323–359; Doğan Kaplan, "Alevîliğin Yazılı Kaynaklarından Buyruklar ve Muhtevaları Üzerine" I.Uluslararası Bektaşilik ve Alevîlik Sempozyumu -28–30 Eylül 2005 Isparta- (Bildiriler-Müzakereler, Isparta 2005, s 233-247)

[6] Bkz.: Yunus Koçak, “ Şah İbrahim Ocağı’ndan Gelen Bir Şeyh Safi Buyruğu”, Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 30(2004), s. 63-118.

 

[7] Koçak, “ Şah İbrahim Ocağı’ndan Gelen Bir Şeyh Safi Buyruğu”, Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 30(2004), s. 48 (yazma)/112 (Basılı metin). (Bundan sonra her iki sayfa arada kesme işareti kullanılarak verilecektir.)

[8] Koçak, “ Şah İbrahim Ocağı’ndan Gelen Bir Şeyh Safi Buyruğu”, Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 30(2004), s. 53/118.

[9] Krş.: İbrahim Hakkı, Marifetname, Matbaay-ı Amire, Bulak 1280, s. 452-453. (Osmanlıca)

[10] Koçak, “ Şah İbrahim Ocağı’ndan Gelen Bir Şeyh Safi Buyruğu”, Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 30(2004), s. 48/113 ve  48/114. Krş.: İbrahim Hakkı, Marifetname,  s. 452. (Osmanlıca)

[11] Hacı Bektaş Velî, Makâlât, Türkçe’ye sad.: Abdurrahman Güzel, Akçağ Yayınları, II. Baskı, Ankara 2002, s.   181.

[12] Buyruk, haz.: Fuat Bozkurt, İstanbul 1982,  s. 19.

[13] 18. Kehf,  110.

[14] Bisâtî, Menâkıbu’l-Esrâr  Behcetu’l-Ahrâr (Risale-i Şeyh Sâfî), v. 14a-b. Krş.: Buyruk, haz. Fuat Bozkurt, s. 126; Aşık Paşa-yı Velî, Garipnaâme, çev. Bedri Noyan ( Dedebaba), Ardıç yay.: Ankara 1998,  s. 47, 48.

[15] Sadeddin Nüzhet Ergun, Hatâyî Divanı, Istanbul Maarif Kitaphanesi, 2. Baskı, İstanbul trz., s. 72.

[16] Krş.: 2. Bakara, 115. Bu ifade, ayetin bir bölümü olarak şöyledir: “ … fe-eynemâ tüvellû fe-semme vechullah.. : … Nereye dönerseniz, Allah’ın yüzü (zatı) oradadır.”

[17] Yunus Koçak, “ Arnavutluk Devlet Arşivlerinde Bulunan Türkçe Yazma Eserler Erkannâme: 2”, Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi, 11/33 (2005), s.118/95 (yazma)

[18] 41. Fussilet, 53.

[19] Bu eser iki müellif nüshasından hareketle neşredilmiştir. Bkz.:  Nişâtî, Şeyh Safi Tezkiresi, haz.: Möhsün Nağısoylu, Bakü 2006.

[20] Safvetu’s-Safâ’nın IV. Bölümü’nün Türkçe’ye değişik çevirileri ve bunların bize ulaşan yazmaları ile ilgili geniş değerlendirmeler için bkz.: Şeyh Safiyeddîn Erdebilî İshak İbn Cebrâil (650-735 H/1252-1334 M ), Makâlât Şeyh Safî Buyruğu, Haz.: Sönmez Kutlu-Nizamettin Parlak, Horasan Yayınları, İstanbul 2008, s. 40-80.

[21] İbn Bezzâz Vehhab Rahman, Makâlât-ı Şeyh Safî (Safvetu’s-Safa), Haz.: İsmail Kaygusuz, Alevi Akedemisi Yayınları, Ankara 2009, s. 319

[22] Bkz.: Şeyh Safiyeddîn, Makâlât Şeyh Safî Buyruğu, Haz.: Sönmez Kutlu-Nizamettin Parlak,  s. 65-66 ve 420.

[23] Bkz.: Şeyh Safiyeddîn, Makâlât Şeyh Safî Buyruğu, Haz.: Sönmez Kutlu-Nizamettin Parlak, s. 92-96.

[24] Bkz.: Şeyh Safiyeddîn, Makâlât Şeyh Safî Buyruğu, Haz.: Sönmez Kutlu-Nizamettin Parlak, s. 50-54.

[25] Bkz.: Şeyh Safiyeddîn, Makâlât Şeyh Safî Buyruğu, Haz.: Sönmez Kutlu-Nizamettin Parlak,  s. 87-88.

[26] İbn Bezzâz, Makâlât-ı Şeyh Safi (Safvetu’s-Safa), Haz.: İsmail Kaygusuz, s. 292-293.

[27] İbn Bezzâz, Makâlât-ı Şeyh Safi (Safvetu’s-Safa), Haz.: İsmail Kaygusuz, s. 295.

[28] İbn Bezzâz, Makâlât-ı Şeyh Safi (Safvetu’s-Safa), Haz.: İsmail Kaygusuz, s. 295-303.

[29] İbn Bezzâz, Makâlât-ı Şeyh Safi (Safvetu’s-Safa), Haz.: İsmail Kaygusuz, s. 316-319

[30] İbn Bezzâz, Makâlât-ı Şeyh Safi (Safvetu’s-Safa), Haz.: İsmail Kaygusuz, s. 303-311

[31] Bkz.: Makâlât-ı Şeyh Safî, Süleymaniye Ktp. Kemankeş, Nu: 247,  v. 129a-b. Krş.:  Teÿkire-i ŞeyÛ ºafÞ, Kitâbhâne-i Âsitân-ı Kuds-i Rızavî, Nu:  95, v. 112b. Bkz.: Kemankeş 247, v. 133b. Krş.: Teÿkire-i ŞeyÛ ºafÞ, Kitâbhâne-i Âsitân-ı Kuds-i Rızavî, Nu:  95, v. 118a ( Pire Mahmud Dâvudî Hikayesi)

[32] İbn Bezzâz, Makâlât-ı Şeyh Safi (Safvetu’s-Safa), Haz.: İsmail Kaygusuz, s. 306-307.

[33] İbn Bezzâz, Makâlât-ı Şeyh Safi (Safvetu’s-Safa), Haz.: İsmail Kaygusuz, s. 308-309.

[34] İbn Bezzâz, Makâlât-ı Şeyh Safi (Safvetu’s-Safa), Haz.: İsmail Kaygusuz, s. 312-316.

[35] İbn Bezzâz et-Tevekkülî, Safvetu’s-Safâ, thk.: Gulam Rıza Tabâtabâî Mecd, Tebriz 1376/1997. 

[36] İbn Bezzâz, Makâlât-ı Şeyh Safi (Safvetu’s-Safa), Haz.: İsmail Kaygusuz, s. 14-57.

[37] Mesela bazı örnekler için bkz.: İbn Bezzâz, Makâlât-ı Şeyh Safi (Safvetu’s-Safa), Haz.: İsmail Kaygusuz, s. 72, 74, 75, 85, 90, 92, 93, 94, 95, 97, 98, 106, 115, 124.

[38] Mesela bkz.: İbn Bezzâz, Makâlât-ı Şeyh Safi (Safvetu’s-Safa), Haz.: İsmail Kaygusuz, s. 73.

[39] Mesela bkz.: İbn Bezzâz, Makâlât-ı Şeyh Safi (Safvetu’s-Safa), Haz.: İsmail Kaygusuz, s. 104, 93.

[40] Mesela bkz.: İbn Bezzâz, Makâlât-ı Şeyh Safi (Safvetu’s-Safa), Haz.: İsmail Kaygusuz, s. 99, 232-33. Krş.: Yazma metni: s. 363, v. 38b-39a.

[41] Bkz.: Şeyh Safiyeddîn, Makâlât Şeyh Safî Buyruğu, Haz.: Sönmez Kutlu-Nizamettin Parlak, s. 221.

[42] İbn Bezzâz, Makâlât-ı Şeyh Safi (Safvetu’s-Safa), Haz.: İsmail Kaygusuz, s. 219. Yazma metni: s. 349, v. 24b.

[43] İbn Bezzâz, Makâlât-ı Şeyh Safi (Safvetu’s-Safa), Haz.: İsmail Kaygusuz, s. 84.

[44] min dünyÊküm: M/36b, G/24b.

[45] Nesai, Sünen, Çağrı Yayınları, II. Baskı, İstanbul 1992, VII/ 61 (Nisâ, 1);  Ahmed b. Hanbel, Müsned, Çağrı Yayınları, II. Baskı, İstanbul 1992, III/128.

[46] Bkz.: Şeyh Safiyeddîn, Makâlât Şeyh Safî Buyruğu, Haz.: Sönmez Kutlu-Nizamettin Parlak, s. 178.

[47] İbn Bezzâz, Makâlât-ı Şeyh Safi (Safvetu’s-Safa), Haz.: İsmail Kaygusuz, s. 101, 235 ve Yazma metin: 365, 41a.

[48] İbn Bezzâz, Makâlât-ı Şeyh Safi (Safvetu’s-Safa), Haz.: İsmail Kaygusuz, s. 235.

[49] İbn Bezzâz, Makâlât-ı Şeyh Safi (Safvetu’s-Safa), Haz.: İsmail Kaygusuz, s. 101.

[50]Bkz.: Şeyh Safiyeddîn, Makâlât Şeyh Safî Buyruğu, Haz.: Sönmez Kutlu-Nizamettin Parlak, s.119. 

[51]Bkz.: Şeyh Safiyeddîn, Makâlât Şeyh Safî Buyruğu, Haz.: Sönmez Kutlu-Nizamettin Parlak, s.119, Dipnot: 103. 

[52] İbn Bezzâz, Makâlât-ı Şeyh Safi (Safvetu’s-Safa), Haz.: İsmail Kaygusuz, s. 205-206, 69 ve Yazma metin: 334, v. 10a.

[53] İbn Bezzâz, Makâlât-ı Şeyh Safi (Safvetu’s-Safa), Haz.: İsmail Kaygusuz,  69.

[54]Bkz.: Şeyh Safiyeddîn, Makâlât Şeyh Safî Buyruğu, Haz.: Sönmez Kutlu-Nizamettin Parlak, s.120. 

[55]Bkz.: Şeyh Safiyeddîn, Makâlât Şeyh Safî Buyruğu, Haz.: Sönmez Kutlu-Nizamettin Parlak, s.120, Dipnot: 112. 

[56] İbn Bezzâz, Makâlât-ı Şeyh Safi (Safvetu’s-Safa), Haz.: İsmail Kaygusuz, s. 206, 70 ve Yazma metin: 335, v. 10b-11a.

[57] İbn Bezzâz, Makâlât-ı Şeyh Safi (Safvetu’s-Safa), Haz.: İsmail Kaygusuz, s. 70.

[58] Ahmet Yaşar Ocak, “ Türkiye’de Alevîlik-Bektaşîlik Araştırmalarında Tarihi Bozma, Yaklaşım ve Tarihsel Perspektif Yanlışları”, Muhafazakâr Düşünce, yıl: 2, sayı: 7, (Kış 2006), s. 128 ( 127-136)

[59] Bisâtî, Şeyh Sâfî Buyruğu (Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr), yay. haz.: A Taşğın, Rheda-Wiedenbrück Çevresi Alevi Kültür Derneği Yayınları, Ankara 2003.

[60] Bisâtî, Şeyh Sâfî Buyruğu (Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr), yay. haz.: A Taşğın, s.VII (Önsöz)

[61] Adülbâki Gölpınarlı, Konya Mevlana Müzesi Yazmaları III, T.C. Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Yayınları, Ankara 1972, s. 430.

[62]  Gölpınarlı, Konya Mevlana Müzesi Yazmaları III, s. 432.

[63] Abdülbakî Gölpınarlı, Mevlana Müzesi Abdülbakî Gölpınarlı Kütüphanesi Yazma Kitaplar Kataloğu , Ankara 2003, s. 240-241.

[64] Bisâtî, Şeyh Safî Buyruğu, yay. haz.: A Taşğın, s. 8. Krş.: Gölpınarlı, Konya Mevlana Müzesi Yazmaları III, s. 431.

[65] Buyruk Menâkıb-ı Şeyh Safî Musul ve Çevresindeki Şebeklerin Buyruğu, Haz.: Ahmet Taşğın, Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü, Köln-Almanya 2010.

[66] Bkz.: Abdülbâki Gölpınarlı, “Kızıl-baş” Maddesi, İA. VI/789, 791, 794;  Gölpınarlı, Alevî-Bektâşî Nefesleri, s.24-26, 32-33, 86, 136-137, 138-139, 144, 192-192 (Bu sayfalarda, Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr ‘dan ondan fazla nefes aktarmaktadır.)

[67] Gölpınarlı, “Kızıl-baş” Maddesi, İA. VI/789.

[68] Gölpınarlı, “Kızıl-baş” Maddesi, İA. VI/791.

[69] Bkz.:  Gölpınarlı, Alevî-Bektâşî Nefesleri, s.24-26, 32-33, 86, 136-137, 138-139, 144, 192-192.

[70] Bu şiir, Menâkıb al-esrâr Behcet al-Ahrâr’dadır. (Gölpınarlı’nın dipnotu)

[71] Şiirler için bkz.:  Gölpınarlı, Alevî-Bektâşî Nefesleri, s.24-26.

[72] Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Diyanet İşleri Başkanlığı, 7. baskı, Ankara  1991, s. 283.

[73] Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, s. 283, Dipnot: 55.

[74] Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr Hazret-i İmâm Nâtık Ca’fer Sadık Aleyhisselâm Te’lîf-i es-Seyyid Hatâî, Mevlana Müzesi Abdülbâki Gölpınarlı Kütüphanesi, Mecmua 181, v. 20b-21a; Kitâbu Menâkıb-ı Şerîf, Mevlana Müzesi Abdülbâki Gölpınarlı Kütüphanesi, Mecmua 198, v. 58a.

[75]  “Safavîler, İran’da “İsnâ-aşerî(Ca’ferî)” mezhebinin mürevvici rolünü oynuyorlar, fakat Osmanoğulları ülkesini elde etmek için oradaki Şîî-Bâtınî topluluklara kendilerini, bir mehdi müjdecisi, hatta bir Mehdî, bir Tanrı zuhuru olarak tanıtıyorlardı. Anadolu’ya gönderilen halifeler, Anadolu Bâtınîlerine, onikiler fırkasının dinî umdelerini öğretmiyorlardı. Çünkü o vakit buhalk yığını, pasif kalırdı, oruç tutardı, nihayet dinen vermeye mecbur olduğu malı ve parayı, İran’a yollardı. Fakat mezhebi muktezâsı inancını alabildiğine gizler, gizleme yolunu bulur, hayaldeki Mehdî’yi çağırır, onu beklerdi. Bu Safavîlerin siyasetine uymayan bir şeydi. Bundan dolayıdır ki halifeler, Safavî şahlarını, bir imam, bir Mehdî olarak tanıtıyorlar, onların gelenekelrini kuvvetlendiriyorlar, onlardan görünüyorlardı. Şâh İsmail’in oğlu Tahmasb (ö. 1576) zamanında, Bısâtî adlı birisi tarafından yazılan Manâkıb al-Esrâr Behçetü’l-Ahrâr  adlı kitapta Şeyh Safiyyeddîn’e  isnâden Alevîliğin farzları, sünnetleri tesbit ediliyor, aslı olmayan hurafeler, Fütüvvet ehlinin gelenkeleri yazılıyor, bu arada Tahmasb’ın, Muhammed Peygambere kadar soy şeceresi kaydolunuyor. Şâh İsmail’in Hatâyî mahlasıyla ve hece vezniyle söylediği Türkçe şiirler, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet gibi azizlerin nefesleri yazılıyor ve “Şâh Dahmaz pîr şâh” redifli, Oniki İmam’ı da öven bir şiirle Şah Tahmasb, methediliyordu. Alevîlerin Büyük Buyruk dedikleri bu kitaptan başka Küçük Buyruk dedikleri yirmi beş sahifelik bir başka risale de aynı mealdedir. “Dergâh-ı âlîde Seyyid Abdülbâki Efendi hazretleri, evliyaya muhib olan müminlere gönderdiği mektuptur” başlığını taşıyan ve içinde Kitab-ı Manâkıb diye adlandırılan bu risalede, nice zamandır, geleceğim diye vaidde bulunan ve beklenen şâhın Zülfekarını çekip cevelân etmekte olduğu, “Karye ve şehirde gûşe-nîşin ve hûşe-çîn olan ayş u işret eyler beyler ve gaziler”e müjdeleniyor.”  (Gölpınarlı, Alevî-Bektâşî Nefesleri, s. 86)

[76] Bisâtî, Şeyh Sâfî Buyruğu (Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr), yay. haz.: A Taşğın, s.15.

[77] Bisâtî, Şeyh Sâfî Buyruğu (Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr), yay. haz.: A Taşğın, s. 18

[78] Bisâtî, Şeyh Sâfî Buyruğu (Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr), yay. haz.: A Taşğın, s. 62.

[79] Bisâtî, Şeyh Sâfî Buyruğu (Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr), yay. haz.: A Taşğın, s. 91. Gölpınarlı,  rûz-ı ezîne olarak yazmıştır. (Bkz.: Gölpınarlı, Konya Mevlana Müzesi Yazmaları III, s. 432) Zaten burada günlerden birisi olarak kullanıldığı kesindir. Farsça’da ve Azeri Türkçesi’nde “âzîna/ezîne” kelimesi Cuma veya Cuma akşamı için kullanılır. Ancak Türk  Tarih Kurumu web sayfasında Tarih çevirme kılavuzu, 7 Safer 1021 tarihini, 9 Nisan 1612 Pazartesi olarak çevirmektedir. Ezîne kelimesi Diyanet Vakfı tarafından yayınlanan Hızırnâme metninde de geçmektedir. Bu metini latinize eden Baki Yaşa Altınok, kelimeyi, muhtemelen Pazartesi anlamında, isneyn olarak okumuştur. Bkz.: Hızırnâme, Haz.: Baki Yaşa Altınok, Diyanet Vakfı yayınları, Ankara 2007, s. 39/ 1b. Miraç hadisesinin Cuma günü gerçekleştiği konusunda verilen bilgiler, bu metinde geçen Ezine kelimesinin Cuma günü olabileceği ihtimalini güçlendirmektedir. 

[80] Gölpınarlı, Konya Mevlana Müzesi Yazmaları III, s. 431.

[81] Buyruk Menâkıb-ı Şeyh Safî Musul ve Çevresindeki Şebeklerin Buyruğu, Haz.: Ahmet Taşğın, Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü, Köln-Almanya 2010.

[82] Mevlana Müzesi Abdülbakî Gölpınarlı Kütüphanesi, Mecmua 181, v. 7a; Mecmua 198, v. 13a.

[83] Buyruk Menâkıb-ı Şeyh Safî Musul ve Çevresindeki Şebeklerin Buyruğu, Haz.: Ahmet Taşğın, s. 23. Krş.: s. 84/ 146 (yazma)

[84] Bkz.: Ahmet Hezarfen-Cemal Şener, Osmanlı Belgeleri’nde Dersim Tarihi ( Osmanlıca-Türkçe 50 Adet Orjinal Belge), Etik Yayınları, İstanbul 2003.  

[85] Bkz.: Hezarfen-Şener, Osmanlı Belgeleri’nde Dersim Tarihi,  s. 128(Belge), 130 (Türkçesi).  

[86] Bkz.: Hezarfen-Şener, Osmanlı Belgeleri’nde Dersim Tarihi,  s. 60 (Belge), 64 (Türkçesi)

 

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv      5150 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Takvim
Saat