Üyelik Girişi
Başlıklar
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam45
Toplam Ziyaret451763

Batılı Araştırmalarda İslami Uyanış Olgusu(Arapça'dan)

 

BATILI ARAŞTIRMALARDA İSLAMÎ UYANIŞ OLGUSU

(VE SORUNLARI)*

-TAHLİLÎ VE TENKİTÇİ BİR YAKLAŞIM-

Dr. Haseneyn Tevfik İbrahim

Dr. Emanî Mesud el-Hudeynî**

Çeviren: Dr. Sönmez KUTLU

İslam devletleri'nin çoğu, özellikle yetmişli yılların başından itibaren, İslamî uyanış veya İslamî diriliş olgusunun ortaya çıkmasına ve gelişmesine şahit oldu. Bu, yeni veya modern bir olgu olmayıp bu olgunun köklerine, uzantılarına, muhtelif aşamalarına ve tecrübelerine İslam tarihi boyunca rastlamak mümkündür. Onun, kültürel ve düşünsel, ekonomik ve sosyal, siyasî ve ahlakî olmak üzere pek çok şekilleri ve boyutları bulunmaktadır.

Bu olgu, önemi, tesirleri ve benimsediği sloganları dolayısıyla, Batı dünyasında politik ve akademik çevrelerin ilgisini üzerine çekti ve pek çok araştırmacının, akademik merkezin ve siyasî kurumuın araştırma dosyalarında en önemli problemlerden biri haline geldi.

Bunun neticesinde olguyu, çeşitli yönleriyle ele alıp çözümleye çalışan pek çok kitap, makale ve inceleme yayınlandı, fikrî ve siyasî toplantı düzenlendi.

Bu çalışmada asıl amacımız, vakıa ile ilgili Batılı araştırmacıların yaptığı birkaç araştırmanın tahlilini ve değerlendirmesini yapmaktır. Batılı akademisyen ve politikacıların; bu olguya, kaynakları ve sebepleri, değişkenleri ve özellikleri, etkileri ve sloganları, bugünü ve geleceği açısından bakış açıları ve tavırları, ancak, bu konudaki eserlerini incelemek suretiyle anlaşılabilir.

Bu çalışmalara aşağıdaki metodik ilkeler ışığında bakmak gerekir:

1- Bu incelememizde tahlil ve değerlendirme konusu olan ilmî materyal, vakıayı bizzat ele alan pek çok kitabın yanı sıra, Batılı periyodiklerde yayınlanmış makaleler ve yabancı dilde yayınlanan birçok kitabın bazı bölümlerinden oluşan 47 araştırmayı kapsamaktadır.[1]         

2- İslamî uyanışla ilgili Fransızca ve Almanca gibi diğer dillerde yayınlanmış çok sayıda araştırma bulunmasına rağmen biz sadece İngilizce çalışmalardan bazılarıyla yetindik. Bunlara ilaveten, iki adet Arapça incelemeyi de bunlara dahil ettik.

Biz, İngilizce araştırmaları, onlardaki değerlendirme ilkelerini ve önyargıları benimsediğimiz için değil, dil sorunu ve kolayca ulaşabilmemiz dolayısıyla seçtik.            

3- Seçtiğimiz bu araştırmalar, vakıayı tahlilde, ele aldığı coğrafî bölge bakımından, çeşitlilik arz etmektedir. Bir kısmı, olguyu genel olarak ele almakta, diğer bir kısmı, tamamen Ortadoğu'da veya Arap dünyası üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bunun yanı sıra, olguyu, devletler bazında ele alanlar da vardır.

4- Araştırmamızda, tahlil ve değerlendirme konusu incelemelerin ilmî ve teknik manada tahlili yapılmayacak, sadece sözü edilen vakıa ile ilgili bu  eserlere yansımış eğilimlerin tesbiti ve özetlenmesi üzerinde durulacaktır.

Bu çalışma, iki kısma ayrılmakta olup, birinci bölümde, pek çok farklılıkları dikkate alarak, bazı Batılı araştırmalarda ele alınan diriliş olgusu tahlil edilmekte, ikinci bölümde ise, zayıf ve güçlü noktalarını ortaya koymak amacıyla bunların eleştirisi yapılmaktadır. Son olarak da sorgulamalar ve problemler dikkate alınmaksızın, bu konudaki Arapça çalışmaların niteliği ortaya konulmaktadır. 


 

 I.BÖLÜM

      

 BATILI ÇALIŞMALARDA İSLAMÎ DİRİLİŞ

OLGUSUNUN TAHLİLİ

          

Batılı çalışmaların İslamî diriliş olgusuyla ilgili ele aldıkları konuları beş grupta toplamak mümkündür:    

1- Vakıayı tanımlamak için kullanılan kavramlar,

2- Vakıanın işaretleri ve yansımaları,

3- Vakıanın yorumlanması,

4- Bu vakıanın parçalarından biri olarak siyasî-İslamcı cemaatlerin tahlili,

5- Vakıanın değerlendirilmesi ve geleceği.

Bu çalışmada, bu beş temel konuyu, detaylarına girmeden ele alacağız.

1-Vakıayı tanımlamakta kullanılan kavramlar

Batılı kitaplar ve incelemeler, araştırma konusu olguyu tarif ve onda yer alarak sosyal yapısını oluşturan şahısları veya üyeleri tanımlamak için çok sayıda kavramı içermektedir. Olgu İslam dini ile de alakalı olduğundan, onlar, Batılı araştırmacıların İslam için kullandıkları bir grup sıfat ve niteliği de ihtiva etmektedir. Bu sebeple, bu çalışmalarda kullanılan kavramları üç ayrı başlık altında ele alacağız.

1- İslam'ı tanımlamak için kullanılan kavramlar:

Bunlar arasında, kullanılan kavramlardan bazılarını örnek olarak, şu şekilde sıralayabiliriz: Siyasî İslam (Political Islam/الإسلام السياسي); bu kavramla,  ister iktidarın, ister muhalefetin,  siyasî hedeflerini gerçekleştirmek için İslam'ı tanımlama üslupları, hareket noktaları kastedilmektedir. Sosyalizmin tatbik imkanlarını içeren ve modernizmle çelişmeyen İlerici İslam (Progressive Islam /الإسلام التقدمي). İslam'ın içerdiği devrimci prensip ve ilkelerden hareketle, İslam dünyasında hakim olan siyasî ve fikrî yapıda köklü değişiklikler gerçekleştirmeye çalışan Devrimci İslam (Revolutionary Islam/ الإسلام الثوري). Radikal İslam (Radical Islam/الإسلام الراديكالي ), kavramı da devrimci İslam kavramına yakın anlamda kullanılmaktadır. Aynı şekilde bu eserler, çoğunluğun nazarında hakim olan bir İslam tasavvurunun kastedildiği Halk İslamı (Popular Islam /الشعبي الإسلام ), Tabanın İslamı (Islam from Below/الإسلام من أسفل) veya Çoğunluğun İslam'ı (Islam of Masses/الإسلام الجماهير  ) kavramlarını da içermektedir. Siyasî meşruiyet kazanma ve bunu desteklemek için siyasî yönetimlerin İslam'a karşı tavırları, onu kullanma şekilleri ve bu konuda oluşturdukları müesseselerin kastedildiği Resmî İslam (Offical Islam/الإسلام الرسمي ) veya Tavanın İslamı (Islam from up/الإسلام من أعلى ) gibi kavramlara da yer verilmektedir. Bunların yanı sıra, ilmî gerçekler, modernizm ve laiklikle çelişen ve maziye dönmenin gerekliliğini savunan Geleneksel İslam (Traditional Islam/الإسلام التقليدي ), çağdaşlaşma ilkelerini içeren ve onun neticelerini reddetmeyen, gerçekte ilerici İslam'a en yakın Modernist İslam (Modernist Islam/الإسلام التحديثي ), kavramlarına da yer verilmektedir. Bazı Batılı araştırmacılar da İslam'ı, sınırlı bir bölge açısından ele alarak, Ortadoğu İslamı'ndan (Islam of Middle East/إسلام الشرق الأوسط  ) kavramından bahsetmekte ve bu bölgenin en önemli özelliğinden olarak din ve devlet işlerinin iç içeliği üzerinde durmaktadırlar. Bu arada İslam'la, mesela İslamî uyanış gibi belirli bir olguyu birbirine karıştıranlar da vardır. Bazı yazılı neşriyat ise, Uyanış İslamı'ndan (Resurgence Islam/إسلام الصحوة ) söz etmektedir. Bu araştırmalar son olarak da, Silahlı, Direnişci veya Savaşcı İslam (Militant Islam/الإسلام المسلح أو النضالي أو القتالي ) kavramı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bununla, mevcut düzeni tekfir eden ve onu Cahiliye düzeni olarak tanımlayan, inkılapçı bir fikri benimseyen İslamî cemaat ve örgütlerle, bunlardan bazılarının içinde yaşadıkları toplumları tekfir ederek, mevcut nizamı yıkma ve yerine sahih iki kaynak Kur'an ve Sünnet'ten hareketle, kendi düşündükleri şekilde, yeni bir İslam toplumu kurmak için güç ve şiddete başvurma gayretlerine işaret edilmektedir. Bu kavrama yakın olarak, önce, İslamî cemaatlerle şiddet, daha sonra İslam'la şiddet arasında bir organik bağ kurularak, İslamî Şiddet (Islamic Violence/العنف الإسلامي ) kavramı da kullanılmaktadır. Bazı araştırmalar, bu kavramlara ilaveten İslam'ın pek çok tanımını da içermektedir. Şöyle ki; İslam, bize miras bırakılmış bir din, Allah'ın iradesine uygun bizatihi bir tasarruf, mükemmel bir kişilik bilinci, uygarlık, insan hayatı için kapsamlı bir sistem ve ideoloji, hem ahlakî hem fikrî bir ekol, İslam dünyasında şahsiyetin kaynağı, kapsamlı bir kültür ve büyük bir medeniyet şeklinde tarif edilmektedir. Araştırma konusu olgunun çeşitli cephelerini tanımlayan bu kavramlar, şu veya bu araştırmacının olaya bakışı ve görüş açısı itibariyle farklılık arz etmektedir. Bunlar,  gizli ideolojik ve ön yargılı pek çok değerlendirmelerle doludur. Bu araştırmaların İslamî diriliş olgusunu ele alışlarını, değerlendirme bölümünde, tafsilatlı bir biçimde sunacağız.

Aynı şekilde Batılı araştırmalar, İslam'ı, kendi içinden değil de dışından kaynaklanan ölçüleri dikkate alarak, düalist bir açıdan da tasnif etmektedirler.

Bazı İslamî güç ve akımların çağdaşlaşma faaliyetlerine karşı takındıkları tavra göre; İslam, Geleneksel İslam ve Modernist İslam,  değişim ve bunun yöntemlerine göre; Radikal veya Devrimci İslam, Muhafazakar veya Geleneksel İslam, İslamî sosyal güçlere göre; Seçkinlerin İslamı, Resmî İslam, Tavanın İslamı-Çoğunluğun İslamı, Halk İslamı, Tabanın İslamı şeklinde tasnıf edilmektedir.

2- İnceleme konusu olguyu tanımlamada kullanılan kavramlar

Batılı araştırmacılar, bu olguyu tanımlamak için, İslamî uyanış (Islamic Resurence/الصحوة الإسلامية ), İslamî Diriliş (Islamic Revival/الإحياء الإسلامي  ), Direnişci veya Silahlı İslamî Cemaatler (Militan Islamic Groups/الإسلام النضالية أو المسلحة), Yeni İslamî Köktencilik (New Islamic Fundamentalism/ الأصولية الإسلامية الجديدة) gibi pek çok kavram kullanmaktadırlar. Bazı Batılı yazarların, bu olguya engel olma veya değerini azaltma teşebbüsünde bulunmaları yüzünden, İslamî kızgınlık (Islamic Anger/الغضب الإسلامي )ve dinî aşırılık (Relgious Extremism/الهياج الديني ) gibi kavram ve tabirler ortaya atıldı. Bu arada olguyu, Yeniden İslah (New Orthodoxy/الإصلاح الإسلامي ) veya sadece Yeniden İslam'a dönüş (Return of Islam/عودة جديدة للإسلام ), İslamî Öğretinin Uyanışı (Revival of Islamic Teaching/إحياء لتعاليم الإسلامية ), veya Dinî Bilincin Artması ve İslamî Kavramlardan Oluşmuş Özgün Kimlik (Self Identificatıon in Religious Terms/زيادة في الوعي الديني أو الهوية الذاتية بالمصطلحات الإسلامية) olarak görmek isteyenler de vardır. Bu olguyu halklar veya uluslar seviyesinde kullananlara göre; Halkçı Dinî Uyanış (Popular Religious Revival/صحوة دينية شعبية), siyasî bir olgu olarak değerlendirenlere göre ise; mevcut yönetimlerin veya muhalefet güçlerinin, siyasî çekişme çerçevesinde, iktidar için güç ve meşruiyet dayanakları bulmada dine sığınmanın artışını ifade eder. Neticede bu, İslamî Siyasî Diriliş (Islamic Political Revival/ صحوة سياسية إسلامية ) olarak ortaya çıkmıştır. Meseleyi kavrayamayan bazı Batılı araştırmacılar ise, bunun İslamî bir uyanış mı, yoksa seçkin sınıfın savunduğu bir çeşit yeni peygamberlik mi (Islamic Resurgence or New Prophethood/صحوة إسلامية أم نبوة جديدة ), olduğu sorusunu sormaktadırlar.          

3- Bu olgunun sosyal bünyesini oluşturan üyeleri tanımlamada kullanılan kavramlar

İslamî diriliş olgusunu tanımlamada kullanılan kavramlara bağlı olarak, onun bünyesini oluşturan üyeleri tanımlamada kullanılan kavramlar da artmıştır. Tahlilini yaptığımız araştırmaların pek çoğunda en çok kullanılan kavramlar arasında, Müslüman Köktenciler (Muslim Fundamentalists / الأصوليون الإسلاميون) kavramı bulunmaktadır. Bu kavramla, İslamî ilkelerin tatbik edildiği ideal bir dönem olması itibariyle, Hülefa-i Raşidîn dönemine benzer İslamî bir yönetim kurmaya çalışan şiddet yanlıları kastedilmektedir.

Bruce B.Lawrence, İslam tarihinde delaleti olmaması yüzünden, "köktenci" (Usuliyye) kavramını tenkit etmiştir. Çünkü ne geçmişte ne de günümüzde kendisine böyle bir isim kullanan hiç bir İslamî cemaat veya hareket bulunmadığı gibi Fundamentalist kavramının, Arapça’ya tam tercümesi yapılamamıştır. Ayrıca "Usûliyye" kavramı da, Kur'an ve Sünnet’te de bulunmamaktadır. Bütün bu sebeplerle, O, bu kavramın kullanılmaması gerektiğini iddia eder.[2]   

Buna karşın, bu kavram Batıda siyasîler ve araştırmacılar tarafından tercih edilerek kullanılmaya devam etmektedir. Burada,  Bazı Batılı araştırmacılar, Silahlı İslamcı Cemaatler'i  (Militant Islamic Groups/جماعة إسلامية مسلحة ) temsil eden İslamcı militanlar (İslamic Militant/مناضلين إسلاميين أو مسلحين إسلاميين) veya İslamcı Direnişçileri itibara alarak, bazı cemaat ve örgütlerin üyelerine, Fundamentalistler kavramını kullanmaktadırlar. Bu, onların, mevcut nizamla ilişkilerinde bir üslup olarak, şiddet ve güç kullandıklarına veya onların, İslami uyanış hareketini oluşturduklarına işaret etmektedir. Aslında bunlar, İslam zemininden doğan, mevcut yönetimlerin siyaset ve uygulamalarına karşı, toplumları bir safta birleştirmeyi hedefleyen ve bu nizamlarla ilişkilerde şiddeti bir yol olarak kullanan protestocu sosyal hareketlerdir.

Batılı araştırmacılar, bu cemaatlerin üyelerini tanımlamada, bunlara ilaveten daha pek çok kavram kullanmaktadırlar. Örneğin; Gelenekçiler (Traditionalist/التقليديون), İslamcı modernistler (Islamic Modernists/التحديثيون الإسلاميون), Şiddet taraftarları (Extremists/المتطرفون), Selefîler (السلفيون). Dolayısıyla, bu araştırmalar Müslüman ve İslamcı kavramlarını, birbirinden ayırdılar. Birincisi; İslam dinini benimseyen ve İslamî kimliğe sahip olan kişiye, ikincisi ise, hareket hedefleri arasında İslamî devlet kurma fikrine sahip kişiye karşılık olarak kullanılmaktadır.

Kısacası, Batılı çalışmalar İslam dinini ve İslamî diriliş olgusunu ve bu İslamî örgüt ve cemaatlere mensup olan üyeleri tanımlamada pek çok kavram ve tabirler kullanmaktadırlar. İkinci bölümde bunlardan bazısının tenkit ve değerlendirmesini yapacağız.

2-İslamî diriliş olgusunun göstergeleri ve yansımaları.

Batılı çalışmalarda ve incelemelerde, İslamî uyanışın halk düzeyinde ve resmî düzeyde, siyasî, ekonomik, sosyal ve askerî olmak üzere, pek çok işaret ve yansımaları ele alınmaktadır.

Resmi politika düzeyinde uyanışın yansımaları,   mevcut yönetimlerin, İslam'ı meşruiyetlerinin bir kaynağı olarak kullanmaları şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu metotlar arasında, İslam’ın yasama (teşri') ve idarenin (hükm) temel kaynağı olduğunu ve beşerî kanunların İslam dini ile çelişmediğini vurgulama vardır. Bu yönetimler, çoğu zaman, bazı fikrî eğilimlerine, politikalarına ve kararlarına naslardan (Kur'an ve Sünnet) dinî gerekçeler bulmaya yönelmektedirler. Mesela; Batı tarzı sosyalizm İslam’la çelişmez, bilakis, onun temellerinden birini temsil eder. Bu yüzden Mısır ve İsrail arasındaki barışa da nass ve uygulama düzeyinde İslam'dan bir dayanak aranmıştır. İslam şeriatının tatbikini ve bunun için objektif şartların oluşturulmasının zorunluluğuna dair konuşmaların artması da, İslamî uyanışın, resmî düzeydeki yansımalarındandır. -Nitekim Numeyri, Sudan'da mevcut nizamı devirmeden şeriatı tatbik etti.- Bu yansımalardan biri de, bazı yönetimlerin, şahsî düzeyde, İslam'a bağlılığı ifade eden bazı ahlakî tabirlere aşırı ihtimam göstermeleridir. Bu yüzden, bazı İslam ülkelerinde, basın yayın organlarında, dinî konulara tahsis edilen alan genişledi ve bazı yönetimler dinî konulara daha fazla önem vermeye yöneldiler. Bunların başında, cami yapımına maddî yardımlarda bulunmak, dinî toplantılar düzenlemek, cami imamı ve vaizler yetiştirecek dinî kurumlar inşa etme faaliyetleri gelmektedir. Aynı şekilde bazı yöneticiler, bir kısım İslamî cemaatleri destekleyerek, solcu güçlerin ve örgütlerin nüfuzunun büyümesine darbe vurmada aracı olarak, İslamî cemaatleri kullanmak için onların faaliyetlerine göz yumdular.

Dış politika düzeyinde bu diriliş, özellikle İslam Konferansı çerçevesinde, İslam ülkeleri arasında dayanışma ve işbirliğinin artması şeklinde ortaya çıkmıştır.

Halk düzeyinde ise, bu dirilişin yansımaları, pek çok İslam ülkesinde, İslamî cemaatlerin, özellikle üniversitelerde kendini göstermesi ve artması şeklinde görülmektedir. Örneğin; bu cemaatler 1975–1979 yılları arasında, Mısır Üniversitelerinin çoğunda, öğrenci birlikleri seçimlerini büyük çoğunlukla kazandılar. Aynı şekilde bunlar, bazı İslam devletlerindeki ekonomik, sosyal ve siyasî duruma eleştirilerini artırarak, mevcut nizamlara karşı ret ve protesto faaliyetlerinde bulunmaya başladılar. Temelinde mevcut nizamı yıkarak yerine Kur'an ve Sünnete dayalı bir toplum kurmak için silahlı güç ve şiddete dayalı inkılapçı bir görüşü benimseyen bazı siyasî İslamcı örgüt ve cemaatlerin etkilerinin artması da diriliş olgusunun, bu seviyedeki yansımalarından birisidir.

Siyasî İslamcı örgütler, İslam devletlerinde mevcut yönetimlere karşı ciddî bir tehlike arz etmeye başladılar. Mevcut yönetimlerin meşruiyetlerine karşı şüpheler oluşturularak bunlara karşı hem protesto bayrakları açtılar, hem de meydan okumaya başladılar. Bunlardan bazıları, İran’daki şekliyle İslamî bir modelin kurulmasını istemeye başladılar.

Dinî prensiplerin uygulanması ve İslamî ilkelere bağlılık düzeyinde, bu olgunun yansıması ise; İslam devletlerinde geniş sosyal çevreler de, kadın için "Hicab", erkek için "Cilbab" gibi İslamî kıyafetler şeklinde kendini gösterdi. Bunun yanı sıra sakal bırakma olgusu ve mescitlere rağbet arttı. İlmî kurumlarda ve genel mekanlarda karşıt cinslerin karışmasını engellemek için harekete geçildi. Açıklık ile sosyal ve ahlakî bozulmanın yansımaları reddedildi. Bunun yanı sıra hayır poliklinikleri, zekat fonları, İslamî şirketler ve bankalar gibi, İslam’la bağlantılı veya ona nispet edilen pek çok sosyal ve ekonomik faaliyetlerin ortaya çıkması ve bunlardaki artış da bu yansımalar arasında sayılabilir. Batılı araştırmalarda ortaya konulan İslamî dirilişin işaret ve yansımaları dışında, acaba, bu çalışmaların göz ardı ettiği başka, boyutlar ve yansımalar var mı? Bu sorunun cevabı ikinci bölümde gelecektir.

3-İslamî uyanış olgusunun yorumu

Batılı inceleme ve araştırmalar bu olguyu yorumlamada, iki grup sebep üzerinde dururlar. Birinci grup; İslam devletlerinde ekonomik, sosyal, siyasî, kültürel ve dinî konularla ilgili iç, ikinci grup ise; bu devletlerin uluslararası ve bölgesel çevreleriyle ilgili dış sebep ve amillerden oluşmaktadır.

Bu iki gruptan her birini biraz tafsilatlı olarak sunmak istiyoruz.

1-İslamî uyanış olgusunun dahilî Sebepleri;

Bu bölüm siyasî konuları ilgilendiren sebepleri kapsamaktadır. Bunların başında İslam ülkelerinin çoğunda,  siyasî yönetimlerin, kalkınma, milli bağımsızlığın korunması, sosyal adaletin gerçekleştirilmesi, kültürel değerlerin yaygınlaştırılması görevini yerine getirmede başarısız olmaları ve bu nedenle de meşruiyetinin temellerini ve kaynaklarını güçlendirmede zayıf düşmeleri gelmektedir. Bu sebeple, geniş halk kitleleri, sınırlı etkinliğe sahip, meşruiyetini kaybetmiş bu yönetimlerin politika ve icraatlarına karşı, özellikle de, bu yönetimlerin meşruiyetine dayanak bulmak ve bunları sağlamlaştırmak için karikatürize bir şekilde İslam’ı kullanmaya yönelmelerine bir protesto olarak İslam’ı bayraklaştırmaya başladılar. Bu arada İslam, mevcut yönetimlerin gücünü kuvvetlendirme aracı ve halk güçlerinin ise, meydan okuma ve protesto aracı olarak kullandıkları iki tarafı kesen bir bıçak haline geldi. Bu bağlamda, bazı Batılı araştırmalarda, resmî İslam’la halk İslam'ının, tavanın İslam'ı ile tabanın İslam'ının arası ayrılmaktadır. Nitekim İslam devletlerinde, yönetim biçimi olarak tek kişi yönetimi ve diktatörlük olgusu yaygınlaştı ve neticede aracı kurumlar zayıflayarak yok oldu. Kendilerini barışçı olarak tanıtma imkanı verecek kurumlar oluşturmada, bu İslamî güç ve akımlara müsamaha gösterilmemesi ve diğer bazı hususlar, bazı İslamî akım ve güçleri, bu mevcut düzenleri yıkmak için şiddet kullanmaya itti. Buna karşılık, bu eğilim İslam dünyasındaki mevcut yönetimleri, iktidarlarının devamını garanti altına almak için güç ve zor kullanmaya sevk etti. Böylece ister İslamî olsun, ister olmasın, bütün muarızların faaliyetleri suç kabul edilerek, onların güçlerine ve büyüyen rollerine darbe vurmak için pek çok kuvvete dayalı polisiye tedbirlere başvurdular. İşte bu durum bazı güçlerin şiddetli tepkilerine sebep oldu.

Liberal Demokrasi, Sosyalizm ve Marksizm gibi Batı ideolojilerinin ve bunlarla bağlantılı İslam dünyasındaki modernleşme ve kalkınma tecrübelerinin başarısızlığı, İslamî uyanış için çok önemli bir etken olarak görülmektedir. Çünkü aktif uygulamaların beraberinde getirdiği bu fikrî ve itikadî kanaat, Arap ve İslam gerçeğinde kesin başarısızlığa uğrayan ithal fikir ve ideolojilere bir alternatif olarak İslam’ı teklif etmesi sebebiyle, İslam devletlerindeki Müslüman kesimlerde iyice kökleşti.

Bu arada diriliş olgusunun, İslam devletlerindeki ekonomik ve sosyal konularla alakalı olan iç sebepleri de vardır: Tabakalar arasındaki uçurumun artması, sosyal hareketlilik imkanlarının zayıflaması, sosyal zıtlıkların ve bozuklukların korkunç bir şekilde büyümesi, politik ve idarî bozulmanın her tarafa yayılması, ahlak ve fazilete teşvik eden İslamî prensiplere ters düşen yeni ahlakî değer ve ölçülerin çoğalması v.s. Bütün bu amiller, bazı İslamî güç ve akımların, İslam'ı Müslüman toplumların karşı karşıya bulunduğu, çeşitli sorunların çözümünü içeren, kapsamlı bir hayat nizamı olarak ileri sürmelerine sebep oldu. İslamî mesaj, açık, net ve kolay anlaşılır olması, adalet ve eşitlik kavramları üzerinde yoğunlaşması sebebiyle, mevcut yönetimlerin siyasetlerini, icraatlarını ve programlarını fiilen ve sözle reddeden aktivistlerle/eylemcilerle (Harekiyyûn) İslamî uyanışa olumlu bakan destekçileri arasında geniş taban buldu.

Bazı Batılı araştırmacılar ise, İslamî diriliş hareketinin, İslam dünyasındaki fikrî düzeyde, sosyal değerler,  günlük davranışlar, ekonomik ve kalkınma politikaları düzeyinde, Batılılaşma ve laikleşme faaliyetlerinin artmasına bir tepki olarak ortaya çıktığına dikkat çekmektedirler. Bu durum, kendilerine göre, akîde, kültür, medeniyet ve kimlik kaynağı olan İslam dini yerine, Batı modeli üzere modernleşme faaliyetleri tehlikesine toplumsal duyarlılığın artması ile sonuçlandı. Bu bağlamda İslamî diriliş olgusu, İslam ülkelerinin pek çoğunda yönetici bazı seçkinlerin, bazı sosyo-kültürel Batıcı güçlerin ve kesimlerin benimsediği Batılılaşma faaliyetleri ve politikaları yüzünden, karalama ve kötülemelerle karşı karşıya kalan İslamî kişiliğin savunulmasından başka bir şey değildir.

Diğer yandan İslamî diriliş olgusunu, pek çok İslam devletinde, köylerden kalkınma ve modernleşme çabalarının sürdürüldüğü şehirlere yapılan büyük göç olgusuna indirgeyenler de vardır.

Modernleşme politikalarının çirkin gösterilmesi, etkin olamaması, üretim ve hizmet birimlerinin zayıflığı sebebiyle, bu şehirler, daha iyi hayat şartları bulabilmek için akın akın gelen bu yeni göçmenlerin isteklerine cevap vermede yetersiz kaldı. Bu yüzden, bu göçmenler kenar köylerde ve gecekondularda yaşadılar, ancak yalnızlık, yoksulluk ve yokluklarla karşı karşıya kaldılar. Bu sebeple bunlar, bir emniyet duvarı olarak ve ekonomik, sosyal durumlarına bir çeşit protesto olarak İslam dinine sığındılar. Böylece mescit, bu şehirlerde bir güven kaynağı haline geldi. Bu nedenle olsa gerek, bazı araştırmacılar, faal İslam cemaatleri ve hareketlerinin çoğu kere şehirlerin, özellikle gecekondu ve kenar mahallelerinde yoğunlaştığını ileri sürdüler.

Bunlara ilaveten, bu olgunun artışını, İslam'a muhalif liberal ve solcu güçlerin zayıflaması şeklinde tefsir eden bazı Batılı araştırmacılar da vardır. Bu güçlerin,  şehirlerde yerleşmesi, sosyal dayanaklarının zayıflığı,  örgütsel çerçevenin bozukluğu ve kullandığı siyasî mesaj dilinin anlaşılmaz oluşu, özellikle İslam'ın kurtarıcı gücünün yüceliğinden doğacak bir değişikliğe çağırmakta olan İslamî cemaatlerin önündeki engelleri kaldırarak, geniş bir sosyal zemin kazanmalarına sebep oldu. Bu arada bazı Batılı araştırmacılar, farklı fikrî değişim isteyen, solcu örgütlerden daha ileri seviyede sloganlara sahip olan İslamî cemaatlere, her kesimden vatandaşın, özellikle,  gençlerin fazla girmesinin sebebini araştırmaktadırlar.

Bazı incelemelerde, bu İslamî uyanışın yorumu bazı basit sebeplere bağlanmaya çalışıldı. Örneğin; bu uyanış,  Hulefa-i Raşidîn örneği üzere sağlıklı bir toplumun kurulmasıyla ilgili bir dizi hayalin bir halkasından başka bir şey değildir. Veya sadece, karizmatik lider fikirlerine karşı bir tepkidir. Diğer yandan, bazı Batılı çalışmalar, Libya'daki uyanışı, Albay Kaddafî'nin fikir ve icraatlarının bir ürünü olarak görmektedir. Diğer bazı çalışmalar ise; bu uyanışa, meşruiyetini İslamî esaslara dayandırmak ve solcu güçlerin büyüyen güç ve etkisine darbe vurmak için,  İslam devletlerindeki mevcut yönetimlerin, bazı İslamî güçleri kullanma siyaseti olarak bakmaktadır.

Bunun için, Batılı bazı çalışmalar, çoğu kere,  İslam ülkelerindeki siyasî yönetimlerin, şiddete başvuran bazı İslamî cemaatlerin ortaya çıkışını bizzat körüklediği üzerinde durmaktadır.

Kısacası; Batılı araştırmaların aksettirdiği şekliyle, İslamî dirilişin iç sebepleri şunlardır: Batı modeli üzere kalkınma ve modernleşme krizi, bunun politik, ekonomik ve sosyal olumsuz tesirleri, kimlik bunalımı ve meşruiyet sıkıntısı, fikrî ve kültürel düzeyde Batılılaşma krizleri.... Burada, İslam, toplumun çeşitli problemlerine çözümler üreten kapsamlı bir hayat nizamı, medenî ve kültürel kimliğin temel kaynağı, etkinlikten yoksun ve meşruiyetini yitirmiş siyasî yönetimlerin politika, uygulama ve icraatlarına bir çeşit protesto olarak sunulmaktadır.

2-İslamî Dirilişin Bölgesel ve Uluslararası Sebepleri  

Bazı Batılı çalışmalar, İslamî diriliş olgusunu,  bölgesel ve uluslararası olmak üzere birkaç sebebe indirmektedirler. Bunların başında İran'daki İslam devrimi gelmektedir. Bu, birçok yönden İslamî diriliş olgusunun tırmanmasında etkili olmuştur.

Bazıları da, İslamî dirilişi 1967'de Mısır'ın İsrail karşısındaki yenilgisi ve bunun beraberinde getirdiği uzantılara indirgemektedirler. Bu yenilgi, Arap yönetimlere, laik ideolojilere, liderlerine ve müesseselerine vurulan güçlü bir darbeyi temsil eder. Yine bu yenilgi, geniş halk kitlelerinde sosyal kızgınlığın ve nefret dalgalarının artmasına sebep oldu. Bu özellikle, ilerici Arap yönetimlerinin zayıflığı ve devrimci sloganlarının iflasını ortaya çıkardı. Yenilginin asıl sebebinin İslam’ın doğru tatbikinden uzaklaşılması, fikir ve sistemlerin dışardan alınması olduğu şeklinde bazı akım ve unsurlarca yapılmış dinî yorumlar, yenilgi sebebiyle ortaya çıkan sosyal gerginlikle aynı zamana rastlamaktadır. Bu yüzden,  İsrail'e karşı koyabilmenin İslam'a dönmekten başka yolu yoktur. 1967 yenilgisinin, Mısır'daki olguyu yorumlamada önemli etkenlerden biri olmasına rağmen, Batılı araştırmalar, bu olgunun, İslam beldelerinde yayılmasında, Mısır olayının bir bulaşıcı mikrop rolü oynadığı üzerinde durmuşlardır.

Batılı araştırmalar, Mısır devlet başkanı Enver Sedat'ın Kudüs ziyaretini ve bunun neticesinde Camp David ve İsrail'le barış anlaşmasını imzalamasını, İslamî diriliş olgusunu tırmandıran sebeplerden biri olarak ileri sürmektedirler. Enver Sedat, anlaşmaya varılması için ilk isteğin kendisi tarafından yapılmasının doğru olduğunu temellendirmek için İslam dinine yöneldi. Bunun üzerine Müslüman Kardeşler (İslamî eğilimli bir örgüt) Cemaati, Cihad Örgütü, Cemaat-i Müslimîn v.s.. gibi bazı İslamî cemaatler, İsrail'le barış yapılması politikasına karşı çıkmaya başladılar. Neticede, bu ziyaret, Sedat döneminde, İslamî cemaatlerle yönetim arasında sürtüşme ve anlaşmazlık haline geldi.

Bu çalışmalar, İslamî uyanış vak’asının Ekim 1973'ten sonra, bazı Arap devletlerin petrol gelirlerinin artmasıyla birlikte artmaya başladığını zikretmektedirler. Bazen, Arap ve İslam dünyasında Suudi Arabistan'ın ekonomik ve politik ağırlığının artmasına da bağlanmaktadır. Petrol gelirleri, İslamî diriliş olgusunu birçok bakımdan etkilemiştir. Suudi Arabistan, bazı İslam cemaatlerini desteklemeye yönelmiş ve İslam Konferansı Örgütü çerçevesinde, İslam devletleri arasındaki dayanışma anlaşmaları yoluyla daha etkin rol oynamaya başlamıştır. Diğer devletlerdeki İslamî cemaat üyelerinin ve petrol üreten Arap devletlerinde çalışan işçilerin, mensup oldukları cemaate gönderdikleri malî destek ve bağışlar, bu cemaatlerin maddî harcamalarının finanse edilmesinde büyük rol oynamıştır. Bazı Batılı çalışmalarca yapılmış değerlendirmelerden birisi de; az da olsa, İslamî diriliş olgusunun, büyük devletler ve uluslararası şirketlerin İslam ülkelerindeki yayılmacı politikalarını devam ettirmelerine bir tepki olduğu şeklindedir. Bu yüzden, adı geçen hareketler, bağımsızlığın korunması ve asıl eksenini İslam'ın oluşturduğu medenî ve kültürel asaletin güçlendirilmesi fikrini yayarak mandacılığı, sahte Batı demokrasisini reddetmektedirler. Bunun akabinde, onlar, kendilerine yabancı olanı (Batıyı) ret çerçevesinde, tehdit altında bulunan kişiliklerini ve kimliklerini koruyabilmek için İslam'ı önermektedirler.

4-İslamî Cemaat ve Hareketlerin Diriliş Olgusunun Boyutlarından Biri Olarak Tahlili

İslamî diriliş olgusunu ele alan Batılı araştırmaların çoğu, dirilişin boyutlarından biri olarak mevcut yönetimlere ret ve muhalefet bayrağı açan, Kur'an ve Sünnet'te olduğu şekliyle İslam'ın gerçek prensiplerine dayalı İslam toplumunu kurmak isteyen siyasî, aktif İslamî cemaat ve hareketler boyutu üzerinde yoğunlaşmaktadırlar. Bu olguyu Arap olmayan İslam devletlerinde ele alan Batılı araştırmaların varlığına rağmen, bu yoğunlaşmada esas itibariyle en fazla nasibi, onun Arap ülkeleri ve İran'daki tahlili almıştır. Muhtemelen tahlil ve inceleme konusu edilen cemaat ve örgütlerin en başında, bu olgunun şekillenmiş hali olarak İran'daki İslam devrimi örneği, Mısır'da İhvan-ı Müslimîn Cemaat'i, Tekfir Cemaati, Hicret Cemaati ve Cihad Örgütü, Sudan'da İhvan-ı Müslimîn Cemaati; Tunus'ta İslamî Yöneliş Hareketi, Cezayir'de; Aleviyye Cemaati, Kıyame Cemaati, Bin Badis Cemaati, İhvan Cemaati gibi bazı İslamî cemaatler, Irak'ta; Da'vet Partisi, Körfez ülkelerinde; bazı Şiî azınlıklar ve Mağrib'de; İslamî Gençlik Cemiyeti ve bazı gizli cemaatler gelmektedir.

Batılı araştırmacılar ve yazarlar siyasî ve aktif İslamî cemaatleri ele alma çerçevesinde, pek çok boyut üzerinde durmuşlardır. Bunlardan en önemlilerini şöyle sıralayabiliriz;

a- Bu Cemaatlerin Sosyal Temellerinin Tahlili

Bununla üyelerin coğrafî konumları, öğrenim ve meslekî durumları, ekonomik ve sosyal seviyeleri kasdedilmektedir. Bazı çalışmalar -bunlar arasında bilgi toplama da ve bunları tahlilde niceliksel metotları esas alarak cemaatlerin muayyen durumlarını inceleyen eserler de vardır- bu konuda pek çok sonuca ulaşmıştırlar. İslamî diriliş, esas itibariyle, şehirlerde özellikle de, bu şehirlerin etrafındaki kenar mahallelerde yaygınlaşmış medenî (kentsel) bir olgudur ve köylerden şehirlere göçenler, bu cemaatlerin sosyal bünyesini oluşturan asıl unsurdur.

Genç kesim -özellikle üniversite ve enstitü talebeleri- bu cemaatlerin sosyal yapısında ağır basmaktadırlar. Çünkü bu kesim, bu cemaatlerin omurgasını teşkil etmektedir. Bazı incelemeler, bu cemaatlerin çoğunluğunun, ekonomik ve sosyal seviyeleri bakımından, bu devletlerdeki, aşağı tabakaya, küçük burjuvazi ve orta tabakanın alt kesimlerine mensup oldukları fikrine varmışlardır.

b- Bu Cemaatlerin Örgütsel ve Fikrî Çerçevelerinin Tahlili

Bu bölüm, İslam dünyasının karşı karşıya bulunduğu din ve devlet problemi, devletler ve siyasî birimlerin politikaları ve ideolojileri olarak Batıya karşı tavır gibi temel problemler ve sorunlardan başlayarak,  cemaatlerin fikrî kaynaklarının tespiti ve görüşlerinin ortaya çıkarılmasını hedeflenmektedir. Bunun yanı sıra ekonomik kalkınma, sosyal adalet ve toplumda kadının durumu gibi meselelere de yer verilmektedir. Bazı çalışmalarda, bu cemaatlerde yöneticilerinin rolü ve konumları, yöneticilerle üyeler arasındaki ilişkinin şeklini ve bu alakanın demokratik, zorbalık veya diktatörlük olması itibariyle hangi seviyede gerçekleştiğini tespit için bunların örgütsel çerçevelerini tespit etmektedirler. Buna ilaveten, bu cemaatlerin üye edinme yolları ve teknikleri ve bunlar arasındaki etkileşim ve alaka şekillerine de yer verilmektedir. Bu bağlamda, Batılı araştırmacılar, kitapları çoğu İslamcı cemaatler için doğrudan,  kaynak kabul edilen aktivist İslamcı pek çok düşünürün fikir ve düşüncelerinin tahlili üzerinde yoğunlaşmaktadırlar. Bu mütefekkirler arasında, İbn Teymiye, Hasan el-Benna, Seyid Kutup ve Mevdûdî bulunmaktadır. Diğer taraftan bu çalışmalar, Mısır'da Şükrü Mustafa (Cemaati Müslimîn), Muhammed Abdüsselam Ferec (Cihad Örgütü), Suud'da Cüheyman Uteybî, Tunus'ta Gannuşî v.s. gibi pek çok İslamî Cemaat liderinin fikrî benzerlikleri üzerinde durmaktadırlar. Günümüzdeki siyasî İslamî hareket ve cemaatlerin fikrî kaynaklarını tahlîl ve tespit çerçevesinde Batılı bazı çalışmalar, Suud'da Vehhabîlik hareketi, Sudan'da Mehdîlik hareketi, Libya'da Senûsîlik hareketi gibi hareketleri; daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan İslamî hareketlere işaret ederek bunları, günümüz İslamî hareketlerin geçmişteki tarihî uzantıları olarak ele almaktadırlar.

Batılı araştırmacılar, daha önce de işaret edildiği gibi,  İslam aleminin karşı karşıya bulunduğu problemlerle ilgili siyasî İslamî cemaat ve hareketlerin görüş ve tavırlarına dikkat çekerek, pek çok neticeye varmışlardır. Bu cemaatler, İslamî bir zeminden hareketle İslam aleminin karşı karşıya bulunduğu ekonomik, sosyal, siyasî, kültürel ve medenîleşme ile ilgili sorunları nasıl çözeceğine dair yaratıcı görüşler, net düşünceler ve kesin programlar getirmeksizin, esas itibariyle genel İslamî nazariye ve prensipler üzerinde yoğunlaşarak öncelikler listesine, mevcut siyasî düzeni devirmeyi koydular. Pek çok çalışma, bazı cemaatlerin sosyal ve ekonomik bazı problemlere has görüş ve düşüncelerinin olduğuna işaret etmiştir. Asıl meydan okuma, siyasî problemlerde düğümlenmektedir. Bu cemaatlerin sunduğu siyasî düzeni ilkelerin nelerdir? Onun seçim işlemi nasıl tamamlanacak? Şûrayı uygulamanın yöntemleri nelerdir? İslam ülkelerindeki siyasî partilerin ve azınlıkların durumu nedir? Bütün bu sualler, Batılı çalışmaların tahlil ve araştırmasını yaptığı pek çok İslamî cemaat ve hareketin düşüncesinde açıklığa kavuşmamıştır. Bazı genel prensipleri istisna edecek olursak, Kur'an ve Sünnet, yönetim biçimi olarak belli bir sistemi önermemektedir ve ona, asırlar ve toplumların farklılığına bakarak içtihat etmek için Müslümanlara bırakılmış, dünyevî bir mesele olarak bakmaktadır. Fakat hangi nizam olursa olsun, şeriatin içerdiği şûra, adalet, eşitlik, iyiliği emir,  kötülüğe engel olma gibi genel ilkeleri şekillendirmesi gerekir.

Batılı çalışmalar, siyasî İslamî cemaat ve hareketlerde odak nokta olarak, liderlerin rolleri üzerinde yoğunlaşmaktadırlar. Bütün durumlarda üyelerle ilişkilerin temelini itaat ve bağlılığın oluşturması, bazı cemaatlerin,  kendi içerisinde bölünme olgusunun ortaya çıkmasına engel olamadıysa da, pek çok İslam ülkesinde İslamî hareketlerin bölünmesi ve sayılarının artmasıyla neticelendi. Çoğu çalışmalar,  özellikle mevcut nizamla çatışma halinde olan bazı cemaatlerin, üye kazanmada arkadaşlık, dostluk, yakınlık ve akrabalık ilişkilerinin önemi ve ehemmiyetine işaret etmektedirler. Diğer taraftan çeşitli İslam ülkelerindeki cemaatler arasındaki etkileşim ve etkilenme üzerinde durmaktadırlar. Örneğin; Hızbü't-Tahrir el-İslamî ve İhvan-ı Müslimîn Cemaatinin pek çok ülkedeki İslamî hareketlerle bağlantıları ve onlar üzerinde etkileri vardır.

c- Siyasî İslamî Cemaatlerin Faaliyet Çerçevelerinin Tahlili

Burada bu cemaatlerin mevcut nizam ve İslam devletleri ile alaka şekilleri, onlarla ilişkilerindeki strateji ve taktikleri belirlenmektedir. Bu çalışmalar, siyasî, İslamî cemaatlerle hakim yönetimler arasındaki ilişkilerde bir yol olarak şiddet ve kuvveti ön plana çıkarmaktadırlar. İslamî cemaatlerin uygulamakta oldukları şiddet şekilleri arasında da, gösteriler, provokasyon eylemleri, direnmeler, bazı yönetici seçkinlere yönelik suikastler düzenleme, ve buna ilaveten, devrim girişimleri sayılabilir. Böylece bu çalışmalar, İran'daki İslamî devrim çerçevesinde devrimci şiddet faaliyetlerine, Enver Sedat suikastine, Suud'da 1979 yılında bazı İslamî unsurlarca, Mekke-i Mükerreme'nin işgaline ve Da'vet partisinin tertiplediği şiddet olaylarına ışık tutmaktadır.

İslam devletlerinin genelinde, İslamî hareketlere karşı siyasî yönetimlerin politika ve tavırlarına gelince,  pek çok yerde birbirini tamamlayan şu üç yöntem birlikte uygulanmaktadır:

 Birincisi Kanûnî Yöntem: İslam ülkelerindeki yönetimlerin pek çoğu, siyasî İslamî cemaatlerin faaliyetlerini yasaklayan ve bunlara şiddetli ve ağır cezalar getiren kanunlar ve kararnameler yayınlama yoluna gitmişlerdir.

İkincisi Emniyet Tedbirleri: Siyasî yönetimlerin çoğu,  Siyasî İslam cemaatleri olgusunu, hallini emniyet birimlerine bırakılması gereken suçlar ve kanun dışı faaliyetler (inhirafî-icramî) olarak görmektedirler. Bu sebeple, pek çok devlette emniyet güçleriyle, bu cemaatler arasında kanlı çatışmalar artmıştır. Çoğu kere de, bu cemaatlerin üyeleri geniş kapsamlı tutuklama ve ağır işkence şekillerine maruz kalmışlardır. Buna hapislerde ağır işlerde çalıştırma cezası ve pek çok İslam devletlerinde bu cemaatlerin üyelerine karşı istisnaî mahkemelerce yayınlanmış mahkeme kararları da ilave edilebilir. Bu siyasî nizamlar, çoğu kere, İslamî cemaatlere karşı yaptıkları bu muamelelerini gerekçelendirme yoluna giderek, onları, yabancı güçler hesabına çalışmak ve İslam devletlerindeki istikrar ve güveni sarsmaya yönelik ihanet faaliyetleri tertip etmekle itham etmektedirler. Aynı şekilde Arap yöneticileri, kendilerine karşı şiddete başvuran İslamî cemaatleri tehdit eden iki güç olarak İran ve bazen de İsrail'i suçlamaktadırlar. Mevcut yönetimlerin İslamî hareketleri bastırmak için kullandıkları bu şiddet, bazı cemaatlerin karşı şiddet faaliyetlerini sürdürmesine etki eden amillerden birisidir. Bunun için de bazı İslam devletleri, kendi yönetimleriyle İslamî cemaatler arasında şiddet dönemini yaşamaktadırlar. Bu bağlamda Mısır'la ilgili bazı araştırmalar, şiddet kullanan aşırı İslamî cemaatlerin ortaya çıkışının,  Nâsır döneminde İhvan-ı Müslimîn cemaatinin binlerce üyesinin zulüm ve işkencelere maruz kalmaları neticesinde hapishane ve tutukevlerinde başladığını vurgulamaktadırlar.

Üçüncü yöntem: Bazı siyasî yönetimler, solcu güçlerin büyümesine darbe vurmak için bazı İslamî cemaatleri kullanmaya yönelmişlerdir. Ancak bu siyasî yönetimler, bu metodu sonuna kadar sürdüremediler. Bunun akabinde, özellikle,  bu cemaatler mevcut nizamlara karşı düşman olmaya, onların siyasetlerini ve kendilerine karşı yürütmekte oldukları şiddet eylemlerini eleştirmeye başlayınca kendileriyle bu nizamlar arasında çatışmalar meydana geldi.

5- İslamî Diriliş Olgusunun ve Geleceğinin Değerlendirilmesi

Batılı araştırmalardan birinin, Amerika ve Avrupalıların İslam'ın ne olduğunu bilmediklerini ve bu İslamî uyanışın mahiyeti, sebepleri ve etkileri üzerinde ittifak etmediklerini, Batılı akademisyenlerin bu olguya ilgisinin artmasının kaynağını, İslam devletlerinde neler olup bittiğini öğrenme ve anlama isteğinin oluşturduğunu vurgulamasına rağmen[3], bazı Batılı araştırma ve eserler, bu İslamî diriliş olgusu ile ilgili,  ideolojik ve tarafgir önyargılardan ibaret pek çok mutlak hükümlerle doludur.

Bu arada,  olguyu, ret ve meydan okumada kılıf olarak İslam'ı kullanan protestocu sosyal hareketler seviyesinde görenler de vardır. Bu cemaat üyelerinin çoğunluğu, göç ve sosyal istikrarsızlıktan şikayeti olan bir araya toplanmış sosyal gruplardan oluşmaktadır. Bu hükmün kaynağı, bu cemaatlerin üyelerinin çoğunluğunu, şehirlere daha iyi hayat şartları aramak için göç eden köylülerin oluşturduğu fikridir. Büyük şehirlerdeki üretim ve hizmet birimlerinin yeni gelen göçmenlere ulaştırılamaması sebebiyle,  kenar mahallelerde ve gecekondularda yaşadılar, fakirlik ve sıkıntıdan şikayet ederek emniyet sembolü, kimlik kaynağı ve protesto vasıtası olarak İslam'a yöneldiler. Bu olguyu, mücerret bir İslamî heyecana indirgeyen veya İslamî kızgınlık şeklinde ifade edenler vardır. Veya bu sadece, Müslümanların adil bir hilafet modeli üzere (Hülefa-i Raşidîn devrinde var olduğu şekliyle) İslamî model oluşturma hayali dizisinin bir halkasıdır. Bu görüşler ve yargılar, İslamî diriliş olgusunun geleceğini araştıran Batılı araştırmacıların ve yazarların düşüncelerine yansımıştır. Bazı araştırmalar, bu olgunun geleceği ile ilgili önemli tahlillerde bulunabilmeyi engelleyen güçlükler üzerinde dururlar. Çünkü bu olgu, İslam devletlerinin çoğunda bulunduğundan, coğrafî çerçevesi geniştir. Uyanış hareketlerinin dayandığı sosyal ve beşeri zeminin genişliği, bazı siyasi İslamî cemaat ve örgütlerin sahip olduğu güç unsurlarının ve bunların mevcut nizamla ilişki şekillerinin tabiatı ve yönetimlerin, bu hareketlerin üstesinden gelebilme veya etkilerini azaltabilme güçlerinin sınırlı oluşu dolayısıyla, ülkeden ülkeye, hatta aynı ülkede, dönem dönem farklılık arz etmektedir. Bütün bunlara rağmen, Batılı araştırmaların çoğu, olgunun geleceği etrafında, pek çok önyargılı fikirler içermektedirler. Çünkü onlar, İslamî diriliş olgusunun, sadece, mevcut nizamla, şöyle veya böyle, karşı safta yer alan Siyasî İslamî hareketler boyutu üzerinde yoğunlaşarak bu olgunun gelecekteki seyrini aşağıdaki şekilde tespit etmişlerdir:

1-   Bu çalışmaların çoğu, İran'ın özel durumuna, diğer bütün devletlerde İslamî muhalefet güçlerinin zayıflığına ve bölünmüşlüğüne -ki bu durum, bu muhalif güçlerin mevcut nizamları devirmesini engellemektedir-, özellikle bu yönetimlerin güçlerini onlara karşı koyacak şekilde yönlendirmiş olmalarına ve onların rollerini zayıflatmak, etkinliklerini engellemek için muhalefet güçleriyle olan ilişkilerine bakarak İran örneğinin diğer İslam ülkelerinde tekrarı ihtimalini uzak görmektedirler. Bütün bunlara rağmen,  bir çok çalışma, siyasî İslamî cemaat ve örgütlerin, pek çok İslam ülkesinde siyasî yönetimler için potansiyel tehlike ve siyasî endişe kaynağı oluşturmaya devam edeceklerini vurgulamaktadır.

2-   Bu İslamî hareket ve örgütlerin çoğu, İslamî genel prensiplere dayanmalarına ve bunları hareket noktası almalarına rağmen, İslam toplumlarını karşı karşıya bulunduğu siyasî, ekonomik ve sosyal problemleri çözecek belirli ve kesin programlara sahip değildirler. Bu durum onların gelecekteki güçlerini ve etkinliklerini de engelleyecektir. Buna ilaveten, bu cemaatlerin çoğalması ve bölünmesi neticesinde, pek çok durumda aralarındaki işbirliği ve anlaşma imkanlarının zayıflayacağı da kaydedilmektedir.

3- Gelecekte bazı İslamî cemaat ve örgütlerin yeraltı faaliyetlerine yönelmelerinin artması beklenmektedir. Aynı zamanda mevcut yönetimler, bu olguyu, kontrol altına alabilecek ve bazen de onlarla ilişki içinde olabileceklerdir. Neticede, mevcut yönetimler, resmî dînî müesseseleri ve halkın dini faaliyetlerini destekleyebildiği ve bu vakıanın tırmanmasına sebep olan ekonomik, sosyal ve kültürel bazı problemlere köklü çözümler bulabildiği sürece onun tehlikesini azaltacaktır.

4- Pek çok çalışma, bu olgunun geleceğinin, bazı yönleriyle İran Devrimi'nin geleceğine bağlı olduğuna işaret etmektedirler. İran tecrübesinin başarısı, İslam ülkelerindeki muhalif bazı cemaat ve akımlarca arzulanan İslamî bir örnek ve hedeflenen bir ideal olmaya devam edecektir. İran'da İslamî devrim başarısızlığa uğrar ve bu İslamî devlet örneği bazı karalamalara maruz kalırsa, bu durum diriliş olgusunun zayıflamasının amillerinden biri haline gelecektir.

5- Bu olgunun geleceği, özellikle, siyasî boyutu itibariyle (siyasî İslamî cemaatler ve örgütler), bazı bakımlardan, bu toplumlardaki diğer siyasî güçler ve fikir akımlarının geleceğiyle irtibatlıdır. Diğer milliyetçi ve solcu güçlerin gelişmesinin ve bazı İslam devletlerinde siyasî sahadaki rollerinin artmasının, İslamî cemaatlerin etkisinin yok olmasına sebep teşkil edeceğinde şüphe yoktur.

Bazı araştırmacılar, bir kısım Arap ülkelerindeki İslamî dirilişin geleceğiyle ilgili olarak,  Mısır'daki bu İslamî diriliş olgusu içerisinde faaliyet gösteren bazı cemaat ve örgütler Mısır yönetimi için siyasî endişe kaynağı olmaya devam edecekse de, resmî dînî müesseseler ve halka yönelik İslamî kuruluşlar kanalıyla kontrol altına alınabileceğine işaret etmektedirler. Suudi Arabistan'la alakalı olarak ise, İslamî köktenci hareketlerin geleceğinin, bu siyasî yönetimler geleneksel müesseselerini geliştirebilme ve bu kurumların modernleşme isteklerine cevap verebilme gücüne bağlı olduğunu vurgulanmaktadır. Bu yönetimler,  bu görevi yerine getirmede başarısız olurlarsa, İslamcı köktenci hareketlerin faaliyetlerinin artması beklenebilir. Bu yüzden orta tabakaya mensup yeni bazı unsurların uygulamaya koyduğu devrim çalışmaları artmıştır.

Bazı araştırmalarda da vurgulandığı gibi, Sudan’daki köktenci İslamî cemaatlerin karşı karşıya bulunabileceği en açık sorunlar arasında, onların azınlıklar ve millî kalkınma meselesini çözememeleri olacaktır. İslamcı olmayan cemaatler, bu İslamî cemaatlerin vaat ettikleriyle iktidardayken uyguladıkları arasında büyük bir uçurumun olduğunu hissedeceklerdir. O zaman yeni uyanış belirtileri ortaya çıkacak, fakat bu kez onlar Müslümanların karşısında yer alacaklardır. Bazı araştırmalar, Sudan’daki siyasî problemin karmaşıklığına ve boyutlarının giriftliğine bakarak, buradaki İslamî cemaatlerin geleceği ile ilgili tahminde bulunmanın güçlüğüne dikkat çekmektedirler. Mağrib ülkelerindeki vakıayı ele alan araştırmalara gelince, İslamî diriliş vakasının buradaki geleceği ile ilgili olarak daha önce geçen bazı fikirleri tekrar etmektedirler.

Kısacası; Batılı araştırmaların bu vakıanın geleceği konusundaki görüşleri,  bu İslamî cemaat ve örgütlerin,  İran modelinin tekrarı imkanının zorluğundan dolayı diğer İslam ülkelerinde iktidara gelemeyeceği etrafında odaklaşmaktadır. Nitekim bu cemaatler bazı devletlerde iktidara gelse bile, bunların mevcut ekonomik, sosyal ve siyasî problemlere çözüm getiren plan ve projelerden yoksun olmaları sebebiyle, bu devletlerin karşılaşacağı iç ve dış sorunları çözemeyeceklerdir. Böylece, bazı cemaatler, pek çok İslam ülkesinde siyasî ret ve sosyal gerginliğin kaynağı olmaya devam edecektir. Mevcut nizamların, bu hareketlerle karşılıklı ilişkilerinde, onları kontrol altına alarak siyasî amaç doğrultusunda kullanma girişimiyle, bu yönetimlerin ve mevcut dengelerin tehdit altına girmesi durumunda, onlara karşı, çeşitli şekillerde ve farklı derecelerde zor kullanmakta tereddüt etmeme arasında gidip gelen stratejileri devam edecektir.

 

  

İKİNCİ BÖLÜM

 

İLERİ SÜRÜLEN GÖRÜŞLERE ELEŞTİREL BİR YAKLAŞIM

 

Bu tenkitçi yaklaşım, şu konular etrafında yoğunlaşacaktır:

1- Batılı politikacı ve akademisyenler, bu İslamî diriliş olgusuna niçin bu kadar fazla önem veriyorlar?

2- Bu Batılı araştırmaların İslam'ı tanımlamada ve bu olguyu tarifte kullandıkları kavramların tenkidi.

3- Bu araştırmaların hareket noktaları ve görmemezlikten geldiği metodik mülahazalar.

4- Bu çalışmaların vakıayı yorumlamada kullandıkları gizli değişkenler ve unsurlar.

5- Vakıanın geleceğine aşırı kötümser bakış.

Bu boyutların tartışmasına geçmeden önce, Batılı araştırmalarda, İslamî diriliş olgusuyla ilgili ortaya çıkan çok az sayıda bazı olumlu bulgulara dikkat çekmek istiyoruz. Şöyle ki; bazı çalışmalar, İslam'ın Müslümanların hayatında ilk yeri işgal ettiğini, onun akide ve şeriatın, kültür ve medeniyetin, kimlik ve mensubiyet kaynağı olarak mükemmel bir hayat nizamı olduğuna dikkat çekmektedirler.[4] Bu bağlamda, bazıları da, Müslüman düşünürlere göre din ve siyasetin birbiriyle irtibatlı olduğunu ve bu ikisi arasında tam bir ayrılığın tarihi şartlar ve zorunlu durumlar dolayısıyla yapıldığını vurgularlar. Böyle bir iddiaya, genel olarak İslam'dan özel olarak da İslamî diriliş olgusundan bahseden Batılı araştırmalarda rastlayamazsınız. Aynı şekilde bazı çalışmalar, bu olgunun pek çok İslam devletinde yaygın olmasına, boyutları ve yansımalarının çokluğuna, bu vakıanın içinde yer aldığı sosyal grup ve güçlerin çeşitliliğine bakarak, İslamî diriliş olgusuyla ilgili kesin yargılar ve genellemelerden kaçındılar.[5]   Böyle bir bakış açısı, bazı genellemelerde bulunmalarından dolayı, Batılı çalışmaların pek çoğunda mevcut değildir. Bu çalışmaların bir kısmı da, Batılı akademisyen, politikacı ve gazeteciler arasında İslamî diriliş vakasını tanımlamada yaygın olan bazı kavramları tenkit etmektedirler. Bunların başında, İslamî Köktencilik (الأصولية الإسلامية) ve İslamcı Köktenciler (الأصوليون الإسلاميون) kavramları gelmektedir. Daha önce de zikredildiği gibi, bu iki kavramın kullanılmasından vazgeçilmesi önerilmektedir. Aynı şekilde, bazı araştırmalar, şu veya bu devletteki diriliş olgusunu daha iyi çözebilmek için siyasî ve sosyolojik metotlara ve tahlilî araştırmalara dayandılar. Bu durum, bu tip araştırmalara objektif olmaktan öte bir önem kazandırmaktadır.

Daha önce zikredilen görüşlerin önemine rağmen, bunlar,  İslamî diriliş olgusu konusunda tahlil ve değerlendirmesini yaptığımız Batılı çalışmaların pek azında yoğun bir şekilde ele alınmaktadır.

Bu inceleme, az önce işaret edilen yaklaşım şekillerini biraz tafsilatıyla sunacaktır.

1-Batılı akademisyen ve politikacılar, bu olguya niçin fazla önem veriyorlar?

Bu soruya üç temel gerekçe ışığında cevap verilebilir. Birincisi; Oryantalizm, ikincisi; siyasî-stratejik gerekçe, üçüncüsü;  Akademik-İlmî gerekçe. Gerçekte, bu üç gerekçe, birbiriyle sıkı sıkıya ilişkili ve birbirinden etkilenmekte olup bunların arası ancak, tahlil ve değerlendirme amacıyla ayrılabilir. Tarihî olarak Oryantalizm olgusu, sömürgeci hedefler (siyasî-stratejik) için bir başlangıç olup, klasik sömürgecilik asrının bitmesinden sonra, bu sıkı ilişki, yeni sömürgecilikle devam etmektedir. Gelişmiş ülkelerde olguyla ilgili yapılan akademik incelemeler, fikirle hareket arasındaki sıkı ilişki ışığı altında, çoğu kere, bu ülkelerdeki karar mekanizmasını yönlendirmekte ve ona ışık tutmaktadır. Çünkü bu devletlerin olgu ile ilgili tavırları ve onlara karşı siyasî tutumları, bu inceleme mahsulü esaslar üzerine bina edilmektedir. Bu yüzden bu devletlerdeki bazı organ ve kurumların, İslamî diriliş olgusu ile ilgili araştırma ve toplantı faaliyetlerini, finanse etmeleri garipsenmemelidir. Mesela, M. Haseneyn Heykel, "Amerika Merkezî Haberalma Örgütü'nün, 1983 yılında, sadece İslamî uyanış konusunda, 120'den fazla konferans ve toplantıyı tamamen veya kısmen, açıktan veya gizli olarak, finanse ettiğini"[6] zikretmektedir.

1-      Oryantalizm:

Oryantalizm gerçeğini, tarihî köklerini, öğretim kurumlarını, özelliklerini, Haçlı saldırılarını, eski ve yeni şekliyle sömürgecilik olgusuyla olan irtibatını geniş olarak anlatmaya gerek yoktur. Bu konuda ciddî pek çok eser bulunmaktadır.[7] Fakat burada bizi ilgilendiren, bu İslamî uyanış olgusuna Batıdaki akademik ve fikrî ilginin artması konusudur. Bu, İslam’ı, Müslüman toplumları ve onların tarihini, kültürünü, medeniyetini, adet ve geleneklerini araştırma ve inceleme konusu edinen Oryantalistlerin ilgili araştırmalarının tarihi bir uzantısı olarak görülebilir. Bazı müsteşriklerin İslam’ı tarafsız bir şekilde ele alan eserlerinin olmasına rağmen, bu çalışmaların çoğu, ister malumatları ve olayları kaydetmede, isterse neticeleri değerlendirmede olsun pek çok hata,  karalama ve dikkatsizlikleri içerdiğinden, aynı şekilde objektif değildirler. Bu çalışmaların çoğu, Batı medeniyetinin başarısını ve Batının yüceliğini ve insanî gelişmenin tek örneğinin Batı toplumlarının takip ettiği yol olduğunu, diğerlerinin ise, buna uyması ve benimsemesi gerektiğini vurgulamakta ve pek çok hedefi gerçekleştirmek için genel olarak İslam’a ve Müslümanlara karşı daha önceden sahip oldukları ideolojileri ve önyargıları nakletmektedirler. Bütün bunlar Müslümanların İslam'a olan güvenini yok etmek ve Müslüman toplumları itaate zorlamak ve neticede Batının egemenlik ve tahakküm faaliyetlerini kolaylaştırmayı sağlamaktır.

Böylece Batılı akademisyenlerin vakıaya verdikleri önem, oryantalizm dizisinin yeni bir halkası sayılabilir. Bu yüzden pek çok Batılı araştırmacı ve akademik kurum Müslüman toplumlardaki bu canlı ve etkin olguyu tahlil konusunda yarışmaktadır. Bazıları, bu diriliş olgusunun önemini azaltmaya çalışarak onu sadece "İslamî heyecan" veya "İslamî kızgınlık " olarak görmektedir. Diğer bazılarının nazarında ise, o Batı ve Batı medeniyeti için bir tehdittir. Çünkü o ilerleme, modernleşme ve laikliğe karşı olup,  geçmişe bağlılığa çağırmaktadır. Bu sebeple, İslamî dirilişten bahseden Batılı pek çok çalışma bazı durumlarda açığa vurulan, çoğu kere de gizlenen önyargıları ve düşmanca bakışı yaymakla tanınmaktadır. Fakat bir araştırmacı bu kitapları okumak ve iyi bir şekilde tahlil etmekle İslamî diriliş olgusuna ve genel olarak İslam’a yöneltilen düşmanca tavrın özelliklerini kolayca ortaya koyabilir.

2- Politik ve Stratejik Gerekçe:

Batının İslam aleminin kalbi durumundaki Arap dünyasında köklü ve değişmez çıkarları vardır. Bu çıkarların başında petrol, nakdî kaynaklar, stratejik geçitler, bölgede İsrail'e vatan oluşturmak ve bunu desteklemek gelmektedir. Bu yüzden Batılı devletler, birkaç strateji ve ilkeye dayanarak, bölgedeki çıkarlarını garanti altına almaya önem verdiler. Bunların en önemlileri şunlardır: Arap ve İslam devletlerinin Batıya bağımlılığının devamını ve bölgede Batıyı destekleyen ve onlara dost olan siyasî yönetimlerin varlığını garanti altına almak. Bu bağımlılık farklı şekiller ve girift biçimler almakta ve ekonomik, teknolojik, askerî, beslenme, malî, kültürel, fikrî, siyasî vs.’yi kapsamaktadır. Bu, Batılı güçlerin, kendisine dost yönetimleri iç ve dış tehlikelere karşı koruma ve desteklemeye hazır olmalarını ve millî bağımsızlıklarının korunmasını isteyen Batıya düşman yönetimleri yıkmak için çalışmalarını gerektirir. Bunun metotları arasında, Arap ve İslam devletlerinin güç ve etkinliğini çökertmek için, bu devletlerin servetlerini tüketmek veya aralarındaki çatışmaları körüklemek, büyültmek ve devamını garanti altına almak şeklinde,  doğrudan ve dolaylı yollarla çalışmak bulunmaktadır. Bunun yanı sıra, İsrail'in bu bölgede büyük bir bölgesel güç olması için O'nun Siyonizm idealine sürekli destek verme ve Batılı güçlerin İslam devletlerinde uygulamakta oldukları pek çok üslup ve tavırlar arasında yer alan fikri ve siyasî bozgunculuk, psikolojik savaşla propaganda faaliyetleri de zikredilmelidir. Bütün bunlar, bu devletlerdeki kültürel ve fikri faaliyetleri yönlendirmek ve kontrol altına almak, bazı halkçı güçlerden Batılı güçlere destek ve yardım sağlamak, Batı modeli üzere modernleşmeyi reddeden, Batı hakimiyetini yıkarak millî bağımsızlığı güçlendirmek, özgün kültürünü ve kendine has medenî kimliğini oluşturmaya çalışan etkin güçlerin rollerini engellemek ve darbe vurmak için yapılmaktadır.

İslami uyanış, birçok bakımdan, Batının bu bölgedeki çıkarları için bir tehdit oluşturmaktadır:

Birincisi: Pek çok uyanış hareketi ve örgütü Batıya bağımlılığı reddetmekte, bağımsızlığı korumanın gerekliliğini vurgulamakta ve bütün kültürel ve medenî yozlaşma faaliyetlerine karşı çıkmakta ve İslamî kültürel kimliğin yeniden kazanılması için çalışmaktadırlar. İran'daki İslam devrimi, en azından ilk dönemlerinde bu unsurları kullandı. Bu yüzden Komünizm ve Kapitalizmi reddetti, Amerika'yı büyük şeytan olarak ilan etti ve Kudüs'ün yeniden kurtarılması sloganını yükseltti.

İkincisi: İslamî hareketler, bölgedeki Batıya dost pek çok siyasî yönetimin istikrarı için tehdit unsuru oldu ve olmaya devam etmektedir. Bazı cemaatlerin sergiledikleri geniş çaplı şiddet eylemleri bunu hedeflemişti. Batılı devletler, İslamî cemaat ve örgütlere, kendi açısından hayatî ve stratejik öneme sahip bir bölgede istikrarsızlığın temel kaynağı olarak bakmakta ve buradaki hakim yönetimler ve çevreler, kendi çıkarlarını koruyacak ve güçlendirecek şekilde bu bölgenin istikrarını garanti altına almak için çalışmaktadırlar.

Üçüncüsü: Bu uyanışta etkin güç ve grupların çoğu, fikrî ekolleri, kalkınma siyasetlerini, yönetim biçimlerini ve Batıya bağımlı gündelik politikaları reddetmekte, İslam'ı Batı medeniyetine alternatif olarak sunmaktadır. İslam'ı Batının dünya görüşünden ayıran en önemli husus, O'nun ilahî kaynaklı olması, hayatın bütün alanlarını kapsayan bir sistem olması ve çağdaş dünyanın karşılaştığı çeşitli problemlere çözümler içermesidir. Bu bağlamda; İslamî diriliş olgusu, özellikle de siyasî İslamî hareket ve örgütler, Batı devletlerindeki yönetim ve sistemler için endişe kaynağı teşkil etmektedir. Bu yüzden bu olguya, akademik ve siyasî ilgi, onun sınırlarını, çerçevesini, güçlü ve zayıf noktalarını tanımak için artmıştır. Bunun, sadece Batıya dost yönetimleri ve Batılılaşma politikalarının reddedilmesi değil, aynı zamanda, kültür, değer sistemi, hakimiyet ve sömürünün kaynağı olarak Batının da reddi anlamına geldiği açıktır.

3-      Akademik Gerekçe:

Bazı Batılı yazar ve araştırmacılar, akademik bağlamda, bu olgunun özelliklerini belirlemek ve boyutlarını ortaya koymak amacıyla dikkatlerini, Müslüman toplumlarda olup bitenleri tanımaya çevirdiler. Dolayısıyla bu akademik boyut, Batılı devletlerin siyasetlerinden ayrılamaz.

Batılı akademisyen ve politikacıların İslamî diriliş olgusuna verdikleri önemi, bu üç gerekçe ışığında anlamak mümkündür.

2- İslam’ı ve inceleme konusu vakıayı tanımlamada kullanılan kavramların tenkidi

Tarihî tecrübelere ve yaşanan olgulara has kullanılan kavramlar sürekli tarafsız olamazlar. Çünkü bu kavramlar, genellikle, değerleri ve ideolojileri taşıyan sembol ve delaletlerle yüklüdür. Özellikle, ister tek devlet içerisinde, yani orada yaşayan muhtelif güçler arasında olsun, isterse birbiriyle alakaları ve münasebetleri çerçevesinde bu devletlerdeki muhtelif cemaatler arasında olsun, asıl itibariyle üzerinde tartışma bulunmayan olgu ve gerçekleri şekillendiren kavramlar, bu sembol ve delaletleri taşımaktadır.      

Bu bağlamda belirli vakaları tanımlamak için her hangi bir grup tarafından ve ilmî, siyasî veya belli halk çevrelerinde belirli kavramların kullanılması ve yaygınlaşmasının bir rastlantı olmadığı söylenebilir. Bilakis bunlar, bu çevrelerin herhangi bir olaya veya söz konusu olguya bakışları çerçevesinde ortaya koydukları ideolojik, tarafgir ve önyargılı hükümlerini, beyanatlarını ve uygulamalarını içeren planlı hareketlerdir. Batılı araştırmacıların, daha önce sunulan, İslam’ı ve diriliş olgusunu tanımlamada kullandıkları kavramlarla ilgili tenkitlerimizi şu şekilde sıralayabiliriz:

1- İslamî diriliş olgusundan bahseden Batılı araştırmalar, bir çeşit kavram kargaşasını aksettirmekteler. Gerek İslam'ı ve bu olguyu tanımlamak, gerekse olgunun sosyal yapısını oluşturan unsur ve güçleri tanımlamakta oldukça fazla kavram ve ıstılah kullanılmıştır. Bu kavramların birden çok olması, kavram kargaşasının şekillerinden biri olduğuna göre, bundan daha tehlikelisi aynı mefhumun, birden çok manaya ve delalete tekabül edecek şekilde kullanılmasıdır. İslamî diriliş, esas kavram olması itibariyle bazı Batılı araştırmacıların nazarında sadece İslamî bir kükreyiş veya İslamî kızgınlık halidir. Diğer bazı araştırmacıların nazarında ise, bu kavram, Hülefa-i Raşidîn dönemi gibi, tarihin belirli bir döneminde var olan İslamî prensipler, değerler ve davranışlara has kılınan diriliş hareketidir. Üçüncü bir grubun nazarında ise, bu İslam devletlerinde mevcut düzenlere muhalif güçler arasındaki siyasî ilişkinin dili ve işaretidir. Dördüncü bir grup Batılı araştırmacının nazarında da, diriliş, siyasî İslamî Cemaatlerin,  mevcut nizamla aralarındaki anlaşmazlık çerçevesinde kullandıkları, sadece bir vasıtadan ibarettir. İslamî diriliş olgusuyla ilgili kavram kargaşası, kullanılan kavramların ve temel bazı kavramların manalarının ve delaletlerinin çokluğundan ortaya çıkmaktadır. Buna kullanılan bazı kavramların kapalılığı ve manalarının açık olmayışı da eklenebilir.

2- Batılı araştırmacıların İslam dinini tanımlamada kullandıkları kavramlar, İslam'a bütünüyle parçacı yaklaşımı yansıtmaktadır. Buna örnek olarak, politik İslam ve politik olmayan İslam, devrimci/ilerici İslam, mutedil/gerici İslam, savaşçı İslam, farzlar (prensipler) İslam'ı, seçkinler İslam'ı ve çoğunluğun İslam'ı, resmî İslam ve halkçı İslam, Ortadoğu'nun İslam'ı, Ortadoğulu olmayanların İslam'ı, Humeynî'nin İslam'ı, Kaddafî'nin İslam'ı, Sedat'ın İslam'ı ve sair kavramlar verilebilir. Böylece kişi, Batıda " İslam " malının rayiç bulduğu bir pazarın varlığını hissetmektedir. Biz ise, İslam süpermarketinin vitrinindeyiz. Bir kimse talep ve isteklere göre, ondan istediği bir şeyi seçebilmektedir. Böyle bir bakışın birçok açıdan, bir çeşit önyargılı ve metodik hataları aksettirdiğinde şüphe yoktur. Bunların en önemlileri:

a- Bu görüş,  İslam'ı kendisinden değil de dışardan alınan bir grup donuk kavram ve ölçütlere göre tasnif etmektedir. Devrimci, ilerici, gerici, mutedil, çoğulcu, seçkinler vs.. Bütün bunlar İslam'dan uzak siyasî tecrübeleri ve bilgi sahaları çerçevesinde  ortaya çıkmış, esas itibariyle Batı toplumlarının tecrübeleriyle alakalı kavram ve sıfatlardır. İslam alemindeki bazı araştırmacılar da,  kendine has siyasî, iktisadî, kültürel, ahlakî özellik ve hususiyetleri olan tamamen farklı başka bir toplumu incelemek için kullanılan bu kavramları, onların manalarının ve delaletlerinin uygunluk sınırlarının ince tasnif ve ayrımını yapmaksızın aynen tercüme ettiler. Bu yüzden, İslam'ın, bu kavramlar çerçevesinde ele alınması objektiflik olamaz. Özellikle de, söz konusu edilen Batılı incelemelerin çoğu, bu kavramların, İslam'ı tanımlamada ve incelemede kullanıldığında doğruluğunu kesinleştirecek, delaletini güçlendirecek açık ölçütler ve göstergeler sunmamaktadır. Bu kavramların (devrimci, ilerici, radikal, gerici vs.), bizzat kendileri tanıma ve tespite muhtaçtır. Bunun için, bu kavramlar, İslam için kullanılacaksa, farklı ve zıt tecrübelerden ortaya çıkmış kavram ve ölçütlere dayanarak dışardan değil de kendi kavramları, tecrübeleri ve ölçütlerinden hareketle kendi içinden olması gerekir.

b- Bu kavramların İslam'ı tanımlamada kullanılmaları, gerçekte, İslam'ın, Müslümanların, daha açık bir ifadeyle, İslam'la İslamî kökenli bazı siyasî, sosyal ve fikrî güç ve akımların arasının olumlu ve olumsuz yönleri itibariyle açıkça karıştırıldığını göstermektedir. Halbuki İslam dini tektir, ilahî kaynaklıdır, temeli Kur'an ve Sünnettir, hayatın çeşitli yönlerini düzenleyen bir grup prensipler, hükümler, kurallar, emirler ve yasakları içerir. Bu yüzden, o, kültürün kaynağı ve kişiliğin esasıdır. Bununla birlikte, o zaman ve mekanın değişmesiyle değişen olaylar ve meseleleri içeren muamelatla ilgili konularda, bir takım ölçü ve kriterler çerçevesinde, beşerî aklın ve içtihadın kullanılmasına geniş bir alan bırakmaktadır. Bu arada İslamî kaynaklı siyasî ve sosyal güçlerin, fikrî akımların ve bunların İslam'la olan münasebetlerinin değişmesiyle değişen, İslam'la ilgili bir grup görüş düşünce ve anlayış şekilleri ortaya çıkmıştır.

Bu görüş ve anlayışların çoğu, İslam hakkında, daha önceden sahip olunan tarafgir ve ideolojik hükümler ve anlamlarla yüklü fikrî zeminlerden hareket etmektedirler. Aynı şekilde bunlar, İslam'ı kullanmak ve belirli gayelerini gerçekleştirmek için İslam örtüsüne bürünmeyi hedefleyen pragmatik ve fırsatçı eğilimlerle irtibatlıdır. Bu çerçevede, resmî görüşten veya İslam'ın resmî olarak kullanımından bahsedilebilir. İslam ülkelerindeki bazı siyasî yönetimler, İslam'ı,  yönetimlerinin meşruiyet kaynağı olarak kullanabilmek maksadıyla pek çok yöntem ve vasıtalara başvurmaktadırlar. Diğer taraftan İslam'ı anlamak ve çözmek için, tarihî materyalizm, diyalektik materyalizm, sınıf, sınıf çatışması, sağ, sol gibi kavramların kullanıldığı, İslam'ın solcu ve Marksist yorumundan bahsedilebilir. Bu akım  "İslamî sol" etrafında odaklanmaktadır. Bu, bazen, halkın ve sufilerin İslam dininin özünden son derece uzak bulunan İslam'la ilgili bakış ve yorumlarını ihtiva etmektedir. Nitekim bazı muhalif cemaat ve örgütler siyasî hedeflerini gerçekleştirmek için İslam'ı kullanmışlardır. Daha önce zikredilen bu görüş ve yaklaşımlar, ayet, hadis ve tarihî gerçekleri İslamî çerçevelerinde kapsamlı olarak ele alma yerine belirli ayet ve hadislere, belirli tarihî uygulamalara dayanmaları ve bunları belirli bir şekilde tevil etmeleri İslam'a seçmeci bir bakışı yansıtmaktadır.

İslam ise bölünmeyen bir bütündür. Bu yüzden, İslamî siyaset alanındaki tecrübe veya tecrübeleriyle alakalı uygulamaları, kendi şartları ve tarihî ilişkileri çerçevesinde ele almak gerektiği gibi, parçaya da bütün çerçevesinde bakmak gerekir. Günümüzü, mekanik bir şekilde bunlarla kıyaslamak doğru olmaz. Buna göre bu tip düşünce, yaklaşım ve uygulamalardan her hangi birini İslam aleyhinde bir hüccet kabul etmek imkansızdır.

3- İslamî diriliş olgusunu açıklamada ve bu olgunun, etkin bünyesini teşkil eden güçleri tanımlamada kullanılan kavramlardan biri olan İslamî Köktencilik (Islamic Fundamentalism/الأصولية الإسلامية) kavramı üzerinde duracak olursak, bu kavramla ne kastedilmektedir? Bu tarihî köktenciliğin mahiyeti ve kapsamı nedir? Bu soruya aşağıdaki şekilde cevap vermek mümkündür.

1- Usûliyye[8] (Köktencilik) olarak Arapça'ya çevrilen Fundamentalizm kelimesi, her ne kadar, kökleri 19. asrın ilk yarısına götürülebilirse de, I. Dünya Savaşı sırasında ABD'de faaliyet gösteren Protestan hareketi için kullanılan bir isimdir. Bu hareketin fikir sistemi, ilk Hıristiyan dogmalarına dönmeye davet, Kitab-ı Mukaddes'te mevcut her şeye harfiyen uyma, İsa'nın dönüşünü müjdeleme ve saire esaslar üzerine kurulmuştur. Bu hareketin üyelerine, Fundamentalistler (Kökenciler) ismi verilmiştir.  II. Dünya Savaşı'ndan sonra bunlar, kendilerine, İncilciler (Evangelicals/الإنجيليون), ismini taktılar. Şu anda onların,  ABD'de cemiyet ve kiliseleri bulunmaktadır. Bunların başında Amerikan Muhafazakar Vaftiz Cemiyeti (Conservative Baptists Association of America) olarak bilinen cemiyet gelmektedir.

Bu bağlamda, İngilizce olan "Fundamentalizm" kelimesi sözlük anlamıyla, şu şekilde kullanılmaktadır:[9]

"Bilimsel bilgiden etkilenmiş Modern Hıristiyan düşüncesinin aksine, Hıristiyan kilisesinin bir dizi öğretilerine ve özellikle de İncil ayetlerinin mutlak doğruluğuna inanmak ve onu desteklemek." (The belief in and support of the order teaching of christian church esp., Concerning the exact Truth of the words of Bible, opposed of more modern Christian thought which has been influnced by scientific knowledge).

Bu kelime, Batıdaki kullanımında geniş anlamıyla, Hıristiyan kilisesinin prensip ve emirlerine yardım ve destekleme inancına, dar anlamıyla da, İncil'in sözlerinin lügat anlamlarına önem vermeye işaret eder. Öyleyse Köktencilik, yeni ve modern kiliseye ve onun bilimsel bilgiden etkilenen fikirlerine zıt bir harekettir. 19. asırdan beri bu köktenci fikirlerde dikkate değer bir değişiklik olmadı. Bunların fikirleri altı temel prensip etrafında yoğunlaşmaktadır:[10]

1-   Hatadan masum İncil vahyine iman (immune inspiration of Bible),

2-   İsa'nın bakire Meryem’den doğduğuna iman (the Virgin Birth),

3-   Günahların affedilmesine iman (Atonement),

4-   Yeniden dirilmeye ve Kıyamet Günü'ne iman (Resurrection)

5-   Mesih'in mucizevî gücüne iman (Miracle-working power of Chirist),

6-      İsa'nın dönüşüne iman.

Bu köktencilerin çoğu sigara ve içki içmez, dans etmez, tiyatro ve sinemaya gitmez, kürtaja ve tekamül nazariyesine karşıdırlar. Bu uygulamalar, genellikle köktenci Hıristiyan kurumlarında kesin olarak yasaklanmıştır.

Bu kavramın, bilinen Amerikan tecrübesiyle alakalı olduğu ve tarihin belirli bir devresinde ABD'de faaliyet gösteren sınırlı ve belirli bir grubu tanımlamak için kullanıldığı açıktır. Bununla birlikte Batılı kaynakların çoğu, kaynakları ve hareket noktaları farklı yönelişleri değişik İslamî diriliş hareketlerini tanımlamada da, bu kavramları kullanmaktadırlar. İslamî hareketlerin hususiyetleri ve kendine has özellikleriyle irtibatlı olmayan bu tip kavramlar ideolojik ve tarafgir hükümlerle yüklü olarak kullanılagelmiştir. Batılı araştırmalar çoğu kere, İslamcı köktenci cemaatlerin, eskiye sıkı sıkıya bağlılığa davet ettiklerini, ilmi ve yeniliği reddettiğini -hatta düşman kesildiğini- vurgulamaktadırlar. Bu kullanımın, İslamî diriliş hareketini, genel olarak da İslam'ı karalayan bir görüşü içerdiği şüphesizdir.

Batılı yazarlar, özellikle Amerikan basını, bu İslamî olguya sadece, selefî, hurafeci, kapalı ve Protestan -Anglikan Cemaati Hareketi'ne denk ortaya çıkmış bir olgu olarak görmektedirler.[11]

b- Usûliyye kelimesi, türevi itibariyle, Arapça bir kelime olup, ASL kelimesinin çoğulu olan USÛL kelimesinin nisbetidir. Bir şeyin aslı, onun esası demektir. Mesela; ağacın aslı kökleridir. Kur'an'ı Kerim'de "Görmedin mi, Allah nasıl bir benzetme yaptı. Güzel söz, kökü (aslı) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir." (İbrahim 24) bu manada kullanılmıştır. Buna göre, ASL bir şeyin kaynağı ve esasıdır. Mesela; Assale Fulan eş-Şey'e denildiğinde, bir kimsenin bir şeyi, temel kılması veya bir şeyi üzerine bina edilecek sabit bir esas kılması anlamı kastedilir.[12] Usul ilminin iki dalı olan, Usûlu'd-Dîn ve Fıkıh Usûlü'nde kullanıldığı gibi Usûl, Arapça bir lafız ve ilmî bir ıstılahtır. İslam düşüncesinde Usûliyyûn, Usûl ilminde ihtisas sahibi olan,  içtihat tekniğini ve onun malzemesi olan şer'i delilleri bilen kimselerdir.[13]

Buna rağmen Batılı araştırmacılar Fundamentalizm kelimesini, İslamî dirilişin güç ve akımları için kullandıklarında, bu kullanım, İran'da, İslam devriminden sonra ortaya çıkan yeni bir olgu anlamını içermektedir. Bu olgu, geri kalmışlık, gericilik, şekilcilik ve şiddet olarak bilinmektedir. Bu yüzden, bu olgu, İslam Dünya'sında endişe kaynağıdır ve bundan kurtulmak ise, İslam Dünyası'nda Liberalizm, modernleşme ve çağdaşlaşmanın gelişmesi demektir.[14]

Usûl kavramının Arap dilinde olumlu delaletleri olmasına rağmen, Arapça'ya "Usûliyye" olarak tercümesi yaygın olan İngilizce Fundamentalizm kelimesi; kelime ve terim anlamı itibariyle olumsuz anlamlar taşımaktadır. İslamî diriliş hareketi için bu ismin kullanılmasındaki asıl amaç, bu olumsuz anlamları yerleştirmektir. Bununla beraber, İslam ülkelerindeki araştırmacılar, uzmanlar ve gazetecilerin çoğu, dildeki anlamlarını, teorik ve felsefî kullanımlarını, onun taşıdığı ideolojik ve tarafgir anlamlarını ve günümüz İslam gerçeğiyle ilgili olarak neyi kastettiğini araştırıp incelemeksizin, bu kavramı hemen alıp, "Usûliyye" (Köktencilik), olarak çevirdiler.

c- Bildiğimiz kadarıyla, "Usûliyye" kelimesinin ne asırlar süren İslam tarihiyle ne de günümüz İslamî diriliş olgusu gerçeğiyle ilgili hiç bir anlamı yoktur. Çünkü ne geçmişte ne de günümüzde bu isimle isimlendirilen ne cemaat ne de hareket bulunmamaktadır. Bu yüzden Fundamentalizm kelimesinin İslamî dirilişin kaynakları ve yansımaları için kullanımı, gelişmekte olan İslamî dirilişin kaynaklarıyla ve akımlarıyla karşılaştırıldığında, kendine özgü farklı itikadî ve kültürel sistemi olan ve farklı iktisadî, sosyal siyasî şartlara sahip çevrelerde yaşayan belli cemaatlerin isimlendirildiği Batı kökenli kavramların bir yansımasıdır.

d- Burada, bu İslamî köktencilik kavramına, Muhammed Abid el-Cabirî'nin ileri sürdüğü diğer bir tenkit daha bulunmaktadır. O'na göre,"Fundamentalizm" kelimesi, Selefî hareketine- Afganî ve Abduh- selefciliğini ifade etmek için kullanılmıştır. Çünkü Avrupa dillerinde, "selef" kelimesinin karşılığı, yani bu Arapça lafzı tam olarak karşılayan kelime bulunmamaktadır. Bu yüzden Avrupalılar, Afganî ve Abduh hareketinin muhtevasını, geleneğe yönelmesini ifade eden "Traditionalism" (Gelenekçilik) ve tek bir İslam ümmetinin oluşturulması çağrısını ifade eden "Nationalisme Islamique (Ümmetçi İslam)” gibi kelimelerle tercüme ettiler. Bu kavramlar, maksadı karşılamadığından, Enver Abdülmelik, 1965 yılında yayınladığı "Muhtarat mine'l-Edebi'l-Arabî'l-Muasır" kitabında, Afganî ve Abduh hareketinin muhtevasını tercümesi olarak "Fundamentalizm" lafzını önerdi ve bu kelime Batıda hemen kabul gördü, daha sonra Arap mütercimler -ki pek çoğunun hatalarının düzeltilmesine ihtiyaç vardır- bu lafzı Usûliyye kelimesiyle tercüme ettiler. Arapça aslına döndürerek "Selefiyye" demiş olsalardı, daha iyi olurdu. O zaman kendi malımız, yabancı bir kelime olarak bize geri döndü.[15]

Cabirî'nin Fundamentalizm kelimesinin aslı ve medlûlü etrafında ileri sürdüğü, bu kavram I. Dünya Savaşı sırasında ABD'de ortaya çıkan Protestan cemaati için mi kullanıldı, yoksa Batılı yazarlar 1965 yılında Enver Abdülmelik'ten mi aldılar, şeklindeki mülahazalarının sebep olabileceği tartışmalara rağmen, bu kavramın köklerinin ortaya çıkışının ve gelişmesinin aydınlatılması için daha fazla araştırma ve incelemeye ihtiyaç vardır. Nitekim daha önce zikredilen iki mülahaza bu kavramın Arapça'ya tam tercümesinin veya çeşitli İslamî tecrübelerle ilgili olarak belirli herhangi bir delaletinin bulunmadığına işaret etmektedir. Bu durum, bu kavramın İslamî diriliş olgusunun muhtevasını ifadeye uygun olup olmadığı konusunda zihinlerde pek çok soru işareti bırakmaktadır.

4- Batılı çalışmaların çoğu, olumsuz anlamlara sahip bir grup kavram ve tabirler üzerinde yoğunlaştı. Bunların en önemlileri arasında İslamî Şiddet, Dinî Aşırılık, İslamî Kızgınlık, Savaşçı İslam, Aşırı İslamcılar, Direnişçi veya Mücahit İslamcılar vs. gelmektedir.

Bu kavramlar, İslamî cemaatlerle şiddet, akabinde de İslam'la şiddet arasında ilişki kurma maksadı taşıyan temel bir anlayıştan kaynaklanmaktadır. Bunu, bu çalışmaların çoğunda hakim olan Oryantalist anlayış çerçevesinde anlamak mümkündür. Bu anlayış, genellikle, İslam'ın gerçek çehresini karalamak ve İslamî harekette temel eğilimi ifade etmeyen ve bazı durumlarda da İslam olarak kabul edilen, belirli bazı cemaat ve örgütlerin uygulamalarına bakarak, İslam'ı sorgulamak için ileri sürülmüştür. Bu, Batıdaki basın yayın kurumları ve siyasî birimlerce yürütülen, bazı İslamî cemaatlerin yaptığı bir kısım faaliyetlerin ve tasarrufların abartılmasından ibaret planlı bir saldırıyı da beslemektedir.  Aynı zamanda, bu kurumlar, aşırı İslamcıların, İslam ülkelerindeki istikrarsızlığın ve endişenin kaynağı olarak kabul edilmesi türküsünü söylemektedirler. Burada, fikir ve davranışta bir çeşit şiddet olarak tanınan ve mevcut nizamlara karşı bir takım şiddet faaliyetlerine girişen bazı İslamî cemaat ve örgütlerin varlığını kabul etmekle beraber, İslam'la şiddet arasında bağ olduğunu ileri süren Batılı çalışmaların anlayışına aşağıdaki değerlendirmeler ışığı altında bakmak gerekir:

a- Bu gibi cemaatler,  aşırı teşkilatçı olmalarına ve seslerini her yere duyurmalarına ve mevcut yönetimlerin bazı sembollerine karşı sistemli ve komplocu şiddet faaliyetlerinde oldukça güçlü olmalarına rağmen, daha önce de zikredildiği gibi, bunlar İslamî hareketin ana akımı olarak kabul edilemezler. Yusuf el-Kardavî, bu ana akım için, "İslamcı Mu’tedil Akım" ismini kullanmaktadır. Bu akım, İslam'a; selefilikle modernizmi birleştirme, değişenlerle değişmeyenler arasını dengeleme, donukluk, yozlaşma ve ondan işine geleni almayı engelleme ve onu kapsamlı olarak anlamanın gereğini vurgulama açısından bakmaktadırlar.[16]  Bu cemaatler, ancak İslamî uyanışın örgütlenmiş siyasî kesimi olarak görülebilirler. Fehmi Hüveydî'nin ortaya koyduğu aşağıda zikredilecek olan diğer üç kesim daha vardır.[17]  Sufî tarikatlar ve Selefîler, Hindistan'da Tebliğ Cemaati, Mısır’da Ensaru's-Sünneti'l-Muhammediye Cemati vs.'yi içine alan siyasî olmayan örgütlenmiş kesim, uyanışın îtikadî ve ahlakî yansımalarını ve manalarını şekillendiren dindarlar grubunu içeren ve siyasî olmayan örgütlenmemiş kesim. Bu kesim kendiliğinden gelişmekte ve kendi kendini yönetmektedir ve onların,  ne dini anlamda, ne de dindarlığı ifade konusunda ortak görüşleri yoktur. Yalnız çeşitli üsluplarla Allah'a giden yolu arayan, İslamî sahada hakim bir gruptur. Bu hakim, fakat dağınık kesim, İslamî olgunun temel esasıdır. Bunun da ötesinde, bu kesimin yapısı, ister siyasî mutedil, isterse şiddet yanlısı gruplardan oluşsun diğer bütün grupların kaynağını teşkil etmektedir. Burada herhangi bir örgüte mensup olmayan yalnız günümüz İslam düşüncesinin oluşturulmasında önemli rol üstlenen İslamcı düşünürler kesimi de bulunmaktadır. Örneğin; bunlar arasında Mısır'da Şeyh Şa'ravî, Şeyh Abdülhamit Keşk, Şeyh Mahallevî vs. bulunmaktadır. Bu görüşü, Dr. Muhammed Amare şu şekilde teyid etmektedir: "İslamî uyanış akımındaki inkılapçı, protestocu grubun oranı sınırlıdır. Fakat bu kızgınlık ve protesto,  geldikleri kaynağın hacminden daha büyük gürültü ve toz koparmaktadır. Nitekim -tabiatının ötesinde- bu grubun varlığı ve bu varlığın bazı sebeplere bağlı olması bu İslamî uyanış akımının hacmini bilenlere göre herhangi bir endişeye sebebiyet vermez.”[18]

Kısacası, günümüz İslamî harekette en büyük kesim, sözde ve fiilde ılımlılığı (i'tidali) temsil etmektedir. Birinci derecede İslamî değerlere ve prensiplere bağlılığa davet konusuna önem vererek barışçı baskı yollarıyla hükümetlerden şeriatın tatbikini ve dinî şuurun yayılması için çalışılmasını istediler.[19] Günümüz İslamî hareketlerinde en büyük kesimi bunlar oluşturduğuna göre, o zaman burada siyasî olarak mücadele veren, mevcut nizamları devirmek ve Kur'an ve Sünnet'ten hareketle İslamî bir toplum oluşturmak için şiddete başvuran sınırlı bir kesim vardır. Bu yüzden Batılı araştırmacıların genelinin, bir taraftan İslam'la diriliş güçleri, diğer taraftan da İslam'la şiddet arasında bağ kurmaları, konularının dışına çıkmaları demektir ve bunlar tarafsız ve objektif olmaktan uzak, tamamen İslam'ı karalamak ve kötü göstermek amacıyla yapılmış çalışmalardır.

Bu tür bazı cemaat ve örgütlerin uygulamaları hiç bir şekilde İslam'ın göstergesi olamaz.

b- Bazı İslamî cemaatler, mevcut nizama karşı şiddet uygulamalarını haklı göstermek için Kur’an ve Sünnet'ten bir kısım dinî dayanaklar ileri sürmektedirler. Kur'an ve Sünnet, şiddet ve güç kullanmayı yasak kılmadı.[20]  Fakat Kur'an ve Sünnet, güç ve şiddetin kullanılmasını, zulüm ve haksızlığa direnme, kafirlerle ve düşmanlarla savaş, Darü'l-İslam'ı koruma ve hadleri uygulama gibi yüce hedef ve amaçları gerçekleştirmeye yönelik bir takım şarta bağlayarak, onun kullanımını sınırlandırmıştır. Nitekim İslamî verilerde, İslamî düşünce ve siyasî uygulamalar seviyesinde, zalim yöneticiye direnmeyi, ona karşı çıkmayı ve kötülüğü kuvvet ile değiştirmeyi esas alan "Devrim veya İsyan Ekolü" olarak bilinen bir ekol ortaya çıktı. Hariciler ve bazı aşırı Şiî gruplar, İslam tarihinde bu ekolün önde gelen temsilcilerinden sayılır.[21] Günümüzdeki bazı İslamî cemaat ve örgütlerin karşı karşıya bulundukları problemler, güç kullanma ve özellikle güç kullanmakla ulaşılacak hedef ve amaçlarla ilgili konulardan oluşmaktadır. Bu cemaatler, mevcut nizamlarla olan ilişkilerinde, bir metot olarak şiddete sadece, güç kullanmakla ulaşılacak hedef ve amaçlar konusunda Kur'an ve Sünnet'in belirlediği esas ve kaidelerin bulunmadığı anda, başvurmaktadırlar. Mevcut nizamları güç kullanarak yıktıktan sonra ne olacak? Şiddete başvuran İslamî cemaat ve örgütler, önerdikleri bazı genel İslamî prensipleri bir kenara bırakacak olursak,  bu soruya cevap teşkil edecek açık ve net düşüncelere sahip değildirler.

c- Temel bir ilke ve genel anlayıştan dolayı,   bu araştırmalar, ister İslamî olsun veya olmasın, mevcut nizamlarla, muarız güçler arasındaki ilişkilerde bir metot olarak şiddete başvurulmasını hoş karşılamazlar ve bu yüzden, bazı İslamî örgüt ve cemaatlerce gerçekleştirilen bir çok masum vatandaşın kurban gittiği bu şiddet faaliyetlerini doğru bulmazlar. Bu araştırmalar, ister İslamcı olsun, isterse olmasın bazı cemaat ve örgütlerin şiddet faaliyetlerine başvurmasını, günümüz İslam devletlerinin yaşadığı, yaşamakta olduğu ve bazısının da gelecekte yaşayacağı muhtemel olan bir grup iktisadî, sosyal, siyasî ve kültürel şartlar ve zorunlu durumlar ışığında anlaşılmasını önermektedirler. Aynı şekilde bu konuyu, bazı İslamî cemaat ve örgütlerin kendine has sosyal oluşumları, fikrî ve îtikadî sistemleri doğrultusunda anlamak gerekir. Çünkü üyeleri arasında gençlik unsuru ağır basmaktadır. Bu gençlerin bir kısmı, Kur'an ayetlerinin ve bazı Hadisi Şeriflerin harfiyen katı tefsir ve tevillerine dayanan inkılapçı bir görüşü benimsemektedir. Aynı şekilde onlar, cemaatlerin esas yapısını oluşturan Mevdudî, Seyid Kutub ve Hasan el-Benna gibi bazı İslamcı mütefekkirlerin fikir ve içtihatlarından oluşan geniş etütlere de başvurmaktadırlar.

İslam toplumlarının çeşitli derecelerde ve farklı şekillerde şikayetçi olduğu ekonomik ve sosyal değişikliklere ve kimlik krizine;  kültür savaşı, fikrî ve siyasî Batılılaşma, yönetimde tek kişi hakimiyeti ve istibdat, yönetici ile yönetilen arasındaki ilişkiyi düzenleyecek ve sağlamlaştıracak partiler, baskı gurupları, faydalı örgütler gibi aracı siyasî kanalların yokluğu veya zayıflığı da eklenmelidir. Resmî ve kanunî kanalların kapatılması neticesinde, İslamcı ve İslamcı olmayan güçlerin, isteklerine ulaşabilmek için şiddete başvurmaktan başka çareleri yoktur. Bunun diğer bir sebebi de, muhtelif sosyal gruplara, isteklerini barışçı yollarla temin edecek resmî örgüt kurmalarına müsaade edilmemesidir. Bu zikrettiklerimize, İslam devletlerinin pek çoğundaki siyasî yönetimlerin, aktif İslamî hareketlere nasıl baktıklarını da ilave edebiliriz. Çünkü onlar, bu akımları, emniyet -soruşturma- meselesi, ülkenin emniyet ve istikrarını tehdit eden ve yabancı makamlar adına çalışan, doğruluktan ayrılarak suç işleyen unsurlar olarak görmektedirler. Bu yüzden onların üstesinden gelme görevi, silahlı ve örgütlü emniyet ve istihbarat birimlerine bırakılmaktadır.

Neticede bu yönetimler ister İslamcı olsun ister olmasın, bu muhalif güçlere karşı düzenli olarak ve çeşitli şekillerde (tutuklama operasyonları, işkence uygulamaları, hapis ve idam cezaları vs.)  şiddet kullanmada tereddüt etmediler. Bu yüzden bazı İslamî cemaat ve örgütlerin karşıt şiddet eylemlerinden, belli ölçüde,  bu yönetimler sorumludur. Bu hüküm, gerek ekonomik ve sosyal problemlerle ilgili yoğun şiddeti, insan haklarının ihlalini, İslam medeniyetini karalama faaliyetlerini, kültürel yozlaşmayı, İslam şeriatının hükümlerinin tatbik edilmemesini, mevcut nizamlarca İslam dininin gülünç ve karikatürize bir şekilde gösterilmesini reddetmek için, gerekse bazı yönetimlerin bu cemaatlerin bazılarına karşı uyguladıkları maddî şiddet faaliyetlerini reddetmek için yapılmış olsun, bütün şiddet eylemleri için geçerlidir. Yani bütün bunlarda, mevcut yönetimlerin bir sorumluluğu söz konusudur. Dr. Muhammed Amare, bu konuda şunları söylemektedir: "İslamî gerçeğin İslamî metottan uzaklaşacak kadar şiddet ve hiddete varması, protestoyu -İslamî metottan uzaklaşılmasına başkaldırı- esas alan inkılapçı asî kesimin ortaya çıkmasının esas amilidir ki bu tefritin doğurduğu bir ifrattır."[22] Fehmi Hüveydî de bir makalesinde, şu soruyu sormaktadır: Niçin, bunun gerçek sebeplerinden birisi olan dünyevî aşırılık üzerinde durulmuyor da, sürekli bütün ilgi dinî aşırılık üzerinde yoğunlaşıyor? Bu zikrettiklerimize, şiddet eylemlerine giren İslamî cemaatlerin çoğunun sosyal yapısındaki gençlik unsuru gerçeğini ve onlardaki isyancı ruh etkenini de ilave edersek, bu problemi daha iyi anlayabiliriz. Şöyle ki, gençlik devrim ve güç demektir. O idealist ve hayalci olmakla tanınır, vakıayı reddederek değişim için uğraşır. Bu sebeple bunların şiddete başvurma ihtimalleri artmaktadır.[23]

d- Şiddet, sadece bir toplumun özelliği olmayıp insan tabiatına bağlı evrensel ve insanî bir olgudur.  Bütün toplumlar, değişik şekillerde ve derecelerde bu olguyu yaşamaktadır. Şiddetin sebepleri ve toplumda şiddet ve çatışmayı kontrol ve idare eden araç ve kurumların oranı, toplumdan topluma farklılık gösterebilir. Burada, gelişmiş demokratik Batı devletleriyle, üçüncü dünya ülkeleri arasında fark vardır. Birinci grup; sosyal çatışmayı kontrol altına almak ve ona hükmetmek için faaliyet gösteren kanallar ve kurumlar geliştirdi. Fakat ikinci grup; henüz geçiş döneminde olduğundan, bu dönemde istenen siyasî, ekonomik, sosyal örgütlenmenin şekli etrafında, diğer ülkelerde mevcut olan genel uzlaşmanın yokluğundan şikayetçidirler. Bu sebeple bazı siyasî şiddet eylemlerinin yaygınlaşmasını bu geçiş döneminin özelliklerini göz önüne alarak anlamak gerekir.

e- İslam devletlerindeki siyasî terör, sadece herhangi bir fikrî ve siyasî bir akıma ve sosyal bir gruba has özellik değildir. Bilakis o, çeşitli güç ve akımların, değişik zamanlarda, farklı şekillerde ve çeşitli yollarla uyguladıkları genel bir olgudur. Bazı İslamî cemaat ve akımların kullandıkları şiddetin tehlikesi, birçok sebepten dolayı, gün geçtikçe artmaktadır. Bu cemaatler, dinî akîde veya bir bölümü ile ilgili anlayış ve yorumlarını görmezlikten gelirsek, onun kapsamlı dinî bir akîde esasına dayanmaktadırlar. Aynı şekilde dinî hitabetin sadeliği ve onun bir Müslüman nazarındaki yüce ve duygusal yönlerine bakarak, bu cemaatler, mevcut nizamlara karşı Müslümanları tahrik ve birleştirmede en büyük güce sahiptirler. Buna ilaveten Marksizm, Milliyetçilik ve Liberalizm gibi diğer güç ve akımlar, fikrî dayanakları itibariyle zayıf, sosyal ve toplumsal prensipleri itibariyle de sınırlıdır. Bunlar, sınırlı sayıdaki seçkinlerin bulunduğu cemaat ve akımlardır. Bu yüzden de mevcut nizamlara karşı gerçek bir tehlike teşkil etmezler. Bu durum, büyük bir tehlike teşkil eden siyasî İslamî örgütlerde tam tersinedir.

Son olarak,  şiddet, devamı istenen bir olgu değildir. Sadece bazı durumlarda, tarihî bir zorunluluk, bazı haksız ve sıkıntı veren çeşitli problemlerden kurtulmak için başvurulacak en son ve en etkin bir yoldur.

İnsanlık tarihindeki, şiddete başvurarak ortaya çıkan büyük devrimci değişiklikleri, anlamak ancak bu çerçevede,  mümkündür. Çünkü eğer bunlar belli ölçüde şiddete başvurmasalardı, var olamayacaklardı. Batıda ve aynı zamanda İslam ülkelerinde pek çok yazar ve gazeteci, şiddete başvuran bazı İslamî cemaatlere mensup gençleri, aşırılık, şiddet yanlısı ve kanunları çiğnemekle vasıflandırırlar. Bu tip bir tanımlamaya,  bu cemaatlerin bazısını inceleme ve araştırma konusu edinen pek çok araştırmada (Arapça ve İngilizce) ulaşılan neticeler ışığında bakmak gerekir. Çünkü bu araştırmalar, "aşırılar" ismi verilen kimselerin, genelde, orta tabakanın eğitim görmüş çocuklarından ve yüksek öğrenim görmüşlerden oluştuğunu vurgulamaktadırlar. Bu yüzden, onlar eğitim görmemiş kesim değildirler. Bilakis onlar, bu toplumların en seçkin kimseleridir. Onların fikirlerini ve faaliyetlerini, daha önce işaret ettiğimiz bir grup objektif değerlendirmeler ve şartlar ışığında değerlendirmek gerekir. Dr. Rıdvan Seyyid, bu konu da şöyle demektedir: "Bu gençlerin maharetinde ve topluma karşı davranışlarındaki beceriklilikleri konusunda şüphe edilebilir, ama diğerleriyle beraber İslamcıların da yaptığı gibi, onların dinî ve sosyal bakımdan İslam'a mensup olduklarından şüphe edilemez.”[24]

Fakat cevaplanması gereken soru şudur: Bu şiddetin arzulanan bir diriliş olgusuna dönüşmesine engel olan şartlar, prensipler ve hükümler nelerdir?

Değişim ve ıslaha çağıran bazı güçlerin şiddet faaliyetlerine başvurma olgusunu, İslam devletlerindeki siyasî, ekonomik, sosyal ve kültürel sıkıntıların artması ve mevcut siyasî yönetimlerin bu problemlerin üstesinden gelmede etkisiz kalması ışığında anlamak mümkündür. Bazı güç ve cemaatler, İslam aleminin içte ve dışta karşı karşıya bulunduğu saldırılara ve karalamalara karşı koymak ve mevcut problemleri çözmek için şiddete başvurmaktadırlar. Ancak onların sunduğu plan ve projelerin aslı ve etkinliği konusundaki gerçek problem davam etmektedir. Bu güçler belirli ölçüde mevcut yönetimlerin sunduğu sistem ve politikalara canlı bir alternatif olacak düşünceler ve projeler geliştirme gücüne sahip bulunmaktadırlar. Bu yüzden, bu gibi düşünce ve projelerin İslamî nasları anlamada ve onlarla vakıa arasında bağ kurmada yaratıcı aklı ve içtihadı kullanmayı hareket noktası almaları ve İslam kültürünü fikir, sistem ve uygulama bakımından tahlil etmede tenkitçi metodu kullanmaya önem vermeleri gerekmektedir. Aynı şekilde onların, İslam devletlerinin önünde bulunan mevcut problemleri çözmede, ciddî, objektif gözlem ve dikey tahlil metodunu hareket noktası almaları gerekmektedir.  Günümüz İslam cemaatlerinin önündeki gerçek engelin, bu olduğuna inanıyoruz. Önemli olmasına rağmen, sadece genel İslamî prensipler üzerinde yoğunlaşmak yetmez. Mevcut sorun ve meselelerin geniş ayrıntılarına ve tartışmasına da girmek gerekir.

Kısacası, Batılı çalışmaların çoğu,   şiddete başvuran İslamî güçlerin tabiatını, genel İslamî hareketler içerisindeki konumunu ve İslam ülkelerinde şiddetin gelişmesine uygun bir ortam oluşturan şartları ve durumları tahlil ederken,  İslam'la şiddet veya bu İslamî cemaatlerle şiddet arasında kurdukları bağa, genelde itibar etmemektedirler. Buna, bütün toplumların yaşadığı ve çeşitli güçlerin farklı şekillerde, değişik metotları uyguladıkları evrensel, insanî bir olgu şeklinde var olan şiddetin kendisi de eklenebilir. Yani onlar bu ilkeyi de görmezlikten gelmektedirler. Bu bağlamda, İslam'la şiddet arasında kurulan mekanik bağ, İslam'a ve İslamî diriliş güçlerine tarafsız, objektif bir yaklaşımdan ziyade, İslam'a Oryantalist bir bakışı ve karalamacı bir eğilimi içermektedir. İkinci olarak; Batılı çalışmaların,  İslamî Şiddet, Dinî Aşırılık, Savaşçı İslam vs. gibi belirli kavramlar üzerinde yoğunlaşması, onlar için, önyargılı, ideolojik ve politik sembol ve işaretlerle yüklü bir çıkmaz olarak kabul edilebilir. Çünkü günümüz İslamî diriliş hareketleri zemininde bu görüşleri tam olarak destekleyen hiç bir şey yoktur. 

3-Batılı Çalışmaların İslamî Diriliş Olgusunu Ele Alırken Görmezlikten Geldikleri Metodik Noktalar ve Objektif Boyutlar

İslamî diriliş olgusuyla ilgili Batılı araştırmaların incelenmesi ve tahlili neticesinde, bunların çoğunun, bu vakıayı tahlil inceleme ve değerlendirme üsluplarında ve şekillerinde ağır basan fikrî ve felsefî prensipler çerçevesi anlamında birçok metodik nokta üzerinde yoğunlaştığını söylemek mümkündür. Bunların en önemlileri arasında, olguya Oryantalist bakış ve parçacı veya bütüncü olmayan bakış gelmektedir. Oryantalist bakış; bu vakıayı tanımlamada kullanılan pek çok kavramda ve ileri sürülen yorum ve değerlendirmelerde kendini göstermektedir. Bu olguyu ele almada Oryantalist yaklaşımın en önemli özelliklerine ve gerekçelerine daha önce işaret etmiştik. Oryantalist bakış, Batılı araştırmacılar tarafından ileri sürülen olguya tek boyutlu parçacı bakışla tamamlanmaktadır. Bu da iki aşamada gerçekleşmektedir. Birincisi; İslam dininin bir bölümünü ele alarak değerlendirme ve daha önce izah edildiği gibi, onun farklı sûret ve şekilleri olduğunu çağrıştıran kavramlar kullanma. İkincisi; bu olgunun boyutlarından biri üzerinde yoğunlaşma. Onlar,  pek çok İslam devletinde mevcut yönetimlerle mücadele eden ve bazı şiddet eylemlerine başvuran siyasî İslamî cemaatleri ele almaktalar, ancak önemli olmasına rağmen, vakıanın diğer boyutları üzerinde durmamakta veya onlara çok az önem vermektedirler.

 Bu eserler, Siyasî İslamî cemaat ve hareketleri inceleme çerçevesinde, İslamî faaliyette bulunan bütün güç ve cemaatleri incelemeksizin, çoğu kere, mevcut nizamlarla çatışmalara giren sınırlı sayıdaki aktivist cemaat ve hareketler üzerinde yoğunlaşmıştır. Vakıanın tek bir boyutunu ve değişkenlerini ele almada veya incelemede tek bir devletle yetinmek, anlama ve tahlilde derinleşme yönünden faydalı olmuştur. Ancak parçayı anlamada derinleşme, bütün çerçevesinde, ona bakmayı gerektirir. Özellikle burada, İslamî diriliş olgusunun çeşitli yansımaları ve değişkenleri arasında birbirinden etkilenmiş ve girift alakalar olunca, bunun önemi daha da artmaktadır. Nitekim parça seviyesinde tahlil, vakıanın bütün içerisinde daha iyi anlaşılmasına yardım edecektir. Bu yüzden, İslamî diriliş olgusunun, sadece tek bir boyutunu veya değişkenini ele almakla, ona bir bütün olarak bakmak arasındaki alakanın tartışılır olmasını vurgulamak gerekir. Bu konuya karşı çıkan Batılı araştırmaların çoğu, bu bakımdan eksiktir.

Bu olguyu Oryantalist ve parçacı bakış çerçevesinde ele alan Batılı çalışmaların çoğu, İslamî diriliş açısından önemli anlamlara sahip pek çok metodik noktaları görmezlikten gelmektedirler. Mesela, bu olgunun tarihî boyutunu ihmal ettiler. Burada bazı araştırmalar, olgunun tarihî boyutu olarak, 1928'den beri Mısır'da var olan İhvan-ı Müslimîn Cemaati'ni ele alsalar da, bunların çoğu, olgunun çağdaşlığı ve İran'da İslam Devrimi'nin başlamasından sonra ortaya çıktığına bakarak, bu asrın yetmişli ve seksenli yılların ürünü olduğu intibaını vermektedirler. Tarihî boyutun gerçekliği ve özellikle de İslamî diriliş vakıasının büyüklüğünün ve öneminin gerçekliği, bu tarihî boyutun önemini bir kaç noktada ortaya çıkarmaktadır. Bu, vakıanın ilk köklerini ve başlangıcını anlama ve tespitte veya değişik tarihî dönemlerde ortaya çıkan değişme ve gelişmeleri tanımada yardımcı olmaktadır. Aynı şekilde, günümüzdeki bu vakıanın yorumuna yardımcı olacak genel faraziyeler ve kanunlar,  herhangi bir vakıanın tarihî olarak araştırılması ve değişik tarihî dönemlerde benzerliklerinin ve kendini oluşturan unsurlardaki farklı ve benzer yönlerinin tespiti yoluyla,  ancak, ortaya konabilir.  Bu zikredilenlere ilaveten, her hangi bir olgunun tarihî arka planının araştırılması, tahlil edilmesi ve günümüzdeki çeşitli yönlerinin incelenmesi, bu vakıanın geleceği ile ilgili tutarlı ve net tahminlerde bulunmada ve bu vakıanın değişim ve devamlılığının sınır ve imkanlarını tespitte katkısı olabilir.

İslamî diriliş veya İslamî uyanışı, saf İslamî ilke ve prensiplere dönüş veya İslam toplumunun karşılaştığı çeşitli sorunların çözümlerini içermesi bakımından, İslam'ın hayatın kapsamlı bir nizamı olarak benimsenmesi için çalışmaya davet olarak alırsak, bu anlamda İslamî uyanış, "İslam'a karşı samimi duyguların oldukça güçlenmesi, İslam’ın, akîde, ibadet, ahlak, davranış, muamelat ve yasama mercii olarak görülmesi,  asıl şekliyle, ebedî ilkeleriyle, yüce prensipleriyle günümüz Müslümanlarının İslam'ı yaşamasına ve çeşitli çağdaş problemlerin çözümünde onun hareket noktası alınmasına çağrı"[25] olarak şekillenmektedir. İslamî uyanışı veya İslamî dirilişi, bir kısım Batılı yazarların anlayışında da, doğrudan veya dolaylı olarak işaret edildiği gibi, daha önce zikrettiğimiz manada anlarsak; Batılı araştırmaların, bu olgunun yeniliği ve çağdaşlığı konusundaki fikrini kabul etmek ve benimsemek imkansızdır. Bu yüzden, Hulefa-i Raşidîn çağının sonundan itibaren bu olgunun tarihî köklerini araştırmak mümkündür. Çünkü İslam Tarihi ve çeşitli İslamî tecrübeler, ister Emevî ve Abbasî döneminde, ister Osmanlı dönemi vs. hakim yönetimlerde var olandan farklı İslamî idealizm düşüncelerini ileri süren İslamî güç ve akımların varlığını doğrulamaktadırlar. Nitekim diriliş hareketinin devamlılığını koruma yönünde, çok farklı şekillerde, fikrî faaliyetler ortaya çıkmıştır. Mesela; Ahmed b. Hanbel ve onun Abbasî halifelerine yaptığı eleştirilerden, İbn-i Teymiye ve Moğollarla ilgili fetvalarından ve aynı şekilde, yenilikçiler silsilesi içerisinde, Cemalettin Afganî, Muhammed Abduh, Reşit Rıza ve Hasan el-Benna gibi isimlerin ortaya çıkışını bu türden hareketler olarak saymak mümkündür. Bu vakıanın tarihî geçmişinin tespiti çerçevesinde şunu ileri sürebiliriz; yabancı Batı egemenliğine direnme veya ona ret şeklinde de ortaya çıkan, Libya'da Senûsiye, Sudan'da Mehdîlik, Arap Yarımadası'nda Vehhabiye, Mısır'da İhvan-ı Müslimîn Hareketi, bu diriliş olgusunun bir devamıdır. Aynı şekilde, İslam devletlerinde yabancı sömürgeciliğe karşı başlatılan millî bağımsızlık hareketlerinde de, İslam'ın rolü esas unsurlardan biri olarak araştırılabilir.

Kısacası; İslamî diriliş olgusunun köklerini, gerek mevcut durumu reddederek İslamî idealizm konusunda düşünceler ileri süren İslamî güç ve hareketler şeklinde olsun, gerekse, İslam devletlerinde veya bu devletlerin başkalarıyla, özellikle de Batıyla olan ilişkilerinde İslam'ın nasıl anlaşılacağı ve tatbik edileceği hususunda pek çok yaratıcı görüş ve fikirler ileri süren İslamî faaliyetler şeklinde olsun, Hulefa-i Raşidîn döneminin sonlarına kadar götürmek mümkündür. Bu diriliş çizgisi; İslam devletleri içerisindeki etkileşimler, münasebetler ve çekişmelerde hakim, pek çok zorunlu şartlar ve durumlar itibariyle- ki bunlar dış güçlerle olan münasebetlerin özünü de belirlerler- inişle çıkış arasında seyreden bir çeşit tarihî sürekliliği temsil etmektedir.

Fakat Batılı çalışmalar İslamî diriliş olgusunun tarihî boyutunu niçin görmezlikten gelmektedirler? Bu soruya bir kaç şekilde cevap vermek mümkündür.

Birincisi; tarihî araştırma geleneklerinin zayıflığı. Özellikle bu Amerikalı araştırmacılar için geçerlidir. Çünkü ABD tarihi olmayan bir devlettir. O, tarihte yeni bir dönemdir. Burada pek çok araştırma faaliyetleri, Sulukiye (davranışçılık) ekolünün ve daha sonrakilerin geleneklerini hareket noktası aldılar ve bu olguların tarihî yönlerine ve tarihî geçmişlerine yeterince önem vermediler. Bu, İslamî diriliş olgusunun ele alınışında ve tahlilinde de kendisini göstermiştir. Çünkü Batılı araştırmacılar, bazı sosyolojik ve psikolojik araştırma teknik ve metotlarını kullandılar ve olgunun bazı niceliksel gösterge ve yansımaları üzerinde yoğunlaştılar. Olgunun bazı yönlerini anlamada bu araştırma metotlarının ve tekniklerinin önemine rağmen, bunlar olguya, parçacı bakış doğrultusunda sınırlı düzeyde önem vererek, onun tarihî uzantısını görmezlikten gelmektedirler.

İkincisi; İslamî diriliş olgusunun tarihî tecrübesi, Batı açısından belirli anlamları yansıtmaktadır. İslamî diriliş, önemli bir yönüyle, İslam alemi üzerindeki yabancı egemenliğinin plan ve girişimlerine bir reaksiyon olarak ortaya çıktı. Haçlı seferlerinde,  geleneksel sömürge döneminde ve İslam aleminin kalbinde Siyonist varlığını,  yeni sömürge olgularını ve şekillerini reddetmede görüldüğü gibi, İslam, Batıya karşı direniş hareketlerinde asıl unsuru oluşturmaktadır.[26]   Bu bağlamda, İslamî dirilişin tarihini incelemek, onun önemli bir yanı olan, İslam alemi üzerindeki Batı egemenliği ve hakimiyeti girişimlerini incelemek demektir.

Nitekim İslam'ın rolü, günümüz İslam devletlerindeki millî bağımsızlık hareketlerinde ve aynı şekilde daha önceki tarihî dönemlerde, barbar Batıya karşı direniş ve ret hareketlerinde açıkça görülmüştü. Bu rol, bir kaç boyutta ortaya çıkmaktadır: İslam ister bir devlet, isterse bütün İslam devletleri düzeyinde olsun, birlik ve kaynaşma unsurudur. Nitekim o, bu devletlerde kimliğin esas kaynağı olup, teknolojik başarı ve askerî güce dayalı barbar Batı medeniyeti örneğine tam bir alternatif örneği sunmaktadır. Son olarak, İslam, önemli birleştirici güç ve imkanlara sahiptir. Çünkü Müslümanları,  başta İslam diyarını korumak için Cihad olmak üzere, pek çok genel İslamî prensip ve ilkeler etrafında birleştirmektedir. Bu cihad, geçmişte ve günümüzde İslam alemini hedef alan dış saldırılara karşı direnme hareketlerinde, odak kavram ve temel unsur olmuştur.

Üçüncüsü;  dil problemi, Batılı araştırmacıların bu olgunun tarihî köklerini araştırmasını engellemektedir. Bu konuda, Müslüman araştırmacıların çalışmalarının olmaması veya az olması, İslamî diriliş olgusunun tarihî köklerini ihmalde önemli bir sebep teşkil etmektedir.

İslamî diriliş olgusunun tarihî boyutunu görmezlikten gelmeye ilaveten, Batılı çalışmaların çoğu bu olgunun evrensel boyutunu da ihmal etmektedirler. Araştırmalarda asıl yoğunluk, esasen, Ortadoğu'daki İslamî diriliş olgusu ve sık sık tekrarlanan Ortadoğu İslam'ı (Middle Eastern Islam) üzerindedir. Bu araştırmalar, dinî uyanışın ve dine dönüşün, günümüz toplumlarının çoğunun yaşadığı genel bir olgu olduğunu görmezlikten gelmektedirler. Nitekim Dr. Ahmed Sıdkî ed-Ducanî bu konuda şunu ileri sürmektedir: "Çağdaş dünyamız, bugün çeşitli toplumlarda gördüğümüz "Manevî (Ruhî) uyanış" olgusunu yaşamaktadır. Bu olgu, ruhî uyanış hareketlerinde, şekil itibariyle farklı olsa da insanın arzularına cevap verme ve insanın ruhî boyutuna hitap etmede birleşmektedir. Bu olguyla, çağdaş dünyamızda ve özellikle Batıdaki insanın şikayetçi olduğu ruhî krizler arasında sıkı ilişki vardır.”[27]

Dinî uyanış olgusunun evrenselliğini destekleyen onlarca misal getirilebilir. Mesela; Amerika eski başkanı Reagan, başkanlık seçimi kampanyalarında temel unsurlardan biri olarak dine dayanmıştır, dinî makamlardan biri olan Vatikan’daki Papa, dünya siyaset meydanında önemli bir rol icra etmektedir.  Hiç kimse Avrupa devletlerindeki Demokratik ve Sosyalist Hıristiyan Partilerinin rolünü ve faaliyetlerini görmezlikten gelemez. Aynı şekilde, kilise Doğu Avrupa ülkelerinde ve Latin Amerika'da sosyal ve siyasal anlaşmazlıklarda önemli bir rol oynamaktadır. Sonuncu olmayan bir diğeri ise; İsrail'deki dinî parti ve hareketlerin -Şas (Tevrat'ın Doğulu Muhafızları), Ağudat Yısrael (İsrail Birliği), Mızrahi (Milliyetçi Dinci Cephe), Degel Ha Tora (Tevrat’ın Bayrağı)- rollerinin ortaya çıkmasını zikredebiliriz. Çünkü bunlar, 1988 Kasım'ında yapılan 12. Kilise seçimlerinde 18 sandalye kazandılar.[28]

İslam, dine dönüşle ilgili bu evrensel yöneliş çerçevesinde, yansımaları yaklaşık bütün İslam ülkelerini kapsayan diriliş olgusunun, coğrafî ve sosyal çerçevesinin genişliğiyle, belirgin bir ayrıcalık kazanmaktadır. Bu sosyal çerçevede, çeşitli şekillerde ve farklı görünümlerde faaliyet gösteren geniş sosyal kesimler ve gruplar bulunmaktadır. Bütün bunlardan daha önemlisi İslamî güç ve akımların İslam'ı, Batı medeniyeti örneğine karşı tam bir alternatif olarak sunmalarıdır. Çünkü İslam, günümüzde insanlığın şikayetçi olduğu çeşitli problemlere çözümler sunmaktadır. Aynı şekilde İslamî diriliş olgusunun ayrıcalığı, siyasî İslamî güç, cemaat ve örgütlerin ortaya çıkmasından ve onların artmasından kaynaklanır. Çünkü bu cemaatler mevcut nizamları yıkmak ve yerine Kur’an ve Sünnet'teki İslamî esaslardan hareketle gerçek İslam toplumunu kurmak için şiddet ve inkılabı bir metot olarak benimsediler. 

Batılı araştırmacılar, İslamî uyanış olgusunun evrensel boyutunu niçin görmezlikten gelmektedirler?  Gerçekte bu, ancak olguyla ilgili Batılı siyasî ve akademik ihtimamın artmasının sebeplerini yorumlarken kendisinden daha önce bahsettiğimiz Oryantalist gerekçe ve Siyasî-Stratejik gerekçe ışığı altında anlaşılabilir. İslamî diriliş olgusu,  merkezinde Arap dünyasının bulunduğu İslam alemindeki Batı çıkarları için bir tehlikedir. Aynı şekilde bu, Batı medeniyeti örneğine meydan okuyan bir alternatif durumundadır. Dine dönüş şeklindeki evrensel yöneliş boyutu, daha önce de zikredildiği gibi, insanın maddî ihtiyaçlarını sağlayan, fakat ruhî ve manevî yönlerini öldüren Batı medeniyetinin tökezlediğinin delilidir. Bu durum "Batı Medeniyeti'nin Hastalıkları" olarak ortaya çıkan bir grup tehlikeli sosyal ve ahlakî hastalıkların yayılmasına sebep olmuştur. Bu yüzden, dine dönüş şeklindeki genel eğilim, kişiyi esas alan Batı medeniyetinin merkez alınması kompleksinden hareketle, Batılı araştırmacıların pek çoğunun kabul edemediği bir durum olan Batı medeniyetinin iflasından ortaya çıktı. Çünkü Batılı araştırmacıların çoğu, araştırma ve incelemelerinde, temelini, insanlığın gelişmesi için, tek yolun Batı toplumlarının takip ettiği yol olduğu, bu yüzden diğer devletlerin bu yola tabi olup onun izinden yürümesi gerektiği fikrini oluşturan önyargılardan hareket etmektedirler. Bu bakımdan Liberal değerlerin, insanlığın gelişiminin hedef ve ideallerinden olan demokrasi, özelleşme ve kişi hürriyeti şeklinde ortaya çıktığı kabul edilir. Bu diğer toplumların kültürel ve îtikadî sistemlerine, medenî ayrıcalıklarına aşağılayıcı bakışı içermektedir. Batıda ve Doğu Avrupa toplumlarındaki din ve siyaset arasındaki yakın ilişki ve münasebet gerçeğinin iyice anlaşılması, asıl itibariyle, Batı düşüncesinin temel dayanaklarından biri olan din ve devleti birbirinden ayırma anlamına gelen laiklik etrafında pek çok soru işareti ortaya çıkarmaktadır. Bu problemle ilgili özel durumu göz önünde bulundurulduğunda, İslam, Ortaçağda Batıda hakim olan din adamları yönetiminin varlığını tanımaz. Çünkü İslam'da yönetim sistemi esas itibariyle yönetilenlerin, yöneticiye rıza gösterme ve gönülden kabul etmelerine dayanan sivil bir yönetimdir. Bunun tanımı pek çok İslamî prensip arasında, şura, özel bir kesimin biatı (Ehlü'l-Hal ve'l-Akd) ve bütün toplumun biatı gibi kavramlarla yapılmaktadır. İslam'da yönetim, esasını şeriatın tatbiki veya Allah'ın indirdiği ile hükmetmeye bağlılığın oluşturduğu dinî bir kaynağa dayanmaktadır. Bu yüzden iktidarın kaynağı sivil, bu yönetimin uygulamak zorunda olduğu kanunların kaynağı da ilahî ise ve bu kanunlar da yönetici ile yönetilen arasındaki manevî bağın özünü oluşturuyorsa, neticede İslam'da din ve siyasetin ayrılığından bahsetmeye gerek kalmaz.[29] Bazı Batılı toplumlarda, dinin siyasal rolünün ortaya çıkarılması çerçevesinde, siyasî seçim propagandaları ve sosyal ve siyasal çekişmelerde de olsa din kullanılıyorsa, Batı düşüncesinin, modernleşme ve gelişmişliğin kaynağı olarak, din ve devletin birbirinden ayrılması şeklinde ileri sürdüğü temel dayanaklardan birisinin sarsıldığı söylenebilir. Din, bütün toplumların ruhî ve îtikadî bir hazinesidir. Böyle olunca onun belirli bir çerçeve içine sıkıştırılması mümkün olmaz. İster resmî, ister gayrı resmî olsun, bazı dinî müesseselerin rolünün azaltılması mümkün ise de, kimlik kaynağı,  emniyet duvarı ve hatta ret ve protesto vasıtası olarak insanların dine ve onun değerlerine yönelmelerine engel olmak imkansızdır. Nitekim dinlerin, doğup büyüdüğü yerlerde devrimci değişimler meydana getirdiği inkar edilemez.

Kısacası; Batılı araştırmacılar bu diriliş olgusunu ele alırken pek çok metodik ve objektif prensipleri ön plana çıkarmakta ve onun delaletlerini içeren diğer noktaları görmezlikten gelmektedirler. Yine onlar bu olguyu, parçacı ve Oryantalist yaklaşımla ele alarak,  onun tarihî boyutunu ve dine dönme gibi evrensel yönelişte ortaya çıkan evrensel boyutunu inkar etmektedirler. Aynı şekilde onun îtikadî ve kültürel boyutlarına yeterince yer vermeyerek,  din ve devlet arasındaki bağ konusunda İslam'ın özel durumunu ihmal etmektedirler.

4-İslamî Uyanış Olgusuyla İlgili Yorumlarda Görülen Eksiklikler

Daha önce de zikredildiği gibi, Batılı araştırma ve incelemeler, İslamî diriliş olgusuyla ilgili pek çok yorum ortaya koydular. Fakat bu çalışmaların olguyla ilgili yorumlarında mevcut olmayan önemli boyutlar bulunmaktadır. Bunların başında; içerisinde canlılık ve süreklilik unsuru bulunduran İslam dininin ayrıcalığı ve tabiatı ile ilgili boyut gelmektedir. İslam dininin özellikle muamelat konusunda ihtiva ettiği bir grup genel prensip, hayatın bütün alanlarına uzanmakta olup, günümüz problemlerine çözümler ve düşünceler üretebilmek için bu konularda aklın ve içtihadın kullanılmasına geniş bir alan bırakmaktadır. Bunun için İslam'ın bütün zaman ve mekanlara uygunluğu ilkesinin ilmî gerçeklik düzeyinde temellendirilmesi mümkündür. Bu konuda Dr. Yusuf el-Kardavî'nin şu sözünü zikredebiliriz: "İslam ümmetinin inandığı, sabah akşam kitabını okuyup dinlediği,  Resul'ünün ve kahramanlarının yaşantılarının hatıralardan kaybolmadığı İslam'ın tabiatı gereği, onların bu uykularının uzun sürmemesi, bu ümmetin en belirgin özelliğidir. Bu sebeple İslam, ümmetini sürekli ilme ve çalışmaya çağırmakta ve düşünce ve incelemeye, mücadele ve cihada teşvik etmekte ve bunun neticesinde zaferin kazanılacağını ve bu dininin yükseleceğini vaat etmektedir. Ayrıca, o, Allah'ın inananlarla beraber olduğunu, neticenin takva sahipleri lehine olduğu, zaferin doğrunun yanında olacağını ve batılın ise kesinlikle yok olacağını vurgulamaktadır. İslam ümmetinin tarihindeki büyük uyanışlar, Müslüman olmayanların tarihinde yoktur. Çünkü İslam kendi davetini yüceltecek, ona çağıracak ve ümmetinin gücünü kendi sancağı altında gerçekleştirecek kimseleri bulabilmiştir."[30]  Dr. Hişam Cuayt da şunu söylemektedir: "İslam kültür ve medeniyet olarak teslimiyeti kabul etmez. Varlığının kaynağını kendinde görür. Çünkü onun kendine has olağanüstü bir gücü olup, modernleşmenin ortaya koyduğu insanî ve siyasî bütün kültürlere meydan okumaktadır.  Ancak, bu durum, İslam'ın zaaf noktasıdır. Bu, onun başkalarını reddetmesine ve kendi fikrî sisteminin donukluğuna sebep olmuştur. O gerçekte, başkalarını dışlayan bir güçtür. Fakat diğer taraftan modernleşmenin (Hadase) ferdiyetçilik, uzlet, maddî ve iktisadî aldatma, psikolojik bunalım gibi olumsuzluklarına bakarak, İslam'ın 21. yüzyıl insanı için yenilikçi bir mesaj yayabilecek ruhî bir güç olduğunu düşünmek mümkündür."[31]

İslamî diriliş olgusuna önem veren Batılı araştırmalar, İslam dininin tabiatına en küçük ihtimam göstermediler. Bu durum olguyla ilgili ortaya konan bütün yorumları doğru olmalarına rağmen eksik ve yetersiz kılmaktadır.

Bazı çalışmalar, bu olguyu geniş bir şekilde sunmuşsa da, onların, derinliğine ele almadığı diğer bir problem daha vardır. Değişim sloganı atan ve bunun için çalışan, ancak farklı ideolojik bir zeminden kalkarak bunu gerçekleştirmek isteyen, temelde, solcu pek çok güç ve örgütlerin varlığına rağmen niçin halk ve özellikle de gençlerimiz, bu İslamî cemaat ve örgütlerde, daha çok, yer almaktadır?

Zikrettiğimiz bu sorunun cevabını, önemli İslam toplumlarında dinin bağlayıcılığının etkinliği ve İslam dünyasının karşı karşıya bulunduğu sorunların teşhisinde ve onlara çözüm sunmada İslamî mesajın kolay ve anlaşılır bir dil kullanması gibi bir kaç gerekçe ışığında vermek mümkündür. Bu bağlamda, cemaatler,  geniş kesimlerde yayılma ve taban bulmada, son derece etkileyici bir güce ve ikna edici güçlü bir mantığa, sahiptirler. Buna, Fehmi Hüveydî'nin İslamî hareketlerde örgütlenmemiş ve siyasî olmayan kesim olarak isimlendirdiği halk tabanının genişliği de ilave edilebilir. Bu kesim, farklı şekillerde Allah'a giden yolu arayan bir grup dindarı içermekte olup, siyasî ve siyasî olmayan aktif İslamî cemaat ve örgütlerin en sağlam ve en güvenilir kesimini oluşturmaktadır.

Solun İslam dünyasındaki fikir, örgütlenme ve uygulama seviyesindeki krizi, geniş sosyal kesimlerde yayılamamasına ve hareketini destekleyecek sosyal kesim kazanamamasına sebep oldu.[32]  Bu yüzden sol, bazı kültürlülerin ve sınırlı sayıdaki talebe ve işçileri içeren belirli bir seçkin kesimin sözcüsü olmaya devam etti.

Marksist kavramların anahtar teslimi metoduyla, yani kavramların Arap ve İslam devletlerindeki toplumsal gerçeğe daha iyi uyum sağlayabilmesi için herhangi bir açıklamaya ve geliştirilmesine çaba sarf edilmeksizin aynen taşınması yüzünden, solun fikir düzeyindeki krizi, onların anlaşılması zor bir siyasî dil kullanması şeklinde ortaya çıktı. Bu yüzden sol, gerçekten uzak, muğlak bir fikir olarak devam etti ve bir grup mücerret tılsım ve gizemliliğin ötesine gidemedi. Örgütlenme ve uygulamalar düzeyine gelince,  solun krizi, solcu güç ve örgütlerin çokluğu, parçalanmışlığı ve pek çok durumlarda bu solcu güç ve örgütler arasında koordinasyon ve işbirliği stratejisinin bulunmaması olarak görüldü. Aynı şekilde Arap devletlerinde Sosyalizmi tatbik denemeleri başarısızlığa uğradı ve başta Mısır, Sudan ve Tunus'ta belirli bir ölçüde de Cezayir, Suriye ve Irak'ta olduğu gibi pek çok ülke, farklı tarihî dönemlerde bundan vazgeçtiler.[33] Marksizm denemesi Güney Yemende de başarısızlığa uğradı. Çünkü 1986 yılının başlarında hakim seçkin taraflar arasında savaşın alevlenmesiyle neticelendi. Ve bu savaşta silahlı kuvvetler, emniyet birimleri ve Dr. Gassan Selame'nin deyimiyle; Marksistleşmiş gruplar kullanıldı. Buna ilaveten, pek çok İslam devletinde mevcut yönetimlerin yoğun siyasî ve emniyet operasyonlarını, bu solcu güç ve örgütlere yöneltmesi bunların çoğunun yeraltında faaliyet göstermesine sebep oldu. Diğer yandan, buna, mevcut yönetimlerin uyguladığı ve uygulamaya devam ettiği sola karşı, siyasal teşhir girişimleri eklenebilir. Bu girişimler asıl itibariyle, solu karalamakta ve solun toplumdaki güvenilirliğini sarsmaktadır. Zikrettiğimiz bu faktörler, solun İslam ülkelerinde zayıflamasına sebep olmuştur. Böylece, fikrî örgütlenme, uygulama ve münasebetler düzeyinde soldaki gizli kriz, geniş halk kitlelerini kendisine çekerek, hareketine destek için bunları bir araya toplayamamasına sebep oldu.

Arap ve İslam devletlerinde soldaki bunalım ve gerilemenin yanı sıra Milliyetçi Dayanışma Hareketi, teori ve pratikte, 70'lerin başından hatta 1967 yılından itibaren gücünü kaybetmeye başladı. Bunun iç ve dış pek çok sebebi vardır. Ancak bunlara girmeye gerek yoktur.[34] Bu bunalım neticesinde Milliyetçi ve Nasırcı güç ve örgütler,  mevcut anlaşmazlıkları ortadan kaldırmada, Milliyetçi fikrin canlılığını tekrar hakim kılmada ve Milliyetçi faaliyetleri sürdürmede başarısız kaldılar. Bütün bu sebepler,  güvenilirliklerini kaybeden ve oralarda yaşayan halkların toplumsal şuurunda yer edinemeyen solcu ve milliyetçi ideolojik sistem ve uygulamalara karşı İslamî cemaat ve örgütlerin bir alternatif olarak İslam'ı sunmalarına zemin hazırladı.

Kısacası; İslamî hitaptaki yayılmayı hızlandıran ve ikna gücünü artıran gizli bazı unsur ve özelliklerin yanı sıra, milliyetçi, solcu ve liberal diğer ideoloji ve örgütlerin bunlara bağlı olarak kalkınma ve modernleşme tecrübelerindeki başarısızlık gibi bütün bu etkenler, İslamî diriliş hareketlerinin çeşitli kaynaklarla ve şekillerle ortaya çıkmasına uygun bir ortam hazırladı.

5-Vakıanın Geleceğine Aşırı Kötümser Bakış

İslamî diriliş konusundaki Batılı çalışmaların çoğu, bu İslamî diriliş hareketi ile ilgili aşırı kötümser bir görüşü içermekte olup diğer İslam ülkelerinde İran örneğinin tekrarlanmasının imkansız olmasa bile, zor olacağını vurgulamaktadırlar. Bunlar, bazı İslamî cemaatlerin şu veya bu devlette iktidara gelseler bile mevcut problemleri İslamî zeminden hareketle çözmeyi başaramayacaklarına işaret etmektedirler.  Bu araştırmalar, şiddete başvurmanın, bu cemaatlerin itikadî ve sosyal yapılarının bir parçası olduğunu dikkate alarak, İslamî cemaat ve örgütlerin İslam devletlerindeki siyasî istikrarsızlığın kaynağı olmaya devam edeceğini sürekli tekrarlamaktadırlar.

Bu zikrettiğimiz yaklaşımın boyutlarını dikkatle incelediğimizde onların, esas itibariyle, mevcut nizamlara karşı şiddet eylemlerine girişen siyasî İslamî hareket ve örgütlerce temsil edilen diriliş olgusunun yansımaları ve kaynaklarından bir boyutu ile uyuştuğunu görürüz.

Bu cemaatlerin, her ne kadar seslerini daha fazla duyursalar bile, geniş bir yönelimi ve hatta İslamî hareketteki ana bünyeyi ifade etmediği, daha önce, vurgulanmış ve kanıtlanmıştı. Bu yüzden, şiddete başvuran İslamî hareketlerin geleceğini, diriliş hareketinin bütünü ve bu vakıanın bütün boyutlarının geleceği olarak görmek, bu olgunun boyutlarından, özellikle de asıl ve ana boyut olmayan bir boyutunun geleceği ile ilgili düşünceye dayandığından, bu görüş oldukça sakıncalıdır. Aynı şekilde, diriliş olgusunun geleceğini, bu olgunun artmasında etkili olan Arap ve İslam gerçeği ile ilgili mevcut problemleri ve meydan okumaları anlamadan ve bu olgudaki devamlılığın ve değişmenin sınırlarını tanımadan anlamak imkansızdır.

Bu durumda, düşünülmesi ve araştırılması gereken pek çok problem ortaya çıkmaktadır.

Birincisi; Arap ve İslam aleminin geleceğinin, İslam'ı,  temel bileşimlerden biri olarak kabul etmeden düşünülemeyeceği üzerinde, İslam devletlerindeki pek çok araştırmacı, düşünür ve hatta siyasîler arasında ittifak vardır.

İkincisi; İslamî diriliş olgusunun ortaya çıkması ve tırmanması İslam aleminin yaşadığı hayatın bütün yönlerine yayılmış toplumsal krizlerle irtibatlıdır. Bu krizin en önemli özellikleri, kalkınma ve modernleşme tecrübelerinin başarısızlığa uğraması ve yarıda kalması, kimlik bunalımının kökleşmesi, dışa bağımlılığın artması, Batılı değer ve davranışların yayılması, Siyonist İsrail'in saldırganlığının önlenmesinde etkisiz kalınması vs. olarak ortaya çıkmaktadır. Bütün bunlara rağmen,  Arap ve İslam dünyasında mevcut problemlerin çözümünde başarısız kalınması neticesinde, sadece bir reaksiyon olduğunu kabul etmek imkansız olup, bu uyanış olgusu, aynı zamanda İslam dininin tabiatının asıl bir parçasıdır ve onun temel bir prensibine dayanmaktadır. Aynı şekilde, o, İslam ümmetinin uzun tarihî deneyimleri akabinde ortaya çıkan tarihî oluşumunun bir parçasıdır. Bu olgunun coğrafî ve sosyal çerçevesinin genişliği, onu İslam toplumlarındaki sosyal oluşumların önemli bir unsuru yapmıştır. Bu yüzden diriliş olgusunun devamlılığı, onun kendine has bazı özellik ve unsurlarına ve de asgari düzeyde bu olgunun ortaya çıkması ve tırmanmasına etki eden bazı problemlerin devamlılığına bağlıdır.

Üçüncüsü; bu olgunun geleceği ile ilgili görüşler çerçevesinde Batılı çalışmalar, siyasî İslamî cemaat ve örgütlerin İslam dünyasındaki mevcut problemleri çözebilecek açık ve net düşünce ve projelere sahip olmadıkları üzerinde yoğunlaşmaktadırlar. Bu bir ölçüye kadar doğrudur. Fakat İslamî zeminden hareketle mevcut problemlere çözüm ve projeler sunmak maksadıyla pek çok İslam aliminin gerçekleştirdiği yaratıcı çabalar, bu eserlerin görmezlikten geldiği ve üzerinde düşünülüp netleştirilmesi gereken bir konudur. Burada iktisadî sistemin tabiatı, siyasî sistemin özellikleri, sosyal adalet problemi ve eşitlik, vatandaşlık, azınlıklar ve saire konusundaki pek çok problemle ilgili mevcut sorunlara İslamî bakış çerçevesinde pek çok ciddî çalışmaya işaret edilebilir. Bu bakımdan, bu fikrî kaynakla siyasî olan veya olmayan diğer diriliş hareketlerinin kaynakları arasındaki bu kolay etkileşim, mevcut sorunlara çözüm ve projeler sunmada etkinlik açısından diriliş olgusunun geleceği için hakim değişken durumundadır. Özellikle bu fikrî kaynak, olumsuz manada değil olumlu manada, daha fazla etkili ve tesirli olabilmek için, siyasî kaynağı yönlendirecek, hareketini kontrol altına alacak ve olumsuzluklarını ortadan kaldıracak dayanaklara sahiptir.

Dördüncüsü; Batılı çoğu araştırmalarda olduğu gibi,  İslamî cemaat ve örgütleri, İslam ülkelerindeki siyasî istikrarsızlığın doğrudan sorumlusu olarak görmek imkansızdır. Çünkü bazı cemaatlerin şiddet faaliyetleri, istikrarsızlığın sadece bir yansımasıdır. Fakat bu, istikrarsızlığın kaynaklarından değildir. Yani o, istikrarsızlığın ifadesi olup, onu yaratmamaktadır. Nitekim şiddet faaliyetleri, sadece bazı İslamî cemaatlerin yaptığı şeyler değildirler. İslam toplumlarında askerler, işçiler, talebeler, bazı solcu örgütler gibi diğer güçlerin de başvurduğu bir olgudur. Bu bakımdan siyasî istikrarsızlığın köklerini, İslam ülkelerinin şikayetçi olduğu ve bunların üstesinden gelmede veya azaltmada mevcut yönetimlerin siyaset ve uygulamalarının başarısızlığa uğradığı bir grup yapısal bozukluk ve çelişkilerde (sosyal, siyasî, itikadî ve haricî) bulmak mümkündür.

Bu sıkıntıların başında kimlik bunalımı, millî kalkınma sorunları, tabakalar arasında iktisadî farklılıklar ve bu uçurumun büyümesi, yönetimde krallık ve tek kişinin yönetimi ve dışa bağımlılığın artması vs... gelmektedir. Bunun neticesinde bu çelişki ve sıkıntıların devamı, İslam ülkelerindeki siyasî istikrarsızlık olgusunun yayılması ve devam etmesinin birinci sorumlusu olarak kabul edilebilir.

Bu araştırmaların genel özeti olarak şunları söyleyebiliriz. İslamî diriliş olgusunu ele alan Batılı çalışmalar, aşağıdaki birçok özelliğiyle tanınmaktadırlar: İslam'ı tanımlamak ve araştırma konusu bu olguyu vasıflandırmakta kullanılan kavramların fazlalığı ve kapalılığı söz konusudur. Buna ilaveten, İslam'a ve İslamî diriliş olgusuna tek bir boyutundan bakan (parçacı) görüş, tarihî ve evrensel boyutu görmezlikten gelme, bu olguyla şiddet ve aşırılık arasında bağ kurma şeklindeki yaygın görüş, olgunun yorumu çerçevesinde ise, Batılı çalışmalar, İslam dininin tabiatı ile ilgili yorumların bu canlılık ve dirilişin kaynağı olduğunu görmezlikten gelmektedir. Batılı çalışmaların çoğu, bu vakıanın geleceği ile ilgili olarak, bu cemaatlerin, İslam'dan hareketle mevcut sorunlara çözüm ve projeler ortaya koymada başarısız kalacakları ve İslamî cemaat ve örgütlerin İslam devletlerinde siyasî istikrarsızlığın temel kaynağı olmaya devam edeceği fikri üzerinde ısrar etmektedirler.

Acaba, bu olguyla ilgili Arapça çalışmalar hakkında ne söylenebilir?

6- Bu Vakıayla İlgili Arapça Araştırma ve İncelemeler: Mısır'lı Düşünür ve Araştırmacıların İnceleme ve Araştırmalarında Yer Alan Belli Başlı Düşünceler

Burada genel bir kaç mülahazayı ortaya koymak mümkündür.

Birincisi; bu konuda, ciddi Arapça araştırmalarının sayısı az ve beklenen düzeyde değildir. Bu eserler,  olgunun, tabiatı, iç ve dışta kazandığı önem ve tesirleriyle uyuşmamaktadır.

İkincisi;   bu olguyu tanımlamada kullandıkları kavramlar ve onunla ilgili ileri sürülen yorumlar dolayısıyla Batılı çalışmalara yöneltilen pek çok tenkidi, bundan çok daha şiddetli ve daha güçlü bir şekilde Arapça çalışmalara yöneltmek mümkündür. Batılı araştırmalarda olduğu gibi bunlarda da, İslam'ı tanımlamada ve bu diriliş olgusunu ve bu olgunun sosyal yapısını oluşturan güçleri tanımlamada kavram kargaşası mevcuttur. Bu konuda pek çok kavram ve ıstılahlara dikkat çekmek mümkündür. Örneğin; Devrimci İslam, İlerici İslam, Siyasî İslam, Protestocu İslam, İtirazcı İslam, Aydınlatıcı İslam, Şekilci (Amelî) İslam, İntikamcı İslam, Medeni İslam, Resmî İslam, Halk İslamı, İslamî Köktencilik, İslamî Yayılma, Aşırı İslamcılar, Siyasî İslamî Hareketler, İslamî Muhalefet, Akılcı Köktencilik, Aktif Köktencilik vs...[35] Bu kargaşa ve kapalılık sadece kavramların çokluğu ile sınırlı kalmayıp bu kavramların delalet ve manalarına da hakimdir.

Üçüncüsü; İslamî diriliş olgusunu yorumlama çerçevesinde,  pek çok Arapça araştırma, bu olgunun yorumlarını Batılı araştırmaların zikrettiğinden farksız bir şekilde zikretmektedirler. Aynı şekilde bunlar, bu olgunun önemli yorumlarından biri olan, İslam dininin tabiatı ve onun dinamizminin kaynakları ile ilgili yorumu çoğu kere görmezlikten gelmektedirler. Arapça çalışmaların çoğu, bu olgunun tarihî ve evrensel iki boyutunu ihmal ettikleri şeklinde Batılı çalışmalara yöneltilen eleştiriyi kabul etmez.

Dördüncüsü; onların çoğu İslamî diriliş olgusunu değerlendirirken çeşitli ideolojik zeminlerden ve fikirlerden hareket etmektedirler. Böylece bunlar, özelde İslamî diriliş olgusuna, genel olarak da İslam'a yönelik daha önceden sahip oldukları değer hükümlerini serdetmektedirler.

Vakıayla ilgili Arapça çalışmaları, aşağıdaki şekilde üç temel eğilim etrafında tasnif etmek mümkündür:

Birinci Eğilim; olguyu reddeden bir grup çalışmayı içermektedir. Bu tip çalışmalar,  olumsuz bir bakış açısıyla ona baktıkları için,  onu donukluk,  aşırılık, ilme,  modernleşmeye ve insan haklarına düşman olarak görmektedirler. Onlar, İslamî cemaat ve örgütlerin,  mevcut problemlere çözümler getirecek açık projelere ve net düşüncelere sahip olmadıkları,  sadece, ahlakî ve îtikadî yönle yetindikleri konusu üzerinde durmaktadırlar.  Bu yönelişe, pek çok solcu yazar ve düşünür ve bazı Liberaller dahil edilebilir.[36]

İkinci Eğilim; bu olguya, araştırmacı bir gözle bakan bir grup araştırma ve incelemeyi ihtiva etmektedir. Çünkü onlar, bu olguyu İslam toplumlarındaki canlılık ve uyanışın bir unsuru olarak kabul etmekte ve onda bu toplumların geleceğinin bir suretini görmektedirler. Yine bu araştırmalar, diriliş olgusunu, doğruya yönlendirmenin ve bazı eksikliklerini gidermenin önemi üzerinde durmaktadırlar. Bu eğilime Şeyh Yusuf el-Kardavî, Fehmi Hüveydî, Dr. Muhammed Amare, Dr. Rıdvan Seyid, Adil Hüseyin, Dr. Hamid Rebi', Şeyh Muhammed Gazzalî ve diğer pek çok isim dahil edilebilir.[37] Bu eğilimin taraftarları, İslam kültürünü, onun sağlamını ve çürüğünü ayırmak ve bu kültürden hareketle mevcut problemlere çözümler ortaya koymak ve neticede İslam'ı (değer, fikir ve sistem olarak) günümüz gerçeği ile irtibatlandırmak amacıyla yeniden gözden geçirmek ve onu metodik açıdan yeniden değerlendirmektedirler.

Üçüncü Eğilim;  bu olgunun özelliklerini ortaya çıkarmak ve boyutlarını tahlil etmek amacıyla Arap araştırmacıların Arapça ve İngilizce olarak hazırladıkları bir grup akademik araştırma ve çalışmayı kapsamaktadır. Bu araştırmalar, olguyu tahlilde, sosyal ve siyasî bazı araştırma yöntemleri ve araçlarına dayanmadığı için, onlarda akademik ve araştırmacılık özelliği ağır basmaktadır. Bunlar, ister olguyu tanımlamada kullanılan kavramlarla isterse, onun hakkında ileri sürülen yorumlarla ilgili olsun bazı önyargılı ve ideolojik fikir ve tercihlerden ari değildir. Esas itibariyle, onlar bu İslamî diriliş olgusunun aktifliğini ve pratik faaliyetlerindeki dinamiklerini tahlil üzerinde yoğunlaşarak, bazı İslamî cemaatlerin sosyal temellerini, teşkilat ve fikir sistemlerini tahlil etmekte ve bir taraftan bu cemaat ve örgütler arasında ilişki şekillerini, diğer taraftan da, bu cemaatlerdeki mevcut gruplar ve bunlarla ilişki halinde bulunan siyasî yönetimler arasındaki bazı ilişki ve etkileşim şekillerini gözlemlemektedirler.[38]

Kısaca; İslamî diriliş olgusu etrafındaki Arapça araştırma ve incelemelere, gerek olgunun önemi, tesirleri ve uzantıları, gerekse vakıayla ilgili Batılı araştırmalar çerçevesinde baktığımızda, bunların nitelik ve nicelik açısından istenen düzeyde olmadığını söylemek mümkündür. Bu durum, İslam ülkelerindeki araştırmacılara ve akademik merkezlere, bu olgunun analizini yapma, boyutlarını ve sınırlarını,  güç kaynaklarını ve zaaf noktalarını, devamlılık imkanlarını, Arap ve İslam aleminde, şu anda ve gelecekteki gelişmelerle olan irtibatını tesbit konusunda büyük sorumluluklar yüklemektedir.

Acaba bunun gerçekleşmesi mümkün müdür?

İşte meydan...



*     Bu makalenin Arapça orijinal metni, Minberü'l-Hivar adlı derginin 25. sayısında (1992), 6-44 sayfaları arasında yayınlanmıştır. Makale,  bu olgunun, özellikle,  Arap ülkelerindeki durumunu ele aldığından ülkemizdeki işaret ve yansımaları konusunda eksiktir. Bu eksikliği gidermek için yapılacak ciddî araştırmalara acilen ihtiyaç vardır.(Mütercim)

**    Her iki araştırmacı da, şu anda, Kahire Üniversitesi İktisadî ve Siyasî Bilgiler Fakültesi'nde Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadırlar.

[1]     Bu çalışma aşağıdaki araştırmaların tahlil ve değerlendirilmesine dayanmaktadır:

      -Altman, I. "Islamic Movements in Egypt", Jerusalem Quarterly, 10 (1979), s. 87-106.

      -Bari, Zohural. "Impact of Iranian Revoluation on the Movement of Islamıc Revival in Arab East", International Studies, 3(1986),s. 39-55.

      -Berger, M. Islam in Egypt: Social and Political Aspects of Popular Religion, (New York: Cambridge Univ. Yayını,1970).

      -Bill, A.James. "Resurgent Islam in Persion Gulf", Foreign Affairs, cilt:63,No:1 (1984).

      -Bortwick, M.Bruce. "Religion and Politics in Israel and Egypt", Middle East Journal, cilt:33, No:2, s. 145-163.

      -Cudsi, S. Alexander. "Islam and Politics in the Sudan", "Islam in the Political Procces", -editör P. James Piscatori- adlı kitabın içerisinde, (Cambridge: Cambridge Univ. Yayını,1983), s. 36-56.

      -Carrol, G.Terrance. "Islam and Political Community in the Arab World",  International Journal of Middle East Studies, 18 (1986).

      -Davis, Eric. "The Concept of Revival and Study of Islam and Politics",  "The Islamic Impulse " -editör F. Barbara Stowaser- kitabı içerisinde, (London:Croom Helm 1987). s. 37-58.

      -Dekmecian, R.H. "The Anatomy of Islamic Revival: Legitimacy Crises, Etnic Conflict and the Search of Islamic Alternatives",  Middle East Journal, cilt:34, No:1, (1982), s. 1-12.

      --------------------. "The Islamic Revival in the Middle East and North Africa", Current History, 456 (1980), s. 169-179.

      --------------------. "Fundamentalism in Islam: Theories, Typologies and Trends", Middle East Review, cilt:17, No:4, (1985), s. 28-33.

      --------------------. Islam in Revolution: Fundamentalism in the Arab World, Syracuse: Syracuse Univ. Yayını 1984.

      -Esposito, J.I. Islam and Development: Religion and Sociopolitical Change, Syracuse: Syracuse Univ. Yayını 1980.

      --------------. Vocies of Resurgent Islam, (New York: Oxford Univ. Yayını 1983).

      --------------. Islam and Politics, (Syracuse: Syracuse Univ. Yayını 1983).

      -Gilsenan, Micheal. "Popular Islam and the State in Contemporary Egypt", "State and Ideology in the Middle East and Pakistan" editörler: Fred Halliday ve Hamza Alevi-  kitabı içerisinde, (London 1988), s. 167-190.

      -Griffith,W.E. "The Revival of Islamic Fundamentalism: The Care of Iran",  International Security , 4 (1979), s. 132-138.

      -Hinnebush,  A.Raymond. "The Islamic Movements in Syria: Secterian Conflict and Urban Rebellion in an authoritarian Populist Regime",  "Islamic Resurgence in the Arap World" - editör A.E. Hilal Dessouki-  kitabı içerisinde, (New York 1982), s. 138-169.

      -Hudson, C.Michael. "The Islamic Factor in Iraqi and Syrian Politics", "Islam in the Political Process" -editör P. James Piscatori- kitabı içerisinde (Cambridge 1983, s. 13-98.

      -Jansen,G.H. Militant Islam, (New York Harper 1979).

      ---------------. “Islamic Fundamentalists: Islamic Resurgence or Decadence

       -----------------."The Islamic Review, cilt:2, (1981).

      -Keddie, R.Nikki. "Islamic Revival in the Middle East: A Comparison of Iran and Egypt", Arap Society: Continuity and Change (London Cromm Helm,1985), s. 65-82.

      -Kepel, Gilles. Muslim Extremism in Egypt: The Prophet and Pharaon (Los Angeles California Univ. Yayını 1985).

      -Lawrance, B.Bruce. "Muslim Fundamentalist Movements: Reflections towards a new approach" , The Islamic Impulse adlı kitabın içinde s. 15-36.

      -Lewis, Bernard. "The Return of Islam", Middle East Review,12 (1979), s. 17-23.

      --------------------."Islamic Political Movements", Middle East Review, cilt:8 N0:4 (1985), s. 23-37.

      Liebesny, J.Herbert. "Judical Systems in the Near and Middle East Evolutionary Development and Islamic Revival", Middle East Journal, Cilt: 37, No: 2 (1983).

      -Manson, Henry. "The Social Base of Islamic Militancy in Morocco", Middle East Journal, cilt:40, No:2  (1983).

      -Macintrye, R.Ronald. "Saudi Arabia", The Politics of Islamic Reassertion, -editör Muhammed Eyüp- kitabı içerisinde  (New York St. Martin’s 1981), s. 1-29.

      -Mayer, E.Ann. "Islamic Resurgence or New Prophethood: The Role of Islam in Qadhadafi’s Ideology", Islamic Resurgence in the Arab World kitabı içerisinde, (New York 1982), s. 196-220.

      -Nash, Manning. "Fundamentalist Islam: Reservoir for Turbulence", Journal of Asian and African Studies, 1-2  (1984), s. 37-79

      -Ochsen, Wald William. "Saudi Arabia and Islamic Revival", International Journal of Middle East Studies, cilt:13,No:3 (1981), s. 271-286.

      -Pipes, D. "This World is Political: The Islamic Revival of Seventies", Orbis, 24 (1980), s. 17-39.

      -Rabinowitch, I. "The Islamic Wave", Washington Quarterly, 1 (1979), s.  139-143.

      -Sivan, Emmanuel. Redical Islam: Medieval Theology and Modern Politics,(New Haven Yale Univ. Yayını, 1985).

      -Springborg, R. "Egypt Syria and Iraq" , The Politics of Islamic Reassertion, (New York 1981)  kitabı içerisinde, s. 30-52.

      -Segre,V.Dan ve Szyliowicz, S.Joseph. "The Islamic Revival", Washington Quarterly, cilt:4 No:2 (1981), s. 126-137.

      -Taylor, R.Alan. "The Political Psychology of Islamic Resurgence in the Middle East", Amarican-Arab Affairs, No:4 (1983), s. 120-131.

      -Tessler, M.A. "Political Change and Islamic Revival in Tunisia", Magreb Review, cilt:5 (1980), s. 8-19.

      -Vatikiotis, P.J. "Islamic Resurgence: Artical View", Islam and Power -editörler S.A. Cudsi ve A.E.Hilal Dessouki- kitabı içerisinde (London Croom Helm 1981), s. 169-187.

      -Vatin, C.J. "Reviwal in Magreb: Islam is an Alternative Political Language", Islam and Power (London 1981) kitabı içerisinde, s.221-257,

      -----------------------."Religious resistance and state Power in Algeria ",  Islam and Power kitabı içerisinde, s.119-157.

      ------------------------. "Popular Puritanism versus. State Reformism: Islam in Algeria", Islam in the Political Process (Cambridge 1983), kitabı içerisinde, s. 98-122.

      -Warburg, R.Gabries. “Islam and Politics in Egypt”, 1952 s. 80, Middle Eastern Studies, cilt:18, No:2 1982, s. 131-157.

      -Walt, Suzan. "Islamic Appeal in Tunisia", Middle East Journal, cilt:40, No:4 (1986).

      -Alan, Rosilian. "el-Harekat'ül-İslamiyye İ‘adetün li Teşkili's-Sahveti's-Siyasiyye fi Mısr", en-Nizamü's-Siyasiyyü'l-Mısri: et-Teğayyür ve'l-İstimrar (Kahire 1988)- editör Aliyüddin Hilal-  kitabı içerisinde, s. 985-1040.

      Fransuva, Burga. "et-Teyyaratü'l-İslamiyye fi'l-Mağribi'l-Arabî", 15-18 Ocak 1988'de Kahire'de düzenlenen,  Arap Ülkelerinde Yeni Siyasi Değişimler adlı sempozyuma sunulan tebliğ.            

[2]     Bruce B.Lawrence, "Muslim Fundamentalist...", The Islamic Impulce kitabı içerisinde, s. 15-20.

[3]     Age., s. 15-20.

[4]     Jean, Claude Vatin, "Popular Puritanism..",  İslam and Power kitabı içerisinde,  s. 98-122,  Terrange G.Garrol, "Islam and Political Community in the Arab World", International Middle East Studies, 18 (1986), s. 185-189.

[5]     Jean Claude Vatin, "Revival..", aynı kitap içerisinde,  s. 221-222.

[6]     Muhammmed Haseneyn Heykel,  "Havacis Mustakbeliye", el-Mustakbelü'l-Arabî, 108 ( 1988  ), s. 4-9.

[7]     Örneğin bkz. Edward Said, el-İstişrak, Arapçaya Ter. Kemal Ebû Dîn, Beyrut 1981. (I.Baskı), Nasr Muhammed Arif, Nazariyyetü't-Tenmiyeti's-Siyaseti'l-Muasıra: Dirase Nakdiyyet fî dav'i'l-Manzûr el-İslamî,  s. 48-73, (Kahire Üniversitesi İktisadî ve Siyasî Bilimler fakültesinde yapılmış Master tezi, Kahire 1988).

[8]     "Fundamentalizm" kelimesinin kökleri ve bu konudaki görüşlerle ilgili fazla bilgi için bkz. Rabıtatü'ş-Şebabi'l-Müslim'il-Arabi, El-İslamü's-Siyasî ve Tahavvülatü'l-Fikri'l-Muasır,  s. 23-24. (Müslüman Arap Gençliği Birliği Kültür Derneği Yayını 1988.), Muhammed Said el-Aşmavî, el-İslam ve's-Siyase,  s. 129, Kahire 1987.

[9]     The New Encyclopedia Britannica,  s. 777-780, London 1973-1974,   Longman Dictionary of Contemporary English,  s. 416,  London 1987.

[10]    The New Encyclopedia Britannica,  s. 779.

[11]    Fehmi Huveydî,Da'vetün ila'l-Farz", el-Ehram, 24/5/1988.

[12]    Daha fazla bilgi için bkz. İbn Manzûr, Lisanü'l-Arap, I/90, 790,  Kahire  trz.,  Mu'cemü'l-Lüğati'l-Arabiyye el-Mu'cemü'l-Kebîr, I/334-337, Kahire 1970,  Mu'cemü'l-Vasît, I/20. (III. Baskı). el-Mevsuatü'l-Arabiyye el-Müyessere, I/17,  Beyrut 1987.

[13]    Fehmi Huveydî, a.g.makale, el-Ehram, 24/5/1988.

[14]    Hasan Hanefî, "el-Harekatü'l-İslamiyye el-Muasıra: Merhale tarîhiyye Salise",  el-Yevmü's-Sabi',  254 (1989),  s. 18.

[15]    Muhammmed Abid el-Cabirî, Zaruretü'l-Bahs an Nukatü'l-İltikai li Muvaceheti'l-Masîr el-Müşterek,  el-Yevmü's-Sabi',  254 (1989),  s. 19.

[16]    Dr. Yusuf el-Kardavî, "el-İtar el-Amm li's-Sahveti'l-İslamiyye el-Muasıra",  es-Sahvetü'l-İslamiyye ve Hümûmü'l-Vatani'l-Arabî  -ed. Sa'düddin İbrahim-  kitabı içerisinde,  s. 17-114, Amman 1988.

[17]    Fehmi Hüveydî, es-Sahvetü'l-İslamiyye ve'l-Muvatana ve'l-Müsavvat, (bir önceki dipnotta geçen kitap içerisinde), s. 190-191.

[18]    Dipnot belirtilmemiş.(Mütercim)

[19]    Daha fazla bilgi için bkz. Dr. Sa'duddin İbrahim, es-Sahvetü'l-İslamiyye el- Muasıra: verakatün Halfiyye, (16. Dipnotta geçen eser içerisinde),  s. 396-398.

[20]    "Unf", (şiddet) kelimesi her ne kadar, hadislerde değiştirme, kınama ayıplama gibi anlamlarda kullanılsa da, Kura'n-ı Kerim'de geçmemektedir. Hz. Peygamber (SAV) şöyle buyurdu: "Allah yumuşaktır, böyle davrananları sever. Şiddete (Unf) karşı vermediği şeyi, yumuşak davranmaya karşılık verir." (Nevevî rivayet etti). Fakat Kur'an ve Sünnet'te, belirli hedefleri gerçekleştirmek amacıyla güç kullanma ve tehdit anlamında bazı kelimeler kullanılmıştır. Bu kelimeler arasında, İkab, katl, bağy, advan, cihad bulunmaktadır. Yine Kur'an ve Sünnet, ister İslam ülkesi içerisinde, isterse bir Müslüman ülkenin dış güçlerle ilişkileri çerçevesinde olsun güç kullanmanın bir grup şart ve kaidesini içermektedir. Daha fazla bilgi için bakınız. Abdülmecid eş-Şerefî, el-İslam ve'l-Unf: fî'd-Damîr el-İslamî ve'd-Damîr el-Mesihî fî Muvacehetihima li't-Tehaddiyati'n-Nümüv, s. 190 Tunus 1976.

[21]    Fazla bilgi için bkz. Nevin Abdülhalık Mustafa, el-Muaraza fî'l-Fikri's-Siyasî el-İslamiyye, s. 171-172. (Kahire Üniversitesi İktisadî ve Siyasî Bilimler Fakültesi'nde yapılmış Doktora tezi 1983),  Muhammed Amare, el-İslam ve's-Sevre, Beyrut 1980 (I. Baskı).

[22]    Muhammed Amare, el-Ğulüv ve't-Tatarruf... ,  s. 80.

[23]    Bu neticeler, bazı İslamî cemaat ve örgütleri tahlil eden Arapça ve yabancı dillerde yayınlanan pek çok araştırma tarafından desteklenmektedir. Örneğin, Dr. Muhammed Abdülbakî el-Hermasî, “el-İslam el-İhticacî fî Tunus", el-Harekatü'l-İslamiyye el-Muasıra fî Vatani'l-Arabî, (Beyrut 1987) -editörler İbrahim Sabri Abdullah ve diğerleri- kitabı içerisinde, s. 247-249, Dr. Muhammed Abid el-Cabirî, "el-Hareketü's-Selefiyye ve'l-Cemaati'd-Diniyye el-Muasıra fî'l-Mağrib”, aynı kitab içerisinde. s. 187-235. Saha araştırması için bkz. Kahire Sosyal (Suçlar) ve Cinayet Hadiselerini Araştırma Merkezi tarafından  "el-Fethiyye el-Askeriyye" ve "et-Tekfîr ve'l-Hicre"  adlı iki cemaatle ilgili olarak, 14/10/1979'da düzenlenen "Dinî Aşırı Hareketler" adlı birinci toplantıya sunulmuş bir inceleme. Sa'düddin İbrahim, “Islamic Militancy as a social movement: the case of two groups in Egypt" , Islamic Resurgence in the Arab World , -editör Ali E. Hilal Dessouki- (New York 1982)  kitabı içerisinde, s. 117-137.

[24]    Rıdvan es-Seyyid, el-İslam el-Muasır: Nazarat fî'l-Hadır ve'l-Mustakbel, s. 23, Beyrut 1986.

[25]    Dr. Ahmed Sıdkî ed-Deccanî, es-Sahvetü'l-İslamiyye ve Meşarî'ü'l-Heymeneti'l-Ecnebiyye,  16 nolu dipnotta geçen kitab içerisinde. s. 130.

[26]    Fazla bilgi için bkz. Ducanî, age. s. 129-140.

[27]    Deccanî, age.  s. 131.

[28]    Vahid Abdülmecid, "İntihabü'l-Kenîseti's-Sanî Aşare ve'n-Nizamü'l-Hizbî el-İsrailî", Kahire Üniversitesi İktisadî ve Siyasî Bilimler Fakültesi Siyasî İncelemeler ve Araştırmalar Merkezi'nin 3/1/1989 tarihinde düzenlediği "Tahlîl Haici'l-İntihabati'l-İsrailî"  adlı toplantıya sunulan tebliğ.

[29]    Fazla bilgi için bkz. Muhammmed Amare, el-İslam ve Usûlü'l-Hükm ala Abdürrazık, s. 45, Beyrut 1972. Dr. Ahmed Kemal Ebû'l-Mecd, "es-Sultatü's-Siyasiyye fî'l-İslam",  Arabî, 300 (1984), s. 24. Şihabü'd-Dîn b. Ebî Rebi', Sülûkü'l-Memalik fî Tedbîri'l-Memalik, thk. Hamid Rebi', I/17, Kahire 1980. Dr. Seyfüddin Abdülfettah, et-Tecdîdü's-Siyasî ve'l-Vakı'ı'l-Arabî el-Muasır: Rü'ye İslamiyye, Kahire 1989.

[30]    Kardavî, age, s. 22-23.

[31]    Dr. Hişam Cüayt, "Sur’a beyne’l-Alemeyn", el-Yevmü's-Sabi', 260 (1989), s. 46.

[32]    Arap dünyasında solun bunalımının sebepleri ve tezahürleri konusunda geniş bilgi için bkz. Hüseyn Muhammed Mahmud Ma'lum, "Kıraat fî Nakdi'l-Yesar el -Arabî", el-Mustakbel el-Arabî, 114 (1988), s. 134-152, Tarık Y. İsmail, "The Communist Movements in Arab World", Law, Personalities and People of Middle East,  (Boulder 1987) -editör James Piscatori ve George S. Harris- kitabı içerisinde, s. 169-204.

[33]    Helen Desfosses, Jacques Levesque, ed., Socialism in the Thirdworld,  London 1975.

[34]    Muhammed Safiyüddin Muhammed Cevdet Salim, el-Fikrü'l-Kavmî el-Arabî ve's-Siyase el-Arabiyye maa Tatbîk ala Masdari'l-Cezair-Suriye 1952-1970, Kahire Üniversitesi İktisadî ve Siyasî Bilimler Fakültesinde hazırlanmış tez. Kahire 1989.

[35]    Bu kavram ve isimler, İslamî diriliş olgusunun bazı yönlerini ele alan Arapça pek çok araştırmada kullanılmaktadır. Aynı şekilde, bu kavramlar, basında ve parti kulislerinde oldukça rağbet görmektedirler.

[36]    Örnegin bkz. Dr. Ferec Fude, et-Tayyar es-Siyasî ed-Dinî ve Bidayat es-Sukût, el-Ezmine, 15 (1989), s. 34-94, el-Cemaatü'l-İslamiyye ve Hukûkü'l-İnsan fî Mısr, (Mısır İnsan Hakları Derneği'nin 8-9 Aralık 1985 tarihinde düzenlediği, Mısır'da İnsan Hakları toplantısına sunulmuş bir bildiri), Kable's-Sukût, Kahire 1985, Dr. Fuad Zekeriyya, el-Hakîka ve'l-Vehm fî'l-Harekati'l-İslamiyye el-Muasıra, Kahire 1986, "et-Tatarruf es-Siyasî ed-Dinî fî Mısr: el-Cüzûr, el-Vakıa el-Mustakbel”,  Fikr, 8/12/ 1985, s. 31-111, Dr. Nizar el-Hadisî, Kadiyyetü'd-Demokratiyye ve'l-Cemaatü'l-Diniyye, el-Bahis el-Arabî, Nisan-Temmuz  1986, s. 28-34.

[37]    Örneğin bkz. Dr. Hamid Rebi', Mustakbelü'l-İslam es-Siyasî, Bağdat 1984, Rıdvan es-Seyid, a.g.e., Tarık el-Beşerî, "Seyabkî el-Ğulüv ma Bakiye et-Tağrîb", el-Arabî, 309 (1984),  s. 58-61, Huveydî, "el-İslamiyyûn ve'l-Unf", el-Ehram,  1/10/1985, “Da'vetün ila Farz”, el-Ahram, 25/5/1988, Muhammed Rıza Muharrem, "el-Hareketü'l-İslamiyye ve'l-Unf", el-Müslim el-Muasır, 35 (1978), s.9-18, el-Aşmavî, el-İslam ve's-Siyasî,  Kahire 1987, Amare, es-Sahve el-İslamiyye ve't-Tahaddî el-Hadarî,  Kahire 1985, Muhammed Gazalî, "Hezar mine't-Tedeyyün el-Mağşûş", el-Arabî,  309 (1984), s. 41-43, Dr. Muhammed Fethi Osman,el-Kam'u  Sebeben li't-Tatarruf  ve Leyse I'lacen leh",  el-Arabî,  309 (1984), s. 56-57, Dr. Vecih Kevseranî, "Selase Ezmine fî Meşrûi en-Nehdati'l-Arabiyye ve'l-İslamiyye”, el-Mustakbelü'l-Arabî, 120 (1989), s. 4-25, Dr. Kardavî, Eyne'l Halel, Kahire 1985, el-Harekatü'l-İslamiyye beyne'l-Cümûd ve't-Tatarruf,  Doha 1402.

[38]    Örneğin bkz. Esma el-Arîf, "el-Harekatü'l-Usûliyye ed-Diniyye fî Tunus”, el-Menar, 18 (1986), s. 6-12, el-Habîb el-Cinhanî, "es-Sahvetü'l-İslamiyye fî Biladi'ş-Şam: Misal Suriye", el-Harekatü'l-İslamiyye el-Muasıra fî Vatani'l-Arabî, (Beyrut 1987)   kitabı içerisinde,  s. 105-154, Hasen Sabra, "ani's-Sahvet'il-İslamiyyi fî Lübnan", aynı eser içerisinde, s. 161-186,  Rıfat Seyid Ahmed,  Zahiretü'l-İhya el-İslamî fî's-Sebî’niyyat: Dirase Mukarene beyne Mısr ve İran, Kahire 1989, Cabirî, "el-Hereketü's-Selefiyye...", el-Harekatü'l-İslamiyye el-Muasıra fî Vatani'l-Arabî, (Beyrut 1987), kitabı içerisinde, s. 187-235, Muhammed Abdülbakî el-Hermasî, "el-İslam el-İhticacî fî Tunus", el-Harekatü'l-İslamiyye el-Muasıra fî Vatani'l-Arabî, (Beyrut 1987) kitabı içerisinde, s.247-249, Mustafa el-Ğaylanî, "Takrîr Tacmiî': es-Sahvetü'l-Diniyye el-İslamiyye: Hasaisuha, Etvarüha -Mustakbelüha", el-Harekatü'l-İslamiyye el-Muasıra fî Vatani'l-Arabî, (Beyrut 1987),  kitabı içerisinde, s. 333-409, Zahiretü'l-İhya el -İslamî Dosyası, es-Siyase ed-Devliyye, 61 (1989), Arap Sosyal Bilimler Cemiyeti'nin 4-7 Nisan 1989 tarihinde Kahire'de düzenlediği  " Arap Toplumlarında Din" adlı toplantıya sunulan bir grup araştırma, Hişam Cuayt, "es-Sahvetü'l-İslamiyye ve's-Sekafetü'l-Muasıra", es-Sahvetü'l-İslamiyye ve Hümûmü'l-Vatani'l-Arabî, (Amman 1988) , kitabı içerisinde,  s. 275-280, Afif Lütfi es-Seyid, "Religion or opposition: Urban protest movement in Egypt", International Journal of Middle East Studies, C.16,  4 (1984), s. 541-551, Ali E. Hilal Dessouki, "The Islamic Resurgence: sources, dynamics and implications",   Islamic Resurgence in the Arap World ( New York 1982)  kitabı içerisinde, s. 3-31, "The Resurgence of Islamic Organization in Egypt: an  interpretation",   Islam and Power (Londra 1981)   kitabın içerisinde, s. 107-117,  Faruk A. Sankari, "Islam and Politics in Saudi Arabia",   Islamic Resurgence in the Arap World (New York 1982), kitabı içerisinde,  s. 178-195, Hamid A. Ansari, "The Islamic Militant in the Egyptian Politics",  International Journal of Middle East Studies, C.16,  1 (1984),  s. 123-143, Hana Batatu, "Syria Muslim Brothren",   "State and Ideology in the Middle East and Pakistan", -editör Halliday ve Alavi- (London 1988),  kitabı içerisinde, s. 112-132, İbrahim İbrahim, "Religion and politics Under Nasser and Sadat, 1952-1981",  The Islamic Impulse,  (London 1987)  kitabı içerisinde. s. 121-134, Sadüddin İbrahim, "Anatomy of Egypt's Militant Islamic Groups.",   Islamic Resurgence in the Arap World, (New York 1982), kitabı içerisinde, "Islamic Militancy or as a  Social Movements....", Islamic Resurgence in the Arap World,  (New York 1982) kitabı içerisinde,  s. 117- 137.

 


Yorumlar - Yorum Yaz
Takvim
Saat