Üyelik Girişi
Başlıklar
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam9
Toplam Ziyaret464735

İslam Bilimlerinde Bilgi Üretme Süreçleri

 

İSLAM BİLİMLERİNDE BİLGİ ÜRETME SÜREÇLERİ

İslam bilginleri, elverdiği ölçüde, hangi konu olursa olsun, gerçek, kesin ve doğru bilginin ortaya çıkarılmasına çalışmışlardır. Özellikle dini bilginin ve itikadi konulardaki bilginin gerçeğe uygun sabit ve kesin  bilgi olmasına daha çok önem vermişlerdir. Gerçekle çelişen bilgilerin;  taklid, şek ve şüpheye dayalı inançların; temelsiz yorum ve tevillerin;  kaynağı isbat edilememiş  haberlerin, güvenilir bilgi üretiminde kullanılmamasına özen gösterilmiştir.

İslam bilimlerinde,  “bilginin bir değer olduğu” ve “bilenle bilmeyenin bir olmayacağı” gibi Kur’anî ilkelerinden hareketle doğru ve kesin bilgi  üretmeye yönelik her çeşit ilmi faaliyet bir çeşit ibadet olarak algılanmıştır. Her bir müslümanın, yaşı ve cinsiyeti ne olursa olsun,   bilgi üretme süreçlerinin dışında kalmayarak alim/öğretici, öğrenci, dinleyici veya bunlara destek veren, sevip sayan birer özne olarak rol üstlenmeleri  istenmiştir. Bu ilmi zihniyete göre, bizatihi bir değer, erdem ve güç  olarak kabul edilen bilgi, durağan bir bilgi olmayıp sınırsızdır ve yeni bilgi edinme yollarının kullanılmasıyla sürekli gelişmeye açıktır. Bilgi elde etmenin, yaşı, cinsiyeti, mekanı yoktur. Ayrıca bilgi tüm insanlığın ortak değeridir. İslam bilimlerinde,  doğru ve sahih bilgi üretmede bütün bilimler için öngörülen tek bir yöntem  yoktur, birden çok yöntem vardır. Bu yüzden her bilim dalı, doğal olarak kendi bilgi nesnesine ve alanına göre, kendine özgü  bilgi edinme usulleri ve süreçleri geliştirmiştir. Bu bakımdan İslam bilimlerinde bilgi üretme süreci yerine bilgi üretme süreçleri tanımlaması tercih edilmiştir. Yalnız bu, bütün İslam bilimlerinin birbirinden bütünüyle bağımsız yöntemlerle çalıştığı ve farklı süreçler yaşayarak bilgi ürettikleri anlamına gelmemektedir. Aksine İslam bilimlerinin, bilgiye ulaşma yolları ve bilgi üretme yöntemleri ile süreçleri konusunda ortak bir dil kullandığı ve bazı yöntemsel ilkelerde birleştiği görülmektedir. Yalnız bu temel yöntem ve ilkelerin, her bilim dalının kendi içeriği, sorunları ve bilgi nesnesine uygun olarak yansıdığı da bir gerçektir.

1. Bilgiye Ulaşma Yolları ( Esbâb-ı İlm)

İnsanlık tarihinde ortaya çıkan bütün medeniyetler ve dini sistemler, kendilerine has bir dünya görüşü oluşturabilmek için bir bilgi kuramına ihtiyaç duyarlar. Bu sebeple İslam bilginleri, İslam’ın dünya görüşünü oluşturabilmek için beşeri bilginin mahiyeti, imkanı, kaynağı ve değeri gibi sorunlarla yakından ilgilenmiş ve İslam bilimlerine özgü bir bilgi kuramı oluşturmaya çalışmışlardır. Diğer medeniyetler ve sistemlerin olduğu gibi İslam medeniyetinin  bilgi kuramının da  kendine has bazı temel ön kabulleri bulunmaktadır. 

Mutlak ve sınırsız bilgi sahibi olan sadece Allah’tır. İnsan ise, sınırlı ve mutlak olmayan bir bilgiye sahiptir. Allah, her hangi bir delile ve araca ihtiyaç duymadan kendiliğinden bilir; ancak insan, aklıyla, delillerle, belli yollarla bilir. İlahî, bilgi ezeli ve değişmez bir bilgidir; beşeri bilgi ise, sürekli değişen ve gelişen bir bilgidir. 

İnsan, akıl sahibi, düşünen, sorgulayan, sebep-sonuç ilişkisi kuran, tanımlayan, kavramlaştıran, yargıda bulunabilen ve bilebilen bir varlıktır. O, akıl ve duyularıyla sınırlı da olsa, eşyanın hakikatini bilebilecek yeti ve özelliklerle yaratılmıştır.

Bilginin öznesi, nesne/nesnelerin dışındadır. Her biri, yaratılmış iki ayrı varlık olup farklı özelliklere sahiptir.  Varlıklar ve bilgi nesneleri, insanın kendisi, tasavvuru ve kabulleri dışında kesin bir gerçekliğe sahiptir. Onların bu gerçeklikleri  doğru ve kesin olarak bilenebilir. Ancak somut ve soyut varlıklar iki kısımdır. Bunlardan bir kısmını, duyularımız ve duygularımız yoluyla kavrayabiliriz. Diğer bir kısmını ise, idrak yoluyla ve duyularımızla bilemediğimiz için, birincilerden hareketle istidlal yoluyla bilebiliriz. Kur’an açısından, akıl sahibi bir insan, dış dünya ile ilgili bilgilerinden hareketle Allah ve diğer soyut varlıkların bilgisine ulaşabilir.  İnsanı düşünen ve bilebilen bir özne olarak, soyut ve somut varlıkları kendiliğinden gerçeklikleri olan varlıklar kabul etmeden, dış dünyadan hareketle Allah’ın varlığını isbat etmek mümkün değildir. Bu sebeple İslam bilginleri,  bilen, bilinen ve bilginin kesinliğinden hareketle Allah’ın varlığının ve birliğinin  kesin olarak bilinebileceğini savunmuşlardır.

İslam bilimleri, genelde eşyanın hakikatını, özelde  dini hakikatleri doğru anlama, temellendirme ve yorumlama konusunda  tek bir kaynak veya yöntem yerine mümkün olan bütün araç ve yöntemlerin kullanılmasını yeğlemektedir. Aşağı yukarı bütün bilimlerde belli bir delile ve yönteme dayalı olmayan bilgi doğru ve kesin bilgi olarak   kabul edilmemiştir. Bu sebeple İslam bilginleri, sürekli doğru bilgi, hak ve hakikati elde etmek uğruna yoğun ilmi faaliyetler içerisinde olmuşlardır. Hakikat, nesne ile nesne hakkında elde edilen bilgi arasındaki tam uygunluk anlamına gelmektedir. Bilginin nesnelere uygunluğu akıl veya duyulara uygunluğuyla bilinebilir. Bu bakımdan, doğru ve kesin bilgi akıl, haber ve duyulardan biri veya her ikisi  ya da her üçü yoluyla elde edilir. Hads, vicdan, tecrübe, istikra gibi şeyler ilme ve marifete ulaştıran yollardan iseler de, bunlar bağımsız olmayıp aklın işlevleri arasında görülmüştür. Bu üç temel delilden birine  veya bunlardan daha sağlam bir kaynağa dayanmayan bilgiye, dini konularda bağlayıcı kesin bir bilgi  olarak itibar edilmez.

İslam bilimlerinde bilgiye ulaşma yollarının üçle sınırlandırılması, ilk bakışta  bir çeşit indirgemecilik olarak algılanabilir. Ancak onun diğer pek çok bilgiye ulaşma yolunu bunlardan birisiyle ilişkili olarak kullandığı dikkate alındığında bu fikrin doğru olmadığı anlaşılacaktır. Çünkü bu üçüyle doğrudan veya dolaylı olarak ilişkili olan istidlal ve nazar, his ve tecrübe, haber ve rivayet, vahiy gibi  bütün ilmi yolların itibara alınması esastır. Kelam ilminde duyularla bilinebilen konularda duyular, akılla idrak edilebilenlerde akıl esastır. Bazı durumlarda hakikat, nazar ve burhan ile açık seçik olarak ortaya konur. Fakat bazen bu doğru bilgiye ters düşen nakillere rastlanır. Bu durumda  ilgili nakil, akıl ile ortaya konulan bilgi doğrultusunda  tevil edilir. Çünkü akl-i sarih (aklın açık ve seçik hükmü) ile nakli sahih birbiriyle çelişmez. İslam bilginleri, sırf hissi delillerle yetinmediği gibi her şeyi akli tasavvurun yetkisine de indirgemez. Yani delileri, akli veya nakli delile indirgemez. Çünkü İslam bilimleri metodolojisine özgü olan, “denge ve senteze önem vermesi  ve indirgemeciliğe bir ideoloji olarak değil, fakat pek çok yöntemin arasında bir yöntem olarak görmesi ve onun kendi kendini sürekli düzeltiyor olmasıdır.” ( Kirmani, 1991, 198)

Müslüman bilim adamları, Kelam, Hadis, Fıkıh ve Tefsir gibi temel İslam bilimlerinde, genelde bü üç bilgi yolunu en güvenilir kaynak olarak görmüşlerdir. Fakat onlar için, diğer bilgi nesneleri ve  tecrübeler gerçek dışı değildir; değerlendirme ve incelemeğe değerdir. Bunlardan birini dışlamak, gerçekliğin kendisini dışlamaktır. Bu sebeple onlar  tek ve her şeyi kuşatan bir araştırma yöntemine bağlı kalmadılar. Fakat çalışılan nesneyle uyumlu pek çok yöntem kullandılar. Kuşkusuz, birbirlerini suçlayan ve kullandıkları yöntemin güvenilir olmadığını iddia eden kelamcılar, fakihler ve felsefeciler arasında gerilimin olduğu durumlar vardı. Fakat genelde uyumluluk hüküm sürüyordu. İslamî bilgi kuramının çeşitlilik ve iç-ilişkili olma ilkeleri, pek çok yöntem bütünleştiren bir çizgiyi garanti ediyordu. Gerçekten de ortalama bir Müslüman bilgin, gerçekliğin bütüncül ve tutarlı bir yorumun yapabileceği bütün bu yöntemlerin bilgisine sahiptir. Bütün bunları yaparken de, onlar her zaman hakikatten yana olmuş, hiçbir zaman dünya görüşünü ve değerlerinin çerçevesini unutmamıştır. ( Kirmani, 1991, 205-6.) İslam bilim anlayışı, “gerçekliğin tümden ve bütün boyutlarıyla anlaşılmasını” hedeflediğinden bütün doğru bilgi elde etme yollarına ve bilgi üretme yöntemlerine eşit ağırlığı verir; toplumsal ve dini olguları ve doğal olguları öznel olan ahlak ve değerler çerçevesinde araştırma ve geliştirmenin ilerlemesine yardım eder. Bu yüzden İslam bilimlerinde, “çoklu-metodlar” düşüncesinin ve indirgemeciliğe karşı olan bütüncül yaklaşımın esas alınmış olduğu rahatlıkla söylenebilir.  Hatta Şehristanî, diğer din, medeniyet  ve felsefi sistemlerin bunlardan birine veya bir kaçına başvurmakla yetinip diğerlerini reddettiklerini, fakat Müslümanların bunların tamamını kullanmaya çalıştıklarını gayet veciz bir şekilde açıklamaktadır:

1.                          Sofistler: Duyularla idrak edilen ve akılla elde edilen bilgiyi kabul etmezler.

2.                          Tabiatçılar: Duyularla bilinebilenleri kabul ederler, ancak akılla bilinenleri inkar ederler.

3.                          Dehrî Filozoflar: Ham duyularla, hem de akılla elde edilen bilgiyi kabul ederler, ancak hadleri ve hükümleri    inkar ederler.

4.                          Sabiiler: Hem duyular ve akılla elde edilen bilgiyi, hem de hadleri ve hükümleri kabul ederler, ancak Şeriatleri ve İslam’ı inkar ederler. 

5.                          Mecusiler, Yahudiler ve Hıristiyanlar: Bunların tamamını, her hangi bir şeriati ve İslam’ı kabul ederler, ancak Hz. Muhammed’in şeriatını kabul etmezler.

6.                          Müslümanlar: Bunların tamamını kabul ederler. ( Şehristânî, 1990, 2, 307)

 

İslam’ın bir bilim ve medeniyet dini haline gelmesinin temelinde, doğruya ve hakikate ulaştıran bütün bilgi yollarının ve yöntemlerinin kullanılmasını teşvik eden Kur’an’ın Müslümanlara kazandırdığı bu bilimsel zihniyet bulunmaktadır.

İslam bilimlerine ait çeşitli kaynaklarda, doğuş dönemlerinden itibaren, akıl, duyular ve haber şeklinde sistematik olarak ele alınmasa da, bu olguların bilgi elde etme yolları ve bilgi çeşitleri adı altında ele alındığını görmekteyiz. Ancak bilinebildiği kadarıyla, ilimle ilgili yazılı edebiyatı, Kur’an ve hadis koleksiyonlarıyla başlatmak mümkün olmakla beraber, ilk defa Ebû Mansur el-Mâturîdî,   Kitabu’t-Tevhîd adlı eserinde “bilgiye ulaşma yolları”  başlığı altında  üçünü birlikte incelemiştir. O,  duyular, haber ve aklı esas alan bu bilgi kuramını  Kelam  ve Tefsir alanına uygulamıştır. Ona göre, gerekli şartları taşıdıkları sürece, bu üç yoldan birisiyle veya üçüyle birlikte elde edilen bilgi kesin bilgi olup inkarı imkansızdır. Bu bilgi vasıtalarının, her birinin kendine ait ayrı bir nesne grubu vardır. Bununla birlikte, bazan aynı nesne grubu, iki farklı bilgi kaynağının konusu olabilmektedir.( Özcan, 1993, 46 vd.)

İslam bilginlerinin bilgiye ulaştıran bu üç yolu, Kur’an’dan  hareketle sistemleştirdikleri söylenebilir. Örneğin  Mâturîdî, " Siz, hiç bir şey bilmezken Allah, sizi analarınızın karnından çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi." (16. Nahl, 78)   ayetinde geçen " göz" kelimesini, şekil ve renkleri birbirinden ayıran; "kulak" kelimesini sesleri işitip ve ne olduğunu belirleyen;  "kalpler"i ise gözle görülmeyen ve kulakla tespit edilemeyen, kişinin lehine ve aleyhine olacak şeyleri belirlemeye yarayan bir şey, yani akıl olarak açıklamaktadır. (el-Mâturîdî, Te'vîlât. Tefsirinde geçen bu açıklamalardan ve Kitâbu't-Tevhîd'deki açıklamalardan, nesnelerin (şeylerin) bilgisini elde etmeye yarayan  görmenin,  duyulara; işitmenin, habere; kalbin de, akla karşılık kullanıldığı ve haberle ilgili bilginin doğruluğunun ise beş duyudan biri olan işitme duyusuna dayandırıldığı anlaşılmaktadır.

Bilgi edinme yollarının üçe indirgenmesi veya üç ana başlık altında toplanması, akli açıdan şöyle izah edilebilir. İnsanlar, bilgiyi ya kendi dışında harici bir kaynaktan, veyahut kendi yetenekleri veya duyularıyla  elde eder. Hariçten bilgiyi bize sağlayan, doğru haberdir. Hariçten olmayan bilgi vasıtası ise, ya idrak etme özelliğine sahip olmayan organ ve aletlerle olur  ya da idrak özelliğine sahip olan bir güçle olur. Birincisi duyu organlarıdır; ikincisi ise akıldır. Vehm gibi içe dönük hislerin, hads, tecrübe, bedahet, nazar gibi şeylerin hepsinin kökeni düşünce ve akıldır.      

İslam bilimlerinde, IV/X. Asırdan itibaren Sistematik Kelamî eserler, genelde ilk bölümlerini bilgi kuramına ayırarak bu üç bilgi kaynağını ve değerini  tartışmıştır.

            a) Sağlam Akıl (Akl-ı Selîm)

Akıl, Allah tarafından  bütün insanlara verilmiş genel ve evrensel bir hidayet kaynağıdır. Bu yeti, konuşan ve düşünen varlık olan insana özeldir. İnsanlar, ilim ve fenleri elde etmeyi, dini bilgileri, nazari meseleleri ve ilahiyatla ilgili konuları idrak etmeyi akılla başarabilir. İnsanın sorumlu bir varlık olarak algılanmasını sağlayan aklın üç işlevi bulunmaktadır: a) Akıl, önermeler oluşturur, onlar arasında ilgi kurar ve bir takım sonuçlar çıkarır, yani yeni bir bilgi ortaya koyar, bu bakımdan ilmin kaynağı sayılır, b) Zihnin dışarıdan aldığı duyu izlenimlerini bilgiye çevirir. Duyu organları sağlıklı olması durumunda, zaruri bilgiler ona tabi olur. Bütün beş duyu ile algıladıkları bunun kaynağını oluşturur, c) Akıl, kendisine ulaşan  her hangi bir haberi, sözü iki basamaklı bir işleme tabi kılar. Önce onu anlar, ne dediğini kavrar ve sonra onu yorumlar, ne demek istediğini, nedenini ve amacını ortaya koyar. Böylece gelen vahyi (Kur’anı) anlama ve yorumlama aklın görevleri içine girmiş olur.(Atay, 1995, 42)

Akıl, yaratılışı gereği, iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırma gücüne sahiptir.  Akıl, duyu organlarının sınırlı verileri arasında ilişkiler kurarak, akıl yürüterek, çıkarımlarda bulunarak  hükümler verir, yeni bilgiler üretir ve kavramlaştırır. Olaylar arasında sebep sonuç ilişkisi kurarak sonuca varır ve yargıda bulunur. Ayrıca akıl, anlamları bakımından farklı olmaları ve ayrılmaları gerekenleri birbirinden  ayırmak, birleşmeleri gerekenleri birleştirmek gibi bir fonksiyona sahiptir. Bu şekilde bir sentez ve analizi ise, “tefekkür” ve “nazara” başvurarak yapabilir.  

Kur’an’da pek çok ayet, akılla  istidlalde bulunmayı teşvik etmiş, duyulur alem aracılığıyla duyulmayanı anlamayı gerekli kılmış, düşünmeyi ve akıl yürütmeyi emretmiş ve bu yöntemin kişileri gerçeğe vakıf kıldığını, onlara isabetli yolu gösterdiğini haber vermiştir.  Bütün bu ayetlerde aklın güvenilir ve sağlam bir bilgi kaynağı olduğu açıkça belirtilmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir:

“ Biz onlara hem dış dünyada hem de kendi nefislerindeki ayetlerimizi göstereceğiz, ta ki onun gerçek olduğu kendilerince sabit olsun. …” (41. Fussilet, 53-54)

“ Onlar devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine ve yerin nasıl yayıldığına bakmazlar mı?” (88. el-Ğâşiye, 17-20)

“ Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yarar sağlayan şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de sayesinde ölü haldeki toprağı canlandırdığı ve bu toprakta her türlü haraketli canlıyı yaydığı suda, rüzgarları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için bir çok delil vardır.” (2. el-Bakara, 164)

“ Yer yuvarlağında yetkin bilgi sahipleri için nice ayetler vardı, kendi fizyolojik ve psikolojik yapınızda da. Hala görmüyor musunuz?” ( 51. ez-Zâriyât, 20-21)

Akıl ile elde edilen bilgiler iki çeşittir: Zorunlu veya bedihi bilgiler ile istidlali bilgiler.

Bedihî ve apaçık sabit bilgiler, bütün insanların müşterek bilgilerinden oluşur. Bunlar aklın bilgi nesnesine ilk defa yönelmesiyle derhal kavranan, delile başvurmadan ve uzun uzun düşünmeye, akıl yürütmelere gerek duyulmadan, kendiliğinden ve kaçınılmaz bir şekilde elde edilen bilgilerdir. Bu bilgiler, duyulara veya habere dayanmazlar. Kendiliğinden bilinen, açık ve ortada olan bilgilerdir. Örneğin, parça bütünden küçüktür veya iki zıt bir arada bulunamaz. Parça ve bütün tabirlerinin kavranmasında tereddüte yer yoktur. İnsanın duygusal bilgilerinden elem, haz ve acılar da bu türden bilgilerdir.

Nazar, sözlükte bakmak, görmek manalarına geldiği gibi araştırma ve karşılaştırma sonunda  düşünmek manasına da gelir.  Nazarî bilgi, bilinmiyeni elde etmek için mutlaka bir düşünce edimine ihtiyaç duyan bilgidir. Nazarda kıyas anlamı bulunmakla beraber, o, kıyastan daha geniştir. Aklın istidlali ile gerçekleşen bu tür bilgilere “kesbî/iktisabi bilgi” de denir. İstidlal, sözlükte delile bakmak, delile başvurmak demektir. İstidlali bilgi, tümelden tikele geçişle elde edilmiş ise, ona talil veya kıyas adı verilir. Eğer tikelden tümele intikal yoluyla olursa, ona da istikra denir. Bazen istidlali bilgi sebepten neticeye veya neticeden sebebe ulaşma şeklinde olabilir. Örneğin, ateşten hareketle dumanın varlığına, dumandan hareketle ateşin var olmasına hükmedilmesi gibi. İslam bilimlerinde, özellikle Kelam’da, nazar, istidlal ve tefekkür, akla alternatif müstakil bir bilgi kaynağı değil, aklın kendi işlevlerini yerine getirebilmek için başvurduğu akıl yürütme biçimleri olarak görülür. Bazı kaynaklarda bilgiye ulaşma yolu olan aklın yerine nazar, istidlal, teemmül, tefekkür ve benzeri kavramların kullanılması  bu şekilde anlaşılabilir. Çünkü bu tür  faaliyetlerin tamamının temelinde akıl vardır. Akıl olmadan bunlardan söz edilemez.

İslam bilginleri, aklı bir bilgi kaynağı olarak görmelerinden dolayı, kelamî konuları temellendirirken, Kur’an ayetlerini yorumlarken ve fıkhî  problemleri çözerken sık sık akla, istidlale, nazara, ictihada ve kıyasa başvurmaktadır. Çünkü akıl ve nazar, yararlı ve zararlı olanı birbirinden ayıran bir araçtır. Hatta akıl diğer iki bilgi kaynağının sağladığı bilgilerin doğruluğunu tespitte önemli bir ölçüt olarak görülmektedir. Örneğin Maturidi, bu görüşü şu şekilde temellendirmektedir: “Aklı ve akıl yürütmeyi üç şey gerekli kılmaktadır: Gerek duyu yoluyla gerekse haber oluyla bilgi edinirken akıl yürütmek. Duyulardan uzak, yahut  çok küçük hacimli olup gözle görülemeyen nesnelerin belirlenmesinde duyular yetersiz kaldığı için akıl yürütmek. Haberin yanılma ihtimali bulunan veya bulunmayan türüne dahil olduğunu belirlemek, peygamberlerin mucizeleriyle sihirbaz ve diğerlerinin göz bağcılığının ayırt edilmesi, başka bir ifadeyle mucizelerin mucize olmayan davranışlardan ayırt edilmesi için  akıl yürütmek. Allah, kendi katından olduğu harikulade delillerle sabit olmuş Kur'ân ve diğer şeyleri  bu akıl yürütme yöntemine bağlı olarak delillendirmiş ve pek çok ayette  insanların,  gerçeğe ulaştıran ve doğru yolu gösteren  aklı kullanmasını ve aklî temellendirmeye başvurmasını emretmiştir. (Mâturîdî, 2002, 9-10)

Eşyanın güzellikleri, çirkinlikleri ve insanların fiillerinin iyi veya kötü oluşu vb. konularda - duyuların algılayışı ve haberlerin bildirmesi söz konusu olsa dahi-  gerçeğin açığa çıkarılabilmesi için  akıl yürütmek  ve tefekkür gerekir ve bu konularda nihaî bilgiye sadece akılla ulaşılabilir. Allah'ı ve onun emirlerini bilmek de ancak istidlalle bilinebilecek kesbî-iradî (araz) bir olgudur.

Duyu ve haber yöntemlerinden her hangi biri, açıklayıcı bir delil olmadan öbürüne oranla tercihe şayan bir konumda bulunmamaktadır. Halbuki akıl, diğer bilgi yolları karşısında ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Aklın bilgi ve hareket alanı duyular ve haberden daha geniştir. Çünkü beş duyu, akıl için bir kavrama yoludur. Haber ise, geçmişle ilgili akla veri sunan bir kaynaktır. Bu haberin doğru veya yanlış oluşu da akılla bilinebilir. Duyu ve haberlerin her hangi bir bilgiye sahip olamadığı ileride gerçekleşecek hususlar da, sadece akılla kavranabilmektedir. Aslında nesne ve olayların meşru oluşu veya olmayışı, kötü fiillerle iyi fiiller, bütün bunlar hakkında duyuların algılayışı ve haberlerin gelişinden sonra bile – şayet algı ve haber her yönüyle irdelenecekse- elde edilebilecek nihai bilgi sadece akıl çerçevesindedir ve yine esadece tefekkür ve istidlalle ulaşılabilecek hususların ortaya çıkarılmasıyla mümkündür. Onlar, dış dünyaya ait verileri akıl için toplarlar ve akıl bunlardan hareketle görünenler üzerinde düşünür ve görünmeyen şeylerin bilgisine ulaşır. Bu bakımdan, duyular ve haber aklın bilgi alanına hiçbir şekilde müdahele edemez, ancak akla yardımcı olurlar. Halbuki akıl, hem duyuların hem de haberin verilerini kontrol etme, doğruluk ve yanlışlıklarını belirleme ve onların verilerinin güvenilir olup olmadıklarını belirleme gibi bir yetkiye sahiptir. (Özcan, 1993, 74)

Aklın, bilgi elde etme konusunda önemli bir fonksiyonu olmakla beraber, haber ve duyular gibi onun da bilgi elde edebilme güçlü ve alanı sınırlıdır. Ancak  aklın sınırlı oluşu, eşyayı bütün yönleriyle ve her şeyi  ayrıntısıyla bilememesi, ontolojik yapısıyla ilgili olup sonradan yaratılmış olmasına, bir takım arızaların isabet etmesine veya incelediği konunun çok karmaşık olmasına bağlanabilir.  Ama bu durum  aklı, bütünüyle, güvenilir ve doğru bilgiye ulaştıran bir kaynak olmaktan çıkarmaz.

            b) Sağlam Duyular ( Havâss-ı Selîme)

Havâs, kelimesi beş duyu anlamına gelen hiss’in çoğuludur. Bütün insanların sahip olduğu hisler, görme, işitme, tatma, koklama ve dokunma olmak üzere beş duyudan oluşur.  Görme, göz organı ile; işitme kulak organı ile; tatma dil organı ile; koklama burun organı ile; dokunma ise, bütün vücuda yayılmış bir duyu gücüyle gerçekleşir. 

Duyulara karşılık, bazan havass yerine ’ıyân kelimesi kullanır.  ’Iyân, bir kimsenin her hangi bir şeyi  bizzat kendi gözleriyle açık ve kesin olarak görmesi veya müşahede etmesi demektir. Anlam bakımından havâs daha dar, ‘ıyân’ sa daha geniştir. Havâs, sadece beş duyuya karşılık kullanılırken, " ‘ıyân, hem beş duyu, hem de iç duyu ve içgözlemi ifade ettiği gibi, ayrıca hayvanların duyu ve içgüdülerini de ifade etmektedir." (Özcan, 1993, 58-59) Duyuların bilgi alanına giren nesneler için veya genel olarak duyulara konu olan şeyler için mahsûsât veya hissiyyât  kavramları kullanılmaktadır. Duyuların bağımsız bilgi haline gelmesine ise, idrâk denir.

İslam bilginleri, Antik felsefeye ait fikirler içinde Empedokles ve atomcuların duyu teorilerinin, maddi duyulur nesnelerle duyu organları arasındaki mekanik bir açıklama ile temellendirmelerine karşı çıkarak duyuların bilgisini savunmuşlardır. Bu yüzden Demokrit atomculuğunun duyulur niteliklerin haricî varlıklarını kabul etmeyen görüşleri hem İslam kelamcıları hem de filozofları tarafından reddedildi. İslam kelamcıları, insanı her şeyin ölçüsü sayan sofistlerin, duyu tecrübelerini algılayana göre izafî addeden görüşlerini kabul etmeyerek köklü eleştiriye tabi tuttular. Çünkü Sofistlerin, genelde bilginin, özelde duyularla sağlanan bilginin imkansızlığına ve kesin bilgi sağlamak için onların yeterli olamayacağına inanıyorlardı. (Hökelekli, 1994, 9) Bu anlayış, İslam bilimlerindeki varlıkların gerçekliğinin sabit olduğu şeklindeki algılamaya ters düşmekteydi.

Antik felsefede duyularla elde edilen bilgi ile ilgili ileri sürülen tereddütlerin aksine  İslam bilimlerinde beş duyu, gerekli şartları taşıyorsa, insanın doğru bilgi elde etmesinde güvenilir bir kaynak olarak kabul edilmiştir. Onlar bilgilerin kesinlik derecelendirmesinde en ilk sıraya duyuların bilgisini koymuşlardır. Dolayısıyla duyularla elde edilen bilgiler açık-seçiktir ve inkarı mümkün değildir. Ancak bu duyuların verdikleri bilgilerin doğru ve güvenilir olabilmesi için, duyu organlarının sağlıklı ve sağlam olması şarttır. Bu durum, onların kendilerine ait bilgi nesnelerini algılamaları konusunda sınırsız bir güce sahip oldukları anlamına gelmez. Bunlardan her biri, hangi bilgi nesnesiyle ilgili bilgi edebilmek için yaratılmışsa sadece o alanla ilgili bilgilere vakıf olabilir. Doğru bilgi için güvenilir kaynak olması sadece kendi bilgi nesnesiyle ilgilidir. Mesela işitme duyusu ile sesler; tatma duyusu ile yenilir içilir şeyler; koklama duyusu ile kokulu şeyler idrak olunabilir. Görme duyusu ile belli uzaklıktaki veya yakınlıktaki varlıkları görebiliriz. Aynı şekilde işitme duyusu ile belli frekanslar arasındaki sesleri duyabiliriz. Bu açıdan, her bir duyu organının idrak gücü sınırlıdır.

İnsanların yaratıkları ve nesneleri idrak edişi,  tatma, işitme, görme, dokunma ve koklama olmak üzere  beş duyu yoluyla oluşur. İnsanların duyularla elde ettiği bu bilgiye duyu bilgisi denir. Ancak duyuların bilgisi, yaratılmış nesneler"  ve " iç dünyamızda meydana gelen bütün ruhsal objeler" ( Özcan, 1993, 288, 48)  hakkında geçerli olmakla birlikte onların dış dünyayla ilgili algılamaları sınırlıdır. Duyu bilgileri, her bir duyunun, kendine has duyu nesneleriyle ilgili olduğu ve duyu organları sağlam olduğu takdirde doğrudur ve bağlayıcıdır. Duyuların kendine has bilgi alanları arasında, dünya ve içindeki varlıklar, gök cisimleri; gözle görülen yaratılmış diğer fiziksel varlıklar; lezzet, zevk ve şehvet; acı, hayret; açlık ve susuzluk, sesler ve renkler; cisimlerin hareketi, sükunu, birleşmesi, dağılması, şekli ve görüntüsü gibi  şeyler sayılabilir. 

İnsan belli imkan ve yeteneklere sahiptir. Onun her bir yeteneği tabiatın algılanacak bir alanına denk gelir, bu yetenekle ona denk gelenden başka bir alanı idrak edemez. Kendisine ait alanı algıladığı bir yeteneği arızalanır veya alanını her hangi bir şey bürüyüp örterse , hem yeteneğinden hem de onun alanından arazılanan ve örtülen  kadarı kaybolur; bu durumda o tür idrake ait bulunanın dışındaki bu yetenekle idrak etmeye benzer bir sonuç doğar. Bu çerçevede duyu üç ayrı durum arzeder: a) Kendisiyle hiçbir şey algılanamayacağı biçimde yeteneğin dumura uğratılması; b) Bütün engellerin ortadan kalkmasıyla yeteneğe işlerlik kazandırılması ve onunla algılanacak şeyin mahiyetini idrak etmesi; c) Yahut da duyu yeteneğinin algısında düzensizliğin meydana gelmesi; duyunun bu farklı  konumuna bağlı olarak algı da farklılık arzeder. Bütün bunlar duyuda fiilen gerçekleşen şeyler olup aynı zamanda duyu yoluyla bilinmektedir. Hakikatte duyu yoluyla elde edilen bilgide hiçbir fikir ayrılığı olmamıştır. (Mâturîdî, 2002, 194.)

            c) Doğru Haber ( Haber-i Sâdık)

Haber, sözlükte, bir nesneyi gereği gibi bilmek için yoklayıp sınamak, bir şeyin iç yüzünden haberdar olmak” anlamına gelen HBR kökünden türemiş bir isimdir. Bu anlamda, içinde yanlış olması veya yalan bulunması  muhtemel söz demektir.  Terim olarak haber, “ mahiyeti itibariyle doğru, yalan veya yanlış olma ihtimali bulunan söz” olarak tanmlanmaktadır. (Yavuz, 1996, 14, 346) Aslında haber, zihnin haricindeki bir şeye nisbeti veya ilgisi bulunan bir cümledir. Eğer haber bu nisbet veya ilişkilendirme uygun ise doğru haber; değilse yalan haber adını alır. Doğruluk veya yalan olmak,  haberi vereni değil haberin kendisini tanımlar.  Bazen haber bildirene de doğru veya yalan nisbeti kullanılır. O zaman, haber, meydana gelen olaya ister uygun olsun ister olmasın, doğru ve yalan (sıdk ve kizb) tam ve eksiksiz olarak bir nisbeti bildirmektir. Doğru bir kişi yalan haberi, doğru bir şekilde nakledebilir, yalancı bir kişi de doğru bir haberi doğru veya yanlış olarak nakledebilir. Kur’an-ı  Kerim’de, gerçeğe uygun olan haber, önemli bir bilgi kaynağı olarak esas alınmış ve gayba dair haberlerin sağlam bir kaynağa dayandırılması gerektiği vurgulanmıştır. (9. Tevbe, 94; 47. Muhammed, 21; 49. Hucûrât, 6)

İslam bilimlerinde, itibar edilen ve bilgi kaynağı olarak kullanılan haber, doğru haberdir. Duyularla ve akıl yürütmekle ulaşılması mümkün olmayan bilgileri elde etmek için başvurulması zorunlu bir kaynaktır. Doğru haber, zorunlu bilgilerle hükmü kanıtlanan, duyularla kesinliği algılanan ve böyle olduğuna delil getirilebilen haber demektir. Kısaca doğru haber, olaylara ve vakıaya uygun haber demektir. Dış gerçekliğe ve akla uygun olmayan haber ise, yalan haberdir. İnsanların sahip olduğu pek çok bilginin kaynağı haber olduğu için, sadece dini konularda değil diğer bilgi alanlarında da onun bir bilgi kaynağı olduğu kesindir. Duyular dışında kalan her şeyin idrak edilişinin akıl ve haber olma  üzere iki yolu vardır. Akıl, duyuyu aşan şeyin duyumla ilişkisi olduğu durumlarda, duyu yoluyla algılanan şeylerle istidlalde bulunur. Örneğin dumanın ateşin, aydınlığın güneşin eseri olması gibi. Hiç bir insan duyu bilgisinin tamamına kendi duyularıyla ulaşamaz. Başkalarının duyuları ile algıladıklarını, haberler aktarmaktadır. Bu durumda haber gerekli bir kaynaktır. Örneğin, insan, cins, fasıl ve nevilere, ayrıca tıp, lisan, sanatlar, savaşlar ve benzeri hususlara bu sayede vakıf olur. Aynı şekilde geçmişte hükümdarların yönetimi, düzene koymak istedikleri işleri, risâlet ve hikmet iddiasında bulunanlar ve sanat erbabı ile ilgili bilgi kaynağı duyular ve akıl değil haberdir.  Emir, yasak, özendirme ve sakındırma ( Va'd ve Vaid) türünden olup delili duyulara dayanmayan hususların idraki de haberle mümkündür; bu da mübah, haram  ve konumu aynı çizgide bulunan çeşitli haberlerden ibarettir. Bu ve benzeri konularda haber yolunu geçerli kılmak gerekmektedir. (Mâturîdî, 2003, 228) İslam bilginleri, hem haber gibi bir bilgi kaynağının akliliğini, hem de risaletin alken gerekliliğini bu şekilde temellendirmektedir.

Tarih, coğrafya, neseb, sanat, siyaset, dil ve diğer alanlarla ilgili bilgilerin çoğunluğu haber kaynaklıdır. Tarihî olgu ve olaylara, görmediğimiz, gitmediğimiz memlekete ait bilgileri  onunla elde ederiz. Bundan dolayı bu tür doğru haberler, insanlar için önemli bir bilgi kaynağıdır. Diğer yandan insanın çevresinde yer alan çeşitli varlıklara ilişkin bilgilere ve akıl yoluyla elde edemediği bazı bilgilere haber yoluyla ulaşır. Özellikle sağlık için faydalı veya zararlı gıdaları denemek ya da akıl yoluyla öğrenmeye kalkışmak hayati tehlike taşır. Çeşitli sanat ve mesleklerin bilgisinin yanısıra genel haber  alanına giren ve hakkında  haberle bilgi edinebileceğimiz daha pek çok konu bulunmaktadır. Örneğin  kişinin soyu ve ismi, mahiyeti, sahip olduğu cevherinin adı, diğer varlıkların isimleri, insanın hayatta kalmasına veya ölümüne sebep olacak şeyler,  eczacılık,  akılların tek başlarına kavrayamadıkları iyilik ve kötülükler ve benzeri hususlar. Her zaman bu tür bilgilerden insanlar faydalanmışlar ve bu malzeme üzerine çeşitli bilim dalları geliştirmişlerdir.          (Mâturîdî, Türkçeyi ver, s. 7-8, 26-7)

İslam bilginleri, haberi tek başına bir bilgi kaynağı veya akıl ve duyuların ortak faaliyeti sonucunda ortaya çıkan birden fazla kaynağa dayalı bir bilgi olduğunu benimsemiştir. Bazıları haberin kesin bilgi ifade etmesini, haberi aktaran kişilerin en az iki veya dört kişi ya da daha fazla kişinin olması şartına dayandırmıştır. İslam kelamcılarına göre, haberin doğruluk ya da yanlışlığı, sadece haberi verene ve onun verdiği habere inanmasına  bağlı değildir, aynı zamanda hem haberin içeriğinin doğruluğuna ve haberin duyuların algısına dayanmasına,  hem de haberi duyanın habere ilişkin kesin bilgiye ulaşıp ulaşamamasına bağlıdır. Haberin doğruluğu, olay ve olgulara uygunluğu kesinleşmiş ise, tek kişiden de gelse bir bilgi kaynağı olarak başvurulması gerekir. Bilgiye kaynaklık eden haber, sadece Kur'ân ve Sünnet değil geçmiş hakkında veya her hangi bir şey hakkında bilgi veren her türlü haberdir. Ancak bu haberlerde doğruluk şartı aranır. Naklî delil olarak Kitap ve Sünnet, işitmeye dayalı ve nesilden nesile nakledilmesi itibariyle haber kapsamına sokulmuştur. Bu açıdan, her ikisi de, güvenilir kaynaktan geldiği için, sıhhat şartlarını taşıdığı sürece diğer haberler gibi, doğru bilginin güvenilir bir kaynağıdır.

Haberi duyanın böyle bir bilgiye nasıl ulaşacağı ise haberin tanımındaki doğruluk ve yanlışlık niteliğinden neyin kastedildiğini anlamakla mümkündür. Haberin doğruluğunda, haberi verenin durumu,  göz önünde bulundurulması gereken şartlardan sadece birisidir. Dini veya başka bilgi alanlarıyla ilgili haberler, doğruluk açısından üçe ayrılır: Birincisi, zorunlu olarak kabul edilmesi gerekli haberledir. Örneğin iki zıddın bir araya gelmesi, cismin aynı anda iki mekanda bulunması, aklen imkansızdır.   İkincisi, doğruluğunu kabul etmenin imkansız olduğu haberlerdir. Örneğin duyu ve zorunlu bilgilerle ya da ona ilişkin delil ve kanıtların ortaya konmasıyla imkansız olan şeylerden haber vermektir. Yani ölüleri diriltme, Dicle nehrinin altına çevrilmesi gibi gözlemlediğimiz şeyin yokluğu veya algıladığımız  şeyin niteliğine aykırı konulardaki haberler bu türdendir. Üçüncüsü de, yalan ve doğruluğu mümkün  olup, durumu, o konuda bir delil olup olmamasına bağlı olan haberlerdir. Örneğin Allah’tan , peygamberinden ya da peygamberlerinden haber veren bir cemaatten, tevatürle bir bilgi gelirse, bu bilginin yalan olma olasılığı yoktur. (Onat-Aydınlı-Demir, 2003, 49-50)

İslam kelamında, kesin ve güvenilir bir bilgiye ulaştıran doğru haber, Resul’ün Haberi ve Resulden Gelen Haber ( Mütevatir ve Haber-i Vahid) olmak üzere iki çeşittir:  

            1) Resûlün Haberi ( Haberu'r-Resûl): Vahiy

Resûlün haberi ile kastedilenin vahiy, yani Kur'ân olduğu açıktır.  Resulün haberi, peygamber olduğu kesin olarak bilinen ve  mucize ile desteklenen kimselerin haberi demektir. Aslında sadece Peygamber’den gelmiş olması açısından bir tür haber-i vahidir. Ancak gelen vahiylerin doğruluk ve kesinliğinin pek çok kişi tarafından kabul edilmesi ve nesilden nesile aktarılması göz önüne alındığında aynı zamanda mütevatir bir haber niteliği kazanmıştır. Bununla birlikte Hz. Peygamber’in vahyine, haberi vahid değil Haber-i Resul adı verilir. Vahye mütevatir nitelemesinde bulunulmasının sebebi, onun, sonradan böyle bir özelliği kazanmasından dolayıdır. Klasik bazı kaynaklarda, Resulün haberi ile Resulden gelen haberler birbirine karıştırılmıştır.  Aslında Resulün haberinin kaynağı Allah olup, Peygamber ve ondan işiten kişiler aracılığıyla bize ulaşmıştır. Bu haber Allah’tan Peygamber’e gelirken vahiy, Peygamberden bize intikal ederken de Resulün haberi özelliğini kazanmaktadır. (Özcan, 1993, 64) Resul’den gelen haber ise, insanların ondan rivayet ettikleri haberleri içerir. Resulün haberi,  akıl yürütme ve deliler yoluyla elde edilen bilgiyi gerektirir. Yani Resuller, getirdikleri haberlerin doğruluğunu gösteren çeşitli mucizeler gösterirler. Bu mucizeler, onların getirdikleri dini bilgiler (vahyin) konusunda doğru sözlü bir kişi olduğunu kesin olarak tespit etmeyi mümkün kılar. Onun doğru sözlü olması kesinleşince getirdiklerinin de doğru olduğu hakkında kesin bir bilgi oluşur. Bu şartları taşıyan bir resulün haberi, doğrudur; olay ve olgulara uygundur. Bu nedenle bu tür haberler, kesinlik yönünden, zaruri şekilde sabit olan  bilgilere benzer.  Dolayısıyla Hz. Peygamber'in  Allah'tan getirdiği  vahiylerin toplandığı Kur’an, böyle bir haberdir. Kur’an, mutlak ve kesin bir bilgidir. Resulden gelen, yani Hz. Muhammed’in söz, fiil ve takrirlerine dair rivayetler ise, kesinlik itibariyle Kur’an düzeyinde değildir.

İslam bilginleri, Kur’an-ı Kerim’i, akıl sahiplerini ikna edebilen  bizzat aklî bir mucize olarak kabul etmiştir. Bunun anlamı, içerisindeki bilgilerin gerçeğe ve dış olaylara uygunluğu akılla da desteklenebilen, dengi ve benzerinin üretilmesi, yalanlanması, aksinin ortaya konulması asla mümkün olmayan bir kitaptır. Kur'ân Hz. Peygamber tarafından insanlara tebliğ edildiği vakit, o dönemin belağatçıları, hakimleri, şairleri ve dilcilerine meydan okumuştur ve hiç kimse onun bir benzerini getirmeye muvaffak olamamıştır. Bu anlamda Kur'ân, aklî bir mucize olup mutlak ve doğru bilgiyi içermektedir. Bundan dolayı, aklî delillere ve Kur'an'a aykırı olan her haber reddedilmiştir. Resulün yalan söylemesi ve insanları aldatması mümkün olmadığından  haber verdiği vahiyler, kesinlik ifade eder. Bu açıdan, Resul’ün haberi, olay ve olgulara uygun  kati ve sabit inanç manasına gelen bir ilimdir. Aksi takdirde, şüpheli, kesin olmayan, zan ve taklitten ibaret olurdu.

İslam bilginlerince Peygamber'in Allah'tan getirdiği haberler, bilginin değeri itibariyle, doğru haberlerdir.  Peygamberlerin doğruluklarını kanıtlayan mucizelere sahip olmaları dolayısıyla,  akıl tarafından, onların haberlerinin inkar edilmeleri mümkün değildir. Çünkü onların getirdikleri haberin doğruluğu akıl tarafından doğrulanmıştır. Burada hangi haber olursa olsun doğru ve yalan oluşunu tespit konusunda akla önemli bir yetki verilmiştir. Ancak bu durum, haberin tamamen akılla anlaşılan şeyleri içerdiği anlamına gelmez. Bazan akılla anlaşılamayan konularda da bilgiler verebilir. Fakat bunların, akıl dışı veya akılla çelişen anlamına değil, akıl üstü   olduğu söylenebilir.

            2) Resûlden Gelen Haber (Haber mine'r-Resûl): Mütevatir Haber ve Haber-i Vahid

Aslında bütün haberler için, mütevatir haber ve ahad haber ayrımı yapmak mümkün olmakla beraber,  konu, daha çok “Resûlden gelen haberler” açısından incelenecektir.

a) Mütevatir Haberler

Çoğunluğun görüşüne göre, yalan üzere anlaşmaları ve birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir topluluğun diliyle aktarılan  haberlere mütevatir haber denir. Hz. Peygamber’den veya başkasından nakledilsin, dini bir bilgiyi veya dini olmayan bir bilgiyi içersin,  bu şartları taşıyan her çeşit haber, mütevatir türüne sokulabilir. Resulden gelen haberin bir çeşidi olarak mütevatir kavramı, yalan üzerinde ittifakları mümkün olmayan sayıdaki kişilerin Hz. Peygamberden rivayet ettikleri haberlere mütevatir haber denilmektedir. Sadece Mâturîdî, bu konuda kendinden önceki alimlerden ve hadisçilerden farklı bir tanım geliştirmiştir. Ona göre, yanılmaları ve yalan söylemeleri muhtemel bulunan kişiler yoluyla Peygamberden  bize ulaşan haberler mütevatir haberdir. Aslında bu haberin kaynağı Allah olup, Peygamber ve ondan işiten kişiler aracılığıyla bize ulaşmıştır. O, böyle bir tanımı, haberleri peygamberlerden rivayet edenlerin Peygamberler gibi doğruluk ve masumiyetlerini belirleyecek her hangi bir delil ve belgeye sahip olmamalarına bakarak yapmaktadır. Bununla birlikte, eğer haberin yalan olmasına hiç bir şekilde ihtimal verilmiyorsa,  ister tek kişiden isterse çok sayıda kişiden gelsin,  bu haber Peygamberin haberi gibidir. (Mâturîdî, 2003, 12)

Mütevatir haberin doğru ve kesin bilgi ifade etmesi, sadece pek çok kişiden güvenilir bir şekilde nakledilmesine bağlı değildir. Aynı zamanda onun, görme ve işitme gibi duyulara dayalı bir haber olması gerekmektedir.(Özcan, 1993, 66) Haberi nakledenlerin Müslüman olması ve adalet vasfını taşımaları şartı aranmamaktadır. Özellikle bir haberin mütevatir sayılması için şu şartları taşıması gerekmektedir.

a) Haberin, yalan üzerinde birleşmeleri aklen imkansız bir topluluk tarafından kesintisiz olarak ta baştan itibaren nesilden nesile aktarılarak gelmiş olması,

b) Haberi nakleden ilk topluluğun ilgili haberi duyuları yoluyla idrak etmiş olmaları ve bunun sonucunda kesin bilgi niteliği kazanmış olması,

c) Haberi veren topluluğun yalan söylemesini gerektirecek sebeplerin bulunmaması,

d) Aklın kabul etmediği ve imkansız gördüğü bir bilgiyi içermemesi. (Yavuz, 1996, 14, 347)

Bir haber mütevatir olma mertebesine ulaştıktan sonra, içeriğinin dini olup olmamasına bakılmaksızın, delil olabileceği konusunda, Semeniyye ve Brahmanlar farklı düşünseler de İslam bilginleri arasında her hangi bir ayrılık yoktur. Yalnız mütevatir haberin, istidlalî, yani nazari bir bilgi mi yoksa zorunlu bir bilgi mi olduğu tartışmalıdır. Çoğunluğa göre, mütevatir haber, akıl yürütmeyi bilen ve bilmeyen herkeste mecburi olarak zaruri ve kesin bir bilginin oluşmasını sağlamaktadır. Örneğin eski zamanlarda yaşamış padişahlar ve çok uzak ülkelerin varlığı hakkında haberle edinilen bilgiler bu türden bir bilgidir.

            b) Ahad Haberler

            Ahad haber, bağlayıcı bir bilgi olma bakımından Hz. Muhammed'den geldiği konusunda mütevatir hadisler derecesine çıkamayan ve kesin tanıklık edilemeyen haberler demektir. Ancak ravilerin durumlarını  etraflıca incelemek,  muhtevasının dış gerçekliğe uygunluğunu araştırmak ve kesin bir nasla karşılaştırılması şartıyla, ahad haberle amel edilmesi gerekir. Bu işlemlerden sonra, ağır basan duruma göre ya kabul edilir veya terkedilir. Ama her halükarda bu tür haberlerin doğruluğu şüphelidir.  Bu yüzden ahad haberlerin kesin bilgi ifade etmediği ve itikadî konularda kullanılamıyacağı fikri, pek çok kelamcı tarafından kabul görmüştür. Örneğin Mâturîdî, ilmi, amel ilmi ( ‘ilmü’l-amel) ve şehadet ilmi ( ‘ilmü’ş-şehâde) olarak ikiye ayırmakta  ve ahad haberlerin itikadî (şehâdet) konularda değil amelî konularda bilgi değeri taşıdığını savunmaktadır.

İslam bilimlerinde vahiy ve Hz. Peygamber’den rivayet edilen sağlam haberler naklî veya semî delil olarak da adlandırılmıştır. Bu anlamda vahiylerin tamamı Kur’an’da toplanmıştır; Hz.Peygamber’den naklen gelenler ise, Sünnet ve Hadislerdir. Vahye dayalı bilgiler, Kur’an’da yer alan bütün bilgilerdir. Hz. Muhammed, kendisine gelen vahyi, vahiy katiplerine yazdırmış ve bunların tamamı yazılı ve sözlü yolla nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar gelmiştir. Bugün elimizde bulunan Kur’an, Hz. Muhammed’e gelen vahiylerden meydana gelmiştir. Hadis ve sünnet, Hz. Peygamber’in vefatından sonra, bazıları yazılı olarak, bazıları da yaşanarak nesilden nesile aktarıla gelmiştir. İslam uleması, lafız ve mana olarak mütevatir olan hadis sayısında  ittifak sağlayamamıştır. Hz. Peygamber’den nakledilen her şey, Hz. Peygamber’le bizim aramıza, en az bir insanın girmesiyle bize kadar gelmiştir. Bir ifadede, bir kelimenin yerine eş anlamlısının bile konulmuş olması, onun değişmesi anlamına gelir. Dolayısıyla, Hz. Peygamber’den bize intikal eden her şeyi, belli ölçütlere vurarak kabul etmek gerekmektedir. Bu yaklaşım tarzı, hadisleri ve sünnetin  kesinlik ifade etmesini inkar etmek, görmezlikten gelmek demek değildir. Tam tersi, Hz. Peygamber’den bize intikal ettiği söylenen her şeye, onun “örnek” alınması ve doğru anlaşılmasını kolaylaştıracağı düşüncesi ile daha bir önemseyerek yaklaşmaktır. Söz konusu olan Hz. Muhammed ise, onun hakkında mümkün olabilecek en “doğru” bilgiye sahip olmak, onun peygamber olduğuna inanmanın gereğidir. (Onat, 2005,  10-11)

İslam bilginleri naklî bir delilin kesin bilgi ifade edebilmesi için, hem kaynağının doğruluğu (sübut) hem de neyin kastedildiğinin açık ve seçik olması (delalet) bakımından kesinlik kazanmasını şart koşmuştur. Bu kurala uygun olarak, nazariyede, baştan sona kadar sübutu kati olan Kur’an ayetleriyle yine sübutu kati sayılan mütevatir hadisler akaid alanında naklî delil kabul edilmiştir. Eğer nakli delilin sübûtu kati de olsa  manaya delaleti kati değilse, kesinlik ifade etmez. Örneğin birden fazla anlama gelen veya delaleti açık-seçik olmayan ayetler böyledir. Bu ayetler, itikadi konularda kesin bir bilgi kaynağı olarak görülmezler. Zaten tevatür şartlarını taşımayan meşhur veya ahad haberler kelam ilminde müstakil bir delil sayılmamıştır. Fahruddin Razi’ye göre, naklî bir delilin kesinlik ifade edebilmesi içi şu on açıdan kesinliğe ulaşması gerekir:

1.Teker teker lafızların doğru bilinmesi

2. Onların cümle içindeki yerlerinin doğru bilinmesi ( irabları)

3. Rivayet edenlerin, rivayet ettikleri kelimelerin çekimlerinde yanlışlık yapmamış olması

4. Nakli delilde müşterek lafızların olmaması

5. Nakli delilde mecaz lafızların olmaması

6. Zaman ve şahıslara tahsis edilmemeleri

7. Zamir kullanılmaması

8. Tehir ve takdim olmaması

9. Nesh olmaması

10. Aklî bir itirazın bulunmaması. (Razî, 1978, 46)

İslam bilimlerinde bu üç bilgi yolu veya bunlarla ilişkilendirilen yollar dışındaki yollarla ulaşılan bilgiler bağlayıcı ve kesin bilgi olarak dikkate alınmamaktadır. Fakat bazı sufiler,  sebeplere başvurmaksızın Allah tarafından feyiz yoluyla kalplere ilka olunan bir takım manevi haller olarak tanımladıkları ilhamları bir bilgi kaynağı olarak görürler. Nebilik görevi olmayan zatların ortaya koyduğu bu tür ilhamlar, kendi haklarında ilmin yollarından birisi olarak hüccet olabilirse de başkaları hakkında olamaz. Fakat nebilerin mahzar oldukları vahy ve bazı ilhamlar hem kendileri hem de ümmetleri hakkında ilme kaynaklık etme bakımından bir hüccet olarak kabul edilmiştir. İslam bilginleri, genelde ilham ve kerametlerin,  dinlerin ve mezheplerin doğruluğunu belirlemede ölçü almasını doğru bulmamıştır.

 

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz
Takvim
Saat
 Türk Müslümanlığı Üzerine Yazılar


Güncel Dini- Siyasi Meseleler Üzerine Yazılar



Selefiliğin Fikri Arkaplanı