• Prof. Dr. Sönmez Kutlu
    • Prof. Dr. Sönmez Kutlu
Üyelik Girişi
Başlıklar
Site Haritası

İmam Mâturidî ve Maturidlik Üzerine Söyleşi

EK1:
İMAM MÂTURİDÎ VE MATURİDLİK ÜZERİNE SÖYLEŞİ
aa[1]
 İsmet ANLI: Mâturîdî kimdir, büyüdüğü ortam ve hayatı hakkında neler biliyoruz?
Sönmez KUTLU: İmam Mâturîdî Türk Dünyasının yetiştirdiği abide şahsiyetlerden biridir. Kendinsin doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ölüm tarihinin hicri 333, miladi 944 yılı olduğu kesin gibidir. Mâturîdî bugünkü Özbekistan sınırları içerisinde bulunan Semerkant şehrine yakın Maturid adlı bir kasaba veya köyde dünyaya geldi. Asıl adı Ebû Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mansûr’dur. Mâturîdî’nin Türk olduğuna ilişkin kanaatler hemen hemen kesindir. Maturidiliğin Türkler arasında yayılması da onun Türk olduğuna dair önemli bir ipucu vermektedir.
Döneminin seçkin bilim adamlarından eğitim gördü. Onlardan fıkıh, kelam, dil, felsefe ve tefsir dersleri aldı. Çeşitli bilim dallarında çok önemli eserler bıraktı. Ancak bu eserler, çeşitli sebeplerle, maalesef günümüze kadar ulaşamadı. Bunlardan sadece iki eseri bugün elimizdedir. Bunlardan birisi onun inanç ve itikatla ilgili görüşlerini ihtiva eden Kitâbu’t-Tevhîd, diğeri ise Te’vilâtu’l-Ku’rân’dır. Mâturîdî, fıkıh, kelam, dil, tefsir, hadis vb. bilimlerdeki yüksek eğitimini, Semerkant’ta bulunan ve Dârü’l-Cüzcaniye diye bilinen meşhur bir medresede tamamladı. Burası aynı zamanda önemli bir araştırma merkeziydi. Hocaları arasında çok meşhur İslam bilginleri vardır. Örneğin Ebû Nasr el-İyâzî, Ebû Bekir Ahmet b. İshak b. Salih el- Cüzcanî, Nusaybin Yahya el-Belhi ve Muhammed b Mukatil el-Razî gibi. Daha sonra kendisi bu okulda dersler verdi ve çok sayıda öğrenci yetiştirdi. Öğrencilerden pek azının adını bilmekteyiz. Örneğin bunlardan birisi, Ebû’l-Kasım İshak b. Muhammed b. İsmail’dir. Kısa adıyla Hakîm es-Semerkandî olarak bilinir. Ebû’l-Hasan Ali b. Said er-Rustuğfenî, Ebû Ahmed b. Ebû Nasr Ahmed b. Abbas el-İyazî ve meşhur bir Türk kelamcı Ebû’l-Yüsr el-Pezdevî’nin dedesi  Ebû Muhammed Abdulkerim b. Musa El Pezdevî de onun öğrencilerindendir. Bu isimler Mâturîdî’nin görüşlerini kendinden sonraki nesillere aktarmak gibi bir görev üstlenen önemli şahsiyetlerdir.
İmam Mâturîdî, kelamcı olmasının yanı sıra aynı zamanda bir Türk fakihi ve bir müfessirdir. O, aynı zamanda bir din filozofudur. Çünkü eserlerinde, kendinden önce tartışılan pek çok sorunu, daha değişik sorunlar haline getirerek yeniden tartıştı. Ebû Hanife’nin görüşlerini takip etmiş olan birisi olmasına rağmen, bana göre, Ebû Hanife’yi bir çok konuda aştı. Fakat daha sonraki dönemlerde Ebû Hanife’nin önüne geçirilmesi endişesiyle hak ettiği mevkiye konulmadı. Bu sebepler İmam Mâturîdî, Ebû Hanife’nin görüşlerini tekrarlayan biri değildir. Onun görüşlerinden hareketle, yepyeni bir bilgi kuramı ve bir sistem oluşturmaya çalıştı. İslam Medeniyetinde, “Bilgi Kuramı” nı oluşturan ilk İslam bilgini olarak görmek yanlış olmayacaktır. Bu kadar güçlü bir bilgin olmasına rağmen hayatıyla ilgili çok bilgiye sahibiz. Allaha şükür ki son dönemde yayınlanan bazı eserler, onunla ilgili bazı  karanlık noktaları aydınlatmaya başladı .
İsmet ANLI: Günümüze kadar iki eserinin ulaştığından bahsettiniz. Bunlar hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Günümüzde bu eserlerden ne kadar faydalanmaktayız?
Sönmez KUTLU-İmam Mâturîdî kendinden önce yapılan tefsir çalışmalarını farklı bir şekilde değerlendirir. Ondan önce daha çok rivayete dayalı tefsir çalışmaları vardı. Akla dayalı tefsir çalışmaları yeterince gelişmemişti. Kur’an ayetlerini, doğrudan doğruya vahyin indiği döneme giderek ayetin niçin indiğini, neyin kastedildiğini, Peygamber döneminde nasıl anlaşıldığına dair rivayetleri dikkate alarak açıklamaya Rivayet tefsiri denir. Rivayetlerden ziyade daha çok ayetleri akılla tevil etme şeklindeki  yorum biçimine ise, Dirayet tefsiri denir. Başka bir ifadeyle  daha çok akılla tefsir yapanlar Dirayet yöntemini, rivayetle tefsir yapanlar ise Rivayet yöntemini kullanmış oluyor. İmam Mâturîdî, Rivayet yöntemini değil Dirayet yöntemini, yani akılcı yöntemi benimsedi. Çünkü ayetleri yeniden anlamanın gerekliliğine inanıyordu. Mâturîdî, rivayetle tefsir yapmanın, sadece sahabilere ait olduğunu ileri sürdü. Çünkü onlar olaya bizzat tanık oldular. Ayetin niçin indiğini biliyorlardı. Fakat Mâturîdî, ayetten kastedilenin anlaşılması için akılla tevilin şart olduğuna inanıyordu. Bu yüzden Te’vilâtu’l-Ku’rân adıyla bir tefsir yazdı. Daha sonraları eseri Te’vilâtu Ehli Sünnet olarak meşhur oldu. Mâturîdî burada kendinden önce yapılanlardan farklı olarak yeni bir yöntem geliştirdi. Bu sebeple o İslam düşüncesinde “yorumbilim” geleneğini ilk başlatanlardan sayılabilir. O, metne bağlı kalmakla beraber, metin merkezli olmaktan çok olgu merkezli düşünüp hayatın sorunlarına odaklanan ve olgudan metne gitme şeklindeki bir yöntemi geliştiren birisidir. Ama Rivayet tefsircileri, daha çok rivayetten hareketle sorunlara çözme yaklaşımını benimsedi. Bunun başka bir adı “metin merkezli” düşünce biçimidir. Mâturîdî’nin Te’vilâtu’l-Kur’ân’ı, Kur’an’ı başından sonuna kadar, yani ilk sureden son sureye kadar ayetleri tek tek yorumlayan bir tefsirdir. Türkiye’de, bu eser üzerine yoğun çalışmalar yapıldı. Ancak bu tefsirden bir çok sure, doktora tezi olarak çalışılmasına rağmen, bütünü tahkik edilip yayımlanamadı. Türkiye dışında Müslüman bilim adamları tarafından da tahkik edilmek istendi. Sadece Bakara suresinin belli ayetleriyle sınırlı kaldı. Bu tefsir, 2004 yılına kadar tam olarak yayınlanamadı. 2004 ve 2005 yıllarında Arap dünyasında iki ayrı baskısı yapıldı. Hemen akabinde Te’vilât’a büyük bir ilginin başladı. Suriyeli bir Hıyemî adında Hanımefendi Tevilat’ı baştan sona tahkik edip yayınladı. Türkiye’de ise, Prof. Dr. Bekir Topaloğlu hocanın başkanlığında bir komisyonun çalışmalarını sürdürmektedir.  Tefsirin 10. cildi  çıktı. Muhtemelen toplam 16 veya 17 cilt olacak. Bu eserin tamamının Türk araştırmacılar tarafından yayımlanması sevindirici ve mutluluk verici bir hadisedir. Çünkü Mâturîdî’nin Kur’an’a bakışını, Kur’an üzerinden hayata bakışını, Kuran üzerinden din ve dünya görüşünü tespit etme imkanına kavuşacağız. Mâturîdî’nin tefsiri,  yorum geleneğinde dirayet tefsirlerinin ilki kabul edilir. O, kelamda olduğu gibi, fıkıhta ve diğer bilimlerde de aklı çok iyi kullanır. Tefsirinde kendi dönemindeki kelamî ve felsefî ekollerin görüş, iddia ve itirazlarına  cevap verir. Bu nedenle bir Kelamî Tefsir niteliği de taşır. Artık Mâturîdî’nin görüşlerini diğer eserleri ulaşmamasına rağmen, bize ulaşan Kitabu’t-Tevhîd’inin yanı sıra bu dev eserden öğrenme imkanımız vardır.
Diğer önemli eser Kitab-ı Tevhîd’dir. Tevhîd adlı eser, önemli konularını açıklamaya ve ispat etmeye çalışır. Örneğin İslam inancının temel konuları olan Allah’ın varlığı, delilleri, zat ve sıfatları, nübüvvet sorunu, ahiret hayatı ve onunla ilgili deliller, iman nasıl gerçekleşir, imanla ameller arasında nasıl bir ilişki vardır gibi değişik kelami sorunları içerir. Bu eser sadece kelami bir eser olmaktan ziyade çağdaş dönemde din felsefesi bakımından çok önemli sorunları tartışması bakımından da önemlidir. Şu anda diyebilirim ki Mâturîdî çevrelerde Mâturîdî’nin bu eserini kelamî açıdan aşabilmiş bir eser yazılmış değildir. Ama bu eserin son kısımları eksik görünüyor. Çünkü bazı siyasi konuları içeren imamet konusu, bu eserde yer almamaktadır. Fakat bu konudaki Mâturîdî’nin görüşlerini diğer kaynaklardan telafi etmek mümkündür. Kitabu’t-Tevhîd’i Türk dini düşüncesi açısından değerlendirirsek, Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lugati’t-Türk’ü nasıl bir öneme sahipse, dini bakımdan da Mâturîdî’nin bu eseri de bu denli önemlidir. Bu mukayeseyi değişik zamanlara yaptım. Çünkü böyle bir eser henüz aşılabilmiş değildir. Kitabu’t-Tevhîd’i, ilk defa 1970’li yıllarda, yanılmıyorsam, bir Arap Fethullah Huleyfi adında bir Arap araştırmacı yayınladı. Fakat bu tahkikte de, tek bir nüshadan yayınlanması dolayısıyla, bazı sorunlar var. Türk araştırmacılar, üzülerek belirtelim ki, bu iki eserle çok geç ilgilenmişlerdir.  Bekir Topaloğlu hoca, bu eseri hem yeniden tahkik etti, hem de Türkçe’ye çevirdi. Böylece Türk araştırmacıları, önemli bir sorumluluktan kurtardı. Ancak Kitabu’t-Tevhîd ve Te’vilâtu’l-Kur’an, henüz yeterince analiz edilemedi. Hele hele Te’vilât yeni yayınlandığı için, üzerine onlarca doktora çalışması yapılabilecek devasa bir metin olarak araştırılmayı beklemektedir. Dolayısıyla bu metne, yeni araştırmacıların mutlaka yönelmesi gerekir.
İsmet ANLI: İmam Mâturîdî’nin hayatından bahsederken, “Bilgi Kuramı”ndan söz ettiniz, “Bilgi Kuramı” hakkında neler söylemek istersiniz?
Sönmez KUTLU: İmam Mâturîdî, bildiğimiz kadarıyla, önce bilgi kuramını kurup sonra bilgi üreten İslam bilginlerinin başında gelir. Bana göre İslam Medeniyetinin “Bilgi Kuramı” Mâturîdî tarafından düzenli hale getirildi. Şöyle ki önce bilginin yolları, bilginin değeri, bilginin kaynakları, bilginin türleri sorunu tartışarak kuramı oluşturdu, sonra bilgi üretti. Gerek kelamda, gerek felsefede, gerek tefsirde, gerek fıkıhta ürettiği bütün bilgileri kendi “bilgi kuramını” çalıştırarak üretti. Mâturîdî’nin bilgi kuramına göre bilginin doğru ve kesin olması son derece önemlidir. Örneğin bir kişi Allah’a inanıyorsa, bunu kesin olarak temellendirmesi gerekir. Taklitle iman etmişse bunun imanı geçersizdir. Onu “bilgi kuramı”,  akıl, haber ve duyular olmak üzere üç sacayağından oluşur. Bilginin birinci kaynağı akıldır. Akıl Allah’ın insana bir emanetidir. İnsana doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırabilmesi için verilmiş en önemli bir niteliktir. Bilgiye ulaşmanın ikinci yolu veya aracı ise, Allah’ın peygamberler yoluyla gönderdiği vahiydir.  Hz. Muhammed’e gönderilen vahiyler, Kur’an-ı Kerim’de toplanmıştır. Vahiy, bir çeşit haberdir.  Peygamberin Allah’tan verdiği bir haberdir. Bununla birlikte, Mâturîdî’ye göre, insan  vahyin doğru anlaşılması için aklını kullanmalıdır. Aslında Mâturîdî, dini anlamada, ayetleri yorumlamada aklı hakem tayin ediyor. Çünkü ayetten neyin kastedildiğini  insan akılla anlayabilir. Bu yüzden diğer İslam kelamcıları gibi, Mâturîdî de, Ku’ran’ı aklî ve duyusal (hissî) bir mucize olarak görür. Kuran’ın getirdikleri ile akıl arasında mutlak bir uyumdan söz eder. Allah hiç kimseye akıl dışı bir şey emretmez. Allah, aklın ilkelerine göre insanlara vahyi bildirir. Allah bir şeyi yasaklamışsa mutlaka bunun bir sebebi vardır. Boşu boşuna bir şeyi emretmez. Bu nedenle Allah’ın haram ve helallerinde aklî bir temel araştırır. Mâturîdî, böylece, akıl ile din arasında sıkı bir ilişki kurar. Akılla iyinin kötünün tespit edilebileceğini, insana vahiy gelmese bile, akılla Allah’ın varlığını bulabileceğini söyler. Bu da gösteriyor ki insan; vahiy gelmese bile, aklıyla ahlakî davranışlar geliştirebilecek ve Allah’ın varlığı bilip ona göre davranabilecektir.
Bilgi kuramının ikinci kaynağı haberdir. Haber, hem “Allah’tan gelen vahiy”, hem “Peygamberden gelenler”, hem de “kuşaktan kuşağa veya insanların birbirinden aktardıkları” bilgilerden oluşur. Mâturîdî’inin vahyi bir tür haber kabul etmesinin sebebi, vahyi bilginin kaynağı haline getirmektir. Ona göre, Allah’tan gelen vahyin kendisi bir haberdir. Allah’tan geldiği için vahiy, mutlak doğrudur. Çünkü her şeyi bilen Yüce Allah’tan güvenilir bir Peygamber haber vermiştir. Bu tür bir  haber, ilahî, mutlak bilgiyi ifade eder. Din konusun da buna dayalı bilgi üretilmelidir. Bunun dışında yapılan yorumlar, dinin yerine ikame edilemez. Yani mutlaklık iddiasında bulunamaz ve Ku’ran değerinde kabul edilemez. Olsa olsa Ku’ran’ın yorumu olur. Bu yolla yapılan yorumlar nedeniyle hiç kimse yorumundan dolayı din dışına çıkarılamaz. Dolayısıyla bilgi kaynaklarından birisi, özellikle dini bilgi üretme araçlarından  birisi Kuran’dır. Mâturîdî Kur’an’a “Peygamber’in haberi” der. Yani Hz. Muhammed’in Allah’tan verdiği haber ve bilgi kaynağı demektir. Bir diğer haber türü ise, “Peygamber’den gelen” haberlerdir. Burada Mâturîdî’nin ayrımı son derece önemlidir. Çünkü Peygamber’in haberi farklıdır, Peygamber’den gelen haber farklıdır. Peygamber’in  haberi bizzat Kur’an-ı Kerim’dir, Peygamber’den gelen haber ise, Peygamber’in sözlerini içerir. Bu sözleri, tek kişiden de gelebilir, çok kişinin habireyle de gelebilir. Mâturîdî, Ku’ran’ın dışındaki haberlere, ister çok kişiden, ister tek kişiden gelsin, mutlak bilgi olarak kabul etmez. Dolayısıyla “yalan söylemesi mümkün olmüyün çok sayıda kişiden gelen haberi ( mütevatir haber)” İslam geleneğindekinden farklı tanımlar. Diğer İslam bilginleri,  mütevatir haberi, üzerinde yalan söylemesi mümkün olmayan çok sayıda kişinin ittifakla verdiği  haber olarak tanımlarken, Mâturîdî, yalan söylemesi muhtemel çok sayıda kişinin ittifakla verdiği haberleri Mütevatir olarak niteler.  Maturidi’nin bu konuda farklı tanım ileri sürmesi, bizzat haberin kendisini farklı tanımasıyla ilişkilidir. Ona göre, “haber, yalan veya doğru olması muhtemel söz” demektir. Haberi nakleden kişilerin, dini hayatları ve ahlakî durumlarını kesin olarak bilmediğimiz için, onlardan gelen haberin yalan yada doğru olması konusunda kesin bir şey söyleyemeyiz. Bu nedenle önemli olan haberin doğruya muhtemel olmasıdır. Haber tek kişiden de çok kişiden de gelse, doğru da olabilir, yanlış ta olabilir. Peygamber’den gelen haber, yani Ku’ran, kesin ve mutlak doğrudur. Vahyin bir bilgi kaynağı yapılabilmesi için, Maturidi haber problemini çok ayrıntılı bir şekilde analiz etmiştir. Kuran’ı haber türlerinden biri olarak ele almış ve mutlak bilgi kaynağı olarak bakmıştır. Mâturîdî, hadisleri Kur’an değerinde görmemiştir. Bu haberlerin mutlak doğruluğunu tespit edebilmenin yolunun akıl olduğunu savunmuştur.
Bilgi kuramının üçüncü kaynağı ise insanların sahip olduğu beş duyusudur. Birincisi “Akl-ı Selim” (Sağlam ve sağlıklı akıl), ikincisi Haber-i Sadık (Doğru haber), üçüncüsü Havas-ı Selime (Sağlam duyular).  Bunlardan akılla üretilene bilgilere Akliyyât, haber yoluyla üretilene Sem’iyyat, duyularla üretilene ise Hissiyyât diyor. Bu üçü dini konularda delildir. Ancak bunlardan her birinin kendi alanında delil olması esastır. Duyularla bilinebilecek olan alanlarda, sağlam duyular; aklın otorite olduğu durumlarda sağlam akıl; işitmekle bilinebilecek durumlarda ise doğru haber esastır. Bunların doğruluğunu bilebilme konusunda yetkili olan, akıldır. Ancak aklın da bilebileceği şeyler sınırlıdır. Her şeyi bilemez. 
İsmet ANLI: İnsan özgürlüğü ve cüzzi irade hakkında Mâturîdî’nin görüşü nedir?
Sönmez KUTLU: Mâturîdî’nin siteminde, insan iradesi çok önemlidir. Ona göre insan Allah’ın en güzel şekilde yarattığı ve akıl yetisi verdiği özgür bir varlıktır. İnsanın sorumlu olmasının kaynağı akıl sahibi olmasındandır. Akıl verilen insan, özgürdür, çünkü cüz-i irade sahibidir. Vahiy gelmese dahi insan aklıyla Allah’ı bulmak zorundadır. Dolayısıyla; Mâturîdî alimlere göre, cüz-i irade yaratılmamıştır. Allah insana eylemlerini yapması için bir güç vermiştir. Eylemler Allah’a ait değildir. Eserinde bu konuyu, “insanın filleri/eylemleri” (Ef’âlü’l-İbâd) başlığı altında tartışır. Yani kul tarafından işlenen iyi veya kötü fiillere, insanın eylemleri der. Kul fiilinin veya eyleminin sahibidir. İnsanın özgür davranışta bulunabileceğini kabul eder ve bundan dolayı insanı sorumlu tutar. Yapamayacağı bir işi Allah’ın insana yüklemesi mümkün değildir. Dolayısıyla Allah’ın emir ve buyrukları insanın yapabileceği türdendir. Bu bakımdan Mâturîdilik, diğer bazı mezheplerden ayrılır. Çünkü Mâturîdî akla ve özgürlüğe daha fazla vurgu yapar. İnsan cüz-i iradesini kullanır ve sonuçlarına katlanır. Yalnız bu insanın sonsuz özgürlüğü anlamına gelmez. Sorumluluk ve cüz-i iradeyi birbiriyle ilişkilendirip, insanın yapıp ettiklerine dikkat etmesi gerektiği ve sorumlu bir varlık olarak davranması gerektiği şeklinde anlamak gerekir.
İsmet ANLI: Mâturîdî’nin Türk dini düşünce tarihindeki yeri nedir?
Sönmez KUTLU: Mâturîdî, aslında Türk düşünce tarihinde başkasıyla kıyaslanamayacak kadar önemli bir şahsiyettir. Özellikle dini düşüncede. Çünkü Mâturîdî, kendi döneminde ortaya koyduğu fikirleri ile kendinden sonraki bin yılı etkileyen ve etkilemeye devam eden bir şahsiyettir. Bazı konularda halen aşılmış değildir. Bununla birlikte Mâturîdî aşılmaz birisi de değildir. Bugün çıkaracağımız yeni Mâturîdîler, Maturidi’yi aşabilir. Mâturîdî kendi dönemine göre, İmam Ebu Hanife’nin fikirlerini geliştirerek onu aşmıştır. Onları yeniden ifade ederek, kendinden sonraki bin yılı etkileyen bir şahsiyet haline gelmiştir. Fakat İmam Mâturîdî, Türk düşünce tarihinde maalesef hak ettiği yeri bulamamıştır.  Yani çok önemli bir şahsiyet olmasına rağmen, fikirleri, kendinden sonra, benimsenme ve geliştirilme konusunda o kadar şanslı olmamıştır. Hatta bazen de kasıtlı olarak ihmal edilmiştir. Bunun iki temel sebebi vardır. Birincisi, Mâturîdî’nin döneminde yükselişe geçen ve İslam’ın temel bazı hususlarında çelişkili, kontrol edilemez bir tasavvufi anlayışın İslam coğrafyasında yaygınlaşması ve Mâturîdî’nin akla önem vermeyen bu tür çıkışlara karşı duruşudur. Sufiliğe uzak bir mesafede durması ve ehl-i sünnetin sufilikle yakın bir ilişkiye girmesi, Mâturîdî’nin sistemin içine alınmamasına neden olmuştur. Bir başka sebep ise Mâturîdî’nin siyasi kanaatlerinin yaşadığı dönemdeki hükümdarların işine gelmemesidir. O zamana kadar üzerinde durulmayan bir sorunu çözüme kavuşturmaya çalışmıştır. Bu da din ve siyaset ayrımıdır. Din farklı bir yerdedir, siyaset farklı bir yerdedir.  Kendi dönemindeki siyasiler hutbelerde imamlardan, kendilerinden adil yöneticiler olarak bahsetmelerini istemişlerdir. Mâturîdî ise buna karşı çıkmıştır. Ona göre, şah, şehinşah gibi  Allah’a ait olan bazı sıfatlar, devlet başkanlarına verilemez. Aslında bu da Mâturîdî’nin bilgi kuramının bir sonucudur. Mâturîdî’ye göre iyi ve kötü akılla bilinir. Siyasetçi de iyi yapıyorsa  bunu insan takdir eder, kötü yapıyorsa da eleştirir. Dolayısıyla, Mâturîdî siyaseti ve siyasetçileri eleştirebilmenin yolunu açmıştır. Dönemin hükümdarları bu eleştiriye tahammül edemedikleri için, Mâturîdî’yi o dönemde kasıtlı olarak ikinci plana itmişlerdir. Selçuklular döneminde, Eşarilik, insan iyi ve kötüyü aklılla bilemez dediği için, büyük itibar görmüştür.  Muhtemelen; Eşariliğin bu konuda aklı kusurlu görmesi, mantık aramaması, siyasete eleştirinin önünü kapatmıştır. Bu açıdan Mâturîdilerle, İmam Maturidi’yi de birbirinden ayırmak gerekir. Sonraki Mâturîdiler, İmam Mâturîdî’nin görüşlerini geliştirememiştir. Mâturîdî, ancak Nesefi ile birlikte,  keşfedilmiştir. Nesefi, Mâturîdî’nin fikirlerine yer vererek yeni eserler yazmıştır. Alaattin Semerkandî de, Mâturîdî’yi tanıtmak istemiştir. Selçuklular,  yükselen Fatımiliğe karşı mücadele vermek için, Eşariliği tercih etmişlerdir. Çünkü o dönemde Eşariliğin, Fatımıliği eleştiren ciddi bir edebiyatı oluşmuştu. Bu tercih sebebi olabilir, ama Mâturîdiğilin buna karşı bir şey yazmadığı anlamına gelmiyor. Çünkü Mâturîdî’nin Fatımiliğe karşı çok ciddi eserleri vardı. Osmanlı döneminin başlangıcında, siyasetin dışındaki, halk arasında Mâturîdilikle Hanefilik etle tırnak gibiydi. Halkın kültür hevzası Maturidi-Hanefi anlayıştan oluşmaktaydı. Fakat nizamiye medreseleri ile beraber Eşarilik resmi eğitimde etkili olmaya başladı. Kanuni dönemine kadar bunun etkilerini görmek mümkündür. Kanuni döneminde Ebussuud Efendinin yayınladığı bir Maruzat vardır, bu Maruzat’ta bütün Osmanlı topraklarında hukukî işlemlerin Hanefî fıkıh geleneğine göre yapılması emredilmiştir. Başka mezheplere göre, hüküm vermeleri Şeyhülislam’dan izin almak şartına bağlanmıştı. Artık İbn-i Kemal Paşa’dan itibaren Mâturîdilik ve Hanefiliğe yeni bir ilginin ve Eşariliğin teorilerine eleştirilerin başladığını görmekteyiz. Safevi Devleti’nin kurulmasıyla beraber Türk dünyası önemli bir sorunla karşı karşıya kalmıştır. Türk Dünyasında dini bakımdan bir bölünme yaşanmaya başlanmıştır. Fakat İbn-i Kemal Paşa’ya kadar yaşanan dönemde Şiileşmenin önüne geçebilmenin yollarından biri olarak Gazalî tasavvufu ve Razî felsefesi kullanılmıştır. Tarihe bakıldığında Eşariliğin zayıfladığı yerlerde Şiiliğin geliştiğini görmekteyiz. Muhtemelen Osmanlı Batıniliğe karşı Gazalî sufiliği ve Razî felsefesi ile cevap verilemeyeceğini anladı. Bu durumda, Şiiliğe karşı daha güçlü eleştirileri olan Mâturîdiliği yeniden keşfetti. Bir başka keşifte; Cumhuriyeti kuran iradenin, Mâturîdî’nin ulus devlete yeni bir dini kimlik oluşturma da  öneminin farkına varmasıyla gerçekleşti. Bu konuda önemli rol oynayanlardan birisi Yusuf Ziya Yörükân’dır. Yörükân, Mâturîdî hakkında Atatürk’e önemli bilgiler verdi. Hatta Türklerin dinî tarihi ile ilgili iki ayrı eser yazdı. Birincisi İslam Öncesi Türklerin Dini Tarihi diğeri ise İslam Sonrası Türklerin Dini Tarihi ile ilgilidir. İkinci eserde İmam Mâturîdî ve Mâturîdiliği de inceledi. Atatürk’e önemli bilgileri veren kişi Yusuf Ziya Yörükân’dır. Mâturîdî,  Cumhuriyetin ilk  yıllarında çok ilgi toplamasına rağmen yeterince tanıtılamadı. Daha sonra 2005 yılında tefsirinin yayınlanması Kitabu’t-Tevhîd’in  günümüz Türkçesine çevrilmesi, bu konuyla ilgili incelemelere yeni bir ivme kazandırdı. Mâturîdî, bu yeni dönemde dördüncü kez keşfedilmiş oldu. Mâturîdî’nin bugünkü sorunların çözümünü kolaylaştıracak önemli görüşleri vardır. Din şeriat-ayrımı, diyanet-siyaset ayrımı, amel -iman ayrımı ile ilgili görüşleri bunların başında gelir. Mâturîdî, İslam düşüncesinde yeni kavramlar üretme, kavramları yeniden tanımlama konusuna büyük önem verir. Bilgiyi kavramsallaştırarak ve sınıflandırarak analiz etmeye çalışmıştır. Kavram  üretip, tanımlamayı çok az alim yapabilmiştir.
İsmet ANLI: Kelam literatüründe Ehl-i Sünnetin bu iki büyük ekolü olan Maturidîlik ile Eşarilik arasındaki farklılıklar değişik kaynaklarda altı ile elli arasında değişen rakamlarla olduğu belirtilmiştir. Bunların en önemlileri nelerdir?
Sönmez KUTLU: Maturidilik ve Eşarilik arasındaki farkları 10’dan 70’e kadar çıkaranlar var. İki mezhebi uzlaştırmaya çalışanlar varsa fark azalıyor, herhangi bir mezhebi ortaya çıkarmak istiyorsa farklar çoğalmaktadır. Bu farklılıklardan birisi, insan aklıyla vahiy gelmese bile Allah’ı bilebilir mi? Maturidiliğe göre bilmek zorundadır, Eşariliğe göre bilmek zorunda değildir. Maturidi’ye göre Allah insana güç yetiremeyeceği bir şeyi yüklemez. Allah dilediği yapar ama asla insana zulmetmez. Eşarilere göre ise yükleyebilir……
İsmet ANLI: Ehl-i Sünnetin bu iki büyük ekolü  Maturidîlik ile Eşarilik arasındaki farklılıklar, bazı kelamî eserlerde elliye kadar çıkarılmaktadır. Bunların en önemlileri nelerdir?
Sönmez KUTLU: Mâturidilik ve Eşarilik arasındaki farkları, 10’dan 70’e kadar çıkaranlar var. Eğer eserin yazarı  bu iki mezhebi uzlaştırmaya çalışmayı amaçlıyorsa, farkı azaltıyor. Her iki mezhepten birinin üstünlüğünü ispatlamaya çalışıyorsa, farkları çoğaltıyor. Bu farkların en önemlileri şunlardır: Mâturidilere göre, Allah Peygamber göndermese bile, insanın Allah’ı bilmesi aklen gereklidir. Eşarilere göre, Allah’ın varlığını ve birliğini bilmenin gerekliliğini emreden şeriattir. Allah’ın Tekvin (yaratma) sıfatını kudret sıfatından farklı ezelî ve hakiki bir sıfat olarak kabul eder. Eşariler ise bunu kudrat sıfatından ayrı bir sıfat olarak görmez. İmam Mâturidî’ye göre, Tekvin (Yaratma) ve Mükevven (Yaratılan) ayrı şeylerdir. Eşariler’e göre bu ikisini ayırmak mümkün değildir. Mâturîdîler, Allah’ın yarattığı her şeyde bir hikmet vardır. Hiçbir şey hikmet ve gayesiz yaratılmamıştır. Eşarilere göre ise, Cenab-ı Hak bir şeyi sebep, maslahat ve gayesiz olarak yapar. Bu sebeple yaptıklarında bir maslahat ve amaç aramak doğru değildir. Mâturidilere göre, kafirler  iman ile mükelleftir, amel ile mükellef değildir. Eşarilere göre ise, kafirler hem iman hem amel ile mükelleftir. Mâturidilere göre, Allah, bir şeyi güzel olduğu için emreder; çirkin olduğu için ise yasaklar. Eşarilere göre, eşyada veya insan fiilerinin aslında iyilik ve kötülük yoktur. Bir şey Allah emrettiği için güzel, yasakladığı için çirkindir. Mâturidilere göre, Allah insana gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez. Diğerlerine göre, Allah insanın gücünün yetmediği şeyleri de insana yükleyebilir. Tabii bu farklı bir sonuca götürür. Allah mutlaka her şeyi dileyebilir, ama adaletine aykırı davranamaz. Kimseye zulmetmez. Maturidilere göre her ne olursa olsun Allah’ın bütün bu yarattıklarında; bütün her şeyinde bir hikmet, bir kural vardır. Sebep sonuç ilişkisi vardır. Bir başka şey de, Mâturidilere göre, iyi ve kötü insan aklıyla bilinir. Eşarilere göre, Allah’ın emir ve yasakları, haram ve helalleri insan aklıyla bilinemez. Mâturidiler, kadınlardan peygamber olmaz der. Eşariler ise kadınlardan peygamber olabileceğini söyler. Ama, sanırım, burada bir aktarma hatası var. İmam Mâturidî Kur’ân’da verilen bilgileri çok iyi analiz ettiği için, onları göz ardı etmesi mümkün değildir. Sanıyorum İmam Mâturidî “resul” olmaz demiştir. Çünkü Kur’ân’da ve daha önceki gelenekte kadının “resul” olmasıyla ilgili bir bilgi yoktur. Fakat vahiy aldığına ve nebi olabileceğine dair, Kuran’da izler ve ipuçları vardır. Bu sorunun, Te’vilât adlı tefsirinin yayınlanmasıyla çözüleceği kanaatindeyim. Bu konuyla ilgili ayetleri taramak lazım. Aynı şekilde Eşarilerin de “resul” olur dediğini söylemek zordur. Eşariler, muhtemelen, kadınlardan nebi olabileceğini ileri sürmüştür. Fakat bu farklılık, Mâturidilerin kadınlardan peygamber olmadığını; Eşarilerin ise, kadınlardan peygamber olabileceği şeklinde aktarılmıştır. Bunların dışında birçok tartışma konusu bulunmaktadır. Ancak teknik konular olduğu için, bunlara girmeyi gerekli görmüyorum. İmam Mâturidî’nin hayatı, fikirleri ve fikirleri hakkında geniş bilgi için, benim editörlüğünü yaptığım İmam Mâturidî ve Mâturidilik adlı esere başvurulabilir.
İsmet ANLI: Mâturidiliğin, bugün din adına yapılan baskıcı yönetimleri besleyen selefi ekollerden temel farkı nedir? Din-siyaset ilişkisinde, İslam’ın kendi  içinden çözüm üretmeye başlamış olmasını bu farklardan birisi olarak düşünebilir miyiz?
Sönmez KUTLU: İmam Mâturidî dini konularda doğru bilgilenmeyi esas alır. Yani doğru kaynaklara dayalı sağlam bilgi üretmeye büyük önem verir. Dolayısıyla ayetleri yorumlarken, metnin lafızlarından  anlaşılan ilk anlamların değil, Kur’an’ın bütünlüğünden hareketle neyin kastedildiğini ortaya çıkarmaya çalışır. Yani yorum yapmayı öngörür. Bu yorum, ne ayetin lafzını bir kenara atıp ondan bağımsız  farklı bir yorum geliştirmek; ne de lafzın ilk okunduğu veya  işitildiği anda anlaşılan anlamına bağlı bir yorumdur. Mâturidî’ye göre, Kur’ân’daki ayetlerin her birisini Kur’ân’ın genel bütünlüğü içerisinde ve Allah’ın kastettiği manaya en yakın olabilecek şekilde yorumlamak gerekir. Buna ulaşabilmek için, düşünmenin doğru yöntemlerini kullanmak önemlidir. Eğer akıl yürütmenin doğru yöntemleri kullanılmazsa üretilen bilgi doğru olmaz. Yöntem yanlışsa bilgi de yanlıştır. Çok nadiren yanlış yöntemle doğru bilgi üretilebilir. Ama doğru olan doğru yöntemle doğru bilgi üretmektir. Dolayısıyla İmam Mâturidî kendi döneminde metin merkezli ya da lafız merkezli -buna literal düşünme de diyoruz- düşünmenin hep karşısında olmuştur. O, doğrudan doğruya her hangi bir lafızdan hareketle başkaları hakkında hüküm vermeye karşı çıkmıştır. Hatta Kur’ân üzerine yorum yapanların tekfir edilemeyeceğini savunur. Bu sebeple, o gün hadis taraftarları olarak, bugün Selefi adıyla isimlendirilen dini-politik hareketlerin din-siyaset ilişkisi ile ilgili yaklaşımlarını hep eleştirmiştir. Çünkü onlar, ilk üç neslin din ve siyaset anlayışını, bütünüyle doğru kabul ederler. Mâturidî, Peygamber’in ortaya koyduğunu aynen benimser; sahabe fikir ve görüşlerini, eğer sahabe o konuda uzmansa, öne çıkmış biriyse kabul etmiştir. Ya da sahabeden başkası onun fikrinden başka fikir beyan etmemişse o fikri doğru bulur. Hadis Taraftarlarına göre, sahabeden kim olursa olsun, ona tabi olan kurtulur. Hatta şöyle bir rivayet vardır: “Sahabe, yıldızlar gibidir, hangisine tabi olsanız doğru yola gidersiniz.” Sahabeye bu şekilde yaklaşılmasını, gerek Ebu Hanife gerekse İmam Mâturidî doğru bulmaz. Onlar, sahabeyi, insan olarak görüp onların da hata yapabileceğini ihtimal dâhilinde görmüşler; doğru olan konularda sahabenin örnek alınması gerektiğini, yanlış yapmışsa yanlışın örnek olamayacağını söylemişlerdir. Ama bununla beraber peygamberden sonra sahabeye ikinci dereceden önemli bir mevki vermişlerdir. İmam Mâturidî, Ebu Hanife gibi onun yolunu izleyerek, sonraki kuşaklar, yani ikinci ve üçüncü nesillere ile,  kendi kuşağı arasında bir fark görmez. Onlar gibi kendilerinin de dini konularda bilgi üretebileceğini söylemiştir. Bu bakış açısı, bugünün olaylarına farklı açılardan bakabileceğimizin yolunu açmıştır. Sorunlara sürekli geçmişten çözüm bulmak yerine, bugünün sorunlarına kendi inisiyatifimizi kullanarak çözmemiz anlamına gelir. Bu sebeple İmam Mâturidî, tefsirle tevili ayırmıştır. Tefsiri sahabeye, tevili sonraki kuşaklara bırakmıştır. Tevil yolu açık olduğu sürece, sorunları çözümü kolaylaşır. Tevili yasakladığınız zaman, sorunların üstesinden gelmek imkansızlaşır ve önceki nesillerin sorunları günümüzün sorunları olarak devam eder. Dolayısıyla Mâturidî, bugünkü anlamda bir selefi zihniyetin tamamen karşısında durmuştur. Çünkü onlar doğrudan doğruya İslam’ın ve dinin genel maksatlarını metinlere hapsetmeye çalışmışlardır. Hâlbuki dinin asıl amaçları ki bunlar beş olarak sayılır: canı korumak, aklı korumak, nefsi korumak, nesli korumak, dini korumak. İnsan hakları evrensel beyannamesinin özün, bu hususlardan oluşur. Bunlar, asırlar önce İslam hukukçuları tarafından belirlenmiştir. Her şeyi metinden hareketle ortaya koymak mümkün değildir. İnsan aklı da bir tür vahiydir, insan aklı da doğru çalıştırıldığı takdirde doğruları bulabilecek güçtedir. Bütün sorunların çözümünü, geçmişten ya da metinlerden bulmaya çalışmak, imkansız görünmektedir. Bu yüzden Hanefiler şöyle der: “Ayetler sınırlıdır, hadisler de sınırlıdır. Bugün sınırsız düzeyde yaşanan hadiselere, sorunlara sınırlı düzeylerdeki metinlerden çözüm bulmak mümkün değildir. Bunları çözebilmenin yolu aklı kullanmaktır. Allah’ın verdiği akıldan istifade etmektir.” Bununla birlikte, Mâturidî,  sorunlara siyaset üzerinden çözüm üretme ya da siyasetin gölgesinde dini konuları tartışmaya daha öncede söylediğim gibi karşı olmuştur. Bu sebeple, diyanet-siyaset ayrımı yapmıştır. Bu konuda Maturidi’nin çözümü şudur: Dinle siyaset arasında ve  dinle şeriat arasında bir ayrım yapmak şarttır. Maturidi’ye göre din bütün peygamberlere hiç değişmeden vahiy yoluyla tekrarlanan şeyin adıdır. Şeriat ise peygamberden peygambere değişen uygulamalardır. Din olarak peygamberlere gelen değişmeyen şey mutlak bilgidir. Akılla bilinen türdendir. Bunları Allah’ın varlığı, birliği, Allah’a şükretmenin gerekliliği ve ahlak ilkeleri olup hem akılla, hem de vahiy ile bilinebilir. Aslında dinle ilgili vahiyle gelen şeyler, yeni şeyler değildir. İnsan aklıyla da bilinebileceğinden, vahyin insana hatırlatması söz konusudur. Bu anlamda vahiy insana önemli bir katkıdır. Bu konuda Maturidi’nin bir sözü çok önemlidir: “Dinin kaynağı akıldır.” Yani dine ulaşmanın yolu akıldır. Bu bilgiye akılla  da ulaşılır, insan aklıyla ulaşmadığı takdirde taklit yoluyla, birisinin öğretmesiyle veya doğrudan doğruya doğuştan getirdiği bilgiyle din oluşturamaz. İnsanlar doğuştan mümin veya kafir değildir. Dolayısıyla inanç  ve inançsızlık insanın aklıyla gerçekleşebilir. İnsanın kendisi oluşturur, kendisi temellendirir, kendi içinde yaşar, kendi eylemi sonucu inanır. Kısaca inanç ve küfür doğuştan gelmez, öğretmeyle de olmaz, taklitle de olmaz. Şeriat ise, insanlık kültürü içerisinden alınan unsurlar  taşımakla birlikte, İmam Maturidi’ye göre, değişen ve değişmeyen olmak üzere iki yönü vardır. Bütün peygamberlerin şeriatlar neshedilmiştir. Hz. Muhammed’e gelen şeriat bugün yaşamaktadır, fakat burada bu şeriatın değişen ve değişmeyen olmak üzere eke yönü bulunmaktadır. Örneğin onun anlayışını esas alarak hırsızlık için verilen cezayı şu şekilde tahlil edebiliriz. Hırsızlığa karşılık verilen el kesme cezasında değişmeyen taraf, hırsızlığın kötü bir şey olduğu ve mutlaka cezalandırılması gerektiğidir. Bu kısım değişmeyen kısımdır. Ama bunun ne kadar ve nasıl cezalandırılacağı,  bugün insanların belirleyebileceği konulardan birisidir. Çünkü geçmişte işlenen ve el kesme cezasını gerektiren suçlarla bugünkü suçlar birbirinden çok farklıdır. Bugün milyarlar çalan bir insanın geçmişte bir gram altın çalanla aynı değerlendirilmesi ve  ikisine de aynı şekilde ceza verilerek her ikisinin kolunun kesilmesi, adil bir cezalandırma olmaz. Diğer taraftan kesilen kol, günümüzde diktirilebilmektedir. Dolayısıyla burada şeriatın öngördüğü cezanın, günümüzde ne kadar ve nasıl olması gereken kısmı değişmek durumuyla karşı karşıyadır. Kur’ân’da öngörülen cezalandırma örneği,  insanoğlunun bunun dışında vereceği başka cezalar için engel değildir. Önemli olan İslam’ın maksadına,  Kuran’ın temel felsefesine,  ahlak ve adalete uygunluğudur. Bunun için Mâturidî çok önemli bir ilke geliştirmiştir. Kur’ân’da din olarak gönderilen, bütün peygamberlere her hangi bir unsuru değişmeksizin gelmiştir. Bu konuda her peygamberin ümmeti sorumludur. Burada değişme olmaz. Aynı şekilde Ahlakta da değişme olmaz. Allah’ın varlığı, ahlaki ilkeler ve Allah’a ibadetin  zorunluluğu asla değişmeyen dinin unsurlarıdır. Bunun dışındaki konuları içeren şeriatta nesih caizdir.  Yani bir ayetin hükmünün sona erdiğinde akılla başka bir çözüm üretmek gereklidir. Bunu, İslam bilginlerinden hiç kimse tarafından ifade edilmeyen bir kavramla, içtihadî nesih kavramıyla açıklar. Yani bir şer’î hükmün illeti ortadan kalktığında, neshedilen hükmün yerine başka bir hüküm koymak insanın yetkisindedir. Buna içtihadî nesih adını koyar. Akla en fazla önem veren Mutezile bile, değil ki içtihatla kıyasla dahi nesihi caiz görmemektedir. Mâturidî’nin diyanet-siyaset ayrımı da, din-şeriat ayrımının bir parçasıdır. İşte Mâturidî’nin din-şeriat ayrımı, günümüz hukûkî sorunlarını çözmede, bana göre, çok önemli bir kapı aralamıştır. Mâturidî’nin geliştirmiş olduğu bu yöntem, maalesef, ne geçmişte ne de günümüzde yeterince kullanılmıştır. Bunun ne anlama geldiğini günümüz İslam hukukçularının iyi okuması gerekmektedir. Mâturidî’nin günümüz Müslüman toplumları için en cazip yönlerinden birisi, bu yönü olmalıdır. Diyanet konusunda der ki, İslam’ın inanç, ibadet ve ahlak kısmı diyaneti oluşturur. Bunlar dindir ve din konusunda yetki  peygamberlerin, yani Allah’tan vahiy getiren resullerin (elçilerin) yetkisindedir. Siyaset ise, bunun tersine  meliklerin ve yöneticilerin elindedir. Bu ikisini birbirine karıştırmamak son derece önemlidir. Ondan dolayı da diyanet ve siyaset ayrımı yapar. Ayrıca Selefilerin yaptığı gibi kişinin hareketlerinden dindar ya da dinsiz olmasına karar verme yaklaşımını eleştirir. Ona göre, “İnsan, davranışlarını, eğer din olarak ya da  dinin bir parçası olarak  yapıyorsa, niyete bakmak uygundur. Çünkü insanın inancının yeri kalbidir. Buraya hiç kimse müdahale edemez ve etmemesi gerekir. Bu onun din ve vicdan özgürlüğüne verdiği önemi gösterir. Müdahele edilen bir yerde veya bir aza ile inanç gerçekleşse idi, bu inanç özgür iradeyle değil başkasının baskısı sonucu gerçekleşmiş olurdu. O zaman hakiki bir imandan bahsetmek mümkün olmazdı. Dolayısıyla baskı sonucunda ifade edilen bir iman olmaz. Diğer taraftan insanların dış görünüşteki namaz kılması, oruç tutması; bunlar dinin birer meyveleridir, imanın sonucudur. Ama bunlar her şey değildir. İman olmadan bunların bir kıymeti yoktur. İman sonucunda bunlar olur. Bir kimseyi amelleri doğrultusunda doğrudan doğruya yargılayıp tıpkı Haricilerin ve Selefilerin yaptığı gibi din dışına yani kâfir ya da Müslüman değil demek mümkün değildir. Ameller bu açıdan imanın bir parçası olarak görülemez. Ama amel işlemeyen büyük günahkârdır. Ahlaksız bir mümindir. Hiçbir zaman amellerle imanı aynileştirmemek gerekir. Bu açıdan Hanifiler ve İmam Mâturidî’ye göre bir kimse amelleri hafife almadıkça, kasden terk etmedikçe ve haramı helal görmedikçe dinin dışına çıkmaz. Bir insanın din dışına çıkabilmesi için, o işlenen şeyin dinin dışına çıkardığının herkesçe kesin olarak  bilinmesi gerekir. Bu da sadece küfürdür. Küfrün dışındaki konularda bir insanın diğer bir mümini tekfir etme hakkı yoktur, buna karar verecek olan Allah’tır. Bu açıdan da Mâturidî korkuya dayalı bir dinarlığın önüne geçmek istemiş, yani çok amel etmekle çok dindar olma fikrini de burada eleştirmek istemiştir. Önemli olan sağlam bir bilgi, sağlam bir iman ve doğru, samimi bir davranıştır. Yani doğru bilgi, doğru eylem, doğru bir ahlaki davranış geliştirmek esastır. Bu bakımdan Selefilikten tamamen ayrılır. Genel olarak Mâturidî, siyaset üzerinden dindarlık oluşturma ya da dini siyasete endeksleme fikrine karşı çıkmıştır. Onun siyaset anlayışını şu şekilde formüle etmek mümkündür: “Peygamberimizin devlet başkanlığı görevi, Peygamberimizin nübüvvet mefhumuna dâhil değildir.” Peygamberimizden rivayet edilen sözde bir hadiste, “imamlar Kureş’tendir.” denilmektedir. Yani devlet başkanı olacak kişinin Arapların en büyük kabilelerinden Kureş  kabilesinin bir mensubu olması gerekir. Aslında bu sonradan ortaya çıkmış bir sözdür. İmam Mâturidî, bu sözü şöyle değerlendirir: “Bu söz diyaneten yanlıştır siyaseten ve toplumsal açıdan doğrudur. Peygambere ait gösterilen böyle bir söze bu şekilde bir eleştiri yöneltebilmek ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. İmam Mâturidî, olayları ve sorunları analiz ederken, siyasî, toplumsal ve dinî  bir çok açıdan analiz edilmesi gerektiğini yüzyıllar önce hilafetin Kureyşliliği konusunda açıkça göstermiştir. O, bu konuda diyanet açısından farklı, siyaset açısından farklı bir sonuca varmıştır.
İsmet ANLI: İmam Maturidi ile Hoca Ahmet Yesevi arasındaki bağlantı ve ilişki nedir?
Sönmez Kutlu: İmam Mâturidî’de akılcı yön ağır basar. Onun şahsiyetinden ve biyografisinden Sufi bir kişilik çıkarmak mümkün değildir. Zaten kendi dönemindeki Sufilere karşı eleştiriler yöneltmiştir. Fakat onun eleştirdiği Sufi kesimler sınırsız tevili kullanan ve İsmaillilerin de  içerisinde bulunduğu Batini yorumu bir yöntem olarak benimse mutasavvıfılara yöneliktir. Dolayısıyla İmam Mâturidî böyle lafızları zorlayıp anlam çıkarmaya çalışan mutasavvıflara ve gizli bilgi aldığını ya da Allah’tan ilham alarak bilgi üretmeye çalıştığını söyleyen kişilere şiddetli eleştirilerde bulunmuştur. Mâturidî’nin ortaya koyduğu bu sistem Türk Sufileri de etkilemiştir. Ahmet Yesevi de Mâturidî-Hanefi bir kültür havzasından yetişmiştir. Dolayısıyla Ahmet Yesevi de Mâturidî’nin fikirlerinden etkilendiği kanaatindeyim. Fakat bu etkilenme diğer Mâturidî-Hanefî şahsiyetler olarak tanımladığımız kişilerde olduğu kadar net değildir. Ama şunu açıkça söyleyebiliriz:  “Ahmet Yesevi’nin görüşlerinin, daha sonraki takipçileri tarafından aşırı Batınî yorumlara büründürülmemesi, İmam Mâturidî’nin görüşleri sayesinde olmuştur. Bölgede Mâturidîliğin yaygın olması, gerçeklikten uzaklaşmış bir Sufi hayata engel olmuş, hatta  Yeseviliğin Şiileşmesini engellemiştir. Çünkü Batınî yorumun ağırlıklı kullanıldığı yerler, belli bir süre sonra Şiileşmeye başlamıştır. Ya da en azından Şiilikten etkilenmeye açık hale gelmiştir. Safuyiddin Erdebilî’nin kurduğu Erdebil Tekkesi’nin Şileşmesi bunun en belirgin örneğidir. Çok aşırı derecede Sufi yorumların etkisinde kalan Erdebil Tekkesi, Sufi yorumlar üzerinden Şiilik aşılamasına maruz kalmıştır. Hâlbuki Ahmet Yesevi’nin fikirlerine ve takipçilerine baktığımızda böyle bir durumu göremeyiz. Nitekim o, Divan-ı Hikmet’inde Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali’ye  aynı derecede değer verir ve onların tamamına övgüde  bulunduğunu görürüz. Zaten Ahmet Yesevi, eğitimini Mâturidî-Hanefi kültür havzasının merkezi olan  Semerkant’ta görmüş ve bu kültürün etkisinde yetişen birisidir. Bundan dolayı yorum yaparken tasavvufun çok aşırı yorumlarına düşmekten ve bu konuda aşırılığa düşmekten uzak durabilmiştir. Ama Sufiliğe kayan Hanefî çevrelerde Mâturidiliğin rengi azalmıştır. Bununla birlikte Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen bazı Sufi tarikatları özellikle Yeseviliği takip eden Bektaşilik’te ve Nakşibendîlik’te hala itikadi açıdan Mâturidî Hanefilik hâkimdir. Bektaşilikteki bu etkilenmeye bir örnek vermek konunu daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Hacı Bektaşi Veli’nin Makâlât’ında  “iman akıl üzeredir.” ifadesi yer alır. Bu fikir Mâturidî’nin görüşleriyle örtüşmektedir. Oradaki imanla kastedilenin din olduğunu sanıyorum. Aynı şekilde İmam Mâturidî, imanda artma ve eksilmeyi kabul etmez. Ona göre büyük günah imandan çıkarmaz.  Gerek Yesevi’nin takipçilerinin eserlerinde gerekse Hacı Bektaşi Veli’nin Makâlât’ında ve bazı Nakşibendîlerin yazdığı eserlerde bu görüşler, aynen tekrarlanmaktadır. Bunlar Yesevilikle Mâturidilik arasındaki ilişkiyi ortaya koyması bakımından önemlidir.
İsmet ANLI: Anlattıklarınızdan şunu anlıyoruz ki Mâturidilik çok önemli bir konu hatta devletimizin stratejik anlamda hayatta kalabilmesi, milletimizin kalkınma hedefine ulaşabilmesi ve günümüzde yaşadığımız birtakım yapay sorunların aşılabilmesi için önem arz ediyor. Mâturidiliğin daha iyi tanınması ve İmam Maturidi’nin daha iyi anlaşılabilmesi için sizce ne gibi etkinlikler yapılmalıdır
Sönmez Kutlu: BM, Yunus Emre ve Mevlana gibi Türk büyüklerinin anısına Yunus Emre ve Mevlana yılı ilan etti. Önümüzdeki yıllardan birisinin  İmam Mâturidî yılı ilan edilmesi, BM’den talep edilebilir. Çünkü Mâturidî, uluslar arası düzeyde  anılıp hakkında geniş araştırmaların yapılmasını hak eden birisidir. Bunun kabul edilmesi, en azından çeşitli etkinliklerin yapılmasına sebep olur. Onun dışında İmâm Mâturidî’nin ölüm yıldönümü anısına özel sempozyumlar veya bilimsel programlar düzenlenebilir. Özellikle Türkiye’de üniversitelerde İmam Mâturidî ve  Mâturidilik adına  yapılmış sempozyum sayısı bir ya da ikiyi geçmez. Maturidi’nin Te’vilât’ı da yayınlandıktan sonra,  bu konuda yeni sempozyumlar yapılmalıdır. Diğer taraftan ilköğretimde ve lise programlarında Mâturidî’nin tanıtılması yararlı olacaktır. Bu sebeple yeni programlarda İmam Mâturidî hakkında tanıtıcı bilgilere yer verilmeye başlandı. Ayrıca ilk defa İmam Hatip Liselerinde Tefsir derslerinde İmam Maturidi’nin tefsirinden  parçalar konuldu. Daha önce genelde rivayet tefsirlerinden parçalar okutuluyordu. Türk gençliğine ilk ve orta öğretimde Maturidi’nin hayatı, eserleri ve görüşleri daha iyi tanıtılmalıdır. Ayrıca çeşitli düşünce kuruluşları veya gönüllü kuruluşlar, sizler gibi, sivil toplum örgütleri bu konuda halkı bilgilendirici söyleşiler, makaleler, yayınlar yoluyla halka İmam Mâturidî ve gerçek Mâturidiliği yeniden gündeme taşımalıdır. Bu tür etkinlikler, Türkiye’nin dini düşüncesinin yeniden kurulmasına önemli  katkılarda bulunulabilir.
İsmet Anlı: Verdiğiniz tüm bilgiler için çok teşekkür ederiz.
Sönmez Kutlu: İmam Mâturidî’ye ilginiz dolayısıyla ben teşekkür ediyorum.
 
 
 


[1] “ İmam Maturidi Söyleşisi I”, Vatanbir Dergisi, 2(2008), 38-43 ss. (İsmet Anlı); “ İmam Maturidi Söyleşisi II”, Vatanbir Dergisi,  4 (2008) 16-22 ss.(İsmet Anlı)

 

function disableselect(e){ return false } function reEnable(){ return true } document.onselectstart=new Function ("return false") if (window.sidebar){ document.onmousedown=disableselect document.onclick=reEnable }