Üyelik Girişi
Başlıklar
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam45
Toplam Ziyaret451763

39 Soruda Türkiye'de Alevilik-Bektaşilik

DİN ANLAYIŞINDAKİ FARKLILAŞMALAR VE TÜRKİYEDE ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK

İslam dinini kabul eden, onun tek ve yüce olan ilahına inanan ve Peygamberinin Allah'tan getirdiklerini doğrulayan kimsenin adı mümin ve müslüman vasfını kazanmaktadır. Böyle bir insan, inancını gerçekleştirirken ve İslam'a girerken önce kendisiyle, yani aklı ve gönlüyle, daha sonra Allah'la ve onun yaratıklarıyla barışık olmalıdır. Demek ki müslüman olabilmek için, önce kendisi huzura kavuşmalı, kendini emniyette hissetmeli, sonra da bütün insanlara güven telkin eden, onlara eliyle ve diliyle zarar vermeyen bir kimse olmaya çalışmalıdır. Müslüman olmak için Kelime-i Şehâdet ve Kelime-i Tevhîd, bir başlangıçtır. Çünkü bununla insan, erdemli bir insan olacağına, aklına ve gönlünün sesine kulak vereceğine, fıtratına yabancılaşmayacağına, Allah'tan başkalarına, ölülere ve dirilere, cansız maddelere kulluk yapmayacağına, onlara kulluğu terk ederek hakkı ve hakkaniyeti gerçekleştirmek için çalışacağına söz vermektedir. Bunu gerçekleştiren bir insanın, yaratıcısıyla ve hem cinsleriyle ilişkilerinin temelinde sevgi, sulh, emniyet ve inandırıcılık vardır.

1- Dinler Tarihi alanında yapılan araştırmalar dinlerin tarihinin insanlık tarihi kadar eski olduğunu ve her dinin farklı dönemlerde değişik toplumlarca  farklı anlaşıldığını ve yaşandığını ortaya koymaktadır. Diğer dinlerde olduğu gibi İslam tarihinde de birbirinden farklı din anlayışları ve yorumları ortaya çıkmıştır. Bütün bu farklı anlayışların ortaya çıkışını anlayabilmek için din olarak İslam iyi anlamak gerekir. Barış dini olan İslam ne anlama gelmektedir ve onun evrensel mesajının amaçları nelerdir?

           Sözlükte, barış, huzur, teslimiyet, esenlik, mutluluk, inkiyad ve gönülden benimseme anlamına gelen İslam, bir din olarak şu şekilde tanımlanmaktadır: "Akıl sahiplerini, kendi iradeleriyle doğruya/hayra ulaştıran ve onlara dünyada mutluluğu, ahirette de ebedi saadeti temin eden ilahi bir kurumdur." Bu tanım tahlil edildiğinde, yer alan temel unsurlar şunlardır: a) Akıl sahiplerine gönderilmiş olması, b) Doğruya/hayra ulaştırıcı olması, c) Özgür iradeyle seçilmesi, d) Zor ve şiddet altında değil gönülden benimsenmesi, e) İnsanları dünyada,  barış ve mutluluğa ulaştırması, f) Ahirette sonsuz mutluluğa kavuşturması, g) İlahî kaynaklı olması.İslam dinini kabul eden, onun tek ve yüce olan ilahına inanan ve Peygamberinin Allah'tan getirdiklerini doğrulayan kimsenin adı mümin ve müslüman vasfını kazanmaktadır. Böyle bir insan, inancını gerçekleştirirken ve İslam'a girerken önce kendisiyle, yani aklı ve gönlüyle, daha sonra Allah'la ve onun yaratıklarıyla barışık olmalıdır. Demek ki müslüman olabilmek için, önce kendisi huzura kavuşmalı, kendini emniyette hissetmeli, sonra da bütün insanlara güven telkin eden, onlara eliyle ve diliyle zarar vermeyen bir kimse olmaya çalışmalıdır. Müslüman olmak için Kelime-i Şehâdet ve Kelime-i Tevhîd, bir başlangıçtır. Çünkü bununla insan, erdemli bir insan olacağına, aklına ve gönlünün sesine kulak vereceğine, fıtratına yabancılaşmayacağına, Allah'tan başkalarına, ölülere ve dirilere, cansız maddelere kulluk yapmayacağına, onlara kulluğu terk ederek hakkı ve hakkaniyeti gerçekleştirmek için çalışacağına söz vermektedir. Bunu gerçekleştiren bir insanın, yaratıcısıyla ve hem cinsleriyle ilişkilerinin temelinde sevgi, sulh, emniyet ve inandırıcılık vardır. Bu sebeple sevgi ve iyiliğin kaynağı olan Allah, Güvenilir  Melek'le (Cibrîl-i Emîn), Güvenilir Peygamber'e (Muhammed el-Emîn) ilahi vahyini göndererek insanları selim fıtratlarına (Fitrat-i Selîme), selim kalplerine (Kalb-i Selîm ) ve selim akıllarına (Akl-i Selîm) dönmeye ve onlara boyun eğmeye çağırmıştır. İnsanlar bunlara boyun eğdiği zaman müslüman ve mümin olmakta ve fıtrat dini olan İslam'ı kabul etmektedirler. Bundan dolayı bu dine inananlar, birbirleriyle karşılaştıklarında “Allah’ın barış ve esenliği üzerinize olsun” (Selâmün Aleyküm) diyerek söze başlarlar. Görüldüğü gibi, bu terkiplerin tamamında sağlam, duru, açık ve seçik anlamlarına gelen ve İslam'la aynı kökten türetilen “selîm” veya güven manasına gelen “emîn” kelimeleri kullanılmıştır. Bunun anlamı  şu demektir: Din olarak İslam barış dinidir, onun ilahı sevgi ve iyiliğin kaynağı olan Allah'tır, vahyi getiren güvenilir bir melektir, Peygamber'i güvenilir bir insan olan Hz. Muhammed'dir, inananı sağduyu sahibi müslümandır, onun doğrulayıcısı selim akıldır, onu gönülden benimseyen selim kalptir, inanma eylemini gerçekleştiren ise Allah'ın gönderdiği dini kabule müsait selim fitratını kuvveden fiile geçiren mümin insandır.Bütün Peygamberlere gönderilen İslam, ilahî kaynaklı bir mesajdır; insanın doğru düşünüp doğru davranması ve doğru eylemde bulunabilmesi için bir katkıdır. Hedef kitle, akıl sahibi bütün insanlardır.  İnsanın olduğu her yerde din vardır.  Din insan içindir, onun en genel anlamda amacı şu beş şeyin emniyet altına alınması ve dokunulmazlığının sağlanmasıdır: Din ve vicdan özgürlüğünü, aileyi ve nesli, canı, aklı ve malı (emek/kazanç) korumak. Bunlar dinin temel kurucu ilkeleridir. Din, içerik olarak ele alındığında, Allah'a, kitaplarına, meleklerine, resullerine ve ahiret gününe inanmak gibi inanç esaslarından; insanın ahlaklı ve erdemli olmasını sağlayan ahlak ilkelerinden;  insanı özgürleştiren ve sosyalleştiren namaz, oruç, zekat, hac ve diğer  ibadetler ile  insanlarla ilişkileri düzenleyen bazı ilkelerden (muamelattan) oluşur. Peygamberimize gelinceye kadar bunlardan ilk üçü bütün peygamberlere gönderilmiştir ve dinin evrensel boyutunu temsil eder. Muamelat ve ibadet etme biçimleri ise, peygamberden peygambere değişmektedir ve bazı kısımları itibariyle zamansaldır. Her dinin bir Peygamberi, bir kitabı ve ibadethanesi vardır. Örneğin Yahudiliğin ibadethanesi Sinagog, Hristiyanlığınki Kilise, İslamınki ise Cami'dir. Allah'ın varlığına ve birliğine, Hz. Muhammed'in onun resulü olduğuna ve onun Allah'tan getirdiklerine, öldükten sonra dirilmeye ve hesaba çekilmeye inanan herkes mümin, müslüman ve Kıble Ehlidir. Bunlara, kısaca Uluhiyet, Nübüvvet ve Mead denir. Bu ilkelere inanan bir kimse, İslam dairesi içerisindedir. Hiç kimsenin, onu  İslam dışı gösterme yetkisi yoktur.             İslam dini ve onun inanç esasları, emir ve yasakları Ku'rân'dan ibarettir. O tek bir itikadî sistemi öngörmektedir.  İnanılacak inanç  ve akide sistemi, Kur'ân tarafından belirlenmiştir. Bu anlamda inanç ve itikatta mezhepten söz edebilmek zordur. Kur'ân'ın inmesinden sonra hiç kimse yeni bir inanç esası koyamaz. Çünkü Kur'ân inanç esaslarını ve buna konu olacak şeyleri tevile ve yoruma mahal bırakmaksızın açık ve net olarak tespit etmiştir. Kur'ân'ın getirdiği inanç esasları dışında, hiç kimsenin, Allah'ın insanları inanmakla yükümlü tutmadığı bir konuda yeni bir inanç esası koyarak insanları bunlara inanmaya zorlama yetkisi de yoktur. Bir konunun inanç esası olabilmesi için Kur'ân'da açıkça yer alması gerekir. Bunun dışında Kur'ân'da çesitli anlamlara gelen bazı ayetlerle ilgili yapılan yorumlar kişilerin içinde bulundukları kültürel ortam ve bilgi düzeyi çerçevesinde yapılmış yorumlardır. Bu konuda hiç bir alim, yaptığı yorumun bizzat Allah'ın ayetteki maksadı olduğunu iddia edemez. Bu sebeple anlamı zor anlaşılan ya da birden fazla anlama gelen müteşabih ayetler veya diğer ayetlerle ilgili her hangi bir şahsın veya mezhebin yorumunu kabul etmemekle insan inancını kaybetmez. İslam, Allah'ın Hz. Muhammed aracılığıyla insanlığa gönderdiği evrensel bir mesajdir. Bu mesaj, esas itibariyle yeni olmayıp, önceki Peygamberler aracılığıyla da gönderilmiş ve son peygamberle teyid edilmiş evrensel bir çağrıdır. Asıl amaç, insanları mutlu kılmaktır ve onları özgürleştirmektir. İslam'ın geldiği çağda özelde Arap dünyası, genelde de insanlık, dini, psikolojik, ahlaki, siyasi ve toplumsal pek çok problemle karşı karşıya idi. İnsanlığa yapacağı katkıyla özgürleştirip, insanları tekrar kendin varlığının farkına varmaya, örf, adet ve geleneklerini, inançlarını sorgulamaya çağırdı ve kendisiyle, yaradanıyla ve toplumla barışık olmaya çağırdı. Aynı zamanda İslam, insanlığı medenileştirme projesidir. Bu proje, Hz. Peygamber döneminde son derece başarılı bir şekilde yürütüldü ve ahlaki erdemlerle donanmış fertlerden oluşan bir iman topluluğu meydana getirildi. Bu toplulukta, kabile asabiyeti ve güçlünün hakimiyeti yerine insanların kardeşliği, hak ve adalet prensipleri hakim idi. Ortaya çıkan dini ve toplumsal problemleri, güç kulanılarak degil Hz. Peygamber'in önderliğinde,  vahyin ışığında birlikte konuşup tartışarak çözülüyordu. 

2- Hz. Peygamber döneminde müslümanlar fırka ve mezheplere ayrılmamış idi. Onun ölümünden kısa bir süre sonra yaşanan siyasi, tarihi, ekonomik, sosyal ve dini hadiselerin neticesinde pek çok anlaşmazlık ortaya çıktı ve bir süre sonra toplumsal taban bularak fırka ve mezhebe dönüştü. Fırka ve mezhep nasıl tanımlanabilir?

             Fırka; "bir takım siyâsî, ictimaî, iktisadî ve diğer hadiselerin tesirlerinin, o hadiselere muhatab insan ile, ona uyanlardaki fikrî ve dinî tezahürü "[1] olarak tanımlanmaktadır. Başka bir ifadeyle, mezhepler, din anlayışındaki  farklılaşmaların kurumsallaşması sonucu ortaya çıkan dinî nitelikli oluşumlar olup dinin anlaşılma biçimleri ile ilgili tezahürlerdir. Bu bakımdan  itikadî ve siyasî mezhepler, siyasî ve itikadî konulardaki problemleri çözmek veya siyasî iktidarı ele geçirmek amacıyla ortaya çıkmış dinî/siyasî topluluklar olarak kabul edilebilir. İslam Düşünce Tarihi'nde bu amaçla pek çok firka ortaya çıkmıştır. Bu konuda eser yazan bir çok yazar, bu fırkaların sayısını, sahihliği tartışmalı bir rivayete dayanarak 73 olarak kabul etmiş, ancak bazıları bu sayıyı tamamlamak için, bazıları da  aşırmamak için hayli çaba sarfetmişlerdir. Bu adla ortaya çıkan  fırkaların sayısı, alt grupları da hesaba katılırsa yüzlerce fırkayı bulmaktadır. Sadece Mürcie, Mutezile, Şia ve Haricilerin  alt kolları 73'ten fazladır.  Bu grupların ortaya çıkmasının siyasî, sosyal, ekonomik, kültürel, dinî ve saire pek çok sebep bulunmaktadır. Kişisel çıkarlar, iktidar kavgası bu bölünmeleri hızlandırmıştır ve olumsuz yönde etkilemiştir.[2]             Mezhep, Arapça bir kelime olup, sözlükte, görüş, tutum, fikir, takip edilen ve gidilen yol anlamına gelir. Mezhebin terim anlamına gelince, İslam tarihinde sosyal, siyasi ve ekonomik sebeplerle belli fikirler ve şahıslar etrafındaki siyasi-itikadi veya fıkhi-ameli  zümreleşmelerdir. Bunlardan siyasi-itikadi alanla ilgili olanlarına fırka, ameli-fikhi boyutu ağır basanlara da fıkıh mezhepleri adı verilir. Genel olarak mezhep, itikadî ve amelî yani inanç, ibadet, ahlak ve muamelatla ilgili karşılaşılan meselelere çözümler üretmek için ortaya çıkan İslam Düşünce ekollerini ifade eder. Ancak dilimizde, gerek siyasî ve itikadî, gerekse fikhî ekollerin tümüne mezhep adı verilmektedir. İslam düşünce tarihinde pek çok  itikadi ve fıkhi mezhep ortaya çıkmıştır.             İnsanlar farklı bakış açılarına göre bu metinlere yaklaştıklarından farklı sonuçlar elde ettiler. Çünkü bunların kültür düzeyleri, anlayışları, bakış açıları birbirinden farklı idi.  Neticede her grup kendi anlayışının doğru olduğunu iddia etmeye, onu ayet ve daha sonraları hadislerle temellendirmeye çalıştı. Her bir firka ve mezhep farklı bir Kur'an tasavvuru oluşturdu. Kısaca açıklamaya çalıştığım bütün bu süreçler, farklı din anlayışlarının ortaya çıkmasına ve kurumsallaşmasına sebep olmuştur.  Haricilik, Şia, Mürcie, Mu'tezile, Hadis Taraftarları, Maturidilik, Eş'arilik ve benzeri itikadi/kelâmi fırkalar; Hanefî, Malikî, Hanbelî, Şafiî ve Caferî gibi amelî/fikhî mezhepler ve daha geç dönemde ortaya çıkan Yesevilik, Nakşilik, Kadirilik ve Rıfailik ile Bektaşilik formu içerisinde yaşayan  Alevilik  gibi mistik oluşumlar bu kurumsallaşmanın tezahürleridir. Bunlar, adını zikrettiklerimizle sınırlı olmayıp daha pek çok fırka, mezhep ve oluşum vardır, ancak bunların büyük bir bölümü zamanımıza ulaşamamıştır.            Hz. Peygamber'in ölümünden sonra sosyo-ekonomik, siyasi, psikolojik, etnik, kültürel, dini ve felsefi sebeplerle vücud bulmuş itikadi ve siyasi mezheplerle ameli mezhepler ve tarikatların ortaya çıkış sebepleri Psikolojik durum, Sosyo-Politik ve Kültürel Durum,  Dini Metinler olmak üzere üç ana sebep altında ele alınabilir. 

3- Bütün dini oluşumların ortaya çıkışını hazırlayan sosyo-ekonomik, siyasi, psikoljik, etnik, kültürel, dini ve felsefi pek çok sebep bulunmaktadır.  Mezheplerin ortaya çıkış sebeplerinden insan unsurunun ve insanın tabiatındaki psikolojik eğilimlerin rolü nedir?

                        İster itikadi-siyasi, isterse fikhi-ameli olsun bütün mezhepler beşeri oluşumlardır. İnsanın olduğu her yerde dini, fikri ve siyasi yaklaşım farklılıkları söz konusu olacaktır. Çünkü her bir insan kendine özgü bir varlıktır. Yapılan araştırmalar evrensel dinlerin tarihinde ortaya çıkan mezheplerin dini konulardaki anlayış, yorum ve yaşayış  farklılığını, insanlar arasındaki bireysel farklılıklarla ve insan tabiatındaki psikolojik eğilimlerle ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır.[3]  Bu araştırmalar, her bir insanın ilgi, alaka, hal, tutum, davranış, huy, mizaç, zeka, muhayyile ve akıl konusunda diğerinden farklı oldukları ve onların tabiatlarındaki bu farklılıklar dolayısıyla, dini grupların ve mezheplerin dini hayat ve din anlayışlarında görülen farklılığın ilahi bir tercihten çok beşeri eğilimlerin farklılıklarıyla meşruiyet kazandığı[4], sosyal ve pratik hayatta karşılaştıkları dini problemler için bu farklılıklara göre çözümler ürettiklerini, kendi mizaç ve tabiatına uygun dini hareketlere yöneldiklerini açıkca ortaya koymaktadır. İnsan, akıl sahibi, kuşku duyan, anlamaya çalışan, düşünen, sorgulayan, açıklayan ve yorumlayan, anlamlandıran, kutsallaştıran ve tecrübe eden  bir varlıktır. Bireysel karakter  farklılıkları ve insan tabiatındaki psikolojik eğilimler, bir etnolog tarafından etnik merkezli, bir filolog tarafindan dilsel merkezli, bir sosyolog tarafindan sosyal çevre merkezli okunabilir ve sınıflandırılabilirse de[5], bunlar psikolojik açıdan, en genel anlamda, tepkisel/şiddet yanlısı, akılcı, gelenekçi, sezgici/tecrübeci, radikal ve uzlaşmacı tipolojiler, zihniyetler ya da karakterler olarak tanımlanabilir. Bu bakımdan  düşünce ve söylem farklılıklarını ortaya koymakta karakter okumanın önemli bir yeri vardır. Farklı din söylemleri ve düşünce ekolleri bu açıdan analiz edildiğinde, içinde yaşadıkları sosyo-politik, felsefi ve kültürel ortamın da tesiriyle, bu psikolojik tipolojilerden birisinin veya birkaçının, sosyal, dini ve düşünsel hayatın şekillendirilmesinde ve kurumsallaşmasında ön plana çıktığı veya  dikey paradigmalar halini aldıkları  görülür.  Kısacası insanın olduğu her yerde farklılık ve zenginlik vardır. Bu, onun din anlayışına da yansımaktadır.   

4- Mezheplerin ortaya çıkısında siyasî-kültürel yapının ve sosyal değişmenin rolü nedir?

             İslam tarihinde ortaya çıkan düşünce ekollerinin, ortaya çıktıkları dini, kültürel, ictimai ve siyasi ortamdan tecrit edilerek anlaşılması mümkün değildir. Belirli bir toplumdan veya kültürden ya da coğrafi bölge veya milletten gelen insanların, çoğunlukla aynı itikadi ve siyasi oluşumlara yönelmesi,  başka bir ifadeyle bazı mezheplerin belli coğrafi bölgelerde ve halklar arasında yayılması bu temel gerçeğin önemli kanıtlarındandır.             Sosyolojik açıdan, evrensellik iddiasında bulunan ve bünyesinde farklı kültür ve medeniyet havzalarından gelen kişileri barındıran dinlerde, Peygamberlerin ölümünden sonra, farklı mezheplerin/anlayışların ve farklı din söylemlerinin ortaya çıkması genel bir temayül ve sosyolojik-tarihi bir vakıadır.[6] Hristiyanlık, Yahudilik, Budizm, Hinduizm gibi İslamiyet de bu tarihi gerçekten nasibini almıştır. Aslında dinlerin yayılması ve sürekliliği, medeniyetlerle yüzleşmeleri, yeni medeniyetler kurmaları ve sosyal değişmeler karşısındaki tepkisi bu mezhepler kanalıyla olmuştur. Diğer taraftan dünya tarihinde etkili olmuş güçlü kültür ve medeniyetler, devletlerin yıkılıp öldüğü gibi yıkılmazlar ve tamamen ortadan kaybolmazlar. Hiçbir kültür bütünüyle ölmez, başka kültür ve medeniyetlerde farklı biçimlerde tekrar ortaya çıkarlar. Hatta güçlü ve hakim kültürler, birbirleriyle etkileşim içerisindedirler.             Yeni bir din olan İslam'ı benimseyenler de böyle güçlü bir kültür ve medeniyet havzasından geldigi için, kendi kültürlerine ve medeniyetlerine tamamen sırt çevirmemişler ve onları İslam kılıfı altında veya onunla uzlaştırmak suretiyle yaşatmaya devam etmişlerdir. Dolayısıyla bu kimselerin daha önceki kültürel bilinçleri, yeni dinlerini anlama, yorumlama ve yaşamalarında etkili olmuş ve farklı din anlayışları ve söylemlerinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. İslam dininin ilk ortaya çıktığı ve yayıldığı coğrafyada, Arap, Roma, Mısır ve Sasani kültürü oldukça güçlü bir şekilde yaşamaktaydı. Hire ve Irak Sasanilerin, Şam ise Bizanslıların etkisi altındaydı.             İslam gelmeden önce, pek çok Arap kabilesi göçebe hayatı yaşamaktaydı; pek azı ise yerleşik hayata geçmişti. Siyasi hayat, kabilecilik esasına göre şekillenmişti. Kureyş'in iki büyük kabilesi arasında köklü bir siyasi rekabet yaşanmaktaydı. Bunun sonucunda Cemel ve Sıffin gibi etkileri günümüze kadar devam eden önemli siyasi hadiseler yaşandı. Toplum, köleler ve efendilerden oluşuyordu. İslam, kitabî kültürü ve devlet geleneği olmayan bir toplumu medeni bir topluma dönüştürmekle ise başladı. Verili bir durumu itibara alan Allah, bu toplumun diliyle onlara konuştu ve onların bazı kültürel, hukuki ve dini simge, sembol ve ibadet biçimlerini ya aynen devam ettirdi, ya da değiştirdi. Ancak eski kültürel-sosyal durum ve siyasal yapı daha sonra Kur'an'ı anlamada ve yorumlamada, farklı görüşleri benimsemelerinde, bireyler üzerinde etkili olmaya devam etti.              Ayrıca İslam'ın geldiği coğrafyada Yahudilik, Hristiyanlık, Zerdüştlük ve Maniheizm gibi büyük dinler ve mezhepler varlığını devam ettiriyor ve  İskenderiye'de Yeni Eflatunculuk, Nisibis, Harran ve Cundişapur'da Yunan teoloji ve felsefesi ögretiliyordu.[7] Ayrıca İslam'ın geldiği dönemde Sasani ve Roma devletleri Arap yarımadasında rakip iki siyasi gücü oluşturmaktaydı. Bu hakim kültür ve medeniyetler arasındaki mücadele ve rekabet, daha sonraları, İslam'la bu kültürler arasında devam etmiştir. Bütün bu sebepler dini değiştirmedi, ancak insanların İslam'ı farklı şekilde anlama ve algılamalarında etkili oldu.[8] Zaten yeni fikirlerin, filozoflar, düşünce ekolleri ve sosyal hareketlerin, homojen olmayan ve farklı kültürlerden gelen kişilerin karşılaştığı ve birarada yaşadığı ortamlarda doğup geliştiği sosyolojik bir gerçektir.[9] Böylece kökleri geçmişe uzanan sosyal, kültürel, ekonomik, tarihi, politik ve kültürel yapı daha sonraki nesillerin Kur'an'ı farklı anlama ve yorumlamalarına sebep oldu.  

5- Mezheplerin ortaya çıkışında insan unsuru, toplumsal yapı ve siyasi durum kadar doğrudan etkili olmasa da dolaylı olarak dinî metinlerin de rolü vardır. Kur'an ve hadisler, farklı anlayışların doğuşu ve kurumsallaşmasında nasıl etkili olmaktadır?

             Dini metinlerle kastedilen öncelikle Kur'an ayetleri ve hadislerdir. Kur'an-ı Kerim'in bazı ayetlerinin manası kapalıdır veya farklı anlamlara gelmektedir. Yani her insanın aynı şekilde anlayacakları ayetler vardır, farklı anlayabilecekleri ayetler vardır. Birincisine,Yüce Allah'ın varlığı ve birliğiyle ilgili Tevhid'i ilgilendiren ayetler örnek verilebilir. İkincisine insan özgürlügü konusundaki ayetler örnek verilebilir, ya da kapsamına kimlerin girdiği tartışmalı olan Ehl-i Beyt’le ilgili ayet verilebilir.             Vahiy, bir iletişim olarak, "aynı ontolojik düzeye sahip olmayan iki taraf arasında"[10]  yani Allah'la beşer-peygamber arasında gerçekleşmiştir. Vahiy yoluyla kurulan bu iletişim yalnızca Peygamberlere mahsustur. Onlardan başkasının bu iletişimin mahiyetini bilmesi mümkün değildir. Bunun nasıl gerçekleştiği, mesajın lafız ve mana bakımından kime ait olduğu, bu iletişimde meleğin rolünün ne olduğu hep tartışıla gelmiştir. Sosyal hayatta yaşanan gerçeklikleri esas alarak inen  ve elçinin içinden çıktığı toplumun dilinin bütün edebi inceliklerini kullanan vahiylerin, iniş sebebi ve ne anlama geldiği, ona muhatap olan insanlar tarafından anlaşılmaya çalışılıyordu. Anlaşılmayan konular veya açık olmayan kısımlar, Peygamber'den soruluyordu. Peygamber hayatta iken bu iletişimde yaşanan problemler, onun  tarafından çözümlenirken, ölümünden sonra vahyin kaynağı ile olan ilişki sona ermiştir.             Arap dilinin en edebi metni olan Kur'an'da, görünen ve hissedilen varlık dünyasıyla ilgili açık, seçik ve net bilgiler olduğu gibi, görünmeyen, hissedilemeyen alemle ve geçmişle ilgili bilgiler de vardı. Üstelik bunları farklı üslup ve edebi inceliklerle anlatıyordu. Örneğin Allah ve sıfatları, kıyamet, ahiret, cennet, cehennem, sırat, melek, cin, şeytan ve geçmiş ümmetler hakkında bilgi verirken, mecaz, istiare ve teşbih gibi edebi sanatları kullanmaktaydı. Diğer taraftan bazı ayetlerin delaleti açık ve net (muhkem) olduğu için kolayca anlaşılırken,  bazıları anlam benzerliği veya kapalılığı (müteşabih) yüzünden zor anlaşılıyor veya anlaşılamıyordu. Kur'an ayetleri, indirilirken çesitli konulara göre sıralanmış da değildir. Konularla ilgili ayetler farklı yerlere serpiştirilmiştir. Peygamber'e ilk inananlar, anlayış, zeka, kültür, bilgi ve ona yakınlıkları bakımından aynı olmadığından, dinin kutsal metniyle olan sıcak diyalogları ve onu anlayışları da aynı düzeyde olmadı. Kur'an'ın indiği dönemden uzaklaşıldıkça ve sosyal gerçeklik değiştikçe, insanlar, doğal olarak bu metinleri anlamada ve Allah'ın muradını tespitte farklı metotlar ve anlayışlar doğrultusunda Kur’an’a yaklaştıklarından dolayı farklı sonuçlar elde ettiler. Hatta öyle ki, insanları tek bir akide ve inanç etrafında birleştirmek amacıyla indirilen ve açık-seçik, anlaşılır olduğunu iddia eden bir metin, sonuçta farklı anlayıştaki kişi ve grupların, kendilerini meşrulaştırmak için kullandıkları bir metin haline geldi ve tek bir ayetle ilgili onlarca görüş ileri sürüldü. Hz. Peygamberden aktarılan bazı hadisler için de benzer durum söz konusuydu.Fakat Kur'an ve hadilerin kendi metninden kaynaklanan bazı anlama problemleri, mezheplerin ve fırkaların doğmasının doğrudan  sebebi değildi. İslam tarihinde ortaya çıkan fırkalar, genelde siyasi, beşeri, sosyal ve dünyevi  sebeplerle teşekkül etmiştir.[11] İnsanlar veya fırkalar, bu amaçlarını gerçekleştirmek uğruna,  kılı kırk yaran akılalmaz yorumlar ve teviller yapmışlardır. Neticede her mezhep, fırka, tarikat ve cemaat, farklı bir Kur'an tasavvuru oluşturarak ona Allah'ın yüklemediği misyonlar yüklemiştir.           

6- Mezhepler, dine farklı yaklaşım biçimlerini temsil ederler. Ancak bazen mezhepler din gibi algılanmıştır. İslam tarihinde din ile mezhepler arasındaki ilişki ne şekilde olmuştur?

             İslâm'da Hristiyanlık'ta olduğu gibi akide esası koyacabilecek ne bir şahıs ne bir mezhep ne de bir kurum vardır. İslâm'da akîde esası koyacak tek otorite Allah'tır, dolayısıyla Kur'andır. Bir şeyin inanç esası olması için, onun bir ayet tarafından açık ve seçik bir şekilde, yani delaleti ve sübutu kesin bir nasla bildirilmesi gerekir. Yalnız Kur'an'ın her bir ayeti, Allah’tan gelmesi bakımından sübutu kesinse de, ayette neyin kastedildiği ve ne anlamlara geldiği kesin değildir.  Yani Allah'tan geldiği konusunda kesinlik arzederse de, ayetin açık ve seçik olarak neye işaret ve delalet ettiği kesin olmayabilir. Dolayısıyla ayetlerin kesin bilgi ve kesin inanca temel teşkil etmesi için delaletinin de kesin olması gerekir. Bu yüzden anlaşılması zor veya birden fazla anlama gelebilecek ayetler, inanç esası ortaya koymak için delil teşkil etmezler. Her hangi bir mezhebin kendi döneminin sosyal bunalımlarına dair ortaya attığı görüşlerini ve  yorumlarını akide veya iman esası olarak insanlara dayatması doğru değildir.             İnsanlar arasındaki görüş farklılıkları ve ayrılıkları, tabii, psikolojik, tarihsel, dini ve sosyoljik bir vakıadır. Her bir din, felsefe ve ideoloji, bu gerçekten nasibini almıştır. İslam tarihinde ortaya çıkan bu mezhepler, bir din farklılığı değil yaklaşım farklılığıdır. Bu farklılıklar, mutlaklık iddiasında bulunmadıkça, kendisini İslam'ın temsilcisi görmedikçe, başkalarını öteki olarak algılamadıkça birer zenginlik olarak kabul edilebilir. Bu yüzden farklı mezhepleri, tarikatları, cemaatleri, hak-batıl, doğru-yanlış, sapık-bidat ve benzeri sınıflandırmalara tabi tutmak yerine, insan doğasından kaynaklanan ve toplumsal yapıyla kurumlaşan farklı bilgi sistemleri veya zihniyetler olarak algılamak daha doğrudur.  Hiç bir mezhep veya din anlayışı, mutlak doğru veya mutlak yanlış değildir. Doğru olan fikirleri olabileceği gibi yanlış olanları da vardır.             Fırka ve mezhepler, her dinin tarihinde yaşanan bir olgudur. Dinin özünü teşkil etmezler. Bu sebeple mezheplerin dinle özdeşleştirilmesi doğru değildir. Çünkü esas olan dinin evrensel boyutudur, mezhep ise, inanç ve amel konusunda  dinin doğru bir şekilde anlaşılması ve yaşanması ile ilgili ortaya çıkmıştır.     Mezhepler, sosyal ve siyasî bunalımların yaşandığı dönemlerde bu bunalımları aşmak konusunda çözümler üretebilmek için ortaya çıkmış beşeri, siyasi, toplumsal ve dini hareketlerdir. Bunlar, başlangıçta farklı görüşlerin ortaya atılmasına ve tartışılmasına son derece münbit bir alan oluşturmuştur. Bazıları İslam'ın diğer din, kültür ve medeniyetlere karşı savunusunu yaparak onun yayılmasına ve doğru anlaşılmasına yardımcı olmuşlardır. Ancak dinle mezhep arasındaki ilişki her zaman masum olmamıştır. Mezheplerden bazıları, dini, siyasi menfaatleri temin etmekte birer araç olarak kullanılmıştır. Bunun neticesinde, mezhepler nadiren de olsa,  dinin yeni yorumlarla güncelleştirilmesi ve fonksiyonel kılınması yerine müslümanlar arasında ayrılık ve kavgaların, taassubun, iktidar savaşlarının  birer aracı haline gelebilmiştir. Evrensel olmayan daha çok siyasî nitelik taşıyan bu çözümler, daha sonraki nesiller tarafından itikadîleştirilerek inanç konusu yapılmıştır. Yeni yetişen kuşakların kendi meselelerine kendileri çözümler bulmak yerine, asırlar boyu tarihe karışmış güncelliği ve fonksiyonelliği kalmamış olan geçmişin problemleriyle uğraşmaya ve yeni problemlere yeni çözümler üretmekten çok geçmişten çözüm arama yönüne gidilmiştir. Kur'ân  ilkelerini hayata geçirmek ihmal edilerek, bağlı olunan mezhebin ilkeleri savunulmuş, böylece mezhepler Kur'â'n’ı anlamada araç iken mezheplerin ilkelerinin anlaşılması amaç olmuştur. Sonuçta Kur'ân'a mezhep görüşlerinin desteklenmesi için gidilmiştir. Bu da onların Kur'ân'ı bir bütün halinde anlamalarını engellemiştir. Böylece Kur'an'ın evrenselliği mezhepler bazına indirgenerek ihlal edilmiştir. Genelde mezhepler, Kur'ân'ın evrensel boyutunu bütünüyle işlevsel kılmakta başarılı olamamışlardır. Bu sebeple tarihte pek çok mezhep kendi görüşlerini dayatmış, başkalarını ise dışlamıştır. Hatta mezheplerin dinle özdeşleştirilmesi sonucunda İslam'ın güncelleştirilmesi ve fonksiyonel kılınmasının önünde bir engel olmuşlardır. Ayrıca mezhep liderlerinin otorite olarak kabul edilmesi ve çözümlerin bu otoritelerin eserlerinde aranmaya başlanması bu süreci hızlandırmış, doğrudan Kur'ân'a gidilerek ondan çözüm üretmeyi engellemiştir. Çünkü insanlar bağlı bulunduğu mezhebin dışına çıkamamış, mezhebinin görüşlerini doğru ve yanlış olabileceğini düşünmeden onları ispat etmeye ve şerh etmeye çalışmıştır. Bu yolla,  itikadî konularda taklit, müslümanlar arasında kronikleşmiştir. Bu durum zamanla müslümanlar için bilgi açığının büyümesi, mezhep taassubunun artması ve yeni fikirlere tahammülün azalmasıyla sonuçlanmıştır.            İslam'da pek çok itikadi mezhebin, felsefî ekolün ve amelî mezhebin ortaya çıkmış olması  her müslümanın övünç kaynağı bir konudur. Ancak bu mezheplerin görüşlerinin daha sonraları şaşmaz doğrular haline veya din haline getirilmesi İslâm'ın bu zengin ve münbit fikir dünyasının kısırlaşmasına sebep olmuştur. Çünkü her mezhep kendi görüşünün savunucusu ve mutaassıbı kesilerek karşı görüşlere hayat hakkı tanımamaya ve birbirlerinin fikirlerini çürütmeye çalışmışlardır.             İslam Mezhepleri, yayıldıkları bölgelerde farklı kültür ve medeniyetlerden de istifade ederek kendilerine has metodolojiler üretmeye çalısmışlardır. Ancak şerh ve taklidçilikle birlikte bu gelenek yok olmuş, İslam Düşüncesi'ne metodsuzluk ve sistemsizlik hakim olmuştur. Resmî olarak benimsenen mezhepler ise, İslam'ın siyasallaşmasına aracılık etmiştir.  

7.İslam düşünce tarihinde  mezhep ve fırkalar ortaya çıkmasında ve kurumsallaşmalarında siyasetin büyük bir rolü vardır. Kur’an, hadis ve İslam kültüründe Din-Siyaset ilişkisi nasıl algılanmıştır?

 Kur’ân'da konuyla ilgili ayetler  incelendiğinde Din-Siyaset ilişkisi açısından  şu tespitleri yapmak mümkündür. Kur’ân, inanç, ibadet ve ahlak konularına doğrudan ve ayrıntılarıyla yer verirken siyasi konulara, evrensel nitelik taşıyan genel ilkelerin dışında herhangi bir belirlemede bulunmuş değildir. Örneğin Hz. Peygamberden sonra halife kim olacak, hangi şartları taşıyacak, devletin yapısı ve yönetim biçimi nasıl olacak gibi kurumsal siyasetin konularına  ilgi duymaz ve  her hangi  bir açıklamada bulunmaz. Siyaset kadar diğer konuları da ilgilendiren bu temel prensipler, genel olarak, müslümanların işlerinin kendi aralarında meşveret/danışma yoluyla çözülmesi[12], insanlar arasında adaletle ve hakkaniyetle hükmedilmesi[13], yetki sahiplerine itaat edilmesi[14],  emanetlerin ehline verilmesi[15], insanlar arasında üstünlüğün takva ile olduğu[16] şeklindeki prensiplerden oluşmaktadır. Din-siyaset ilişkisinde en çok gündeme getirilen halife ve imam kavramları,  iddia edildiği gibi, Kur’ân'da, siyasi otoriteyi elinde tutan kimse anlamında kullanılmamaktadır. Birincisi, özgür iradeli ve kendi adına  güzel işler yapmaya namzet  Allah'ın her bir kulu anlamına gelmektedir.[17] İkincisi  ise, farklı farklı anlamlarda kullanılmakla birlikte, bu bağlamda insanlara örneklik ve önderlik yapan kişi anlamında peygamberlik makamı için kullanılmıştır.[18] Aslında bu tür kullanımlarda Peygamberlik makamının  dahi bir sülale imtiyazı olmadığı,  gönderilen elçinin sülalenin mensuplarına fazilet sağlamadığı ve diğerlerine karşı bir üstünlük kazandırmadığı son derece açıktır.[19] Ayrıca peygamberin seçildiği kabileye, peygamber kendilerinden çıktı diye, ölümünden  sonra   siyasi veya siyasi olmayan  makamları ellerinde tutma imtiyazı da verilmiş değildir. Dolayısıyla hilafet ve hakimiyet meselesi, “ dinî olmaktan ziyade dünyevi ve siyasî bir meseledir. Doğrudan doğruya milletin işidir. Onun içindir ki, nusûs-i şeri’yye’de bu mesele hakkında tafsilat yokdur.”[20] Dolayısıyla Kur’ân, siyasî ve hukukî konularda hakimiyet  yetkisini tamamen insanlara bırakmış ve topluma ait işlerin insanî birikimin sunduğu imkanlardan faydalanarak  toplum tarafından düzenlenmesini ve yürütülmesini istemiştir.[21]            Hz. Muhammed'in  uygulama ve tavsiyelerinin, diğer konularda olduğu gibi bu konuda da, Kur'ân'ın ortaya koyduğu genel çerçeveyle uygunluk arzettiğini görmekteyiz. Bundan dolayı Hz. Muhammed, öldüğünde, kendinden sonra imam veya halife olacak kişiyi gizli veya açık olarak belirlememiştir. Hz. Muhammed'in, temizlik ve misvak kullanmaya varıncaya kadar son derece ayrıntılı konularda tavsiyelerde bulunmasına rağmen bu konuda,  hiç bir açıklamada bulunmaması ve hadislerinde siyaset kelimesinin hiç kullanılmaması son derece anlamlıdır. Öyle anlaşılıyor ki,  dünyevi işlerin düzenlenmesi  toplumun tamamını ilgilendiren bir konu olduğu  için, kendi yöneticisini  seçme yetkisini bütün müslümanlara ait bir hak olarak görüyordu. Bu yüzden, Hz. Muhammed, sahip olduğu hukuki ve siyasi yetkilerini başka birine asla devretmemiştir. Çünkü İslam'da, teolojik olarak, Hrıstiyanlıkta olduğu gibi dinî ve dünyevi otoriteyi elinde tutan ruhbanlık sınıfı yoktu. Eğer o, sahip olduğu yetkileri devretmiş olsaydı,  böyle bir sınıfın oluşmasına sebebiyet vermiş olacaktı.  Aslında Hz. Muhammed'in devlet başkanlığı misyonu, ilahi kaynaklı olmayıp, tamamen  içinde yaşanılan sosyal ve siyasi gelişmeler sonucunda elde edilmişti . Başka bir ifadeyle, bu göreve layık görülmesi onun beşer olarak elde ettiği başarılarının ve bu konudaki kabiliyetinin sonucuydu. Hatta Peygamberlik gelmeden önce de, liderlik vasfını kullanarak ihtilaflı konularda hakemlik yaptığı bilinmektedir. Böyle görüldüğü için müslümanlar, zaman zaman, Hz. Peygamber'in çeşitli konulardaki  vahye dayanmayan kişisel görüşlerini eleştirebilmişler ve ona alternatif görüşler ortaya atabilmişlerdir. Bundan dolayı başta Kur’ân olmak üzere,  kaynaklar Hz. Muhammed'i  melik/kral vasfıyla tanımlamaktan kaçınmıştır.[22] Çünkü meliklik ve sultanlık, kuvvet, galebe, tağallüb, tasallut, kahır, istila veya cebir yoluyla elde edilir.[23] Halbuki Kur’ân,  " sen onlar üzerinde zorba değilsin"[24] diyerek onu bir kral veya melik gibi güç ve zor kullanmaması konusunda uyarmış ve onun ne insanların ne de Allah’ın vekili olmadığını açıkça bildirmiştir.[25]            Hz. Muhammed'in siyaset ve devlet başkanlığı konusundaki bilinen tavrına ve uygulamalarına rağmen, Hz. Ebu Bekir'in halife olarak seçimi  sırasında "İmamlar Kureyştendir"[26], şeklinde bir rivayet nakledilmiştir.  Bu sözde hadis, müslümanların siyasi hayatlarını belirlemede son derece etkili olmuş ve çok erken dönemlerden itibaren  Kureyş'in iki büyük kabilesi arasında iktidar mücadelesine sebep olmuştur.  Ayrıca her iki Kureyş kabilesinin devlet başkanlığına karşı çıkan ve diğer Arap kabilelerinin de bu konuda hak sahibi olduğunu söyleyen Haricilerin ortaya çıkışını hazırlamıştır. Hariciler, dünyevi ve siyasi  hakimiyetle hiç bir alakası olmadığı ve tamamen mutlak gücün ona ait olduğunu bildirdiği halde, “…Hüküm, yalnız Allah’ındır. .. ”[27] ayetine dayanarak “ Hakimiyet Allah’ındır.” demişlerdir. Allah’ın hakimiyetini  müslüman toplumlar vasıtasıyla gerçekleştirdiğine inanan ve kendilerini toplumun yerine koyan Hariciler,  bu siyasi eğemenliği kullanma hakkına sahip vekiller olarak gördükleri için toplumsal otorite adına hareket etmişler[28] ve Emeviler ile Abbasiler döneminde İslam toplumlarını tehdit eden pek çok şiddet eylemlerine başvurmuşlardır.             Sonraki dönemlerde sahih kabul edilen ve hadis kitaplarına giren "İmamlar Kureyştendir"  rivayetine dayanarak,  sünni alimlerin hakimiyeti/hilafeti genel anlamda Kureyş'e tahsis ettiğini görmekteyiz. Şia ise, çoğunlukla, hakimiyeti Hz. Peygamber’in Fatıma’dan olan soyundan gelen 12 kişiye ait olduğunu ileri sürmektedir. Haricilerin  Allah'ın hakimiyetini  karizmatik bir topluma tahsis etmesi şeklindeki siyaset nazariyeleri bir kenara bırakılırsa, temelde İslam düşüncesinde birisi Şia’nın teokratik siyaset anlayışı, diğeri onlara bir reddiye ve cevap niteliğindeki  Sünni anlayış olmak üzere iki farklı siyaset nazariyesi geliştirilmiştir. Şiî-İmamiyye’nin imamet nazariyesine göre, İmamet konusu dinîn en temel konularından olup, insanların ihtiyarına ve seçimine bırakılması doğru değildir. Bu sebeple Allah'ın peygamber gönderdiği gibi her dönemde bir imam tayin etmesi kendisine vaciptir. Devlet başkanlığı makamına gelecek imam/imamlar, masum olup Kur’ân ve Hz.Peygamber tarafından nas ve tayinle önceden açıkça belirlenmiştir. Bunlar Hz. Ali ve onun Fatıma'dan olan soyundan toplam oniki kişidir. Hz. Peygamberden sonra, dinî ve dünyevî konularda siyasi ve hukuki yetki onların elindedir. İmamet,  bir  inanç esasıdır, dolayısıyla  imamlara itaat dinen vaciptir. Şiî alimler,  Hz. Ali'nin  tayinini ispatlamak için pek çok eser yazmış ve yüzlerce ayet ve uydurma rivayetleri delil olarak  kullanmışlardır. Şia'nın siyaset nazariyesi, hakimiyetin imamlara Allah tarafından verildiğini iddia ettiği için, bir çeşit teokrasi olarak görülebilir. Bu anlayış, İslam’ın siyasallaştırılmasıyla sonuçlanmıştır. Bir başka açıdan değerlendirildiğinde, Şiî siyaset anlayışı  ile  Tanrı'nın hukuki ve siyasi otoritesini temsil ettiğini iddia eden Katolik Kilisesinin anlayışı arasında  benzerlikler vardır.            Sünnî Siyaset nazariyesine göre, imamların seçimi müslümanların önde gelenlerine veya kendilerine bırakılmıştır. Dolayısıyla İmamların seçimi, müslümanların ihtiyarı ve beyat etmesiyle gerçekleşir. Ancak onlar, hakimiyeti Kureyş kabilesinin mensuplarına  ait görmekle Kur’ân’ın temel ilkesi olan müslümanların eşitliği anlayışına ters düşmüşlerdir. Ayrıca iktidar tarih boyunca,   veliaht tayini yoluyla veya güç ve silah yoluyla elde edilmiştir. Aslında Sünniler, hep Hariciler ve Şia’yı eleştirmekle meşgul olduklarından, hakimiyet sorunu ile ilgilenerek yeni bir siyaset nazariyesi geliştirememişlerdir. Genelde ilk dört halifenin tarihi sırasının fazilet sırası olduğunu ispat etmek ve her birinin halifeliğiyle ilgili delil olabilecek rivayetleri bir araya toplamakla meşgul olmuşlardır. Kimlerin imam olacağı Kur’ân ve Hz. Peygamber tarafından isim olarak değil ima ile belirlendiğini ileri sürerek Hz. Ebu Bekir’in imametin işaret eden pek çok delil getirmeye çalışmışlardır. Kısaca onlar içinde bulundukları devirdeki siyasi yetkinin kime nasıl devredilmesi gerektiği sorunuyla ilgilenmek yerine ilk dört halifenin meşruiyetini isbatlamaya ve onların iktidar dönemlerini bütün dönemler için örnek göstermeye çalışmışlardır. Öyleki Sünnî alimler, Emevi ve Abbasi iktidarına karşı ortak bir tavır dahi geliştirememişlerdir. Kimileri onları meşru sayarken kimileri gayri meşru saymıştır. Taftazânî, Celâlüdddîn Devvânî, Sadruşşerîa, İbn Teymiyye gibi sonraki dönem sünnî alimlerin  siyaset nazariyesine getirdikleri  Hilâfet-i Hakîkî ve Hilâfet-i Sûrî  ya da Hilâfet-i Nübüvvet ve Hilâfet-i Ümmet şeklindeki yeni ayrımlar ise, meseleyi çözmeye yetmemiştir.[29] Bu ayrımı, “ Benden sonra hilafet otuz senedir. Ondan sonra ısırıcı sultanlığa dönüşür.” şeklindeki  hilafetin 30 yıl olduğunu bildiren bir hadisle temellendirmektedirler.[30] Böylece Hilâfet-i Nübüvvet’in artık bittiğini Hilâfet-i Ümmet’in olabileceği ileri sürülmüştür. Ümmetin halifesi olabilmek için milletin kendi arzusuyla seçilmiş ve beyat edilmiş olarak bu makama oturmak gerektiği  şeklindeki hakimiyet-i milliyye fikri,  XX. yüzyılda Seyyid Bey tarafından hukuki açıdan temellendirilebilmiştir.[31]              Sünnî düşüncede Hilâfet-i Nübüvvet’i tartışma dışı bırakmak üzere yapılan yukarıda zikredilen  ayrımdan önce,   kayda değer en önemli tartışmanın Mâturîdî tarafından “ Hilafetin Kureyşliliği” ile ilgili rivayet üzerinde başlatıldığını görmekteyiz.  Bu rivayet genelde Sünni alimler tarafından her durumda doğru olarak kabul edilmiştir. Sadece Mâturîdî, son derece önemli değerlendirmeler yaparak ilk defa bir konunun siyaseten ve sosyolojik olarak doğru olabileceği, ancak diyanet açısından farklı olabileceği tezini ileri sürmüştür.  Daha önce ele alındığı gibi, " İmâmların Kureyşten olması" rivayeti konusunda her mezhep mensubu, birbirinden farklı görüşler ileri sürmüştür. Hariciler, bazı Mürciiler ve Mutezile’nin çoğunluğu hariç, diğer mezhep mensupları bu rivayeti devlet başkanlığı için kureyşten olmayı şart koştuğu şeklinde yorumlamışlardır. Ancak tespit edebildiğimiz kadarıyla,  hiç kimse rivayetle ilgili Mâturîdî’nin yaptığına benzer bir yorum yapmamıştır. Mâturîdî, diğerlerinden farklı olarak, diyânet-siyâset ayrımına giderek bu rivayetteki Hilâfetin Kureyş'e tahsisini, diyâneten değil siyâseten doğru olduğunu savunmuş ve bu görüşünü şöyle açıklamıştır: Dinî açıdan, imâm olacak kişinin öncelikle  Allah'tan en çok sakınan, insanların problemlerini çözmede en basiretli ve onların yararına olan şeyleri en iyi bilen birisi olması gözetilmeli ve bu şartları taşıyan kim olursa olsun imâmet onu getirmek gerekir. Çünkü Allah'ın kitabında böyle istenmektedir: " .... Muhakkak ki Allah yanında en değerliniz, Ondan en çok sakınanınızdır. .."[32]  Ayrıca malların ve ırzların emanet edileceği kişilerde takva özelliğinin aranması da,  bunun delilidir. Çünkü bu görevi takva vasfı ile yerine getirebilirler. Bu bakımdan  diyânet açısından gözetilmesi gereken şey takvadır.[33] Öyle anlaşılıyor ki Mâturîdî'ye göre, İmâmların Kureyş’ten olması fikri, ister Peygamberin sözü olsun ister sahabe böyle istemiş olsun, bu dinî olmaktan çok siyasî ve sosyolojik bir tercihtir. O’na göre böyle bir tercih  iki önemli sebebe dayanmaktadır. Birincisi, İmâmet dinî bir yönü olmakla beraber daha çok idarî ve siyasî bir konudur. Bu yüzden imâm olacak kişinin takvanın yanısıra  küçük düşürülmemiş ve nefret edilmeyen bir nesebe mensup olmasına ihtiyaç vardır; insanların kendilerini güçlü ve saygın olarak bildikleri bir soya verilmesi de bundandır. Ayrıca Kur'ân Kureyş lehçesiyle inmiş olması da bu konuda dikkate alınmalıdır. O halde şöyle bir sonuca varabiliriz: Nübüvvetin bir soyda, melikliğin başka bir kavimde devam ettiği bilindiğine göre, Diyânet ve Siyâset konusunda şu iki hususun gözetilmesi gerekir. Siyasî yetki kıralların elindedir, diyânet yetkisi ise Nebilerin elindedir. Zaten Kur’ân’da bu ikisinin tek bir kavimde birleşmediğini  bildirilmiştir: “ Musa’dan sonra İsrail oğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Peygamberlerine: “ Bize bir hükümdar gönder, (onun önderliğinde) Allah yolunda savaşalım.” demişlerdi….”[34]  Durum böyle olunca Diyânet / Nübüvvet, o işi yürütebilecek kişiye verilir; İdare ve siyâset ise halk arasında saygınlığı ile öne çıkan şeçkin kabileye / kavme verilir. Diğer taraftan, soy ve nesebin, insanları iyi ve güzel davranışlara sevkeden, kötü ve çirkin davranışlardan uzak tutan şeylerden biri olduğu da bir gerçektir.  Böyle kişiler emaneti daha iyi koruyabilirler. Ayrıca, alimler evlilik ve nikah konusunda Kureyş'i  diğer kabile ve soylardan üstün gördüler. Başkalarını bu konularda onlara denk görmediler. Bu sebeplerden dolayı  Resulullah, onlara bu şekilde davrandı. Hilâfetin durumu da aynı şekildedir. İmametin Kureyşe tahsisinin iki ayrı sebebi daha vardır. Birincisi, bütün kabilelerden böyle bir şeyi istemek son derece zor bir şeydir. Bundan dolayı tek bir kabileye tahsis edilmek suretiyle diğerlerinden bu ağır yükü kaldırdı. İkincisi, muhtemelen Hz. Peygamber, müslümanların işlerini idare etmeye layık kimselerin sürekli var olacağını biliyordu.[35] Mâturîdî'nin  Diyânet-Siyâset ayrımı yapması ve birincisini Peygamberlere, ikincisini ise kıral/meliklere tahsis etmesi, dönemine kadar konuyla ilgili yapılmış  tartışmalar ve ileri sürülen görüşlerle mukayese edildiğinde son derece önemlidir.  Buradan hareketle Peygamberin diyânet/nübüvvet  görevinin, Allah tarafından kendisine verilmiş bir görev iken, devlet başkanlığının ilahî bir misyon gereği olmayıp kendi siyasî ve ictihadi tercihi olduğu söylenebilir.  Ancak o, bir kral, melik veya sultan  değildi. Zaten başkanı olduğu devlet, bütün unsurlarıyla ve kurumlarıyla oluşmuş bir devlet değildi. Bu kurumlaşma ilk dört halife döneminde tamamlandı.

8. İslam tarihinde onlarca itikadî-siyasî ve fıkhî-amelî mezhep ortaya çıkmıştır. Geçmişte bunlar çeşitli şekillerde anlaşılmış ve yorumlanmıştır. Bunların bugün için değeri nedir?

            İnsanlar, hal, tavır, tutum, davranış, duygu ve  düşünceleri bakımından birbirinden farklıdırlar. Tabiatlarından kaynaklanan bu durum, içinde yaşadıkları toplumsal yapıyla birleşince onların dini hayatlarının farklı biçimlenmesine sebep olmuştur. Aynı kültürel, siyasi, ekonomik ve dini ortamlarda yetişen iki kişi arasında dahi, dini anlama, algılama, anlamlandırma ve yaşayış biçimlerinde farklılıklar görülebilir. İnsanların dini anlama, açıklama, yorumlama ve yaşama tecrübelerinde görülen farklılıklar ve dini tipolojiler, temelde insanın tabiatında bulunan tipolojiler ve toplumsal yapıyla  yakından ilişkilidir.             Bizler  tek bir din olan İslam'ın, tarihte ve günümüzde onlarca farklı yorumu ve anlaşılış biçimi ile karşı karşıyayız. Geleneksel düşüncede meslek gruplarına, akla ve nakle öncelik tanımalarına veya ilim dallarına göre pek çok tasnifler yapılmışsada[36], genelde bu kadar farklılığı, henüz bunlar ortada yokken Hz. Peygamber tarafından önceden haber verilen  73 fırka hadisinin bir tecellisi olarak izah etmek isteyenler de olmuştur; ancak  bu, problemi çözmede yetersiz kalmıştır. Çünkü bu yaklaşımı benimseyenler arasında, sayıyı tamamlamakta güçlük çekenler olduğu gibi bu sayıyı aşmamaya çalışanlar  da olmuştur. Diğer taraftan bütün bu farklılıkları heva ve hevesine, kişisel görüşlerine uyan Şeytan'ın şüpheye düşürmesi sonucu olarak[37] veya Şeytan'ın tebdili kıyafetle tekrar bu fikirlerle ortaya çıkması olarak gören yaklaşımlar sözkonusudur.[38] Ancak bunlar, İslam düşüncesindeki fırkaların doğru anlaşılmasını sağlayacak tasnifler olmakta yeterli olamamıştır. Bunların Din Sosyolojisi, Din Psikolojisi ve Bilgi Sosyolojisinin verileri de kullanılarak yeniden tasnif edilmesi gerekmektedir. İslam düşüncesini oluşturan itikadi ve siyasi, fıkhi-ameli, mistik ve felsefi düşünce ekolleri, farklı zihniyetlerin din anlayışına yansımaları olarak analiz edildiğinde veya  birer zihniyet olarak yapısal analize tabi tutulduğunda beş farklı din anlayışı ve dine yaklaşım biçimi ortaya çıkmaktadır: 1) Tepkisel-Kabilevî Din Anlayışı, 2) Akılcı-Hadarî Din Anlayışı, 3) Gelenekselçi-Muhafazakar Din Anlayışı, 4) Politik-Karizmatik Liderci Din Anlayışı, 5) Keşifci-İnzivacı Din Anlayışı.           

9- Tepkisel-Kabîlevî din anlayışı ve temsilcileri hakkında bilgi verirmisiniz?

 İnsanlardaki karşı çıkma, protesto etme, şiddet, kızgınlık, gadap ve kavgacılık duygusu, asabiyet ve kabilecilik ruhunun yoğun olduğu kabile toplumlarında ya da bedevî toplumlarda, özellikle de büyük ve hızlı değişimlerin yaşandığı dönemlerde, güçlenerek bir kitle hareketine dönüşebilir. Bu tepkisel-kabileci ruh, her bir dinde ve toplumda farklı şekillerde tezahür edebilir. Ancak temelinde, toplumsal alanda yaşanan köklü değişime tepki göstermek vardır. Hızlı değişim, asabiyet ve katı dindarlık/dinî taassup biraraya geldiğinde  tehlikeli politik-dini bir doktrinin çıkması kaçınılmazdır. Bunun yansımalarından  en önemlisi, geçmişte yaşadığı hayatı hatırlayarak daha iyi bir hayat arayışı içine girmektir.[39] Değişime karşı tepki gösterme ve şiddet eğilimi, bu gibi ortamlarda, bir toplumun zihniyeti haline gelebilir ve başta dinle ilgili anlayışları olmak üzere bütün alanlara yansıyabilir. Araplarda kabile toplumu, göçebe kabilelerden oluşmaktaydı ve her bir kabile ve onun kolları bağımsız topluluklar halinde yaşamaktaydı. Teşkilatlı bir siyasi otorite ve devlet geleneğine, yasama ve yürütme organlarına sahip olmayip, kabilenin seyyidleri, reisleri ve şeyhleri tarafından yönetilmekteydiler. Kabileler arasında sürekli savaş ve kan davalarının hüküm sürmesi ve oldukça zor hayat şartları altında yaşamak zorunda kalmaları, bu insanları sert tabiatli, haşin, savaşcı ve şiddet yanlısı yapmıştır.[40] Bu durum onları, problemlerin çözümünde, nadiren kabilenin ileri gelenlerinden oluşan hakeme başvurmaya, çoğu kere de  şiddete ve silaha başvurmaya sevketmiştir. Kapalı toplumlarda, asabiyet, yani kabile şeref ve  asaleti her şeyin üstündedir. Bireysel başarılara ve çıkarlara yer yoktur; doğru ve iyi, kabilenin genel çıkarlarına göredir. Kabile, daima haklıdır ve dolayısıyla onun törelerine itaat esas olup, asla karşı çıkılamaz, isyan edilemez. Kabile şeref ve haysiyeti esas olduğundan, diğerleri, öteki ya da düşman olarak degerlendirilirdi. Bu yüzden işlenen suçlara karşılık, suçu işleyen  bireyler değil suçlunun mensup olduğu kabileler cezalandırılırdı.[41] Yerleşik hayata geçmemiş kimseler veya topluluklar, kitabî kültürden ve sitematik düşünceden yoksun olduklari için olayları ve hadiseleri derinlemesine değil, yüzeysel  ve basit bir şekilde analiz ederler. Bu yüzden farklı fikirlere, eleştirilere tahammülleri yoktur ve kendi fikirlerini başkalarına karşı delilleriyle savunmak yerine, şiddet ve baskı yoluyla benimsetmek eğilimindedirler. Özellikle sözlü geleneğe sahip, yerleşik hayata geçememiş toplumlarda yetişen insanlarda, bu eğilim son derece güçlüdür. İslam düşüncesinde tepkisel din söyleminin ya da kabilevi zihniyetin en tipik temsilcileri Hariciler ve kısmen Vahhabilerdir.  Çünkü Haricilerin çoğunlugu bedevi hayattan gelme idi. Aralarında şehirli olan çok az kişi vardı.[42] Bu yüzden Harici fikirler, genelde yerleşik hayata geçememiş veya yeni geçmekte olan toplumlara cazip gelmişti. Örneğin Harici grupların Horasan'ın sarp bölgelerinde tutunması, Kuzey Afrika'da çeşitli taraftar toplaması bundan dolayıdır. Bedevi Araplar, müslüman olduktan sonra, yerleşik hayata geçmek zorunda kaldılar. Bu andan itibaren, sert ve haşin kabilevi zihniyetin dar kalıpları içerisinde basit ve yüzeysel bir mantıkla  dışlayıcı ve zorba bir din söylemini dillendirmeye çalıştılar. Yaptıkları yorumlarla İslam'a girişi zorlaştırdılar, çıkışı ise kolaylaştırdılar. Bu katı ve sert anlayışlarından dolayı, kendi içlerinde de birlik ve beraberliği koruyamadılar ve tarihin derinliklerinde kayboldular. Bu zihniyete göre, " Din, yararlı şeyleri (taât) yapmak, günah işleyeni tekfir etmek ve zulmeden otoriteye isyan etmek "[43] olarak anlaşıldı. Sonuç olarak, tepkisel-kabilevi din söyleminin veya zihniyetinin, medeni hayata uyumsuzluk; katı, sert ve şiddet yanlısı dünya görüşü; sistematik düşünceden yoksunluk; katı ve mutaassıp bir dindarlık; nasları zahiri ve literal okuma; dışalayıcılık ve tekfir etme; farklı görüşlere ve anlayışlara tahammülsüzlük; karizmatik toplum anlayışı (Kabile/Asabiyet); siyasi otoriteyi tanımama; sürekli bölünme; mutlak dogruluk iddiası gibi temel özellikleri bulunmaktadır. 

10- Akılcı-Hadârî din anlayışı ve temsilcileri hakkında bilgi verir misiniz?

             İnsan, akıl sahibi, düşünen, anlayan, sorgulayan ve olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkilerini araştıran bir varlıktır. Bütün insanlar akıl yetisine ve düşünme gücüne sahip olmakla beraber, bunu tam olarak işletebilmeyi ve verimli bir şekilde kullanmayı başarabilenlerin sayısı sınırlıdır. Bazı insanlar, eşyayla ilişkilerinde, dini metinlerle diyalogda, gerçeği/hakikati elde etmede, sezgi, duyular, karizmatik bir şahsiyet veya geleneğe başvurmak yerine, akla ve tutarlı mantıkî temellendirmelere öncelik verirler. Bu kimseler, fikirleri, olguları ve onlara tekabül eden kavramları sorgulamak ister ve akıl süzgecinden geçirdikten sonra kabul etmeyi tercih ederler. Akılcı zihniyet/eğilim, kişinin içinde yetiştiği kültürel ortam ve toplumsal yapı, aldığı eğitim ve siyasal ideolojiler sayesinde, dini, sosyal, ekonomik ve politik alanlara yansıyabilir.              Akılcı, özgürlükçü, eleştirel ve sorgulayıcı bu zihniyet, insanlık tarihinde özellikle, yerleşik hayata geçmiş hadari/medeni toplumlarda, site devletlerinde ve demokratik sivil toplumlarda daha güçlüdür. İstikrar içinde değişime açık bu zihniyet, bu gibi ortamlarda, bireylerde hakim zihniyet haline gelebilir ve başta dinle ilgili anlayışları olmak üzere hayatın bütün alanlarına yansıyabilir. Diğer taraftan, bu eğilim, köklü değişimlere sebep olan evrensel dinlerin rasyonalleşme ve diğer medeniyetlerle yüzleşmesi  sürecinde  meşruiyyet kazanabilir.             Hadari toplumlar, ideal anlamda, teşkilatlı bir siyasi otorite ve devlet geleneğine,  yasama ve  yürütme organlarına, kurum ve kurallara sahiptirler.  Farklı dinler ve farklı etnik gruplar birarada yaşarlar. Bireysel başarılar, takdir edilir, ferdi kabiliyetlerin geliştirilmesine ve eğitilmesine imkan  tanınır. Doğru ve iyi, kabilenin değil toplumun ve bireyin genel çıkarlarına ve hakkaniyet ölçülerine göre belirlenir. Sorumluluk, suç ve ceza bireyseldir. Kitabi kültür ve sistematik düşünce geliştigi  için, olaylar ve hadiseler derinlemesine analiz edilir.  Bu yüzden farklı fikirlere, eleştirilere tahammül vardır ve istisnai durumlar  hariç, kendi fikirlerini başkalarına şiddet ve baskı yoluyla benimsetmek yoktur.              İslam düşüncesinde akılcı-hadari din anlayışının, tezahürleri farklı olmakla beraber, tipik temsilcileri arasında Mürcie, Rey Taraftarları (Hanefiler), Mu'tezile, Maturidiler, Meşşai filozoflar ve Meşşailikten etkilendigi ölçüde Eş'arilik sayılabilir. Özellikle Mu'tezile, Maturidiler ve Mürcie gibi doktriner topluluklar ve meşşai filozoflar, dinin rasyonelleşmesi sürecinde ve ahlaki, siyasi, felsefi ve itikadi konularda kutsal metinlerin sistematik bir biçimde yorumlanmasına büyük katkıda bulunmuşlardır. Akılcı zihniyet,  genelde Arap olmayan entellektüel çevrelerce sistemleştirildi. Akla ve akıl yürütmelere büyük önem veren bu zihniyet mensupları, yabancı din ve kültürlere karşı İslam'in savunmasını yaptı ve bu konuda yüzlerce eser yazdılar. İslam düşüncesinde, özgün ve akılcı bir Teoloji/Kelam geliştirdiler.      Zamanla,  akıl, te'vil, delil, burhan, nazar, rey, tefekkür, teemmül, tedebbür, istinbat, kıyas ve yakini bilgi kavramları akılcı din söyleminin/zihniyetin bilgi kuramında hakim göstergeleri oldu. Bu söylemin Mürcie, Rey Taraftarları ve Maturidilerde, "Din, çoğulculuktur; akıl ve aklî temellendirmeler üzerine kuruludur; Din, birlik ve bütünlüktür;  nazar, rey ve istidlaldir." Şeklinde tezahür ederken; Mutezile ve  Meşşai filozoflarda, "Din, akıl, rey ve burhanla anlaşılır." Şeklinde yansımıştır. Sonuç olarak, akılcı-hadarî din söyleminin/zihniyetinin; çoğulcu din anlayışı, sistematik düsünce ve akılcılık (Rey Taraftarlığı), bireysel sorumluluk, bireysel dindarlık, akla  dayalı din ve dünya görüşü;  müslümanların eşitliği; tevil; sorgulama ve eleştirme, farklı görüşlere ve anlayışlara tahammül  gibi temel özellikleri bulunmaktadır. 

11- Gelenekçi-Muhâfazakar din anlayışı ve temsilcileri hakkında bilgi verir misiniz?

             İnsanlar, alışık oldukları hayatın devam etmesini ve değişmemesini isterler. Düzen ve istikrardan yana olan insan tabiatı istikrarsızlığa ve kaosa karşıdır. Bu sebeple, çoğu kere, zorunlu ve haklı da olsa yapılan bazı değişikliklere karşı çıkar ve geleneklerinde ısrar eder. Bu durum onu, muhafazakar ve gelenekçi olmaya zorlar. Psikolojik araştırmalara göre, bu gerçeği şu şekilde tespit etmektedir: "İnsan tabiatının en önemli özelliklerinden birisi,  uzun süre önce yaşanmış olan "altın çağa" geri dönme veya onu yeniden yaşama arzusudur. Bu bireysel zihnin bir vasfıdır, öyleki daima hayatının ilk yıllarını, bütün hayatının en güzel yılları olarak anımsar. Bu beşeri hususiyet, geçmiş tarihin kazanımlarını tekrar elde etmeyi arzular."[44]  Bu duygu, zaman zaman, insanlık tarihinde köklü ve ani sosyal, siyasî ve dinî  değişimlerin yaşandığı dönemlerde, toplumsal muhafazakarlığa ve gelenekçiliğe dönüşebilir. Özellikle gelenek bir peygamber ve ona yakın nesillerinin dinî tecrübeleriyle oluşmuşsa ve dinî geleneklerden büyük sapmalar sözkonusuysa, o zaman bu tavır, daha katı bir şekilde geçmişin bütünüyle kutsallaştırılmasına, siyasî, hukukî, sosyal, ahlakî ve dinî alanlarda tekrar bu döneme dönüş taleplerinin yükselmesine sebep olabilir.             İslam düşüncesinde gelenekçi din söyleminin en tipik temsilcileri, Hadis Taraftarları ve Selefilikle onların alt grupları olan Şafiilik, Malikilik, Hanbelilik ve Zahirilik olmuştur. Hadis Taraftarları, müslümanları içinde bulundukları parçalanmışlıktan kurtarmak, toplum hayatını, idealleştirilen Hz. Peygamber dönemine göre şekillendirip, birlik ve bütünlük içerisinde yaşatmak için Kitab'ın yanısıra, çözümün Hz. Peygamber'in hadislerleri ve sahabe ve tabiînin sözlerinde olduğuna inanarak, bunları biraraya toplayıp, konularına göre tasnif eden, genelde görüşlerini hadislere dayandıran, onlara bağlanmayı teşvîk eden ve  Kitap ve Hadis'ten bağımsız re'y kullanmaktan sakındıran ve onu kullananları eleştiren bir zihniyetin adı olmuştur.[45]              Böylece sünnet, asar, hadis, Asr-i Saadet, taklit, bidat, Cahiliyye, Ehl-i Sünnet gibi kavramlar dogmatik gelenekçi din anlmayışının hakim belirtileri oldu. Bu söylem, "Din, âsârdan (ilk müslüman nesillerin anlayış ve uygulamaları) ibarettir. "[46] şeklinde sloganlaştırıldı. Sünet ve asar merkezli bir din ve dünya görüşü bu minval üzere geliştirildi  Sonuç olarak, dogmatik gelenekçi/asarcı din anlayışının veya zihniyetin, Asr-ı Saadetin yüceltilmesi, selefin/ilk üç neslin görüşlerinin kutsallaştırılması, sünnet/asar merkezli din ve dünya görüşü, rey düsmanlığı, kelam ve felsefe düsmanlığı, yeniliklere (Bid'at) ve yaratıcılığa karşı olma, Arapcılık, kurtuluşa ermişlik iddiası, zahiri ve literal yorum, tevile karşı olma, sanat ve musikiye hoş bakmama, katı ve mutaassıp bir dindarlık; yabancılaşma, dogmatizm, dışlayıcılık ve tekfir etme; farklı görüşlere ve anlayışlara tahammülsüzlük; mutlak doğruluk iddiası gibi temel özellikleri bulunmaktadır 

12- Politik-Karizmatik liderci din anlayışı ne demektir ve temsilcileri kimlerdir?

             İnsanlarda, hükmetme ve egemen olma duygusu vardır. Bazı kimseler, diğer insanlara hakim olmak ve onları yönetmek ister. Bu hakimiyet arzusu, bazan onu, iktidarı ele geçirmeye ve bu yönde siyasi ve fikri çabalar içerisine girmeye sevkedebilir. Bu amaçla  içinde doğup büyüdüğü siyasi ve dini kültürden kendini meşrulaştıracak deliller ve motifler bulmaya çalışır.  Bazan insanların kendileri, politik-dini bir lider olarak ortaya çıkarlarken bazan da toplumun bu konudaki kabulleri ve kültürleri  bazı kimseleri veya soylu aileleri kendileri için kurtarıcı olarak görürler. Bu tutum, imparatoru yarı-tanrı gibi gören Sasaniler[47] ve Eski Yakın Doğu toplumlarında ve mesih inancının bulunduğu Hristiyan ve Yahudilikten İslam'a  geçenler arasında daha yoğun görülebilir. İktidar kavgası, kabile rekabetinin yaşandığı toplumlar arasında da kendisini gösterebilir. Toplumların siyasi-sosyal kriz dönemleri, yeni liderler üretmeye ve bu duyguların harekete geçirilmesine en uygun dönemlerdir.            

Özgürlükleri ellerinden alınan, zulüm ve baskı gören bazı insanlar, kendi fikirleriyle ve eylemleriyle politik-sosyal, dini ve ekonomik olumsuzlukları değiştirmede başarısız, yetersiz, aciz ve zayıf kaldıklarına inanmaları halinde, yaşadığı olumsuz toplumsal yapıyı değiştirmek ve gerçeği/hakikati elde etmek için kendi dışında manevi güçler aramaya veya mesih ve mehdi misyonu üstlenmiş otorite kabul edilen karizmatik liderler ve kurtarıcılar  üreterek onlardan medet beklemeye başlarlar. Böyle insanlar, ezilmişlik psikolojisi içerisinde saglıklı düşünemezler ve başkalarının liderliğine ve başkalarının onları yönetme veya yönlendirmesine ihtiyaç duyarlar. Bazı insanlar,  geçmişe bakıp daha önce yaşadığı başarılı ve verimli günleri hatırlayarak onunla nasıl övünüyorlarsa,  böyle bir hayatı yaşayamamış veya önceden yaşamış, fakat daha sonradan kaybederek büyük zulüm ve haksızlıklara maruz kalmış kimseler  ve toplumlar da, daha iyi bir gelecek beklentisi içerisine girerler. Buna güçleri yetmediği durumlarda, karizmatik kişi ve soylu aileleri kurtarıcı (imam/mehdi/mesih) olarak görürler. Bu en tipik biçimde dindar kişilerde görülürse de, aslında sadece onlara has bir özellik değildir. Tarih boyunca ve günümüzde bir çok toplum ve devlette yaşanmış beşeri, tarihi, siyasi, kültürel, sosyolojik  ve dini bir olgudur.            

Toplumsal bunalımların ve siyasi iktidar mücadelelerinin yaşandığı toplumlarda, mevcut meselelerin çözümünde manevi desteğe ve beşer üstü özelliklere sahip olduğuna inanılan bir kurtarıcı beklenmesi, beşerî, siyasî, kültürel, tarihî ve dinî bir olgudur. Ancak kurtarıcı ve karizmatik lider arayışı, öncelikle beşeridir. Yahudilik, Hristiyanlik, Hinduizm, İslamiyet ve diğer bazı din mensupları, bu beşeri  psikolojik tutumu, dini alana taşıyarak meşrulastırma  yoluna gitmişlerdir. Yahudilerin kurtarıcısı olarak Mesih'i; Hristiyanların İsa'yı; bazı müslümanların  Haşimi  soyundan veya Ali'nin Fatıma'dan devam eden soyundan mehdi veya mehdiler beklemesi, bu fikrin en tipik tezahürleridir.             

İslam tarihinde, "Dini, insan veya insanlara itaat etmek ya da imama itaate etmek. "[48]  olarak algılayan "karizmatik liderci" veya "Kurtarıcı bekleme" şeklindeki politik din anlayışının pek çok tezahürüne rastlamak mümkündür. Bunların başında Aşırı Şii hareketler, Onikimamiyye Şiasi (Usûliler-Ahbâriler), İsmaililik-Hasan Sabbah Fedaileri-, Batınilik, Karmatiler, Zeydilik, Dürzilik, Nusayrilik, Kadiyanilik, Babilik-Bahailik, Şeyhilik, Oniki İmam'in masumiyetini ve imamete hak sahibi olduklarını savundukları sürece Kızılbaşlık ve Alevilik ve benzeri ekoller gelmektedir.            

Politik-Karizmatik din söyleminin  merkezinde Masum İmam , Mehdi, Mehdiye açılan kapı (Bab) ve Mesih fikri bulunmaktadır. Bunların kaldırılması durumunda, bu fırkaların varlık sebepleri ortadan kalkmış olur. Diğer taraftan asağı yukarı bunların tamamında, ya Haşimi soyundan veya Ali'nin Fatıma'dan olan soyundan (Ehl-i Beyt) bir kisi ya da bu soyla alakası olmayan kişiler, hayatta iken ya da ölümünden sonra, kurtarıcı (Mehdi/İmam/Mesih/Allah'ın hülul ettiği Resul) olarak beklenmektedirler. Bu misyon, Haşimi soyundan olanlara çoğu kere kendileri dışındakiler tarafından yüklenirken, Haşimi soyundan olmayanlara, daha çok kendilerince yüklenmiştir. Mehdilikle yetinenler olduğu gibi müceddidlikle başlayıp mehdilik, mesihlik ve resullük, daha da ileri giderek ilahlık  iddiasında bulunanlar da olmuştur.               

Aslında Şia'nın siyasal tarihi, 12 imam nazariyesine göre yeniden inşa edilmiş tamamen politik bir tarihtir ve İslam'ın siyasallaştırılması üzerine kurulu bir nazariyedir. İmamları sevmek veya sevmemek dahi dinileştirilmiştir. İslam toplumunun kaderi belli bir soyun ya belli bir dönemden sonra da ortada olmayan gizlendiğine inanılan gözlenen bir kişinin tekeline terkedilmek istenmiştir. Bu yüzden yazdıkları eserlerin tamamında bu nazariye ile ilgilenilmiştir. Şia'nin yazdığı tefsirlerin tamamına yakını, politik-masum imam anlayışı çerçevesinde ve bu anlayışın isbatlanması için yazılmıştır. Bu anlayış/zihniyete göre, "Din,  imamı tanımaktır, ya da Din, kişi veya kişilere itaattir."[49] şeklinde tanımlandı ve sloganlaştırıldı. Böylece karizmatik lider merkezli bir din ve dünya görüşü şekillendirildi. Sonuç olarak, politik-karizmatik liderci din söyleminin veya zihniyetin, Siyasal iktidarın ilahiliği ve naslar tarafından belirlenmişliği, Velayete iman, zamanın imamına beyat; İmama/İmamlara mutlak itaat; İmamların günahsızlığı; Mehdi/Kurtarıcı beklemek; Ali ve soyuna kutsallık atfetmek, İslamın siyasallastırılması, Kur'an'ın batıni yorumunu savunmak gibi temel özellikleri bulunmaktadır. 

13- İnzivâci-Keşifçi din anlayışını ne demektir ve temsilcileri kimlerdir?

             İnsan, seven, korkan, endişe duyan, umut eden, özlem duyan, saygı duyan, kutsallaştıran, nefret eden, tutkuları, arzuları ve sezgileri olan duygusal bir varlıktır. Bu duygusallık, bazan kişinin kendisine yönelmesine ve içe dönük bir tecrübeyi yaşamasına sebep olabilir. Tıpkı akıl gibi, sezgi de, insanın dini hayatını şekillendirmede önemli bir rol oynayabilir. Bu yüzden bazı insanlar, dini hayatında ve gerçeği elde etme konusunda, akıldan çok deruni tecrübeye bağlanır. Kutsallaştırılan varlığa olan ilgi ve sevgisi, dini duygu ve tecrübenin merkezine konur ve duygular, heyecanlar, kalbi bilgi ve sezgiler ön plana geçer.[50] Özellikle sosyal ve siyasi bunalımlar ve köklü değişimler sırasında, geleneksel yapılar dağıldığından fertlerin güven duyguları azalır ve içine kapanarak kendisini iç murakabe ve iç sorgulamadan geçirir. Bunun sonucunda bunalımların ve bozulmaların kaynağını, kendisinden ve kutsaldan/yaratıcısından uzaklaşmasına, nefsinin hırs, tutku ve kötü duygulara esir düşmesine bağlar. Böylece kendisini tanımak ve nefsini kuşatan olumsuz duygulardan arındırmak suretiyle, üzeri örtülmüş ve karartılmış olduğuna inanılan  ilham ve keşfi ortaya çıkarmaya çalışır.[51]            

Tarih boyunca bir çok dinde münferit inzivaya çekilme, sezgi ve ilhamın  farklı şekillerde ya da benzer şekillerde, bir çesit tepkisel haraketler olarak tezahürlerine rastlanmaktadır. İnsan tabiatındaki bu psikolojik eğilimlerin zümreleşmelere ve tasavvufi topluluklara dönüşmesine en müsait zemin, sosyal ve siyasi bunalımların ve hızlı değişimlerin yasandığı aşırı dünyevileşmiş toplumlardır. Çünkü  bu durumlarda fertlerin yaşadığı yalnızlık ve uzlet hissi,  onları kurtuluş arayışına  sevkeder.[52]           

İslam düşüncesinde sezgici/keşifci ve irfani din anlayışının temsilcileri arasında Zahidler, Sufiler, Tarikatlar-Yesevilik, Nakşilik, Kadirilik, Alevilik-Bektaşilik, Mevlevilik, Ticanilik, Rıfailik- kısmen Batiniler ve İşraki filozoflar bulunmaktadır. İslam toplumlarında ortaya çıkan züht ve takva hareketleri veya sistematik  tasavvufi hareketler sayılabilir.Deruni tecrübeci anlayış, ilk dönemlerde teolojik inançlar ve politik  rekabetten çok  dini tecrübeye ve manevi hayata vurgu yapmaktadır. Sezgici/keşifci din anlayışı, tarihte olduğu gibi günümüzde de siyasal, toplumsal ve ekonomik alanlarda yaşanan bunalımlardan bir kaçış ve aşırı dünyevileşmeye karşı daha farklı bir dünyevileşme biçiminde aynı tarikat adlarıyla veya farklı biçimlerde  farklı adlarla bir tepki olarak tezahür etmektedir. Aslında tarikatlar, "içinde yaşadıkları cemiyetin tipine göre bir sosyal fonksiyon icra ettikleri muhakkaktır."[53]  Bu söylemin sloganı ise, " Mutlak hakikata ve dini bilgiye, evliya ve ebrar'ın yol göstericiliğinde  keşif ve ilhamla ulaşılır. "  olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak, deruni tecrübeci/mistik  din söyleminin veya zihniyetin, veli ve sufilerin  yüceltilmesi, sufi önderlere ve şeyhlere mutlak teslimiyet, metafizik alem hakkında düşünme, varlıkların tek kaynaktan olduğunu kabul[54], başta insanlar olmak üzere bütün varlıklara karşı sevgi ve hoşgörü, keşif ve ilham merkezli din ve dünya görüşü, akıl düşmanlığı, kelam ve felsefe aleyhtarlığı,  kurtuluşa ermişlik iddiası, batıni yorum, sanat ve musikiye yakın ilgi,  doğruluğu başkalarınca test edilemeyen öznel ve kontrol dışı kutsal bilgi (keşif ve ilham),  mutlak doğruluk iddiası gibi temel özellikleri bulunmaktadır. 

14- Türkler tarihte hangi siyasî ve itikadî mezhepleri benimsemiştir?

             Türkler arasında faaliyet gösteren mezhepler, sırayla Hariciler, Mürcie, Mutezile,  Şia, Zeydiye, İsmaililik, Ehl-i Sünnet'in Matüridi ekolü, Eş'ari ekolü ve  Hadis Taraftarları olmuştur. Bunlardan Hariciler, Mu'tezile, Eş'arilik ve Hadis Taraftarları bir ekol olarak tarihe karışırken Matüridilik ve Hanefilik Türklerin çoğunluğu tarafından benimsenen mezhepler olmaya devam etmiştir. Haricilik, Türk bölgelerinde önemli faaliyetlerde bulunmuşsa da onları kendi tarafına çekmekte başarılı olamamıştır. Zeydiliğin ise, Türklerle ilk teması Harun Reşid döneminde, Yahya b. Abdillah'in  170 kişilik taraftarıyla, önce Rey'e, oradan, Cüzcan ve Belh'e, daha sonra Mâverâünnehir'de Türk meliki Hakan'a sığınmasıyla   başlar.[55] Bu faaliyetlerin neticesinde Türkler arasında kısa süreli destek almış ve bu görüşü benimseyenlere Alevi Türkler denmiştir. Bu dönemde Türklere sığınmış Zeyd b. Ali’nin neslinden olan kimselere Alevî oenmiştir. Ancak bu kullanımın bugünkü Alevî kullanımdan farklı olup Zeydî Türkler anlamına gelmektedir. Türkler arasında İsmailî dailerin de, Samaniler döneminde propagandaları söz konusudur. Hatta Nesef, Buhara ve Semerkand'da önemli olaylar yaşanmıştır. İsmaili alimler,  Horasan, Buhara ve civarında pek çok kişiyi İsmaililiğe döndürmeye çalışmakla kalmadı; Samanî Devleti'nin yöneticilerden bazılarını dahi etkilediler. Daha sonra bu kişiler tespit edilerek Türkistan'da takibata uğramışlardır. İsmaililerin Türkler arasındaki faaliyetleri Hassan Sabbah yönetimindeki Nizarî İsmaililerle sürmüştür. Selçuklular bu hareketin bastırılması için uzun yıllar mücadele vermiştir.             İsmaililikten ayrılarak daha sonra müstakil bir mezhep haline gelen Dürziliğin adına nisbet edildiği kişi Neştekin ( Anuştekin ) ed-Dürzî ( ed-Derezî ) Buharalı bir Türktür  ve onun 407/1016'da Mısıra geldiğinden bahsedilmektedir. Ancak kaynaklarda Dürzî mezhebinin Türkler arasında yayıldığına dair her hangi bir bilgiye rastlanmaz. Muhtemelen o, Mısır'a gelmeden önce İsmaili mezhebi mensubuydu. İsmalilik, sonraki dönemlerde Türk dünyasını tehdit eden büyük bir tehlike haline gelmiştir. Özellikle Nizari İsmaililerinden Hasan Sabbah, fedai teşkilatıyla İran, Irak, Suriye, Anadolu ve diğer bölgelerde terör estirdi. Hasan Sabbah'ın fedaileriyle etrafa saldığı dehşet, Hulagu'nun Alamut kalesini zaptıyla tesirini oldukça kaybetti ise de, firka olarak mevcudiyetlerini, özellikle İran, Suriye ve Orta Asya'da korudular. Onikiimamiyye Şia'sı da Safeviler döneminde etkili olmaya başlamış ve Azerî Türkler, genelde Şiiliği benimsemiştir.           

İslam'da akılcı bir ekol olarak bilinen Mutezile'ye gelince, onların Türkler arasındaki ilk faaliyetleri, mezhebin kurucularından Vasıl'ın propogandai olarak gönderdiği Hafs b. Salim tarafindan Tirmiz'de başlatıldığı söylenmektedir. Bu faaliyetler Sumâme b. el-Eşras ve  Ebû'l-Kasım el-Ka'bî (319/931) tarafından devam ettirilmiştir.  Ka'bî, asıl memleketi olan Belh'e döndükten sonra da, kendi mezhebinin fikirlerini savunmaya devam etmiş ve bu konuda eserler yazmıştir. Mezhebin bu bölgede yayılmasında, onun eserleri önemli rol oynamıştır. Mâtürîdî ile onun arasındaki tartışmalar uzun süre devam etmiş ve birbirlerini eleştiren eserler kaleme almışlardır. O, özellikle Nesef'te büyük ilgi görmüştür.           

Bu ekol, asıl güçlü çağını Selçukluların ilk dönemlerinde yaşamıştır. Mu'tezile, devletin en önemli makamlarından birisi olan Vezirlik makamına kadar yükselmiştir. Onların böyle bir makama getirilmeleri, fıkıhta Hanefi olmaları dolayısıyladır. Selçuklu Devleti'nin Padişahı Tuğrul Bey'in veziri Amidü'l-Mülk Ebu Nasr Kündürî bir Mu'tezili idi. 436 yılından 455 yılına kadar 19 yıl süren bir dönemde toplam dörtyüz Eş'ari kadı görevden alınarak bazıları bir süre hapsedilmiş, daha sonra hapisten çıkarılıp sürgün edilmişlerdir.[56]  Ancak Eş'arilerin zaferiyle, onlar bu görevden uzaklaştırılarak mahkum edilmişlerdir. Bununla birlikte Eş'arilik, her ne kadar kendi teolojilerinin okutulduğu Nizamü'l-Mülk medreselerini açmışsa da, onlar da Türk kavimleri arasında güçlü bir ekol haline asla gelemediler. Ayet ve Hadisleri, zahiri anlamlarına göre yorumlayan ve akıl yürütmelere dine sonradan sokulan şeyler olarak bakan Hadis Taraftarları da, hadislere aşırı kutsiyet atfetmeleri ve bütün mesailerini bu yolda harcamaları sebebiyle bölgede belli ölçüde taraftar bulmuştur.            

İlk dönemlerde bu  hareketler, Türk kavimleri arasında az sayıda da olsa taraftar toplamışlardır. Ancak hiç bir zaman ulema ve halk arasında Mürcie ve onun devamı niteliğinde olan Matüridilik kadar taban bulamamıştır.  İslam'ın ilk üç asrında Orta Asya'daki halklar tarafından benimsenen en güçlü mezhep, kendilerinin İslamlaşmasında önemli rol oynayan Mürcie'dir. Mürcie, mevalinin  Arap müslümanlarla eşit haklara sahip olduklarını ve kendilerinden haksız yere alınan cizyenin kaldırılması gerektiğini savunmaktaydı. Onların mevaliye olan bu desteği , sadece Irak'taki yeni müslümanlar için söz konusu olamazdı. Horasan ve Mâverâünnehir'de, müslüman olmalarına rağmen, harac ve cizye alınmaya devam edilmesi yüzünden ekonomik sıkıntı içerisinde olan  halk, Irak'ta olduğu gibi, çözümü Mürcie'nin görüşlerinde aradı. Bu yüzden, mevalinin eşitlik arayışları, doktriner olarak Mürciî tez üzerine kuruldu.[57] Mürcie ve daha sonra Maturidiler tarafından benimsenen amellerin imana dahil edilmemesi ve imanda müminlerin eşitliği şeklindeki bu görüş, İslamlaşma sürecinden geçen bir toplumda, yeni bir önem kazandı.[58]           

Mevaliye eşit haklar sağlamak amacıyla yapılan bu reformların  başında Mürcie'nin önderlerinden Ebü's-Saydâ ve Sabit Kutna ile arkadaşları bulunmaktaydı. Ancak onlar, Emevîler'in, maddî menfaatleri yüzünden başarıya ulaşamadılar.[59] Fakat bölgedeki İslam'a toplu ihtidalar, Mürcie'nin faaliyetleri sonucu gerçekleşti. Onların mücadelesi, daha sonra, Haris b. Süreyc tarafindan devam ettirildi. Haris b. Süreyc, 119/737 yılından itibaren Esed'e karşı mücadelesine Toharistan'da yanlarına sığındığı Hakan'la birlikte  devam etti. Esed kış ortasında, Toharistan'dan ayrılınca, Hakan bu bölgeye yürüdü. Orada Yabgu'nun yanında kaldılar. Daha sonra Cüzcan'a geldiler ve  saldırılarını sürdürdüler.[60] Esed, bir bayram sabahı okuduğu hutbede, müslüman olmayanlarla birlikte hareket ettiği için, Haris'i, İslam'ın nurunu söndürmek için mücadele eden Allah'ın düşmanı olarak suçladı. Daha sonra Hakan'a karşı yapılacak savaştan galip çıkmaları için dua etti.[61] Yapılan şiddetli çarpışmalarda, Hakan ve Haris b. Süreyc hezimete uğratıldı. Bu sırada, Soğdlular ve Soğdlu olmayanlar, Haris'i destekliyorlardı. Bundan sonra, Haris Hakan'la birlikte, Usruşene'ye  geri döndü.[62]           

Soğd ve Buhara halkı bu konuda direndi ve Türklerden asker toplayarak savaşmaya karar verdi.[63] Onlar, Hakan ve Türklerle beraber, Katan b. Kuteybe komutasındaki 10 bin kişilik bir orduya karşı Amul, Fergana, Şas, Soğd, Semerkand ve Buhara'da günlerce  savaştıktan sonra yenildiler.[64]            Böylece, Buhara, Semerkand, Kiş ve Nesef halkını yanına çekmeyi başardı. Nasr önce Semerkand'ı ele geçirdi, sonra Şas'a yürüdü. Orada Haris b. Süreyc'in kendisine sığınıdığı Kur-Sul'la çarpıştı ve Kur-Sul öldürüldü.[65] Nasr, Şas'a yürüdü ve Şas'ın melikiyle, Haris b. Süreyc'in buradan çıkarılması şartıyla anlaşma yaptılar. Haris, Farâb'a gönderildi. Daha sonra Fergana ele geçirildi ve Nasr'a karşı çarpışan pek çok Fergana'lı dihkan öldürüldü.[66]  Nasr, Mâverâünnehir'i kontrolu altına almayı başardıysa da, 124/742 yılında  Faryab'ı  kurtarmak için yapılan savasta Haris onları mağlup etti.[67] Haris b. Süreyc, 126/744'a kadar  onüç sene Türk bölgelerinde kaldı.            

Mürcie'nin etkisi III. asırdan itibaren, kendi adıyla değil de ayni çevrelerden çıkan Kerramiyye ve Matüridilik olarak sürdü. Kerramiler, Gazneliler döneminde altın çağını yaşadı ve daha sonra Hanefi/Matüridiler içiresinde eriyip tarihe karıştılar. Bütün bunlara rağmen Matüridilik bölgedeki kelami tartışmalarda Şia'nın karşısında ön saflarda yer aldı. Samaniler, Mürcie ve Matüridiliğe büyük destek verdiler.  Hatta bölgede şii yayılmacılığını önlemek için Maveraünnehir'li ve Türk bilgini Hakim es-Semerkandi'den Ehl-i Sünnet'in temel ilkelerini yazmasını istediler. O, hocası Matüridi'nin yolunu ve metodunu takip ederek Sevadü'l-Azam adını verdiği halka yönelik meşhur kitabını yazdı. O, orada bu ilkeleri 62 madde halinde ele aldı. Gazneliler, Karahanlılar, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde bu bölgede ve diğer bölgelerde bu mezhebi desteklemek için pek çok eser yazıldı. Hatta Maveraünnehir'de Buhara, Semerkand, Nesef, Tirmiz, Oş olmak üzere  pek çok  şehirde bu mezhebin temel ilkelerini savunan büyük alimler çıktı.              Matüridilik, IV.  asırdan başlayarak bugüne kadar  Türk kavimlerince benimsenen bir mezhep oldu. Şu anda Türk Dünyası'nın yüzde  doksanı bu mezhebe bağlıdır. Bunun bazı sebepleri vardır. Birincisi, bu mezhep kendilerinin müslüman olmasını ve Araplarla aynı haklara sahip olmalarını sağlayan Mürcie mezhebinin görüşleri üzerine kurulmuş olmasıdır. İkincisi, bütün müslümanların, iman bakımından eşit olduklarını savunmaları. Üçüncüsü, Amelleri imanın özüne dahil etmemeleri. Tek Allah'a inanmanın İslam'a girmek için yeterli olduğunu kabul etmeleri. Dördüncüsü, dinin kalpten ve gönülden benimsenmesini şart koşmaları. Beşincisi, Tek Tanrı inancını taşıyan ve kendilerine ilahi mesaj gelmemiş İslam diyarından uzakta yaşayan Türklerin kurtuluşa erebilecekleri ve Cennete girebilecekleri fikrini savunmaları. Altıncısı Fıkıhta istisnasız Ebu Hanife'nin fikirleri üzerine kurulmuş Hanefiliği benimsemeleri. Yedincisi, Matüridi'nin bir Türk alimi olması ve eserlerini yazarken bölgenin siyasi ve sosyal yapısını göz önünde bulundurması. Sekizincisi, İslamın siyasi amaçlar için bir araç olarak kullanılmasına karşı çıkmaları. Dokuzuncusu, dinin anlaşılmasında akla ve yoruma büyük önem vermeleri. Onuncusu, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat mezhebini savunmaları ve fıkıhta Hanefi olmalarıdır. 

15- İslam'ın ilk dönemlerinde ortaya çıkan bu din anlayışlarının ve farklı hayat tarzlarının ülkemizdeki farklı din anlayışlarını ve hayat tarzlarını nasıl etkilemektedir?

             Günümüzdeki din anlayışları ve yorumları temelde İslam'ın ilk dönemlerinde ortaya çıkan anlayışların bir uzantısıdır. Fakat bugünkü dinî-itikadî zümreleşmelerin onlarla tamamen aynı olduğu söylenemez. Mezhepler de dönemin şartlarına göre ve insanların o günkü ihtiyaçlarına göre oluşmuştur. Bunlar değiştiği zaman,  mezhepler de değişmekte ve farklılaşmaktadır. Bu sebeple tek bir mezhepten birden fazla kollar çıkmıştır veya sosyal değişimin ihtiyaçlarına göre kendilerini yeniden ifade etmek zorunda kalmışlardır. Bugün toplumumuzda itikadi yorumlardan Maturidilik, Eş'arilik- bu ikisine Ehl-i Sünnet denir- Şiilik, Nusayrilik ve Yezidilik  varlığını sürdürürken, fikhî-amelî sahada ise Hanefilik, Şafiilik ve Caferilik varlığını sürdürmektedir. Tasavvufî düşüncede ise Nakşilik, Kadirilik ve Rıfailikle Bektaşilik Alevilik ve diğerleri yaşamaya devam etmektedir. Tarihi çok gerilere uzanan bu mezhepler ve tarikatlar ve diger sufî oluşumlar günümüz insanı için bir kimlik oluşturmaktadır. Maalesef, bazen bu mezhebi kimlikler İslam kimliğinin önüne geçebilmektedir. Aslında modernitenin getirdiği değişim, geleneksel yapıları zorlamaktadır. Hızlı göç ve değişim sonucu, bu ekoller ya daha az fonksiyonel olmakta veya kendi kabuğuna çekilmekte ve direnmeye çalışmaktadır. Ama Türkiye'de hâlâ tarihin belli döneminde ortaya çıkan fikri oluşumların bilgi kuramları çerçevesinde din anlaşılmakta ve gerek Sünni gerekse Alevi çevrelerde yeni fikirlere ve anlayışlara bir direnme söz konusudur.  

16- Anadolu ve Balkanlar’da etkili olana tarikatlardan birisi olan Bektâşîlik ne zaman ortaya çıkmış ve toplumsal hayatı nasıl etkilemiştir?

             Bektaşilik,  Hacı Bektaş Veli'nin tasavvufî fikirleri çerçevesinde teşşekkül etmiş bir tarikatın adıdır. Hacı Bektaş’ın ismine nispetle tarikata Bektaşilik adı verilmiştir. Hacı Bektaş Veli, tasavvufî görüşlerini yaymak için kendisine merkez olarak Suluca Karahöyük'ü merkez edinmiştir. Bugün burası Hacı Bektaş adıyla bilinmektedir. Bektaşiliğin tasavvufî sisteminin merkezinde dört kapı kırk makam anlayışı bulunmaktadır. Ancak XV. asırda çeşitli sufî zümrelerin ve Hurufiliğin Bektaşilik içerisine sızması sonucu, tarikat üzerinde önemli tesirler bırakmışlardır. Bunula birlikte Bektaşilik içerisinde etkili olan Ahmed Yesevi ve Yunus Emre'de görülen Türk Tasavvuf  anlayışıdır. Bu anlayış, faklı din ve kültürlerden etkilenmişse de, İslam kimliğini muhafaza etmiştir. Hacı Bektaş Veli'den sonra tarikatta en etkili olan Balım Sultan olmuştur. Bu yüzden one tarikatın ikinci piri ve kurucusu olarak bakılır. Balım Sultan, tarikatın erkan ve ayinlerinde  önemli yenilikler yapmıştır. Tekkelerin işleyişini yeniden düzenleyerek köylere ve kasabalara kadar uzanan son derece güçlü ve örgütlü  mücerred dervişler teşkilatı haline getirmiştir. Bu yeniliklerin akabinde, Bektaşilikte iki ayrı kolda varlığnı sürdürerek günümüze kadar gelmiştir. Bunlardan birisi Çelebiler, diğeri babalar olarak bilinmektedir. Çelebiler, kendilerinin Hacı Bektaş neslinden geldiklerini iddia ederler. Babalar ise, bunu kabul etmeyerek kendilerinin yol evladı olduklarını iddia ederler. Kızılbaş zümrelerden bazıları Bektaşiliğin Çelebiler koluna  bağlıdırlar. Bektaşilik, kurucusundan bir kaç asır sonra Anodolu ve Rumeli'de yayılan büyük tarikatladan birisi haline gelmiştir.  Mensuplarının çoğunluğunu Türkler oluşturmaktadır. Bektaşilik, XIV. asırdan itibaren batı Anadolu'da Anadolu/Rum gazileri adıyla bilinen askeri zümreler arasında yayılmıştır. Osmanlı fütühatıyla birlikte Balkanlar ve Arnavutluk'ta  bölgenin İslamlaşmasına kurduğu tekkelerle büyük katkılarda bulunmuştur. Bu tarikat, XV. asırdan başlayarak Osmanlı'nın siyasi, dini, edebi  ve kültürel  sahalarında önemli etkiler bırakmıştır. Bilhassa Yeniçeri ocağıyla, devletin resmi himayesini kazanmış ve büyük bir nüfuz elde etmiştir. 1826 yılında II. Mahmud tarafından, Yeniçeri ocağının kaldırılmasıyla birikte Bektaşilikte bir süre kapatılmıştır. Abdülaziz döneminde faaliyetlerine yeniden başlamıştır. Cumhuriyet döneminde bütün tarikatların tekke ve zaviyelerinin kapatılmasıyla birlikte Bektaşiliğe ait tekke ve zaviyeler de kapatılmıştır.

17- Alevî ve Kızılbaş isminin anlamı nedir?

            Alevî kelimesi Arapça bir kelimedir. Sözlükte " Ali'ye mensup, Ali taraftarı, Ali'yi seven, sayan ve ona bağlı olan, Ali'ye ait ve Ali'nin soyundan gelen" anlamlarında kullanılmaktadır. Tasavvuf'ta tarikat silsilesi Hz. Ali kanalıyla Hz. Peygamber'e ulaşan tarikatlara Alevi denmektedir. İslam Mezhepleri Tarihi'nde Alevi  kavramı çok genel bir anlamda, Şia ile eş anlalıdır. Buna göre  Alevi,  Hz. Ali'nin Hz. Muhammed'den sonra devlet başkanlığına Allah ve Hz. Peygamber tarafından tayin edildiğine inanan, imametin kıyamete kadar Fatıma'dan olan soyunda veya Haşimilerde olduğunu savunan toplulukların müşterek adı olmuştur. Dolayısıyla Şîa'nın Zeydiyye, İsmailiyye, Oniki İmamiyye, Nusayriyye ve diğer Şiî gruplar için bu anlamda Alevi denmektedir. Fakat bunların tamamı siyasi ve dini  bir zümreleşmenin adı olmuştur. Sevgi ve saygının ötesinde siyasal fırkalaşmaya dönüşmüştür. Bu topluluklar için kulanılan Alevilik, bulunduğu coğrafyaya, topluluğa ve siyasi ortama göre farklı anlamlar kazanmıştır. Türk toplulukları içerisinde Alevi denildiğinde, Kutadgu Bilig'den anlaşıldığına göre, başlangıçta Ali soyundan gelen kimseler kastedilmektedir. Ayrıca  Emeviler'in zulmünden kaçıp Türk bölgelerine sığınan Zeyd b. Ali'nin oğlu Yahya’nın neslinden gelenler için kullanılmaktadır. Türkler, bu kimselerin Peygamber soyundan olmaları ve diğer bazı siyasi gerekçelerle onlara destek vermiştir. Ancak bizzat Türkler tarafından Zeydiliğin benimsendiğine dair elimizde her hangi bir kanıt yoktur. İlk dönemlerde İsmaililği benimseyen çok az sayıda Türk’ün bulunduğu bilinmektedir. Bunlar daha çok Karmatiler arasında sayılmaktadır. Anadolu'da konar göçer hayat yaşayan veya yarı yerleşik hayata geçen bazı Türk boylarına Şah İsmail'in yanında yer almaları dolayısıyla  önceleri Kızılbaş kavramı kullanılmıştır. Ancak  Bektaşi, Kızılbaş, Kalenderi, Hurufi, Işıklar, Hayderi, Babai ve diğer gruplar için XIX. asırdan itibaren  genel anlamda Alevilik kullanılmaya başlanmıştır. Bu tarihten sonra kullanılan Alevilik, toplumsal tabanı açısında tarihte Türkler arasında faaliyet gösteren Zeydilik ve İsmaililikten bazı konularda etkilenmiş olmakla beraber bu iki mezhebin bir devamı değildir. Kızılbaş kelimesine gelince, ilk önceleri her hangi bir dini muhtavadan uzak sadece bir soyu ve boyu ifade eden anlamda Kızılbaş adının kullanıldığını görmekteyiz. Kızılbaş,  Türkmen boylarının Osmanlıya karşı isyanlarında kızıl börk giyenlerin  yoğunlukta olmaları dolayısıyla siyasal olarak Osmanlı aleyhtarı demektir. Şah İsmail'in bu Türk boyları arasında Şiiliği yayma faaliyetleri sonucu, Osmanlı aleyhtarı,  dedelik kurumuyla Hz. Peygamber soyuna kendisini bağlayan, Hz. Ali ve diğer 12 imama Şiilikten farklı bir mistik misyon yükleyen,  Pir veya Dede/Baba gibi kimselerin önderliğinde talip mürşid ilişkisi içerisinde dini bin yaşam sürdüren Şah İsmail taraftarı müslüman Türk topluluklarının genel adı olmuştur. Bugün Anadolu'da  Alevi zümreler içerisinde  Kızılbaş olarak varlıklarını devam ettiren kesim, sözünü ettiğimiz bu  grubun devamıdır. Ancak daha sonraları, Tacik, Afgan, İran  ve diğer milletlerden Safevilere destek veren topluluklar ve İsmaililer için de Kızılbaş denilmiştir. Kızılbaş kelimesi, tarihi süreç içerisinde olumsuz anlamlar yüklendiği için bugün Alevi olarak isimlendirilmeyi tercih etmektedirler. 

18- Alevîlikle Bektaşilik arasındaki ilişkiyi açıklarmısınız ?

 Aleviliğe gelince, tasavvufi bir renk taşımakla beraber, Bektaşilik kadar sistematik bir yapıya sahip değildir. Alevilik, “Bektaşi kültür ve edebiyatının ağır bastığı bir İslami inanç ve yasayış biçimi ile Türkmen kültürünün ve İslam öncesi inanış ve yaşayış biçiminin iç içe girmiş şeklidir ve soya bağlıdır.”20 Ancak, Kızılbaşlık ve Aleviliğin mahiyeti ve Bektaşilikle ilişkisi konusunda farklı görüşler olmakla beraber, bu ikisinin birbirini etkilediği ve aralarında benzerlikler ve farklılıklar bulunduğu kabul edilmektedir. Örneğin, konunun uzmanlarından E. Ruhi Fığlalı şöyle demektedir: “Bektaşilik, Hacı Bektaş Veli tarafından kurulan bir tarikattır. Hz. Ali ve Ehl-i Beyt sevgisi, tevella (Ehl-i Beyti sevenleri sevme), teberra (Ehl-i Beyti sevmeyenleri sevmeme) gibi Aleviliğin temel esaslarına bağlı oluşları yüzünden, Bektaşiliğe, Alevilik denebilir.”21 Ancak, Eröz’e göre, “bu Alevilik, Sünnilerin Ehl-i Beyt’e olan sevgilerini ifade eder mânâdan öteye geçemez. Çünkü Türkiye’de her Bektaşi, Alevi olduğu hâlde, her Alevi Hacı Bektaş’ı Horasan ereni sayıp hürmet etmesine rağmen, Bektaşi değildir.”22  Bize göre, Aleviliğin bugünkü yapılanması, Ocakzadelik ve dedelik kurumu göz önünde bulundurulursa, tarikat kalıpları içinde mistik bir yapılanmadır ve Hacı Bektaş Veli’ye, bazı ocaklar hariç, bağlılık söz konusudur. Aslında, Kızılbaş Alevilikle Bektaşilik arasındaki farklılaşma, siyaset temelli kültürel bir farklılaşmadır. Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail arasındaki siyasal anlasmazlıklar sonucunda, kırsal kesimdeki Bektaşilik, şehir Bektaşiliğinden kültürel ve siyasal açıdan farklılaşmaya baslamış ve bazı konularda Şia’nın siyasi fikirlerinin etkisinde kalmıştır. Bunun sonucunda Azeriler Şiileşmişsede, Anadolu Aleviliği Şiileşmemiştir. Bir çok mezhebin Alevilik üzerinde etkisi olmuşsa da, mistik bir yapısını ve mistik bir din anlayışını sürdürmesi dolayısıyla bir mezhep hüviyetini kazanmamıştır. Mezhepler üstü kalmayı ve yetmişi iki millete aynı gözle bakmayı kendisine ilke edinmiştir.  

19- Alevilik-Bektaşiliğin, dini statüsü nedir ?  İslam Mezhepleri Tarihi'nin  kriterlerine göre mezhep midir?

 Gerek Alevilik gerekse Bektaşilik, İslam Mezhepleri Tarihi Usulü’ne göre, mezhep olma kriterlerini taşımamaktadır. Dinî bir örgütlenmenin mezhep kabul edilebilmesi için, siyasi ve itikadi konularda sistematik bir teoloji ve fıkha veya bir nazariyeye sahip olması ve bunun yanı sıra, onu ele alan temel eserlerin yazılmış olması gerekir. Ayrıca, İslam düşüncesinde siyasi ve itikadi mezheplerde, her ne kadar Peygamber’e kadar uzanan bir silsile varsa da, aslâ babadan oğula geçen veya soyda ya da Ocakzadelerde devam eden bir yetki devri söz konusu değildir. Alevi-Bektaşilik’te ise, dedeler böyle bir yetkiye sahiptir ve icazetle tayin edilir. İtikadi ve siyasi mezheplerin lideri, bir başkası tarafından icazetle tayin edilmez. Sadece Şia’da imamlar bir sonraki imamı teyin ederler. Onların sayısı ise, 7 veya 12 ile sınırlandırılmış olup, tamamen siyasi yetkinin devri söz konusudur. Diğer taraftan, İslam mezhepleri arasında soya bağlı bir mezhep yoktur. İsteyen istediği mezhebe girer ve çıkar. Halbuki Alevilik soyda devam eder. Anne ve babası Alevi olmayan Aleviliğe giremez. Bektaşilik’te de, ancak uzun törenlerden geçtikten sonra tarikata girmek mümkündür. Alevi-Bektaşiliğin bu özellikleri, onlarin mezhep olmadığını açıkça göstermektedir.  

20- Hacı Bektaş Velî kimdir?

             Asıl adı Muhammed Bektaş olan Hacı Bektaş Veli, Horasan'ın Nişabur şehrinde  doğmuştur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte  VII./XIII. asrın başlarında  olması kuvvetle muhtemeldir. O, kültürlü ve bilgili bir ailenin çocuğudur. Eğitimini devrin en büyük İslam kültür merkezlerinden birisi olan ve Türklerin yoğunlukta olduğu Nişabur'da  görmüştür. Aynı zamanda Nişabur, Türk piri Ahmet Yesevi tarafından kurulan Yeseviliğin de önemli bir kültür merkezidir. Söylendiğine göre, Hacı Bektaş Veli, Ahmet Yesevi'nin halifelerinden Lokman Perende tarafından bir Yesevi dervişi olarak yetiştirilmiş ve  İslam'ı yaymak üzere Anadoluya gönderilmiştir. O, Nişabur'dan ayrıldıktan sonra önce, Necef ve Kerbela'yı ziyaret etmiştir. Daha sonra  Hac görevini ifa etmek üzere Mekke'ye  giderek orada üç yıl kaldığı söylenir. Oradan sırayla Elbistan'a, Kayseri'ye, Ürgüp ve Hacıbektaş olarak bilinen Suluca Karahöyük'e gelmiş ve buraya yerleşmiştir. Onun Selçuklular'a karşı gerçekleştirilen siyasi isyanlardan Babailer isyanına katılıp katılmadığı veya isyanın tertipleyicileri olarak iddia edilen Baba İlyas veya Baba İshakla ilişkilerinin mahiyeti konusunda birbiriyle çelişkili bilgiler bulunmaktadır. Ancak aktif olarak bu isyanlara katılmak yerine Suluca Karahöyük'te bir  tekke kurarak, hayatını Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasına adamıştır. Bu ocakta, yüzlerce öğrenci ve derviş yetiştirmiştir. Onun yetiştirdiği halifeleri,  Anadolu ve Balkanlar'ın İslamlaşmasında büyük rol oynamışlardır. Bu gelenekten yetişenler, yazdıkları şiir, ilahi ve nefeslerle Türk İslam Edebiyatı'nda, Yeniçeri ocaklarıyla askeri fetihlerde çok büyük  başarılara imza atmışlardır.  Dini bilgilerde çok iyi yetişmiş birisi olan Hacı Bektaş’ın, Arapça, Farsça ve Türkçe bildiği söylenmektedir. Her üç dilde de yazdığı eserleri bulunmaktadır. Bilinen eserleri arasında Makâlât, Kitâbu'l-Fevâid, Fâtiha Suresi, Şathiyyât, Nasîhatnâmeler, Besmele Şerhi ve diğer bazı eserleri bulunmaktadır.  

21- Hacı Bektaş Velî’nin Makâlât adlı eseri ve içeriği hakkında bilgi verir misiniz?

                    Makâlât, Hacı Bektaş Veli'nin  en tanınmış eseridir. Eserin aslı Arapça yazılmıştır. Ancak Arapça asli nüshanın çok az bir kısmı elimizde mevcuttur. Eser daha sonra manzum ve mensur olarak Türkçe'ye çevrilmiştir. Bu nüshalar günümüze kadar ulaşmış olup Esat Coşan tarafından ilmi bir neşri yapılmıştır. Eserde, Hacı Bektaş Veli'nin İslam'ın itikad, ibadet ve ahlak/tasavvuf konularındaki görüşleri ele alınmaktadır. Bu konular, Ahmet Yesevi ve Yunus Emre'de de görülen dört kapı kırk makam anlayışı çerçevesinde son derece düzenli bir şekilde işlenmektedir. Ona göre, bunlar birbirini tamamlayan şeylerdir, bunların birinin eksikliği diğerini de eksik kılar. Kul, Allah Teala’ya kırk makamla ulaşır, dost olur. Bu kırk makamın onu Şeriat içindedir; onu Marifet içindedir; onu Tarikat içindedir; onu da Hakikat içindedir. Abdurrahman Güzel,  Hacı Bektaş Veli ve Makalat'ı adıyla eser üzerine yaptığı çalışmasında dört kapı kırk makamı ana hatlarıyla güzel bir şekilde özetlemiştir. Bu taslak eserin içeriğini anlamayı daha da kolaylaştırdığı için onu esas alarak bazı tasarruflar yapmak suretiyle vermek istiyorum. 

Dört Kapı Kırk Makam şunlardan oluşmaktadır:

A. Şeriat Kapısı ve On Makamı:

1. İman getirmek: Allah’ın birliğine, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine ve ahiret gününe, kaza ve kaderin, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmaktır.

2. İlim öğrenmek,

3. Namaz, Oruç, Zekat, Hac, Cihad ve Cünüplükten temizlenmek (Gusül).

4. Helal kazanmak

5. Nikah kıymak

6. Hayız ve Lohusalıkta cinsi münasebeti haram bilmek

7. Sünnet ve Cemaat Ehli'nden olmak

8. Şefkatli olmak

9. Temiz yemek ve temiz giyinmek

10. İyiliği emredip kötülüklerden sakındırmak

B. Tarikat Kapısı ve On Makamı:

1. Pirden el alıp tevbe etmek

2. Mürid olmak

3. Saç kesmek

4. Nefis savaşıp olgunlaşmak, pişmek

5. Hizmet etmek

6. Havf, yani Allah korkusu ( Sevgi ve saygıya dayalı bir korku) 

7. Ümit etmek

8. Hırka, zenbil, makas, seccade, tesbih, iğne ve asa

9. Makam, Cemaat, Nasihat ve Muhabbet sahibi olmak

10. Aşk, şevk, sefa ve fakirlik

C. Marifet Kapısı ve On Makamı:

1. Edeb

2. Korku

3. Perhizkarlık

4. Sabır ve kanaat

5. Utanmak (Haya)

6. Cömertlik

7. İlim

8. Miskinlik

9. Marifet

10. Kendini bilmek

D. Hakikat Kapısı ve On Makamı:

1. Toprak gibi verimli ve mütevazi olmak

2. Yetmiş iki millete aynı gözle bakıp, hiç kimseyi ayıplamamak

3. Elinden gelen iyiliği hiç kimseye esirgememek

4. Dünya'da yaratılmış bütün nesnelerin kendisinden emin olması

5. Mülk sahibine yüzünü sürüp yüz suyunu bulmak (Yaratılış sebebi olan Muhammed nurunu bulmak)

6. Sohbette hakikat sırlarını söylemek

7. Seyr-i Süluk

8. Sır saklamak

9. Münacaat

10. Çalap Tanrı'ya ulaşmak 

22- Alevi-Bektaşi yorumunun arka planında etkili olan sosyal ve kültürel yapı hakkında  bilgi verir misiniz?

             İslam'ı benimseyen Türk boylarının bir kısmı yerleşik hayata geçen, bir kısmı ise konar-göçer hayat yaşayanlardan oluşmaktadır. Bu iki kesim arasında sosyal, ekonomik, siyasi  ve kültürel yapı bakımından bazı farklılıklar söz konusudur. Birinciler, uzun zamandan beri yerleşik hayata geçtikleri için okuma yazma bilen, kitabi kültürle tanışmış şehirleşmiş Türklerdir ve kurumsal İslam'a göre yaşamaktadırlar. İkinciler ise, yerleşik hayata geçmemiş veya geçmekte gecikmiş, bunun bir sonucu olarak sürekli yer değiştiren ve İslam'ı temel kaynaklarından öğrenebilme fırsatı olmayan, kitabi kültürden uzak Türk boylarını oluşturmaktadır. Bu kesim, eski örf, adet, gelenek ve inançlarını İslam inancıyla uzlaştırmak suretiyle yaşatmaya çalışmışlardır. Bunun için de dini metinlerin yorumlanmasında Batıni yorumu benimsemişlerdir. Bu iki kesim arasındaki sosyal, ekonomik ve siyasi şartların farklılığı, İslam'ı anlama, yorumlama ve yaşama biçimlerinin farklılığını doğurmuştur. Bu sebeple, Alevilik daha çok sufi ve mistik bir kalıp içerisinde şekillenen sözlü kültürün din anlayışını temsil etmektedir.  İslam tarihinde ezilen ve haksızlığa ugrayan kişiler ve toplumlar Hz. Ali ve Ehl-i Beyt'i haksızlıkla mücadelenin bir simgesi olarak kabul ederek onları bayraklaştırmışlardır. Şah İsmail ve Yavuz arasındakı anlaşmazlıkla, söz konusu farklılık siyasi iktidar yarışına dönüşmüştür. Yerleşik hayata geçen Türkmenlerle geçmeyen Türk boyları arasında yaşanan siyasi ve ekonomik anlaşmazlıklar sonucu, her iki kesim arasında daha önce var olan Ehl-i Beyt anlayışı da buna bağlı olarak farklılaşmıştır. Böylece  Hz. Ali ve Ehl-i Beyt inancı, Alevi-Bektaşi inancının özünü oluşturmuştur. Bu inanca göre, tevellî (tevella) ve teberrî (teberra) son derece önemlidir. Yani, Hz. Ali'yi ve Ehl-i Beyti sevmek ve onları sevenleri sevmek (tevella), Hz. Ali'yi ve Ehl-i Beyt'i sevmeyenleri sevmemek (teberra) demektir.   

23-Anadolu Türk Aleviliği ile İran Ca'feri Şiiliği arasında bir bağlantı kuranlar ve bu ikisinin tamamen farklı olduğunu ileri sürenler vardır. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

                        Orta Asya'dan göçüp gelen Türk boyları, yolları üzerindeki çeşitli kültürlerden, inançlardan ve mezheplerden etkilenmişlerdir. 16. asırdan itibaren Kızılbaşlığı ve Bektaşiliği benimseyen Türk boyları, bu göçleri sırasında Şia'nın, Zeydiye, İsmailiyye ve Onikiimamiyye kolundan ve bazı aşırı grupların inançlarından etkilenmişlerdir. Özellikle İsmaili dâiler ve Şah İsmail'in faaliyetleri sonucu Türkmen aşiretleri arasında Şiilik propagandaları yapılarak  Oniki İmam ve Ehl-i Beyt kültü onlar arasında yayılmaya çalışılmıştır. Bütün bu çabalara rağmen Azeri Türkler haricinde diğer Türk boylar  arasında Şiilik tutunamamıştır.  Safevilerle birlikte Onikiimamiyye Şiasi, Safevi Devleti'nin resmi mezhebi olmuştur. Bugün Alevilikte Ehl-i Beyt bir değerdir. Ancak  Aleviler, Şia’nın anladığı şekliyle, Hz. Ali ve soyunun  siyasi ve hukuki yetkiyi Hz. Peygamberden aldığı, bunun için de siyasal iktidarın sahipleri olduğu ve bu uğurda mücadele edilmesi gerektiğine inanmazlar. Oniki imamı siyasal önderler olmaktan ziyade manevi mistik rehberler olarak görürler. Şia'da İmama inanmak iman esasıdır. Alevi yazılı kaynaklarında bu konu, inanç esası olarak zikredilmez. Halbuki böyle bir iddia bugünkü İran Şiiliğinin varlık sebebi olmuştur. Caferi Şiiler, Hz. Hüseyin'in şehid edildiği Muharrem ayında yas ve matem tutarken  kendilerine eziyet ve acı verirler. Alevilerde böyle birşey yoktur. Ayrıca Anadolu Aleviliği'ndeki Cafer-i Sadık kültü İran Caferi Şiiliğindekinden farklıdır. Caferî buyruklarında sunulan pratik uygulamalarla, İranın bugünkü mezhebi olan Caferiliğin uygulamaları birbirinden son derece farklıdır. Hatta İran Caferileri, Cafer-i Sadık’ın Buyruk adıyla bilinen bir eserinin olmadığını söylerler. Hepsinden önemlisi de, bugün İran Caferi-Şiiliği, siyasallaşmış bir din anlayışını temsil etmektedir. Bu sebeple Aleviler, genel olarak,  Humeyni devrimini  tasvip etmezler. 

24- Alevi-Bektaşi geleneğini günümüze ulaştıran temel kaynaklar nelerdir?

                        Alevi-Bektaşi geleneği,  son derece zengin ve dinamiktir. Sosyolojik olarak yaşayan bu gelenek yazılı ve sözlü kültürle canlılığını sürdürmektedir. Konar-göçer hayat yaşayan Türk boyları, İslam'ı Ahmet Yesevi'nin Hikmetleri, Yunus'un İlahileri ve Hacı Bektaş'ın hikmetli sözlerinden oluşan sözlü kültür yoluyla öğrenmişlerdir. Bu sözlü kültür, dedeler yoluyla nesilden nesile aktarılmıştır.  Bu konuda  şairler ve ozanlar,  deyişler, şiirler, ilahiler ve nefesler adıyla önemli ürünler vermişlerdir. Yerleşik hayata geçtikçe, bu sözlü gelenek kitabi kültüre dönüşmeye başlamıştır. Ancak Aleviliğin 16. asırdan itibaren, yavaş yavaş kitabi kültürünün oluştuğunu görmekteyiz.  Bunların başında,  Buyruklar, Divanlar, Cönknameler, Fütüvvetnâmeler, Velâyetnâmeler, Menâkıplar, Makâlâtlar, Tercümânlar, Adâb ve Erkannâmeler, Âyin-i Cem Risâleleri, Divânlar, Gülbenkler ve Cabbar Kulu kitabı gibi eserler gelmektedir. Kenzü'l-Mesâib (Kumru), Hüsniye ve Hutbetü'l-Beyân gibi eserler ise, Kızılbaş ve Bektaşileri şiileştirmek için kaleme alınmıştır. Kur'ân-ı Kerim ve Ehl-i Beyt'in önderi Hz. Muhammed'in hadisleri, bu sözlü ve yazılı edebiyata ilham kaynağı olan eserlerin başında gelmektedir. Bugün ülkemiz kütüphanelerinde gelenekli ve özgün Alevilikle ilgili yüzlerce eser neşredilmeyi beklemektedir.  Ama maalesef, bu eserlerin pek çoğu, henüz ciddi bilimsel araştırmaların konusu olmamıştır.  

25- Alevîler arasında en çok okunan ve Buyruk adıyla bilinen eserler nasıl oluşmuştur?

 Buyruk, günümüzde Kızılbaş Aleviler arasında yapılan anketlerde Kur'an'ı Kerim ve Kumru kitabından sonra en çok okunan kitapların başında gelmektedir. Buyruk adıyla bilinen pek çok eser bulunmaktadır.  Buyruk'ların dayandığı ilk kaynağın ne olduğu ve yazarının kim olduğu konusu henüz aydınlatılamamıştır.  Dedeler, tarikatın ayin ve erkanlarını bu eserlerin sözlü aktarımına bağlı olarak gerçekleştirmişlerdir. Bu eserler XVI. asırdan itibaren yazıya geçirildiği için nüshalar arasında bazı farklılıklar bulunmaktadır. Halk arasında Menakıb-ı Cafer-i Sadık,  Tarikat-ı Ca'fer-i Sadık, Menakıbu'l-Esrâr Behcetu’l-Ahrâr, Şeyh Safi Buyruğu, Cafer-i Sadık Buyruğu ve diğer bazı adlarla bilinmektedir. Bunlardan en eski nüsha olarak bilineni Bisâtî'ye ait gösterilen Menakıbu'l-Esrâr Behcetu’l-Ahrâr'dır. Bugün bu eser Konya Mevlana Müzesinde bulunmaktadır. Bu adla ulaşan eserlerin ana muhtevaları birbirine benzemekle  beraber, aralarında önemli bazı farklılıklar söz konusudur. Buyruk adıyla bilinen metinler,  Şeyh Sâfî ve  Cafer-i Sadık Buyruğu  adıyla neşredilmişse de bunlardan farklı, ancak Buyruk adıyla bilinen henüz yayımlanmamış başka metinler de vardır. Bugün pek çoğu Buyruk adıyla dedelerin özel kütüphanelerinde veya umumi kütüphanelerde yazma olarak mevcuttur. Şii ve Sünni kaynaklar, Cafer-i Sadık'ın böyle bir eserinin olduğundan bahsetmemektedirler. Buyruklar, Alevilerin kutsal kitabı değil tarikat geleneği ve diğer dini konulardaki pratik bilgleri içeren bir tür ilmihal kitaplarıdır. Dolayısıyla bu eserlerin hangi metinlerden hareketle yazılmış olduğu araştırılmaya muhtaçtır. Muhtemelen bunlar, Kur'an-ı Kerim, Hz. Peygamber'in sözleri, Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Bilig, Ahmed Yesevi'nin Hikmetleri, Yunus'un İlahi ve şiirleri,  Fütüvvetnameler ve Hacı Bektaş Veli'nin Makâlât'ından  hareketle oluşturulmuşlardır. Dili, arı bir Türkçe'dir. Arap harfleriyle yazılmış olmaları ve yazma olmaları dolayısıyla okunması pratik değildir. Eserin ondan fazla neşri olmasına rağmen, henüz ilmi bir neşri yapılmamıştır. Bunlar arasında en güveniliri ve özgün metne sadık olanı Fuat Bozkurt, Ali Yaman ve Sefer Aytekin tarafından hazırlanan Buyruk'lardır. Ancak bu neşirler de, orjinal metinlere tertip ve içerik itibariyle tam olarak sadık kalınmadığı anlaşılmaktadır. 

26- Buyruk adlı eserde hangi konular ele alınmaktadır?

            Buyruklar, bazı yabancı araştırmacıların iddia ettiği gibi, Kızılbaş Alevilerin kutsal kitabı değildir. Zaten bu adla bilinen birden çok eserin olması ve eserlerde Kur'an-ı Kerim'in kutsal kitap olarak sunulması böyle bir fikrin yanlış olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.  Çünkü Buyrukların özgün yazma nüshaları, diğer İslam kültürünün kaynaklarında olduğu gibi, Allah'ın adıyla başlar, Peygamber'ine selam ve saygıda bulunulur, onun arkadaşları ve Ehl-i Beyt'i övülür. Giriş kısmında belirtildiği gibi, Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat olarak isimlendirilen dört kapı  ve bunların herbirinin makamları olan toplam kırk makamı ve tarikatın erkanları anlatılmaktadır. Ayrıca Pirlerin ve taliplerin neler yapması gerektiği İslam tasavvufunun  temel kavram ve ilkeleri çerçevesinde açıklanmaktadır.  Eserin sonunda gülbenk, nefes, tercüman ve dualara yer verilmektedir. Aslında bu eserler, Kızılbaş Aleviler için,  inanç, ibadet ve ahlak konusunda uyulması gereken  temel prensipleri içeren illmihal niteliği taşıyan eserlerdir.  Kırklar cemi ile ilgili söylence, en geniş bir şekilde bu eserde verilmektedir. Genel başlıklar halinde sıralanacak olursa Hz. Muhammed ve Hz. Ali arasındaki dosluk ve musahipliğinin nasıl gerçekleştiği, İkrar almanın şekli, hakkullahın nasıl  ödeneceği,  müsahibliğin şartları, hırsızlığın kötülüğü, oniki farz, Oniki imam'la ilgili övgüler, insanın önemi, zor sorular ve cevapları, Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla (Bismillahirrahmanirrahim) demenin faziletleri, üç sünnet, yedi farz, oniki erkan, mücerredlik, Sufiliğin vasıfları, Selam vermenin fazileti gibi konular işlenmektedir. Anadolu'daki Türk boyları arasında İslam'a mensubiyet şuurunun gelişmesinde bu eserlerin önemli katkıları olmuştur.  

27- Kur'an-ı Kerim bütün müslümanların ortak kitabıdır. Dolayısıyla Alevilik-Bektaşilikte de en çok okunan bir kitaptır. Alevi-Bektaşilerin Kur'an'la ilgili temel görüşleri nasıldır?

             Diğer müslümanların olduğu gibi, Alevi-Bektaşi müslümanların da Kur'an'dır. İndirilen dört kitaba inanmak bir iman esası olarak kabul edilir. Ama bu dört kitaptan en sonuncusu olan Kur'an-ı Kerim'in onlar nezdinde son derece saygın bir yeri vardır. Alevi-Bektaşiliğin edebiyatı dini bir edebiyattır ve tamamen Kur'an ve Hz. Peygamber'in evrensel görüşlerinden ilham alınarak yazılmışlardır. Bu edebiyat dikkatlice incelendiğinde Alevi ve Bektaşi şairlerden Kur'an'ın yüceliğine ve onun Allah'ın insanlara gönderdiği bir delil-bürhan olduğuna  dikkat çekmeyen yoktur. Dolayısıyla Hz. Peygamber'le insanlığa gönderilen Kur'an'da emredilen ve yasaklanan şeylere inanmak  Aleviliğin temel felsefesini oluştur. Örneğin Hacı Bektaş Veli, dört kapı kırk  makamı tamamen Kur'an ayetlerinden hareketle sistematize etmiştir ve her biri için bir veya bir kaç ayet delil getirmiştir. Ayrıca o, Bedahşan'da bulunduğu sırada oradaki insanlara öncelikle Kur'an’ı öğretmekle işe başlamıştır. Kaygusuz Abdal, Mısır Sultanı'nın huzurunda Kur'an okumuş, dua etmiş ve onun gözlerinin açılması için dua etmiştir. Aynı şekilde  Kufe'de Hz. Ali'nin mezarı başında hatim okuyup ona dua etmiştir. Kızılbaş Alevi dedelerin ve toplulukların din bilgisi ve el kitabı olan Buyruklarda da dini bilgi üretmede, çözülmemiş sorunları çözmede Kur'an ve hadis'in değeri üzerinde de durulmaktadır. Bu konuda şöye denilmektedir: " Kesin olmayan, belgelenmemiş hadislere göre hüküm verilmez. Arapça'da söz çoktur. Bunların Türkçe'ye çevrilmelerinde bir çok yanlış ortaya çıkar. Kesinlikle Kur'an'a göre karar vermek gerekir." Hatta kitapsız ve ayetsiz insanları terbiye etmeye çalışan ve onlara nasihat eden pirlerin, sözlerine kıymet verilmez. Alevi-Bektaşi şairler, ilahi, nefes ve şiirleri  ayetlerden mülhem olmaları sebebiyle, onlara ayet de demektedirler. Bu sebeple Buyruklarda sözleri, mihenk taşı olan Kur'ân'a uymayan aşığın sözlerine asla itibar edilmemesi gerektiği vurgulanır. Sufiler ve Pirler, Kur'an'a uyma konusunda  büyük özen gösterdikleri içir, sofinin yüzü Kur'an'ın yüzü gibi telakki edilmiştir. Günümüzde nefeslerin bahsettiğimiz özelliği dolayısıyla Aleviler arasında saz için " Telli Kur'an " tabiri kullanılır. Tarikat niyazı olarak gerçekleştirilen  Cem törenlerinde Kur'an'dan bazı sureler okunur, dua ve gülbenklerde ayetler serpiştirilir.  Alevi-Bektaşiler'e göre, Kur'an'ın zahir ve batın olmak üzere farklı iki  anlamı vardır. Asıl olan onun görünmeye öz anlamıdır. Yani Kur'an-ı Azimüşşan'ın manasına nihayet yoktur. Yüce Allah, bütün sırlarını bu kitapta gizlemiştir. Bu sırları da Fatiha  suresinde gizlemiştir. Onlara göre, bunları en iyi anlayacak olan  Hz. Ali'dir.  Günümüzde Kur'ân-ı Kerim, Bektaşi dedebaba Bedri Noyan tarafından nazım olarak Türkçe'ye çevrilmiştir. Aleviler tarafından yapılmış başka Kur'an çevirileri de bulunmaktadır. Hatta Mahzuni Şerif tarafından bazı surelerin meali  sazla birlikte okunmuştur. Alevi-Bektaşi şairler, Kur'an’ın yüceliğini ve saygınlığını işleyen pek çok şiir, nefes ve ilahi  yazmışlardır. Bunlardan bir kaçı şöyledir:                        

Yattım Allah kaldır beni                       

Nur içine daldır beni                       

Kur'an ile kaldır beni                                   

"El Kur'anü vel insan                       

Hadistir bu tev'eman                       

Sözün bilmezse insan                       

Nice ersin kemale                                               

Kur'anidir sözümüz                      

  Rahmanidir yüzümüz      

 Hakkı görür gözümüz                       

Aldanmayın hayale"[68]                       

Şah Hatâyî:                       

"İlm-i kur'ân'dır dilimiz                       

Sırr-ı Hakiykat yolumuz                       

İmam Ca'fer'in kuluyuz                       

Mürvet hey erenler mürvet"[69] (Şah Hatâyî)                                   

" Kurân okuru(m)n deyu dava kılma. Ve kendini vebale koyma. Kur'ân seni okusun. Kur'ân'a uy. Zira siz veliyyullahı inkar ediyorsunuz. Görürmüsün sûre-i fâtihada ne kadar harf vardır? Anlardan geçmeyen veli olamaz. İsterse bu kadar suhufla dört kitabı yutsa kapıdan girmeyen içeride ne var bilmez. Bilen aşk dava kılmaz. Kimse kusuruna kalmaz. "[70]                        

"Öğmüşde yaratmış kendi nurundan                       

Padişah eylemiş ilin üstüne                       

Cemâlini gördüm salavat verdim                       

Çıkılar sokunmuş serin üstüne                                   

Vallah Kur'an'dır senin gözlerin                       

Yâsin-i şerife benzer yüzlerin                        

İnnâ fetahnâ suresi gözlerin                        

Vedduhâ inmiştir dilin üstüne                                                Kaşların üstüne benler düzülür                       

İkrarından dönen Hak'tan üzülür                       

Ak göğsün üstüne Tebbet yazılır                       

Veşşemsi inmiştir kolun üstüne                        

Anlımıza yazıldı böyle bir yazı                       

Hak içün kılarız biz de niyazı                       

Ayetelkürsile güzel ihlası                       

Okudum giderim yolun üstüne                                   

Teslim Abdal eder şems'in çırası                       

Errahmandır iki kaşın arası                       

Güzel Bismillâhla Elham suresi                       

Elif lâm mim inmiş hattın üstüne"[71]                                                "Hocam bana ilimleri sorarsa                       

Hak Muhammed Ali deyü okurum                       

Kur'an'ın kilidi  ihlâs-ı şerif                       

Hasan-u Hüseyin'i sevdim okurum"[72] (Pir Sultan Abdal)                        

"Yarimin cemâli güneşte hâhı                       

Sana aşık olan cekmez mi ahı                       

Getir and içelim Kelâmullahı                       

Ne sen beni unut, ne ben seni"[73] (Pir Sultan Abdal)                         

"Gerçi Hatâyî'yem günahım çoktur                       

Kalbimde benlikten bir eser yoktur                       

İncil, Tevrat,Zebur dört kitab haktır                       

Lezzet-i âyât-ı Fürkân'dan aldım"[74] (Şah İsmail) 

Yeminî de, Kur’an’ın anlaşılması üzerinde vurgu yapmakta ve kurtuluşun yolunun Kur’an’ı okuyup anlamaktan geçtiğini söylemektedir: " Kur'an'ı anlayarak okuyup anladınsa, kurtuluşa vardın demektir."[75]

28- Alevi-Bektaşi din anlayışında  Hz. Peygamber sevgisinin yeri nedir?

                        Türk Tasavvuf anlayışında  gül denilince, Allah tarafından ve insanlar tarafından en çok sevilen bir kimse olması dolayısıyla Hz. Peygamber akla gelmektedir. Türk Tasavvuf edebiyatında da ilahilerde, nefeslerde ve şiirlerde gül sevginin ve sevgilinin bir sembolüdür. Yunus Emre bir şiirinde, Gül'ün güzel kokosunu Hz. Muhammed'in terinden aldığını şöyle ifade eder: "Çiçek eydür, ey derviş, gül Muhammed teridir." Bu inanışın bir tezahürü olarak Mevlütler'de ve Cem törenlerinde, Bayramlar'da insanlara veya eve gelen misafirlere gül suyu dökülür. İnsanlar bundan sonra Hz. Peygamber'e ve onun Ehl-i Beyt'ine duada bulunurlar ve Selat- u Selam okurlar. Alevi-Bektaşi kültüründe de, Gül hem ilahi güzellikleri, hem de  Hz. Muhammed'i temsil eder. Bundan dolayı  güle  "Remz-i Muhammedî", yani Muhammed'in sembolü adı verilmektedir. Hz. Peygamber'in cemali, yüzünün güzelliği güle benzetilerek gülbenklerde " Resululah'ın gül cemaline salavat " getirilmektedir. Ayrıca Hz. Ali'nin de ölmeden önce bir demet gül isteyip onu kokladığını ve sonra ruhunu Hakk'a teslim ettiği söylenir. Alevi-Bektaşilerin önderlerinden pek çok kişi Hz. Peygamber'in doğumu ile ilgili veya doğrudan Hz. Peygamber'le ilgili çok güzel, na'tlar, şiirler ve nefesler söylemişlerdir. Hz. Peygamber, Ehl-i Beyt'in reisi olduğundan  Ehl-i Beyt sevgisi'nin kaynağıdır. Mesela  Kaygusuz Abdal hacca gittiğinde Hz. Peygamber'in kabrini ziyaret etmiş ve Gevher-name adıyla  bilinen  ve 70 beyitten oluşan bir şiir yazmıştır.[76] Baştan sona buram buram Hz. Peygamber özlemi ve sevgisi kokan bu şiirin sonunda Hz. Peygamber için hissiyatını şu şekilde dile getirmektedir:                         

"Taze gülden desteler çin eyledüm                       

 Her nefesi buy-i miskin eyledüm                       

Kıymetin bilür anun sarraf olan                        

Gıll u ğışdan kalbi daim saf olan                       

Gevher-name bunda hatm oldı tamam                       

Vir Resul'ün ruhına yüz bin selam"                       

Alevi-Bektaşi şairlerden Hatâyî de, şiirlerinde Hz. Peygamber'e olan derin sevgi, aşk ve saygısını  " Canım Mustafa[77], Ya Muhammed Mustafa[78] ve Alem'in Nuru Muhammed Mustafa[79] " gibi  ifadelerle dile getirmiş ve bir şiirinde Hz. Peygamber'i güle ve gül kokusunu da  Hz. Peygamber'in terinin kokusuna benzetmiştir:                       

Gül Muhammed'in yasıdır

Cümle çiçeğin hasıdır                       

Onu sevmeyen asidir                       

Bülbül gel bizim bağa gel                        

Birbirinin serindendir                       

Muhammed'in terindendir                       

Alnındaki nurundandır                       

Bülbül gel bizim bağa gel[80] 

Kul Himmet de, muhabbetle ilgili yazdığı uzunca bir şiirinde;                       

Muhabbettir La İlahe İllallah                        

Muhabbetttir Muhammed Rasulullah                       

Muhabbettir Aliyyün Veliyyullah                       

Üç isim manada birdir mahabbet[81]                        .........................................                       

Muhabbettir Muhammed'in Cemali                       

Muhabbet edenin artar Kemali                       

Hakkı zikreyliyen bülbülün hali                       

Okunan Kur'an'da kaaldir muhabbet[82]                        

" Muhabbetten hâsıl oldu Muhammed                       

Ali'ye virildi cümle velâyet                       

On iki imâmın erkânı şefaât                       

Muhabbetten geçen Hak’tan da geçer"[83]                                   

" Muhammed Hâtem-i peygamber oldu                       

Ali cümle evliyâya ser oldu                       

Şah anda Cebrâil'e rehber oldu                       

Ol demde kuruldu erkân Hû deyu"[84] 

" Şu âleme bir nur doğduMuhammed doğduğu geceYeşil kandıldan nûr indiMuhammed doğduğu gece Muhammed anadan düştü Kâfirlerin aklı şaştıBin kilise yere geçtiMuhammed doğduğu gece Anda göbeği kesildiGözüne sürme çekildiİsmi Muhammed okunduMuhammed doğduğu gece Ağlayan uşak avındıDoğuran ana sevindiKâfirler imâna geldiMuhammed doğduğu gece Huri kızları geldilerMuhammed dînin sordularNurdan kundağa sardılarMuhammed doğduğu gece Muhammed kalktı oturdu Ali Hizmetin yetürdüYer gök salevat getürdüMuhammed doğduğu gece Melekler hâzır hepisiDoldu Muhammed tapusuAçıldı cennet kapusuMuhammed doğduğu gece Şah Hatâyî'm der dervişlerSağ olsun cümle kardeşlerSecdeye indi ağaçlarMuhammed doğduğu gece"[85]            Pir Sultan Abdal’ın deyişleri incelendiğinde, Hz. Muhammed’i nekadar fazla sevdiği ve bu sevgisini deyişlerine son derece içten ve samimi duygularla döktüğünü açıkça görmekteyiz: “Muhammed’din gönlümüzün aynasıSalavat vereniz nur olsun sesiOnsekiz bin alemin Mustafa’sıYa Muhammed sana imdada geldim Ka’benin yapısı bina yapısıİman etse asileri hepsiBeş vakit okunur ayetü’l-kürsiYa Muhammed sana imdada geldim”[86] 

“ Seher vaktinde cümbüşe geldim

Dağlar Ya Muhammed Ali çağırır

Bülbülün sesinden sevişe geldim

Güller ya Muhammed Ali çağırır”[87]                         

Teslim Abdal:                       

Canım kurban olsun senin yoluna                        

Adı güzel kendi güzel Muhammed                                                          

Muhabbetten Muhammed oldu hasıl                       

Muhammedsiz muhabbet ne hasıl ( Bu Alevi şairlerden birine ait)

29- Alevi-Bektaşi din anlayışını oluşturan temel kaynaklarda ve 4 kapı kırk makam anlayışında namaz, oruç, hac ve zekat gibi ibadetler nasıl ele alınmaktadır?

             İslam'ın beş şartı olarak bilinen ibadet boyutu, her hangi bir mezhebe, tarikata ve cemaata ait değildir. Bunlar, namaz , oruç, hac ve zekat gibi başlıca ibadetler mezhepler ve tarikatlar ortaya çıkmadan önce Hz. Peygamber döneminde kurumsallaşmış İslam’ın mezhepler ve tarikatlar üstü boyutuyla ilgili hususlardır.  Mutezili, Harici, Sünni, Şii, Mevlevi, Nakşi ve Bektaşi müslümanlarca, yerine getirmek konusunda dindarlık düzeyleri farklı olmakla birlikte, kabul edilmiştir. Müslümanların bunların Allah’ın birer emri olduğuna inarak yerine getirememesi ayrı bir konudur. İslam’ın belli başlı ibadetlerinden sayılan bu ibadetler Alevi-Bektaşiliğin temel yazılı kaynaklarında aynen benimsenmiş ve bunların yerine getirilmesi teşvik edilmiştir.Alevi-Bektaşilerin inanç önderlerinden Hacı Bektaş Veli, Makaâlât  adlı eserinde bir hadiste bildirilen İslam'ın başlıca şartlarını şu şekilde sıralamıştır: “ Namaz kılmak, zekât vermek, oruç tutmak, gücü yetince hacca gitmek ....  .”[88] Sadece Makalat’ta değil Alevilik-Bektaşiliğin diğer yazılı kaynaklarında da 4 kapı kırk makamdan bahseden herkes Şeriat'ın makamları arasında bunlara yer vermektedir. Özellikle Buyruklarda  namaz, oruç, hac ve zekat İslam’ın belli başlı ibadetleri sayılmış ve aynı zamanda Hz. Muhammed ile Hz. Ali’nin buyruğu olarak kabul edilmiştir:  " Oruç, namaz, hac, zekat, kelime-i şehadet, dünyalık fitresinin tümü Muhammed-Ali'nin buyruğudur."[89] Bu ibadetler, diğer Alevi-Bektaşi kaynaklarda olduğu gibi, dört kapı kırk makamın üçüncü makamı olan Şeriat’ın on makamında üçüncü makamı olarak görülmüştür: " Şeriat'ın üçüncü makamı:  ibadet etmektir. Bu, namaz kılmak, oruç tutmak, ve zekat vermekle yapılır. Tanrı ibadet konusunda şöyle buyurmuştur[90]. “De ki: Ben ancak sizin gibi bir insanın, ancak bana Tanrı'nın tek bir Tanrı olduğu vahyolunur. Rabbine kavuşmayı uman kimse yararlı iş işlesin ve Rabbine kullukta hiç ortak koşmasın."[91] Kızılbaş çevrelere yönelik yazılmış Bisatî'nin Menâkıbu’l-Esrâr  Behcetu’l-Ehrâr (Risâle-i Şeyh Sâfî), adlı eserinde Adâb-ı Evliya’nın 28’nci maddesi şöyledir: “ Kimseye horluk ile bakmayup 72 millete yek nazar ile baka ve herkese muhabbet göstere, bu eyu bu kem dimeye, daima edep üzere ola, beş vakte kaim (beş vakit namazını kılan) ve şer-i muhkem ola, cem-i enbiya ve evliya tarıkına mürid-i pir olan kişilere bu ahkamları ve bu erkanları yerlü yerince bile ve göstere dahi amel ede, zira şeriatı kaim olmayan hakikatı dürüst olmaz.”[92]Alevi-Bektaşi edebiyatında Namazın önemini belirten ve kılınmasını tavsiye eden  şiirler  bulunmaktadır. Bunların en meşhuru Kaygusuz Abdal'ın Salatnamesi'dir:  

SALÂT-NÂME[93] 

Ey Emir Efendi bana

Dahı namâz sorar mısın

Dur haber vireyim sana

Dahı namâz sorar mısın 

Yanar yüregim od’dur

Bilmeyen müºkil derttir

Sabah namazı dörttür

Dahı namâz sorar mısın 

Gâh ağlaram gâh gülerem

Tanrıdan hâcet dilerem

Öğleyi hem on kılaram

Dahı namâz sorar mısın 

Namâz sorucusun bildüm

Teftîş itdüm ben de buldum

İkindiyi sekiz kıldum

Dahı namâz sorar mısın 

Ahşam namâzı hod beşdür

Anı kılmak bize hoşdur

Yatsı namaâzın onüç’dür

Dahı namâz sorar mısın 

Gündüzle gice kırk rik’at

On yidi farz yigirmi sünnet

Vitir vâcip üç rik’at

Dahı namâz sorar mısın 

Adumı sorarsın fakı dür

Mektepte çocuk okıdur

Cum’a hem Bayram ikidür

Dahı namâz sorar mısın 

Efendi sarıfun degirmi

İşit kulagun sagır mı

Terâvîh namâzı yigirmi

Dahı namâz sorar mısın 

Zâtumdan hayrân oluram

Farz u sünnet i kıluram

Bir yıllık namazı bilürem

Dahı namâz sorar mısın 

Câmilerde olan imâm (s. 142)

Bunı bilmez çogı tamam

Dörtbinaltıyüzseksen selâm

Dahı namâz sorar mısın 

Kimine vâcibdür zekât

Kimine vâcibdür salât

Yidibinbeşyüzaltmış tahiyyât

Dahı namâz sorar mısın 

Pirimüzden olsun himmet

Yaradan Allah’a minnet

Yidibinikiyüz Sünnet

Dahı namâz sorar mısın 

Tamâm oldı çünki namâz

Kimine okı, kimine yaz

Altıbinyüzyigirmi farz

Dahı namâz sorar mısın 

Kâmillerde olır irfân

Göster hoca bende noksan

Vitir vâcib binseksen

Dahı namâz sorar mısın 

Bir namâz vardur cenâze

O da gelür bir gün bize

Kaygusuz gibi akılsuza

Dahı namâz sorar mısın 

Kaygusuz Abdal’ın bu şiirinde namazla ilgili dikkat çeken bir başka husus ta, onun namazlarını Ca’fer-i fıkhına veya Şafii fıkhına göre değil tamamen Hanefi fıkhına göre kılmış olmasıdır. Mesela öğle namazının 10, ikindi namazının 8 ve Yatsı namazının 13 rekat olduğu şeklindeki bilgiler böyledir. 3 rekatlik Vitr-i Vacip, Hanefilere hastır. Ayrıca Teravih namazını Hanefi fıkhına göre, yirmi rekat olarak vermektedir. Kaygusuz Abdal’ın dinî bilgileri ve tasavvufî bilgileri Abdal Musa’dan aldığı dikkate alınırsa, öyle anlaşılıyor ki hocası ve şeyhi Abdal Musa günlük ibadetlerde ve fıkhî konularda Hanefî idi.  Diğer taraftan Kaygusuz Abdal, Müzdelife’de akşam ve yatsıyı birliştirerek kılmıştır[94] ki  Hanefilerde akşam ve yatsı namazı sadece Hac yaparken Müzdelife’de birleştirilebilir. Kaygusuz ve onunla birlikte Hac yapan Bektaşilerin ibadetlerini İmam Azam Ebû Hanife’nin uygulamalarına göre yaptığı anlaşılmaktadır. Şeyh Bedreddin de, büyük bir Hanefi fakihi olup Hanefi Fıkıh Usûlü konusunda  eser yazmış birisidir.Şah İsmail de, namazın yerine getirilmesi ve hatta hiç kazaya konulmaması konusunda uyarmaktadır: " Sah Hatâyî'm eldür sırrını demeKılagör namazın kazaya komaŞu yalan dünyada hiç sağım demeTenin teneşirde senin saldadır"[95].

           

            Cemlerde yapılanlara gelince, bunlara Makalat ve Buyruklarda kabul edilen İslam’ın şartı olarak kabul edilen namaza ilaveten  tarikat niyazı  denilmektedir. Bu tür zikir ve niyazlar, Mevlevilik ve diğer bazı tarikatlarda da bulunmaktadır. Bunlar tarikata ait adab ve erkanla ilgilidir. Son zamanlarda yapılan sosyolojik çalışmalar, Alevi-Bektaşiler arasında, Sünniler kadar olmasa da, namaz ve oruç tutanların oranının hiç te küçümsenemeyecek düzeyde olduğu görülmektedir. Ali Aktaş tarafından Şah Kulu Dergahı’nda Kızılbaş/Alevi-Bektaşi topluluklar üzerinde yapılan bir ankete göre, ankete katılanların % 12.51’i devamlı, % 22.43’ü ara sıra oruç tutmakta; % 5.79’u devamlı, % 36.35’i ara sıra kurban kesmekte; % 5.11’i devamlı, % 7.02’si ara sıra namaz kılmakta; % 5.11’i devamlı, % 7.26’sı ara sıra zekat vermektedir.36 Mezhep ayırımı yapılmaksızın, gençlik üzerinde yapılan bir araştırmada ise, gençlerin % 5.7’sinin devamlı, % 52.7’sinin ara sıra camiye gittiğini; % 14.6’sının devamlı, % 57.5’nin ara sıra namaz kıldığını göstermektedir. 37 Bazı kimseler, bütün bu gerçekleri görmezlikten gelerek namazın Sünniğe hasretmek istemektedirler. Kılıp kılamamak ayrı bir konu olmakla beraber, namaz bütün müslümanların ortak dini değerlerindendir. Alevilğin yazılı kaynaklarında da görüldüğü gibi bu konuda Alevi-Bektaşi ve diğerleri arasında fark bulunmamaktadır.

30- Alevi-Bektaşilerde  Ehl-i Beyt sevgisi nasıl anlaşılmaktadır?

             Ehl-i Beyt, sözlükte " ev halkı" anlamına gelir. Alevilik’te ise, Ehl-i Beyt, Hz. Peygamber'in evi ve ailesi için  kullanılır ve bunlar beş kişiden oluşur: Hz. Peygamber, Hz. Fatıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin. Aslında bu beş kişi, sadece Alevi-Bektaşiler arasında değil, ağırlıklı olarak Sünniler ve diğer tarikatlar arasındada Ehl-i Beyt olarak kabul edilmekte ve saygı duyulmaktadır. Ehl-i Beyt sevgisi, Kur'an-ı Kerim'de Ahzab suresi 33. ayete dayandırılmaktadır:

" .... ( Ey Peygamber'in ) Ev halkı! Şüphesiz Allah sizden kusuru gidermek ve sizi tertemiz yapmak ister."

Alevi-Bektaşilerde beş kişiden oluşan Ehl-i Beyt'i sevmek ve onları sevenleri sevmek, onları sevmeyenleri sevmemek son derece önemlidir. Onları sevmek ve onları sevenleri sevmeye tevella (tevelli), sevmeyenleri sevmemeye ve onlardan uzak durmaya  teberra (teberri) denilir. Ancak Şia'da olduğu gibi, Hz. Peygamber'in ashabına genel bir düşmanlık göze çarpmaz ve onlara lanet okunmaz.  Ehl-i Beyt'i öven ve onları sevmeye teşvik eden pek çok hadisler rivayet edilmiştir.  Alevi-Bektaşiler başta olmak üzere diğer Türk sufi zümreler arasında Hz. Muhammed, Hz. Ali, Fatıma, Hasan ve Hüsey'in isimleri  beş parmaktan oluşan el ile sembolleştirilmiş ve Ali Pençesi  olarak levhalaştırılmıştır. Bunun aslı Pençe-i Âl-i Aba'dır. Yani Hz. Peygamber'in abasıyla üzerlerin örttüğü  kendisi dahil abasının altındaki beş kişi demektir. Bu daha sonra halk dilinde Ali Pençesi'ne dönüşmüştür.  Alevi-Bektaşilere göre, Hz. Peygamber, ümmetini Ehl-i Beyt'ten en sevdiği  Hz. Ali'ye emanet etmiştir. Ayrıca kızı Fatımayla onu evlendirmiş ve daha sonra onu müsahip ilan etmiştir. Alevilik, Ehl-i Beyt'e  muhabbetin simgesi olmuştur. Onların sevgisinde erimişlerdir. Böyle bir Ehl-i Beyt sevgisi, aslında ayrılığın değil birleşmenin, yetmişiki milleti bir görmenin, dostluğun, haksızlığa karşı çıkmanın ve mazlumun yanında yer almanın sembolü haline gelmiştir.  

31- Ülkemizdeki Alevi-Bektaşi kültürü ile ilgili bilimsel araştırmalar yeterli düzeyde midir?

                        Buna keşke olumlu cevap verebilseydim. Maalesef ülkemizde bu konuda büyük bir keşmekeşlik ve kargaşa söz konusudur. Bu sadece Alevilikle ilgili bir durum da değildir. Bu bizim dini konularla ilgili eserlerde karşılaştığımız köklü bir sorundur. Alevilik konusu, tarihsel, siyasi toplumsal boyutları olan oldukça karmaşık bir konudur. Bu konuda yazabilmek için, konunun temel problemlerini, gelişim sürecini ve bugünkü toplumsal siyasi boyutunu çok iyi bilmek gerekiyor. Bu da yetmez, bu konuda bilimsel hazırlık ve ön çalışmalar yapmak ve meseleyi önyargılardan uzak tarafsız bir gözle incelemek gerekir. 1990 yılından itibaren Alevilikle alakalı çalışmalarda,  önemli bir artış olduğu görülmektedir. Ancak bu çalışmalar, Aleviliği, çeşitli boyutlarıyla ortaya koymaktan çok uzaktır ve bunlardan pek çoğu da, Aleviliği bilmeyenlerce  tamamen ideolojik ve siyasi maksatlara hizmet için yazılmıştır. Bu durum meseleyi daha da karmaşık hale getirmiştir. Öyle ki birbirinden farklı Aleviliklerden bahsedilmektedir. Bu dönemde yapılan bilimsel çalışmalar, diğerleriyle kıyaslandığında parmakla sayılacak kadar azdır. Diğer taraftan yapılan araştırmalar konuyu bilmeyen ve bilimsel araştırma usullerinden habersiz olan kişilerce yapıldığı için, bir çok çelişkiler, genellemeler, indirgemeler, yanlış bilgilendirmeler ve saptırmalar söz konusudur. Örneğin, Aleviliğin  Marksizm olduğu, Şiilik olduğu, ayrı bir din olduğu ve İslam dışı olduğu ve benzeri tezler genelde hiçbir bilimsel dayanağı olmayan  tutarsız tezlerdir.  

32- Tarikat niyazının (Âyin-i Cem) yapıldığı mekanlar olarak işlev gören, ancak bugün farklı şekilde algılanan Cemevlerinin dinî ve hukukî statüsü nedir?

        Her tarikatta oldugu gibi, Alevilik-Bektaşiliğin de, kendine has ayin ve erkanları vardır. Bunlara teknik anlamda ayin-i cem denir.  Ayin-i Cem, Farsça bir tamlamadır. Ancak Farsça bir kelime olan Ayin,  “adet, görenek, kanun, töre ve aynı zamanda usûl ve ibadet tarzı” anlamlarına gelir. Arapça bir kelime olan cem ise, “toplanmak, topluluk, toplantı, cemiyet” demektir. Ayin-i cem “toplanti töresi, cem âdeti, cem töreni, bir araya gelme yolu” anlamına gelir. Bu ayinlerin, görgü cemi, Abdal Musa birlik cemi, Hızır cemi, aşure cemi, Sultan Nevruz cemi, kısa cem ve muhabbet cemi, ikrar verme cemi, musahip cemi, Kerbelâ ayini, koldan kopan erkanı, dardan indirme erkanı, baş okutma erkanı ve daha pek çok çeşidi vardır. Gerçekleştiriliş tarzlarına, katılanlarda aranan niteliklere, yapılış zamanlarına göre birbirinden farklıdırlar. Bunların yapıldığı yerler için, Cemevi şeklinde tek  bir kavramlaştırma da söz konusu değildir. Bazen bu ayinlerin yapıldığı yerler, halk meydanı, meydan odası, meydan evi, mihman evi, kırklar evi, erenler meydanı, kırklar meydanı, ibadet meydanı, niyaz meclisi ve benzeri adlarla bilinmektedir.  Şehir Bektaşilerinde ve yerleşik hayata geçen Kızılbaş Alevilerin yaşadıkları bazı yerleşim merkezlerinde, bu ayinler dergah, tekke ve zaviyelerde yapılırdı. Tekkesi, zaviyesi ve dergahı olmayan köylerde, bu ayin ve erkanlar için özel mekanlar olmadığı gibi, belirli gün ve gecelerde periyodik olarak da yapılmıyordu. Alevi-Bektaşiliğin tarihinde, on iki hizmetin verildiği cemler, şehirde dergahta, köyde ise kış aylarında muhiplerden birisinin evinde yapılırdı. Tarihi kaynaklarda dergah, tekke ve zaviyelerin dışında, şehirlerde veya köylerde ‘Cemevi’ adıyla kurumsallaşmış özel binaların varlığından bahsedilmez. Cemevleri, Alevi-Bektaşilikte yeni bir kurumlaşmadır.  Bugün Cemevleri, hukuki açıdan bir ibadethane olarak değil, vakıf dernek ve kültür merkezi adı altında faaliyet göstermektedir.Bu yüzden Camiye alternatif bir ibadethane değil tarikatların erkan ve niyazlarının icra edildiği kültür evleri veya dergahlara benzemektedir.  Çünkü Alevi-Bektaşi büyükleri ve Horasan Erenleri olarak bilinen Hacı Bektaş Veli, Koyun Baba, Abdal Musa, Türabi Baba, Hasan Dede, Geyikli Baba, Karaca Ahmet, Şahkulu Sultan, Saru Saltık ve Gülbaba’nın türbe ve tekkelerinin hemen yanıbaşında günümüze kadar ulaşan camiler ve Alevi köylerindeki tarihî camiler, Alevi-Bektaşisi ve Sünnisiyle bütün Müslümanların ortak mabedinin cami olduğunun kesin belgeleridir. Halbuki Camiler, mezhepler ortaya çıkmadan önce var olduğundan Sünnilere veya Alevilere has bir ibadethane olmayıp mezhepler üstü bir kurumdur.   

33- Alevilik-Bektaşiliğin Diyanet İşleri Başkanlığı’nda temsili ile ilgili son zamanlarda yoğunlaşan talepler  nasıl açıklanabilir?

             Öncelikle bir noktayı açıklığa kavuşturmakta fayda var. Diyanet İşleri Başkanlığı, temsili bir kurum olmayıp, genel idare  içerisinde yer alan  hizmet kurumudur.  Anayasaya göre, bütün siyasi  görüş ve düşünüşlerin dışında, yani bütün mezhep, tarikat ve oluşumlar üstü kalması gereken bir kurumdur. DİB.'nın bu statüsü, mutlaka devam etmelidir. Diğer taraftan, onu temsil makamı haline dönüştürmek, İslam'ın temel prensiplerine de aykırıdır. Çünkü İslam'da Allah'ın yetkisini temsil eden bir ruhban sınıfı veya bir kurum söz konusu değildir. Hatta hiçbir mezhep, tarikat ve cemaat, kendisini İslam'la özdeşleştirme ve onu temsil etme yetkisine sahip değildir. İslam'ın bu özelliği dolayısıyla, din hizmetleri;  eğitim, sağlık ve benzeri hizmetler gibi  kamu  hizmeti kabul edilerek  itikad ve ibadete ait esasları yürütmek, ibadet yerlerini kontrol etmek ve halkı dini konularda aydınlatmak üzere  Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Herhangi bir dini görüş ve düşünüşün ya da tamamının temsili durumunda ortaya çıkacak sonuçların tamamının burada ele alınması mümkün değildir. Yalnız Alevilik-Bektaşiliğin Diyanet’te temsil edilmesi konusundaki talebin Alevi-Bektaşi çevrelerdeki  toplumsal meşruiyeti konusuna değinmek istiyorum. Diyanet’te temsil fikri, sanıldığının aksine, bütün Alevi-Bektaşi çevrelerce benimsenen ve savunulan bir fikir değildir. Birbirinden oldukça farklı yaklaşımlar söz konusudur. Temsili savunanlar olduğu gibi Aleviliği yozlaştıracağı veya Sünnileştireceği iddiasıyla buna tamamen karşı çıkanlar, hatta Alevi İnanç Başkanlığı kurulsun diyenler vardır. Diğer taraftan Diyanet’te temsil tartışmaları Alevi çevrelerde, Aleviliğin mahiyeti, Aleviliğin hangi statüyle temsil edileceği, kimlerin temsil edeceği ve Cemevlerinin dini, hukuki statüsünün ne olacağı gibi son derece ciddi sorunları gündeme getirmiştir. Bana göre yapılması gereken şey, Diyanet ve Üniversiteler işbirliği yaparak önce toplumumuzun dini ihtiyaçlarını tespit edecek araştırmalar yapılmalı ve daha sonra bu ihtiyaçları karşılayacak hizmet birimleri ihdas edilmelidir. Bu ihtiyaca göre, Diyanet yeniden yapılandırılabilir, ancak mezhepler, tarikatlar ve cemaatler üstü statüsü korunmalıdır.  

34- Eğitim sisteminde farklı din anlayışları nasıl verilebilir?

             Bugün küreselleşen dünyamızda din öğretimi olmalı mı olmamalı mı tartışmaları  sona ermiş olup, artık  dinin nasıl öğretilmesi ve öğretilecek konuların hangi yaşlarda öğretilmesi gerektiği tartışılmaktadır. Batılı ülkelerde, dini bilgiler, ya devlet tarafından veya kiliseler tarafından devletin konrolü ve işbirliği içerisinde verilmektedir. Bu adla ders yoksa, o zaman Ahlak adıyla veya Tarih gibi derslerin içerisinde bir ünite olarak öğretilmektedir. İnsanlar, ne tür bir devlette yaşarsa yaşasınlar,  din bir ihtiyaçtır. Dolayısıyla bu ihtiyacın en güzel şekilde ve doğru bilgilendirmeyle karşılanması gerekmektedir. Bu  insanların  birbirini daha iyi anlayabilmeleri, kültürüne, tarihine ve başka din mensuplarına saygı duymaları için de önemlidir. Ayrıca dinin geleneksel metotlarla değil, bilimin konusu yapılarak ve çağdaş öğretim metotları doğrultusunda öğretilmesi zorunlu hale gelmiştir. Günümüzde,  insanların geleneksel kalıplar içerisinde dinlerini yaşamayı bırakıp biraz daha bireysel bir dindarlığa doğru yöneldiğini görüyoruz. Bu bireysel dindarlık, aslında dinin de yeniden yorumlanmasını ve eski kalıplar içerisinde değil de yeniden anlaşılmasını zorunlu kılmaktadır.  İnsanların mevcut dini algılama biçimleri eski geleneksel mezhep ve tarikat kalıplarını zorlamaktadır. Üzerinde durulması gereken metod birleştirici veya mezhepler üstü bir eğitim modeli olabilir.  Günümüzdeki bireysel dindarlığa böyle bir din eğitimi modeli cevap verebilir.  Dolayısıyla dini, belli bir mezhep veya doktrin anlayışı doğrultusunda öğretmek yerine, aynı dine mensup insanları özde birleştirici  yorumlar doğrultusunda dinler üstü veya mezhepler üstü ya da birleştirici bir yaklaşımla öğretilmesi her geçen gün daha büyük önem kazanmaktadır. Farklı din anlayışına sahip insanlar, önce dinin mezhepler üstü kısmını ve bütün mezheplerce benimsenen kısmını öğrenir ve son sınıfta farklı din anlayışlarıyla onların önemli şahsiyetlerine yer verilebilir. Böylece her mezhep mensubunun, kendi din anlayışı ve diğer din anlayışları hakkında bilgilenmesi sağlanmış olur. Eğer baştan mezheplerin farklılıklarının öğretimiyle işe başlanırsa,  öğrenciler dinle mezhep arasındaki ilişkiyi, mezhepler arasındaki ilişkiyi ve mezheplerin din karşısındaki konumunu kavramakta sıkıntı çekerler. Bu yüzden önce en genel anlamda İslam’la ilgili temel bilgilerin kazandırılması ve son yılda da İslam’ın farklı yorumlarıyla ilgili bilgilerin verilmesi daha uygundur. 

35- Alevi yorumla Sünni yorum farklılığı,  aşkın olan Allah'la ilgili teolojik ve dinsel bir farklılık mıdır? Yoksa birçok etkenlerle oluşmuş tarihsel-siyasi bir farklılık mıdır?

                        Bazı kimseler Alevi yorumla Sünni yorum arasındaki farklılığı, aşkın varlıkla ilgili  teolojik bir farklılık gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Hatta daha da ileri giderek bu farklılığı sanki iki farklı din gibi algılamak istemektedirler. Bu son derece yanlış bir kanaat olup İslam'ı, Sünniliği ve Aleviliği bilmemekten kaynaklanmaktadır. Son zamanlarda yapılan bazı sosyolojik araştırmalar, bu farklılığın aşkın alanla ilgili bir farklılık olmadığı, günümüze kadar devam edegelen farklı etkenlerin birleşmesi sonucu ortaya çıkan tarihsel, ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi bir olgu olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Bu araştırmalara göre hemen hemen bütün alevi ocakzadeleri, Allah, Kur'an ve Peygamber üçlüsünde birleşmişlerdir. Bu açıdan teolojik bir sapma söz konusu değildir. Aksine bunlar her iki kesimin bütünleşmesinin temel taşlarıdırlar. Aleviler arasında okunan kitaplar konusunda yapılan anketlerde Kur'an'ın birinci sırada yer alması da bunun önemli kanıtlarından birisidir. Ayrıca halk düzeyinde yaşanan dini, ahlaki ve kültürel değerlere inildikçe ortak noktaların fazlalaştığı görülecektir. Örneğin Alevi ve Sünniliğin yazılı kaynaklarında eserlere başlanırken Allah'a hamd, Resûlüne salat ve selam, onun Ehl-i Beytine ve inananlara saygı ifadeleri yer alır. Görüşlerini açıklarken veya temellendirirken Kur'an  ayetlerine  ve Hz. Muhammed'in  sözlerine başvururlar. Diğer taraftan, Hıdrellez, Nevruz, ay tutulması, eşik saygısı, al basması ve diğer geleneklerde Türk toplumunun her kesiminde yaşatılan ortak geleneklerdir. Yorum farklılığı, her ayette ve Kur'anın bütününde değil, manası kapalı ve yoruma açık ayetlerdedir. Bu ise gayet doğaldır ve insanidir. Bu yorumsal  farklılıktan, farklı bir inanç, farklı bir teoloji ya da farklı bir din ortaya çıkarmaya çalışanlar  yanılmaktadırlar.

36- Hep beraber yaşadığımız ülkemizde farklılıklarımızı ayrılığa dönüştürmeden bize ait inanç ve düşüncelerimizle bir arada yaşama kültürü nasıl oluşturulabilir?

                        Öncelikle Alevi ve Sünni çevrelerde hakim olan şu yanlış anlayıtan vazgeçilerek birlikte yaşama kültürü oluşturulabilir. Alevilik ve Sünnilik birbirinin zıddı olarak görülmekte ve her ikisi de karşıtlık ilişkisi içerisinde ele alınmaktadır. İslam düşüncesinde ortaya çıkan farklı anlayışlar arasında, birbiriyle karşıtlık ilişkisi söz konusu değildir. Çünkü onların tamamı, farklı farklı anlayışlar benimsemekle beraber, tek bir Allah'a, Peygamber olarak Hz. Muhammed'e, kitap olarak Kur'an'a ve öldükten sonra dirilmeye inanmaktadırlar. Bu sebeple farklılıkları ayrılıklara ve imtiyaza dönüştürme yerine her iki kesimi birleştiren ortak noktalara daha fazla vurgu yapmak gerekmektedir. Bütün farklı anlayışlar, varlıklarını dine borçludur. İslam kimliği her iki kesim için mezhepler üstü birleştirici bir kimlik olmaya devam etmelidir. Sünni veya Alevi olmak bir ayrıcalık değildir. Hatta birbirlerinin varlık sebebidirler. Hepsi bir arada yaşadığı sürece ve özgünlüklerini korudukları sürece bir zenginliktir. Birbirini ortadan kaldırmak hedefine hizmet ettikleri sürece özgür düşüncenin önünde birer engeldirler. Bu sebeple her iki kesimin, öncelikle birbirini çok iyi tanıması ve birbirileri hakındakı önyargılardan kurtulması gerekmektedir.  Birbirini dışlamak ve incitmekten vazgeçmelidirler. Ahmet Yesevi ne güzel söylemiş:

"Kafir de olsa incitme onu."

 İkinci bir husus şudur: İslam ruhbanlık sınıfını kaldırmıştır. Bu sebeple herhangi bir mezhep,  tarikat veya oluşum dini hakikatleri temsil konusunda diğerinden  daha imtiyazlı değildir. Çünkü İslam'da temsil değil, fikirde ve hayırda yarış vardır. Mezheplerin hakikat iddiaları, mutlak ve evrensel olmayıp  görecelidir, tarihseldir. Kendisini bağlar. Mezhepler arasındaki farklılık, dinin bütün boyutlarında bir farklılık olmadığından hak-batıl çerçevesinde  anlaşılmamalıdır. İslam düşünce tarihine ortaya çıkan bütün mezhepler, görüşlerinde Kur’an ve Sünnet’e dayanırlar. Farklılık, yorumdan kaynaklanmaktadır. Hiçbir mezhep bütünüyle ne doğrudur, ne de yanlıştır. Her mezhebin yanlış ve doğru olan fikirleri vardır. Mutlak doğruluk iddiası din için söz konusudur. Yanlış ve doğruluğun ölçüsü Kur'an ve Hz. Peygamber olmalıdır. Dolayısıyla Kur'an ve Hz. Muhammed, tarihte olduğu gibi bugün de bütün müslümanların en önemli ortak paydasıdır.  

37- Alevi-Bektaşilerle Sünniler arasında birbirini doğru bir şekilde tanıyamamaktan kaynaklanan birtakım yanlış yargılar söz konusu olabilir. Bunların bertaraf edilebilmesi ve farklılıkların zenginliğe dönüştürülmesi nasıl gerçekleşir?

                        Bu kadar geniş iletişim imkanlarına sahip bir dünyada yaşamamıza rağmen,  maalesef, Aleviler ve Sünniler arasında birbirilerini tanıma konusunda büyük bir bilgi boşluğu vardır. Ne Sünniler Alevilik hakkında, ne de Aleviler Sünniler hakkında sağlıklı ve doğru bilgiye sahiptir. Bu da onların birbirleri hakkında önyargılarda bulunmasına sebep olmaktadır. Aslında insanlar tanımadıkları ve bilmedikleri şeyden  uzak dururlar. Geçmişte kalan ayrılık ve gayrılıkların sorumluları, asla bizler değiliz. Onların yanlış yapması bizim yanlış yapmamızı gerektirmez. Bu konuda her iki kesime büyük görevler düşmektedir. Küreşelleşen dünyamızda dinler arası diyalog toplantıları yapılırken, dini çoğulculuk ön plana çıkarılırken kendi aramızda  var olan diyalogun zayıflaması bir talihsizliktir.  Böyle bir diyalogda, hareket noktası Kur'an ve Sünnet olabilir. Bundan sonra varolan diyalogumuzu geliştirmemiz ve birbirimiz hakkında doğru bilgilenmemiz, farklılıklardan çok birlikteliklerimizi vurgulamamız, farklılıklarımızı ayrılıklar olarak değil zenginlikler olarak takdim etmemiz yararlı olacaktır. Bu konuda, aydınlara, siyasi partilere, medyaya, İlahiyat Fakültelerine, Diyanete ve  her iki kesimin önderlerine de büyük görevler ve sorumluluklar düşmektedir. Türk toplumundaki din yorumlarını, inanç boyutu ve toplumsal boyutuyla iyi okuyup, bu yönde halkı doğru bilgilendirmek şarttır.    

38- Toplumu  bilgilendirmede ve yönlendirmede din görevlilerine ne gibi görevler  düşmektedir?

                        Din görevlileri, öncelikle Alevilik konusunda doğru bilgiler edinmeli ve bu konuda yapılan bilimsel araştırmaları takip etmelidirler. Bu araştırmalarda ortaya çıkan önemli sonuçları ve doğru bilgileri halka aktarmak suretiyle Alevi-Sünni gerginliğinin ve birbirini dışlamanın önüne geçilmelidir. Özellikle müftülerimizin, bulundukları bölgelerde Alevi-Bektaşi vatandaşlarımızın dini ihtiyaçlarıyla yakından ilgilenmeli ve onların ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmalıdırlar. Din görevlileri, vaaz ve hutbelerinde Alevi vatandalarımızın önemsediği ve öğrenmek istediği konulara da yer verilmelidir. Hatta onlarca kutsal sayılan gün ve gecelerde onlara yönelik programlar düzenlenebilir. Diyanet İşleri Başkanlığı,  Alevi yerleşim merkezlerindeki ve köylerdeki camilere din görevlisi atarken, İlahiyat Fakülteleriyle işbirliği yapmak suretiyle burada görev yapacak kişileri özel hizmet içi eğitim kurslarından geçirebilir. Bu kurslarda  Alevi-Bektaşiliğin yazılı kaynakları, düşünceleri, tarihsel gelişimi, bugünkü toplumsal yapısı ve halkla ilişkiler konusunda bilgiler verilebilir, hatta bağlama çalma dahi öğretilebilir. Ayrıca başta Kur'an-ı Kerim olmak üzere Hz. Peygamber'in seçme hadisleri,  Ahmet Yesevi Divanı, Yunus'un Şiirleri, Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Bilig'i, Fütüvvetnâmeler, Hacı Bektaş Veli'nin Makâlât'ı, Buyruk, Hacı Bektaş Veli'nin hayatını anlatan Vilâyetnâme, Cenknâmeler, Bektaşi Erkânnâmeleri, Gülbenk ve Tercümanlar, Hz. Ali'nin sözlerini toplayan Nehcu’l-Belaga,  bir set halinde genel kütüphanelere ve Alevi yerleşim alanlarındaki  okul kütüphanelerine  konulabilir.  

39- Her yıl Muharrem ayında Aleviler ve Şiiler Niçin yas tutarlar? Geçmişte meydana gelen Hz. Hüseyin'in şehid edilmesi gibi fevkalâde üzücü hadiselerin olumsuz etkilerinin toplumsal hafızada canlı tutulmaya çalışılmasının anlamı nedir?

                        Sevgili Peygamberimizin torunu Hz. Hüseyin, Yezid'in askerleri tarafından bu ayda şehid edilmiştir. Bu olay son derece üzücü bir olaydır. Bütün müslümanları derin üzüntüye boğmuştur. Yaşananan bu talihsiz ve dıramatik hadise ile ilgili, çok sayıda  edebi eserler yazılmıştır. Olayın siyasi ve toplumsal etkileri günümüze kadar canlı bir şekilde gelmiştir. Bu olayı gerçekleştirenler Emevilerdir. Emevi iktidarı, Haşimi olan Hz. Ali'nin soyuna karşı  düşmanca tavırlar içine girmişlerdir. Aslında Emeviler, Sünnilerin temsilcisi değildi. Çünkü o zaman ne Şia ne de Sünnilik  teşekkül etmişti. Dolayısıyla bu olayın sorumlusu Emevi hanedanıdır, Sünniler değildir. Muharrem ayı, hem Aleviler hem de Sünniler tarafindan kutsal ve önemli aylardan sayılır. Bu ayda Aleviler, 12 gün oruç tutarlar, 10. günü sembolik olarak dede ocakları sancak açarlar ve kurban keserler. Sünniler de Muharrem ayının onundan bir gün önce ve bir gün sonra olmak üzere oruç tutarlar. Ayrıca birlik ve beraberliğin sembolü olarak Aşure pişirilip konu-komşuya dağıtırlar. Bu ayda Aleviler, Hz. Hüseyin'i Kerbelâ'da Emeviler tarafından şehid edilmesi dolayısıyla yas ve matem tutarlar. Hiçbir Sünni Hz. Hüseyin'i şehid eden askerleri ve onları bu iş için görevlendiren Yezid'i asla alkışlamaz. Bu sebeple çocuklarına Yezid ismi koyan tek bir Sünni yoktur. Ancak Hasan ve Hüseyin ismi son derece yaygındır. Hatta Camilere ve mescitlere onların ismini asmışlardır. Ehl-i Beyt'ten birisi olarak kabul edilir. Bu konuda şunun bilinmesinde fayda var: Bu acı olayın failleri ve mağdurları biz değiliz, çünkü bu olay Türkler'in müslüman olmasından yaklaşık 150-200 yıl önce gerçekleşmiştir.  



[1]E. Ruhi Figlalı, Mezhepler Arasındaki Farklar,  Istanbul 1991, Önsöz,   XXII.

[2]Mezheplerin dogusunu hazirlayan sebeplerle ilgili genis bilgi için bkz.  E. Ruhi Figlali, "Mezheplerin Doguşuna Tesir Eden Sebebler ", AÜIFIIED, sayi:14, Ankara 1978, Sabri Hizmetli, "Itikadi Islâm Mezheplerinin Dogusuna Ictimaî Hadiselerin Tesiri Üzerine Bir Deneme", AÜIFD, XXVI(1983), 653-680.

[3]  Hristiyan mezheplerinin ortaya çikisini psikolojik açidan analiz eden oldukça önemli bir arastirma bulunmaktadir. Bkz. Henry C. McComas, The Psychology of Religious Sects, London  1973.

[4] Bkz.,  McComas,  7, 8, 34.

[5] Karakter okuma konusunda geniş bilgi için bkz., McComas, 23 vd.

[6] Ünver Günay, Din Sosyolojisi Ders Notları, Kayseri 1986, 179.

[7] Genis bilgi için bkz., Yasar Kutluay, Islam  ve Yahudi Mezhepleri, Istanbul 2001, 28-35.

[8] Krs., Erol Güngör, Islamin Bugünkü Meseleleri, Istanbul 1981, 29.

[9] McComas, 62.

[10] Nasr Hamid Ebu Zeyd, Ilahi Hitabin Tabiati, çev. Mehmet Emin Masali, Ankara 2001, 56.

[11] Kur'an'in kendisinde bulunan bazi özelliklerin ayriliklara nasil zemin hazirladigi konusunda genis bilgi için bkz., Figlali, Çagimizda Itikadi Islam Mezhepleri, 22-27.

[12] 42. Şûrâ, 38; 3. Âl-i İmrân,159.
[13] 4. Nisâ, 58.
[14] 4. Nisâ,59.
[15] 4. Nisâ,58.
[16] 49. Hucurât, 13.
[17] Bkz.: 2. Bakara, 30; 6. En’âm, 165.
[18] "Hz.İbrahim'e Cenab-ı Hak: 'Seni insanlara İmam (başkan) yapacağım' buyurduğu zaman, bu Peygamber:'benim zürriyetimden de' diyerek,kendi sülalesinden de imamlar gelmesi niyazında bulunmuş,fakat şu cevabı almıştır:' Benim ahdim (vazife teklifim) zâlimlere erişmez'." 2. Bakara,124. 
[19] Bkz.: Hatiboğlu, Mehmet Sait, “Hilafetin Kureyşliliği”,  AÜİFD., XXIII(1978),  136-7.
[20] Seyid Bey, Hılâfet ve Hâkimiyet-i Milliyye, Ankara 1923., 2; Seyyid Bey, Hilâfetin  Mâhiyet-i Şer’iyyesi, Büyük Millet Meclisi Matbaası, Ankara  1924., 10.  (Bu kitap, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, 3 Mart 1340 tarihinde yapılan ikinci toplantısında yapılan konuşmanın metnidir.)
[21] Krş.: Akbulut, Ahmet, “ Kur’ân’ı Kerim Açısından Eğemenlik Meselesi”, İslâmî Araştırmalar, Cilt: 8, sayı: 3-4, Yaz-Güz dönemi 1995,  151; Fığlalı, Ethem Ruhi, Din ve Devlet İlişkileri, Muğla 1997, 37.
[22] Örneğin bkz.: Nâşî el-Ekber, Mesâilu’l-İmâme, thk. Joseph Van Ess, Beyrut 1971, 49.
[23] Nâşî el-Ekber, Mesâilu’l-İmâme, 49; Krş.: Seyid Bey, Hılâfetin Mâhiyet-i Şer’iyyesi, 19.
[24] 88. Gâşiye, 22.
[25] 39. Zümer, 41; 17. İsrâ’, 54.
[26] el-Buhârî (256/870), el-Câmiu’s-Sahîh, İstanbul  1992, VIII, 105,  VIII, 105; IV, 155; Ahmed b. Hanbel (241/855), el-Müsned, İstanbul 1992, IV, 129, 183, 421; ed-Dârimî, Sünen, İstanbul 1992,  I-II, 557.
[27] 6. En’âm, 57; 12. Yûsuf, 40.
[28] Bkz.: Akbulut, “ Kur’ân’ı Kerim Açısından Eğemenlik Meselesi”, İslâmî Araştırmalar, Cilt: 8, sayı:3-4, Yaz-Güz dönemi 1995,  150.
[29] Seyyid Bey, Hılâfet ve Hakimiyeti Milliyye,  13 vd.
[30]  Bu rivayetin çeşitli varyantları için bkz.: Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 116; Ebû Dâvûd, Sünen, İstanbul 1992, III, 676.
[31] Seyid Bey, Hılâfet ve Hâkimiyet-i Milliyye,  14.
[32] 49. Hucurât, 13.
[33] en-Nesefî, Mâturîdî'nin bu görüşlerini onun bize ulaşmayan Makâlât adlı eserinden aktarmaktadır. Bkz.: en-Nesefî,  Ebû'l-Muîn Meymûn b. Muhammed (508/1114),  Tabsıratu'l-Edille fî Usûli'd-Dîn,   thk. Hüseyin Atay-Şaban Ali Düzgün, Ankara 2003, II/437.
[34] 2. Bakara, 246.
[35] en-Nesefi, Tabsıratu'l-Edille, II/437-439. al-Mâturîdî'nin Hilâfet’in sorumluluk ve yetki alanlarına dair görüşleri için bkz.: Tabsıratu'l-Edille, II/439-440.

[36] Islam düsüncesindeki farkli egilimler ve dine farkli yaklasimlarla ilgili siniflandirmalar konusunda bkz., Gazzali, el-Munkiz mine'd-Dalal, çev., Ahmet Suphi Furat, Istanbul trz. 44 vd.; Ibn Rüsd, Kitabu'l-Kesf an Minhaci'l-Edille, çev. Süleyman Uludag, Istanbul 1985, 191 vd.; Ismail Hakki Izmirli, "Bes Sinif", DFIFM., 12 (1929),, 12; Süleyman Uludag, Islam Düsüncesinin Yapisi, II. baski, Istanbul 1985, 17-22. Uludag, geçmiste yapilmis tasniflerden bahsederek bu anlayislari Selef, Kelam, Tasavvuf ve Felsefe olarak siniflandirip incelemistir. Bkz., Islam Düsüncesinin Yapisi, Istanbul 1972.

[37]Sehristani, el-Milel ve'n-Nihal, thk., Abdulemir Ali Mehna-Ali Hasan Faur, Beyrut 1990, I/23.

[38] Cahiz, el-Beyan ve't-Tebyin, Beyrut trz., II/-49-59; Sehristani, el-Milel ve'n-Nihal, I/18; Bu iki alimin tasnifleri ile ilgili elestiriler için bkz., Muhammed Abid el-Cabiri, Arap-Islam Aklinin Olusumu, çev. Ibrahim Akbaba, II. baski, Istanbul 200; 33-35.

[39] Mc Comas, 71.

[40] Kabile toplumunun bu genel yapisi hakkinda genis bilgi için bkz., Taha Akyol, Haricilik ve Sia, Istanbul 1988, 124 vd.

[41] Akyol, 130 vd.

[42] Bu konudaki iddialar için bkz. Muhammed Ebu Zehra, Islam'da Siyasi ve Itikadi Mezhepler Tarihi, çev., Hasan Karakaya-Kerim Aytekin, Istanbul 1983, 75; Montgomery Watt, Islam Düsüncesinin Tesekkül Devri, çev. Ethem Ruhi Figlali, Ankara 1981, 24.

[43] Taberi, Tarih, II/518-9; Es'ari, Makalatu'l-Islamiyyin, 87, 112-13, 120; Sehristani, el-Milel ve'n-Nihal, I/133; Ibnü'l-Esir, el-Kamil, IV/167.

[44] McComas, 71.

[45] Sönmez Kutlu, İslam Düşüncesinde İlk Gelenekçiler, Ankara 2000, 50.

[46]Hatib el-Bağdadî, Şerefü Ashabi'l-Hadis, 6.

[47] Eski Iran geleneginde kralin karizmasi konusunda oldukça önemli bir makale bulunmaktadir. Bkz., Richard N. Frye, "The Charisma of Kingship in Ancient Iran", Iranica Antiqua, 6 (1964), 54. Ayrica Sia'nin tesekkülünde Sasani kültürünün rolü hakkinda bkz., Sahin Ahmedov, Sasani Kültürünün Sia'nin Tesekkülündeki Rolü, Ankara 2001.  (Basilmamis Y.Lisans tezi)

[48] Kummi, Makalatu'l-Firak, thk. Cevad Meskur, 60; Sehristani, el-Milel ve'n-Nihal, I/38, 170, 179, 189.

[49]Hatib el-Bağdadî, Şerefü Ashabi'l-Hadis, 6.

[50] Ünver Günay-A. Vehbi Ecer, Toplumsal Degisme, Tasavvuf, Tarikatlar ve  Türkiye, Kayseri 1999, 105.

[51] Bkz., Kemal Sayar, Sufi Psikolojisi, Istanbul 200, 14-15.

[52] Cabiri, Arap-Islam Kültürünün Akil Yapisi, çev. Komisyon, II. baski, Istanbul 200, 338.

[53] Erol Güngör, Islam Tasavvufunun Meseleleri, Istanbul 1987, 114.

[54] Sevim, 56.

[55]Ebü'l-Abbas el-Hasenî, Kitâbü'l-Mesâbîh,  55-57.  (Sekiz ayri eserden Zeydîlerin Taberistan'daki faaliyetleri ile ilgili kisimlar tahkik edilerek  "Ahbârü'z-Zeydiyye" (thk. W. Madelung, Beyrut 1987) adiyla  bir kitap halinde yayinlanmistir. Bu  kitap içirisinde bkz.  54-75.)

[56]Genis bilgi için bkz. Muhammed Serafeddin Yaltkaya, " Selçuklular Devrinde Mezahip ", DFIFM., 13-14, sayi: 19, 101-118.

[57]Madelung, " Horasan ve Mâverâünnehir'de Ilk Mürcie ", AÜIFD., XIII(1992),   240.

[58]Krs.Madelung, " Horasan ve Mâverâünnehir'de Ilk Mürcie ",  XIII(1992),   240.

[59]Krs.Wellhausen, Arap Devleti ve Sukutu,  220.

[60]Ibnü'l-Esîr, el-Kâmil, V,  203; Halife b. Hayyât, bu olaylarin 118/736 yilinda meydana geldigini kaydetmektedir. (Bkz. Târîh, 347)

[61]Taberî, II, 1603; Ibnü'l-Esîr, el-Kâmil, V,203-204.

[62]Taberî, II, 1612; Ibnü'l-Esîr, el-Kâmil, V,205.

[63]Taberî, II,  1509-1510; Ibnü'l-Esîr, el-Kâmil, V,  148.

[64]Bu konuda genis bilgi için bkz. Taberî, II, 1513-1525; Ibnü'l-Esîr, el-Kâmil, V/150-154.

[65]Taberî, II, 1688-1689; Ibnü'l-Esîr, el-Kâmil, V, 236-237.

[66]Taberî, II, 1694-1695; Ibnü'l-Esîr, el-Kâmil, V, 238

[67]Taberî, II, 1719; Ibnü'l-Esîr, el-Kâmil, V, 252.

[68] Abdulbâki Gölpinarli, Alevî Bektâsî Nefesleri, II. Baski,  Istanbul 1992, 157.

[69] Abdulbâki Gölpinarli, Alevî Bektâsî Nefesleri, II. Baski,  Istanbul 1992, 28. Bir baska yerde bu siir Pir Sultan Abdal'a ait gösterilir. Bkz.: Alevi-Bektasi Siirleri Antolojisi, haz. Ismail Özmen, Ankara 1998, II/262.

[70] Demir Baba Vilâyetnamesi, nsr. Bedri Noyan, Istanbul 1976, 147.

[71] Alevi-Bektasi Siirleri Antolojisi, haz. Ismail Özmen, Ankara 1998, III/100

[72] Alevi-Bektasi Siirleri Antolojisi, haz. Ismail Özmen, Ankara 1998, II/256.

[73] Alevi-Bektasi Siirleri Antolojisi, haz. Ismail Özmen, Ankara 1998, II/267.

[74] Sadeddin Nüzhet Ergun, Hatâyî Divani, Istanbul Maarif Kitaphanesi, II. Baski, Istanbul trz., 60.

[75] Yeminî, Hazreti Ali'nin Faziletnamesi, çev.: Abbas Altınkaş, İstanbul 1994, 22.

[76] Kaygusuz Abdal (Alâeddin Gaybî) Menâkibnâmesi, haz.: Abdurrhaman Güzel, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1999, 118-123.

[77] Alevi-Bektasi Siirleri Antolojisi, haz. : Ismail Özmen, Kültür Bakanligi yayinlari, Ankara 1998,II/181.

[78]  Alevi-Bektasi Siirleri Antolojisi, haz. : Ismail Özmen, Kültür Bakanligi yayinlari, Ankara 1998, II/181.

[79] Alevi-Bektasi Siirleri Antolojisi, haz. : Ismail Özmen, Kültür Bakanligi yayinlari, Ankara 1998, II/185.

[80] Alevi-Bektasi Siirleri Antolojisi, haz. : Ismail Özmen, Kültür Bakanligi yayinlari, Ankara 1998, II/170. Ayrica bkz., II/166.

[81]Seyh Safi Buyrugu, haz. Mustafa Erbay, Ayyildiz yayinlari, Ankara 1994, 105; Sah Ismail'e ait gözterilir. Bkz.: Sadeddin Nüzhet Ergun, Hata2yi2 Divani, Istanbul Maarif Kitaphanesi, II. Baski, Istanbul trz., 80.

[82] Seyh Safi Buyrugu, haz. Mustafa Erbay, Ayyildiz yayinlari, Ankara 1994, 104.

[83] Sadeddin Nüzhet Ergun, Hatâyî Divani, Istanbul Maarif Kitaphanesi, II. Baski, Istanbul trz., 70.

[84] Sadeddin Nüzhet Ergun, Hatâyî Divani, Istanbul Maarif Kitaphanesi, II. Baski, Istanbul trz., 83.

[85] Sadeddin Nüzhet Ergun, Hatâyî Divani, Istanbul Maarif Kitaphanesi, II. Baski, Istanbul trz., 98.

[86] Pir sultan Abdal Divanı, neş. Ant yayınları,  İstanbul 1994, 134.
[87] Pir sultan Abdal Divanı, neş. Ant yayınları,  İstanbul 1994, 56.

[88] Hacı Bektaş Velî, Makâlât,   181.

[89] Buyruk, haz.: Fuat Bozkur,  19.
[90] 18. Kehf,  110.
[91] Buyruk, haz. Fuat Bozkurt, 126.

[92] Bisâtî, Menâkıbu’l-Esrâr  Behcetu’l-Esrâr (Risale-i Şeyh Sâfî), v. 14a-b. Krş.: Buyruk, haz. Fuat Bozkurt, 126; AşıkPaşa-yı Velî, Garipnaâme, çev. Bedri Noyan ( Dedebaba), Ardıç yay.: Ankara 1998,  47, 48. Hacı Bektaş Veli de, Hakikat’ın ikinci makamı olarak yetmişiki milleti ayıplalamamayı saymıştır.” Bkz.: Makâlât, 192.

[93] Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal (Alâeddin Gaybî) Menâkıbnâmesi, Türk Tarih Kurumu Matbaası, Ankara 1999, 141-142. 
[94] Güzel, Kaygusuz Abdal (Alâeddin Gaybî) Menâkıbnâmesi, 117.
[95] Sadeddin Nüzhet Ergun, Hatâyî Divani, Istanbul Maarif Kitaphanesi, II. Baski, İstanbul trz., 72

Yorumlar - Yorum Yaz
Takvim
Saat