Üyelik Girişi
Başlıklar
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam12
Toplam Ziyaret451730

Gelenekçi Din Söyleminin Analizi


  

İSLAM DÜŞÜNCESİNDE GELENEKÇİ DİN SÖYLEMİNİN ANALİZİ[1]

 

Prof.Dr. Sönmez KUTLU

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

İslam Mezhepleri Tarihi Öğretim Üyesi

 

 

 

GİRİŞ

           

İslam düşüncesinde, farklı tarih ve mekanlarda, şahıslar ve fikirler etrafında  zümreleşen pek çok hareket ortaya çıkmıştır. Siyasî ve itikadî gayelerle teşekkül eden bu hareketleri, tarihî, toplumsal, ekonomik, siyâsî ve dinî-kültürel durumdan soyutlayarak ele almak yerine bütün bu şartların toplamının bir ürünü olarak anlamak daha doğrudur.[2] Ama psikolojik insanî eğilimler, toplumsal-kültürel yapılar ve dinî metinler, “düşüncenin dili durumunda” olan  bu fikri yapıların kurumsallaşmasında  büyük bir rol oynamıştır. Günümüzde yapılan psikolojik ve sosyolojik çalışmalar, dinlerin tarihinde ortaya çıkan mezheplerin din anlayışlarının arkasında “örtülü değerler sistemi” adı verilen bir  zihniyetin bulunduğunu ortaya koymaktadır. Buna göre dinin belli bir toplumdaki tezahürü durumundaki her bir hareketin, olaylara ve olgulara  bakışını, tavır ve tutumunu belirleyen  kendine ait örtülü bir referans çerçevesi vardır. Başka bir deyişle düşünce ekollerinin de kendisine ait bir psikolojisi ve sosyolojisi vardır. Her bir zihniyet, dini, kendi ürettiği yöntem ve teolojik öncüllerden hareketle yorumlamaktadır. Öyle ki kendi içerisinde tutarlı ve insicamlı bu inançlar ve değerler sistemi, sahiplerinin inanç, ibadet, ahlak ve siyaset anlayışlarında, şu ya da bu şekilde etkili ve belirleyici olmaktadır.

İslam düşüncesinde ortaya çıkan ekollerin, psiko sosyal açıdan   zihniyet analizi yapıldığında, en genel anlamda insandaki mevcut karakterler,  uygun toplumsal şartları bulduğunda,   dini metinlerle kendilerini meşrulaştırarak  mezhep hareketleri olarak tezahür eden beş ayrı zihniyet veya din anlayışından söz edilebilir. Daha önceki bir makalede bunları beş ayrı gruba ayırmak suretiyle söylem analizine tabi tutmuştuk[3]. Bunlardan birisi de “Gelenekçi-Muhafazakar Din Söylemi” idi. Ancak orada bu zihniyetleri genel olarak incelemiş ve bu din söyleminin genel göstergelerini sadece sıralamıştık. Bu makalemizde ise “dogmatik gelenekçi/asarcı din söyleminin” temel göstergeleri üzerinden bu analizimi sürdürmek istiyoruz. Bu konunun analizine geçmeden önce “gelenekçi-muhafazakar” veya “ilk gelenekçiler” tabirleriyle hangi dinî-toplumsal yapıyı/yapıları kastettiğimizi açıklamakta fayda görüyoruz.

 

a) Gelenekçi-Muhafazakar Din Anlayışının Tarihsel Arka Planına Kısa Bir Bakış

Gelenkçi-Muhafazakar kavramı, içinde geniş dinî, sosyal, siyasî ve ekonomik çağrışımları bulunduran kapsamlı bir çizgiye işaret eder. Gelenekçi-muhafazakârlık tutumu, dini anlamda, yaşanmış dini tecrübenin ve birikimin değişime direncini temsil eder. Sosyal ve siyasi çalkantıların yaşandığı süreçlerde, “din zaman zaman sosyal sistemdeki değişimi, zaman zaman değişime karşı sistemin direncini” temsil edebilir. İlk Gelenekçiler olarak tanımladığımız grup,  sünnet ve âsâr’ı merkez alan ve gelenekçi bir din anlayışını temsil eden Hadis Taraftarlarının müşterek adıdır. Çünkü onlar, İslam’ın Kitap, Sünnet, sahabe ve tâbiûn’un sözlerinden hareketle anlaşılması gerektiğini; bunların dışındaki şahsi rey ve akli istidlallerin, muarızlara karşı İslam’ı bu yolla savunmaya mecbur kalmadıkça kullanılamayacağını savunurlar. II./VIII. asrın ortalarında teşekkül etmiş olan bu ekol, Ehlu’l-Hadîs, Ehlu’s-Sunne veya Ashâbu’l-Hadîs adıyla da  bilinmektedir. Mutezile, Şia, Mürcie ve Maturidiler,  onları Haşviyye, Müşebbihe ve Mücessime olarak da isimlendirir.

Hadis Taraftarları ve Selefilikle onların alt grupları olan Şafiilik, Malikilik, Hanbelilik ve Zahirilik İslam düşüncesinde gelenekçi din söyleminin en tipik temsilcileri olmuştur. Hicri II./VIII. asrın ikinci yarısında teşekkül etmiş olan Hadis Taraftarları, sadece hadisler konusunda derinleşmiş bir grup olmayıp,  Mürcie, Şia ve Mu'tezile  kadar etkili olmuş  önemli ekollerden birisidir. Abbasîlerin iktidara gelişi sonucu siyasi, toplumsal ve dinî hususlarda gerçekleşen köklü değişiklikler, toplumun muhafazakar ve gelenekçi kesimlerinde endişelere sebep olmuştur. Bu bir çok bakımdan geleneğin gözardı edilmesi veya yürürlükten kaldırılması olarak algılanmıştır. Bu arada Havaric, Mürcie, Şia (Rafıza/Zeydiyye) ve Mutezile gibi pek çok mezhep teşekkül sürecini tamamlamışken, bazıları ise, henüz bu süreci yaşıyordu.

Çeşitli dini-politik hareketlerin vücuda gelmesiyle birlikte İslam toplumunda geçmişte gündeme gelmeyen kelâmî ve siyasî tartışmalar yapılmaya başlandı. Bu ekollerce ortaya atılan görüşler muhdes (sonradan ortaya çıkan) ve bidat ; mensupları ise mübtedi veya ehl-i bidat/ehl-i heva olarak isimlendirildi. Yabancı kültürlerle temas sonucu Müslümanlarla diğer din ve felsefe mektepleri arasında meydana gelen tartışmaların yoğunlaşması, Abbasî yönetiminin   daha çok Şiî, Mürciî ve Zeydî çevrelerle yakın temas içerisinde olmaları,  bu oluşumların dışında kalan  çevrelerde sert tepkilerle karşılandı. İşte, İslam  dünyasında bu fikir çatışmalarının ortaya çıkışıyla birlikte bir 'hadise muhalefet cereyânı'nın doğması, buna karşılık olmak üzere de bir 'Ehl-i Sünnet Cephesi'nin teşekkülü kaçınılmaz hale gelmişti. Nitekim bu cephe, Ehl-i Sünnet muhitinde Hadis Taraftarları'nca kurulmuş ve onlar bütün bu çeşit fırkalarla mücadelede Ehl-i Sünnet'in bayraktarlığını üzerlerine almışlardı.[4] Ancak yeterince bilinmeyen bu dinî-toplumsal hareket, diğer ekoller gibi  siyâsi, itikadî, fıkhî cepheleri olan ve Ehl-i Sünnet’in oluşumu ve sonraki tarihinde önemli etkilerde bulunan ve hala bulunmaya devam eden güçlü bir zihniyet veya fikrî bir damardır.

 

b) Gelenekçi-Muhfakar Din Anlayışının Taşıyıcıları ve Temsilcileri

Hadis Taraftarları, sadece hadislerin toplanması, rivayeti ve kayda geçirilmesiyle uğraşan meslekî bir grup da değildir. Çünkü Makalât türü eserler,  Hadis Taraftarları’nı tıpkı Mürcie, Haricîlik, Şia ve Mu'tezile gibi  İslam Düşüncesi'nde ortaya çıkmış müstakil bir  itikadî mezhep, ya da Mürcie'nin veya Ehl-i Sünnet'in bir alt grubu olarak ele almaktadırlar.[5] Örneğin Sünnî Makâlât yazarlarından Eşarî (324/935, müslümanları on gruba ayırarak  Haricîler, Mürcie, Şîa ve Mu'tezile'nin yanısıra Ashabu'l-Hadis'i  saymakta[6] ve “Ashabü'l-Hadis ve Ehlü's-Sünne'nin Görüşleri” başlığı altında onların itikadî ve bazı ahlakî görüşlerine yer vermektedir.

Memun döneminde Kur’an’ın yaratılmışlığı konusundaki tartışmalar ve bununla ilgili yaşanan baskı ve zulümler, Sünni çevrelerde aklı reddeden metin merkezli bir anlayışı öne çıkardı.  Bu sebeple Hadis Taraftarları’nın yıldızı, Mütevekkil döneminden itibaren parlamaya başladı. Ahmed b. Hanbel (241/855) ve Abdülaziz el-Mekkî (239/854), Mutezile’ye muhalefetin başını çekiyordu. Onlar, diğer şehirlerden ve bölgelerden İshak b. Rahaveyh (238/852), Davud b. Ali (270/883), el-Kerâbisî (245/859), İbn Küllâb el-Basrî (240/854), Haris el-Muhasibî (243/857) ve Muhammed b. İshak b. Huzeyme(311/923) gibi şahısların desteğini aldılar. Böylece bu hareket, Hanbelî, Şafiî, Maliki  ve diğerlerinden oluşan  geniş bir taraftar kitlesi edindi.  Hadis alanında Kütüb-i Sitte, itikadî ve kelamî alanlarda Kitabu’l-İmân, Kitabu’s-Sünne, Akîde ve İ’tikadât adıyla bilinen devasa bir  edebiyat meydana geldi.

Hadis Taraftarları, III./IX. asırdan itibaren, Malikiler, Şafiiler, Hanbelîler, Zahiriler (Davudiler ) olarak varlığını sürdürdü.[7]  Zahirilik, daha sonra Malikilik içerisinde eridi.

Bu kısa bilgiden sonra Ashabu’l-Hadis’in, itikadi, ameli, siyasi ve toplumsal tezahürlerinden hareketle örtülü referans çerçevesini ve bu zihniyetin temel göstergelerini analiz etmek istiyoruz.

 

c) Gelenekçi-Muhafazakar Din Anlayışının Göstergeleri

Bir söylem olarak dinî gelenekçilik, olayları ve olguları kavramak, onları yönetip-yönlendirmek üzere üretilmiş bir kavramlar ve değerler setidir. Bu sistemin kendine has bazı temel dogmaları ve göstergeleri bulunmaktadır. Yalnız bunların tamamını ele almak bir makalenin sınırlarını aşacağından bunlardan bazılarını ele almakla yetineceğiz.

1. Hayal Edilen ve Yüceleştirilen Altın Çağa Dönme

Ehl-i Bid’at olarak nitelenen düşünce ekollerine bir tepki olarak ortaya çıkan Hadis Taraftarları, Müslümanları içinde bulundukları parçalanmışlıktan kurtarmak,  toplum hayatını idealleştirilen Hz. Peygamber dönemine göre  şekillendirmek,  birlik ve bütünlük içerisinde yaşatmak iddiasındaydı. Bu sebeple onlar, Kitab'ın yanısıra, çözümün Hz. Peygamber'in hadisleri ve sahabe ve tabiînin sözlerinde olduğuna inanarak, onları bir araya toplayıp, konularına göre tasnif eden, genelde görüşlerini hadislere dayandıran, onlara bağlanmayı teşvîk eden,  Kitap ve Hadis’ten bağımsız re'y kullanmaktan sakındıran ve onu kullananları eleştiren kimseler  olarak tanınmıştır[8].  Bütün bu çabaların arkasında, sorunlardan kurtulmanın yolunu hayal edilen ve idealleştirilen Altın Çağa dönme fikri bulunmaktaydı.

İnsanlar, alışık oldukları hayatın devam etmesini ve değişmemesini isterler. Düzen ve istikrardan yana olan insan, tabiatı istikrarsızlığa ve  kaosa karşıdır. Bu sebeple, çoğu kere, zorunlu ve haklı da olsa, yapılan bazı değişikliklere karşı çıkar ve geleneklerinde ısrar ederler. Bu durum onu, muhafazakar ve gelenekçi olmaya zorlar. Psikolojik araştırmalar, bu gerçeği şu şekilde tespit etmektedir: "İnsan tabiatının en önemli özelliklerinden birisi,  uzun süre önce yaşanmış olan "altın çağa" geri dönme veya onu yeniden yaşama arzusudur. Bu bireysel zihnin bir vasfıdır, öyle ki daima hayatının ilk yıllarını, bütün hayatının en güzel yılları olarak anımsar. Bu beşeri hususiyet, geçmiş tarihin kazanımlarını tekrar elde etmeyi arzular."[9]  Bu duygu, zaman zaman, insanlık tarihinde köklü ve ani sosyal, siyasi ve dini  değişimlerin yaşandığı dönemlerde, toplumsal muhafazakarlığa ve gelenekçiliğe dönüşebilir. Özellikle gelenek bir peygamber ve ona yakın nesillerinin dini tecrübeleriyle oluşmuşsa ve dini geleneklerden büyük sapmalar söz konusuysa,  o zaman bu tavır, daha katı bir  şekilde geçmişin bütünüyle kutsallaştırılmasına, siyasî, hukukî, sosyal, ahlakî ve dinî alanlarda tekrar bu döneme dönüş taleplerinin yükselmesine sebep olabilir.   Bunalımlı dönemlerde bireyler gibi toplumlar da, uzun süre önce yaşanmış olan “altın çağa” geri dönmek isterler. Böyle bir toplumsal tavrın tezahürlerinin ilk defa Hadis Taraftarları’nın din anlayışlarında görüldüğü söylenebilir. İlk yansıması onların İslam’ın ilk dönemlerini asr-ı saadet şeklinde isimlendirerek, “din asardır/sünnettir; re’yi ise din dışıdır” şeklindeki bir slogan benimsemeleri bunun en önemli göstergelerinden birisidir.  Yani Hz. Peygamber’den sonraki ilk üç neslin  inandığı, düşündüğü ve yaşadığının toplamı dindir. Akıl, nazar ve akıl yürütmelerle ortaya konulan fikir, inanç ve yaşam biçimi, dinin dışındadır. Böyle bir din anlayışı, geçmiş üzerine kurulmuş bir gelecek  tasavvuru olarak değerlendirilebilir.

 

2. Tarihe ve Dinî-Kültürel Tecrübeye Olan Aşırı Güven ya da Dinî Geleneği Kutsallaştırma

Hadis Taraftarları, sahip oldukları zihniyet gereği, Kur'an'dan daha ziyade ilk üç neslin dini kültürü ile (âsâr) meşgul olmuşlar, mesailerini  hadisleri ve âsârı dinleme, rivayet etme,  onları fıkhî veya akidevî konulara göre tasnif ederek  yazıya geçirmeye harcamışlardır. Dolayısıyla, isnatla rivayet etmek veya hadis rivayeti,   dinin korunması olarak görülmüştür.[10] Bu yüzden, eserlerine Sünnet, hadis veya âsâr tabi olmanın faziletiyle ilgili  özel bölümler veya başlıklar koydular. Bu itibarla gelenekçi söylemde, itikad, ibadet, ahlak, siyaset ve kültürle ilgili pek çok konu imanın şubeleri altında incelenmiştir. "Dinin âsârdan ibaret "  olduğunu iddia eden bu anlayışa göre, hadisler ve âsâr Usulü't-Tevhid, Va'd ve Vaîd, Allah'ın sıfatları, Cennet ve Cehennem, Allah'ın yerde ve gökte zatını ispat etmek için yarattığı deliller, melekler ve vazifeleri, Nebilerin kıssaları, zahid ve evliyanın haberleri, fakihlerin görüşleri, Arap ve Arap olmayan kralların siretleri, geçmiş ümmetlerin kıssaları, Resulullah'ın megazisi ve seriyyeleri, hukukî kararları, hutbeleri, vaazları, mucizeleri, hanımları, çocukları, yakınları ve ashabı ile ilgili bütün bilgileri ve Kur'ân'ın tefsirini, sahabenin ahkamla ilgili sözlerini, müctehid fukahadan kimin ne görüşü benimsediği konusundaki bütün bilgileri içerir.[11]  Asar'ın bir takım aklî temellendirmeler ve şahsi yorumlar içerdiği bilinmekle beraber, Hz. Peygamber, sahabe veya tabiine ait olması dolayısıyla, bu yorumlar, belli bir dönemden sonraki insanların yorumlarına göre daha değerlidir. Sonraki nesillerin yorumları bunlara göre, değersizdir. Çünkü daima ilk iki neslin fikirleri, bilginin değeri itibariyle daha önceliklidir. Bu anlayış ise, sonraki nesilleri hep selefin birikimini tüketmeye ve onların fikirlerini şerh etmeye götürmüştür. Hadis Taraftarları'nın meydana getirdikleri hadis musannefatı incelendiğinde, genel olarak çalışmalarının bu sebeple hadis, sünnet ve âsâr üzerine odaklaştığı ve bütün gerçeklerin hadislerden çıkarılmaya çalışıldığı açıkça görülecektir.

 

3. Akıl Karşıtlığı Üzerine Kurulu  Din Anlayışı

Hadis Taraftarları, çok az istisnayla birlikte nasslardan bağımsız re'ye, aklî istidlallere ve kişisel yorumlara karşı çıkmışlar ve  bunları bilgi kaynağı olarak benimseyip kullandıkları için Ebû Hanîfe’nin başını çektiği Re'y Taraftarları'nı  eleştirmişler ve onları " Sünnet düşmanları" olarak algılayanlar olmuştur.[12] Hatta Resulullah’ın asarını terk edip, onun dışında kitaplar yazmayı ve bu kitaplarla meşgul olmayı İslam toplumunun başına gelen belanın sebebi olarak algılamışlardı.[13] Onlara göre, dinde cedel ve tartışma yasaklanmıştır. Sahih rivayetlerle Hz. Peygamber'den gelen her şey kabul edilir ve bu niçin böyledir diye sormak bidattir. Sünnet'te kıyasa ve darbı mesele yer yoktur. Hevâ'ya da uyulmaz. Hz. Peygamber'den gelenler, şerh edilmeksizin ve nasıl olduğuna bakılmaksızın, nasıl ve niçin sorusu sorulmaksızın tasdik edilir.

Hadis Taraftarları, dinin kişisel görüşlere (re'y), felsefe, nazar ve kelama dayandırılamayacağı ilkesini benimsedikleri için, Kur'an ve Sünnet'le ilk nesillerin bunlardan anladıklarını tek kaynak olarak görmüşlerdir.[14]  Böyle bir zihniyet, re’yle hüküm vermeyi, tevile başvurmayı ve  akıl yürütmeyi, kişiyi dalalete/sapıklığa ve fıska düşüren bidatçilerin silahı olarak tanımlamışlardır. Onlara göre, kesin bilgi ifade eden ilim ve fıkıh, Hz. Muhammed'in getirdiği kitap ve hadis/sünnettir,  re'y değildir. Re'y ise, kişisel zanna dayalıdır ve kesin/hakikî bilgi ifade etmez.  Re'yle hüküm vermek bid'ate düşürür.[15] Din'de böyle  bir bilgiye, zorunlu olmadıkça müracaat edilmez.  Seleften bir grubun, yaptıkları teville küfre girme ve fasık olma ihtimali dolayısıyla Haricî, Kaderî ve Şiîlerden hadis rivayetini dahi yasakladığı söylenmektedir.[16]  

Hadis Taraftarlarına göre, re'y değişkendir, bu durumda dinin anlaşılması da değişmektedir. Halbuki din, Hz. Peygamber ve ilk iki nesil tarafından en güzel şekilde anlaşılmış ve yorumlanmıştır. Bize düşen Selefe ittibadır. Dinde ise, değişme yok, selefe  ittiba vardır. Bu sebeple, onlar arasında  değişken olan kişisel yorumların Kitap ve Sünnet'ten bağımsız olarak fıkıhta ve  itikadî konularda kullanılmasıyla ilgili önemli görüş ayrılıkları mevcuttur.

Hadis Taraftarları genel olarak aklî tefekkürü ve re'yi  kullanmaktan kaçındılar. Kullananlar ise, fikrî bir ekolün mensubu olduğundan akideyi bu metot üzere düzenlemek veya aklî bir metodu benimsediği için değil, sadece  inandıkları ve ileri sürdükleri nazariyelere, yani akideye hizmet için aklı kullandılar. Onlarda teslimiyet ve geçmişi taklid etme fikri ağır bastığı ve mücadelelerini Müslümanlar arasında ortaya çıkan fırkalara karşı sürdürdükleri için,  bir kaçı müstesna edilecek olursa, İslam  dininin akîde esaslarını oluşturma ve onları aklî yollarla müdafaa etme sorumluluğu ve bu inançları sağlam aklî temellere dayandırma bilinci ve amacı yoktu.  

Hadis Taraftarları, aklın faaliyet türlerinden birisi olan kıyası fıkıhta, zorunlu olmadıkça kullanmayı doğru bulmamışlardır. Örneğin Hadis Fıkhı'nın usûlünü yazan Şafiî, aklın ve re'yin fıkıhta kullanımını kıyasa hasretmiş ve  kıyası da nassa bağlı kılarak sınırlandırmış ve ancak  zorunlu durumlarda kullanılabileceğini iddia etmiştir.[17]  Bu zihniyetin temsilcilerinin, akıl ve metinle ilişkileri dikkate alındında, dogmatik-gelenekçi bir zihniyete sahip oldukları söylenebilir. Bu zihniyetin öncüleri, genellikle kentleşme öncesi bir kültürel zihnin taşıyıcısı olan Araplardan oluşmaktadır.  Arapların yaşantıları ve kültürlerinde önceden beri var olan geçmişten gelenlere bağlılık anlamındaki sünnet telakkileri onlarda Kitap, Sünnet ve Sahabe ve Tabiîn'e ittiba şeklinde tezahür  etmiş görünmektedir.[18] Bu sebeple, Arab'ı sevmek, imanın şubelerinden birisi kabul edilmiştir.[19] Sosyal değişmenin daha az yaşandığı, istikrarın ve muhafazakarlığın hakim olduğu, Hz. Peygamber'in uygulamalarının yeterli görüldüğü    Mekke ve Medine, bu söylemin  yurdu (Sünnet Yurdu) olarak kabul edilmiştir. Bu anlayış  re’ye başvurmayı, esir alınan ve Arap olmayanların işi olarak görmüş ve bu konuda rivayetler üretmiştir. Bunlardan “Abdullah b. Amr b. el-As(63/682) kanalıyla Hz. Peygamber'den hadis olarak aktarılan şu rivayet oldukça enteresandır: " İsrailoğullarının durumu, aralarında esir milletlerin çocukları olan Muvelledûn sınıfı türeyinceye kadar mutedildi. Ne zaman ki bunlar, kendi  görüşleriyle hüküm vermeye başladılar, işte o zaman hem kendileri dalalete düştüler, hem de İsrailoğullarını dalalete düşürdüler." [20] Hadis Taraftarlarının önde gelen Tabakat ve Rical yazarlarından Fesevî, re'y kullanmayı, yani akıl yürütme ve kıyası  esir çocuklarının işi olarak tanımlayan bir rivayeti zikrettikten sonra Süfyan’a ait şu ilginç yorumu verir: “Biz bu hadis üzerine düşündük ve anladık  ki, Medine'de re'yi ilk konuşan Rabia, Kufe'de Ebû Hanife, Basra'da  Osman el-Bettî'nin her üçü de esir çocuklarından  imiş.”[21]

 

4. Somut-Biçimsel (Teşbihci) Düşünceyi Öncelemek

Akla karşı olmaları, onların daha basit ve somut düşünceye dayalı bir din anlayışı oluşturmalarına sebep oldu. Soyut düşünme, felsefî analiz ve akli temellendirmelere girmekten kaçındıkları için,  somut düşünmeyi ve nassları bu doğrultuda anlamayı bir yöntem olarak benimsediler. Onların bu yaklaşımı, özellikle Tanrı tasavvurlarını derinden etkiledi. Nasslarda  Allah’la ilgili “eli, ayağı, parmakları, yüzü, gözü, kulağı” ve benzeri somut ifadeleri, bazı istisnalarla birlikte, hiçbir tevile gitmeden aynen kabul ettiler. Şöyle ki İman, Kitabu’s-Sünne ve İ’tikadât adıyla yazdıkları eserlerde Allah’ın yüzünün ışığından, nurundan, gülüşünden, sağından-solundan, kaleminden, suretinden bahseden pek çok rivayete yer verdiler. Böylece eli-yüzü bulunan, gözü-kulağı olan, kendi eliyle yaratan, gözle görülen, gülümseyen, dünya semasına inip çıkan, arşı ve kürsüsü olan şeklinde tanımladıkları Tanrı’yı, nesnel ve somut bir varlık düzeyinde tasavvur ettiler.[22]

 

5. Metin Merkezli  Dini Bilgi Üretmek

Hadis Taraftarlarına göre, asarın dışında kaynağından bağımsız hakikat yoktur. Dolayısıyla bütün hakikatların kaynağı Kur’an ve asar/hadislerdir. Tarihte ve günümüzde karşılaşılan bütün problemlerin çözümü ilk dönemde yaşanan dini-kültürel tecrübeden (asar) hareketle çözülmelidir. İlk üç asırdaki dini-kültürel tecrübeyi zamandan, mekandan ve tarihsel ortamından bağımsız, mutlak ve değişmeyen evrensel gerçekler olarak algılayan bu yaklaşım, İslam’ın evrenselliğini bu dini-kültürel tecübeye indirgemekle sonuçlandı. Hatta aklın  hüküm koyma yetkisini iptal ederek, metin merkezci veya nass merkezli bir yöntem izledikleri için, onu nassın sınırları içerisine hapsettiler. Onların bu tutumu, ara sıra  Rey Taraftarlarınca şu şekilde eleştirildi: “Hz. Peygamberden gelen hadislerin sayısı, 4000 adettir. Toplumsal olaylar ise, sayısızdır. Bu yüzden sınırlı nasslarla sınırsız sayıdaki olayları çözmek mümkün değildir. Yeni sorunlar mutlaka akıl ve akıl yürütme yollarıyla çözüme kavuşturulmalıdır.” Hadis Taraftarlarının aklı nassın çerçevesine nasıl hapsettiklerini daha iyi anlayabilmek için, kullandıkları uç bir örneği incelemek istiyoruz.

Ebû Saîd el-Hudrî'den namaz kılanın önünden geçenlerin, namaz kılanlarca engellenmesi ve şayet geçmekte ısrar ederlerse onunla mücadele edilmesine dair bir hadis rivayet edilmiştir.[23] Bazı Şafiîler, önünden geçenle, namaz kılanın hakiki manada mukatele yetkisine sahip olduğunu savunmuşlardır.[24] Hatta bu konuda icma olup olmadığı tartışılmıştır. Silah kullanılmaması gerektiğini savunanlar ise, bunun namazdaki huşuyu bozacağı için  yapılmayacağını söylemişlerdir. Demek ki huşuyu bozmayacak olsa, namaz kılanın  önünden geçen birisinin öldürülmesini söyleyecekler. İbn Hacer, bu konudaki genel kanaati şöyle açıklar: " Ashabımız açık bir şekilde şöyle demişlerdir: Onu en yumuşak bir tarzda men eder. Şayet direnirse çok daha şiddetli bir şekilde engeller. İsterse bu ölümüne sebebiyet versin. Şayet ölürse üzerine hiç bir şey terettüp etmez. Çünkü Şarî' onunla mücadele etmesini mübah kılmıştır. Mübah kılınan bu mükateleden dolayı da tazminat gerekmez."[25] Kazı İyâz göre, “ Onu uygun yollarla engellemeye çalışırken kişi ölürse, alimlerin ittifakıyla kısas gerekmez.”[26]  Hatta Şafiî Nureddîn b. Berekât el-Bakanî (1003/1505), "Şayet onu vursa ve bu vurma nedeniyle de adam ölse, Şafiî'ye göre hiç bir şey lazım gelmez. Ancak bu bizim kaynaklarımızdan anladığımızın hilafınadır. "[27]  Ama akılcı-gelenekçi bir din anlayışının önde gelenlerinden İmam Şeybanî, bu hadisi şöyle yorumlar: " Şayet önünden geçmek isterse, gücü nisbetinde ona mani olsun. Fakat onunla mücadele etmesin. Çünkü mücadele edildiği takdirde doğacak zarar, önünden geçme durumunda doğacak olandan daha büyüktür."[28]  Bu anlayış, Hz. Peygamberin Peygamberlik dönemindeki savaşların sayısından hareketle her iki yılda bir savaşa gittiğini delil göstererek, Müslümanların her iki yılda bir mutlaka bir savaşa katılmaları ve silahla cihad etmeleri hükmüne varmışlardır. Namazı terk küfürdür rivayeti de bu anlayışla yorumlanmıştır. Burada bunlar üzerinde, uzun uzadıya durmak istemiyoruz.

Hadis Taraftarları, sadece bu hadisi değil tikel olaylarla ilgili veya özel bir duruma ait haram-helal, ahkâm hadisleri kategorisine sokulan pek çok hadisi, tarihsel bağlamını, lafızların delâletini ve en önemlisi de Kur’an’la çelişip çelişmediğini, yani beş külli esasa ters düşüp düşmediğine bakmaksızın lafız ve metin merkezli yorumlayarak, ondan genel ve evrensel hukukî prensipler çıkarmaya ve metinler üzerinden katı, sert ve şiddet yanlısı bir din anlayışı üretmeye çalışmışlardır. Aslında ne Kur’ân ne de sünnet/asar, doğrudan bir hukuk metnidir. Kur’ân ve sünnette/asarda ahkamla ilgili olanları sayısı sınırlıdır, hem de ahkamla ilgili olsa dahi bizatihi hukuk metinleri olarak algılanamazlar.  Bu zihniyete göre, Hz. Peygamber, sahabe ve tabiinden gelen rivayetler (asâr), hukûkî-fıkhî ve itikadî alanlarda bir yaptırım gücüne sahip müstakil ilkelerdir. Bunlar asıl, delil ve hükümdür. Bir başka ifadeyle fıkhî kaide ve kurallardır. Bu rivayet/asarların hiç birisi, diğer bir hadis, sünnet veya ictihada kıyas yapılamaz. Şafiî, bu geniş sünnet malzemesini nassın çatısı altına sokarak,  Kur’an metinleri seviyesine çıkarmış ve bu ikisini eşdeğer metinler olarak görmüştür. Fıkhî hükümler çıkarırken nassların zahiri anlamlarını esas aldığından, nassa dayanmayan istihsanı, istıslah, tevil, kıyası ve  müstakil aklî hükümleri kabul etmemiştir. Böylece metnin kendisi bir delil olarak alınarak, olgu merkezli yaklaşımlar terkedilmiş ve metin merkezli yaklaşım hakim olmaya başlamıştır.[29] 

 

6. Şekilci Dindarlık

Hadis Taraftarları, İslam’ın inanç boyutu, ibadet ve ahlak boyutu arasında bir ayrım yapmayarak  şekilci  dindarlığı savunmuşlardır. Bu sebeple onlar, imanı, söz ve amel olarak tanımlar. İman artar ve eksilir. İman için dil ile söylemek ve kalb ile tasdik etmek yeterli değil ve faydası yoktur.  Gerçek iman, kalple tasdik ve onunla amel etmek, dil ile söylemek ve dinin rükünlerini yerine getirmektir. Ameller imandandır. Bundan hareketle, çoğunluk, tembellik sonucu farz namazlardan birini terk eden, zekatını vermeyen bir kişiyi kafir sayar. Böyle bir kişinin öldürülmesi ve mallarının talan edilmesi gerekir. Daha sonra Vahhabilik, amelleri imana dahil etme şeklindeki bu anlayışı daha ileri götürerek, amelleri tevhidin bir parçası haline getirmişlerdir. Buna da amelî tevhid demişlerdir. Bu yüzden amel iman ilişkisi amel-tevhid ilişkisi olarak görülmüştür. Tevhidin bir parçası haline getirilen amellerin terki ve bidatlerin ortadan kaldırılması uğruna gerçekleştirilen eylemlerini, küfürle yapılan mücadeleye denk tutmuşlar ve  bunun sonucu Müslümanları tekfir ederek pek çok Müslümanın kanının dökülmesine sebep olmuşlardır.

 

7. Seçilmişlik Psikolojisiyle Hareket Etmek: Şeriatı Koruma ve Bidatleri Yıkma Misyonu

Hadis Taraftarları, şeriatın korunması ve bidatleri yıkma şeklinde çok özel bir misyon üstlenerek sadece kendilerinin kurtuluşa eren bir fırka olduğunu iddia etmişlerdir. Onlar, kendilerini kurtuluşa eren fırka, kendi dışındakileri ise sapık görerek özgür düşüncenin önünde bir engel oluşturmuşlardır. Yazdıkları devasa edebiyatla ve hadis/asar etiketi adı altında halk arasında yaygınlaştırdıkları rivayetler yoluyla, genç nesillerin zihniyetlerini  şekillendirmişlerdir. Böylece Müslümanlar arasında farklı görüşlere karşı bir tahammülsüzlük oluşmuş, farklı görüş sahipleri dışlanmıştır. Bu da İslam düşüncesinin kısırlaşmasıyla sonuçlanmıştır. Hadis Taraftarları,  kendilerinin seçilmiş ve kurtuluşa ereceği önceden  Peygamber tarafından haber verilmiş bir topluluk olduklarını ileri sürerek onlarca  rivayetle bu iddialarını ispatlamaya çalışmışlardır.[30] Öyle ki  kendilerini diğer Müslüman gruplardan ayrıcalıklı bir yere koyan ve kendileri gibi düşünmeyenleri dışlayan pek çok isim ve lakabın kendilerini tanımlamada kullanıldığını görmekteyiz. Örneğin, Kurtuluşa erecek fırka (el-Fırkatu’n-Nâciye), Adaletli topluluk (el-Cema’atu’l-‘Âdile), Muzaffer Topluluk (et-Tâifetü’l-Mansûre),[31] Şerîat ayakta tutanlar (Erkânu’ş-Şerîa), Halktan Cennete ilk Girecekler (Esbaku’l-Halk ila’l-Cenne), Erdemli alimler (Efzalu’l-Ulema), Erdemli insanlar (Efzalu’n-Nas), Ümenaullah, Umenâü’r-Resûl, Ehlü’l-İmân, Ehlü’l-Hakk, (Ahirette İnsanların kurtuluşa en layık olanları (Evlâu’n-Nâs bi’n-Necât bi’l-Âhire),  Dinin bekçileri (Hurrâsu’d-Dîn), Yeryüzünün bekçileri (Hurrâsu’l-Arz), Allah’ın taraftarları (Hizbullah), Dinin koruyucuları (Hafazetü’t-Dîn), Dinin taşıyıcıları (Hameletü’d-Din), Resulün halifeleri (Hulefâi’r-Resûl) ve benzeri[32].

 

8. Pasif Siyaset Anlayışı

Hadis Taraftarları’nın zihniyetinin siyasi cephesine gelince, yaşanan siyasi tecrübeyi, dokunulmaz kılma, kutsallaştırma ve doğrulama yoluna gitmişlerdir. İlk nesillerin bu konudaki tutum ve tavırlarını, Hz. Peygamber tarafından öngörülen tutum ve tavırlar olarak gösterebilmek için pek çok rivayet malzemesi oluşturmuşlardır. Allah'ın nebisine, ashab olarak seçtiği ilk Müslümanlara saygılı olmak, onları büyük ve küçük hataları dolayısıyla eleştirmemek esastır. Ashab'ın en faziletlileri, sırayla Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali'dir. Aynı şekilde Hz. Peygamber'den hariç tutulursa, insanların en faziletlileri de, bu dört halifedir. Hz. Peygamber'in ashabından Talha, Zübeyr, Aişe, Muaviye, Amr b. As'ı dost edinirler ve bunlardan hiç birisine düşmanlık beslemezler. Hz. Peygamber'in vasiyeti bulunduğunu iddia ederek, sahabeye saygı gösterirler ve aralarında meydana gelen olayları, genelde Allah'a havale ederler. Onlara göre, Müslüman yöneticilerin başarılı olmaları (salah) için dua edilir, ancak   kılıcı çekip onlara karşı isyan etmek, fitneye sebebiyet vereceğinden doğru değildir. Bayram namazları, cuma ve diğer cemaatle kılınan namazlar, ahlaklı (birr) ve ahlaksız (facir) her imamın arkasında kılınabilir. Emevî ve Abbasîlere karşı tutumlarında, Ahmed b. Hanbel ve diğer bazı şahsiyetlerin ferdi tutumları istisna edilecek olursa, ortak bir muhalefet yöntemi geliştirememişlerdir. Bu gurubun dini edebiyatı incelendiğinde bu pasif siyaset anlayışını telkin eden onlarca rivayete rastlamak mümkündür.

 

SONUÇ          

Sünnet, asar, hadis, Asr-ı Saadet, taklit, bidat, Cahiliyye, Ehl-i Sünnet gibi kavramlar dogmatik gelenekçi din söyleminin hakim belirtileri oldu. Bu söylem, " Din, âsârdan (ilk Müslüman nesillerin dini anlayış ve uygulamalarından) ibarettir. "[33] şeklinde sloganlaştırıldı. Sünnet ve âsâr merkezli bir din ve dünya görüşü bu minval üzere geliştirildi. Bu anlayış, dini hayatın sahih bir gelenek üzerinden yeniden kurulması şeklinde tezahür etmiş olsaydı, karşılaşılan pek çok sorunun çözümünde bir seçenek olarak var olmaya devam ederdi. Ancak bunun yerine, geçmişteki dini-toplumsal yapıyı bugüne taşımayı öngördüğünden süreklilik içinde değişimin önünde bir engel veya gerilim işlevi görmektedir.

Dogmatik gelenekçi/asarcı   din söylemi veya zihniyeti, Asr-ı Saadet’in yüceltilmesi, selefin/ilk üç neslin görüşlerinin kutsallaştırılması, sünnet/asar merkezli din ve dünya görüşü, re’y düşmanlığı, kelam ve felsefe düşmanlığı, yeniliklere (Bid'at) ve yaratıcılığa karşı olma, Arapçılık, kurtuluşa ermişlik iddiası, zahiri ve literal yorum, tevile karşı olma, sanat ve musikiye hoş bakmama; katı, mutaassıp ve şeklî bir dindarlık; yabancılaşma, dogmatizm, dışlayıcılık ve tekfir etme; farklı görüşlere ve anlayışlara tahammülsüzlük; mutlak doğruluk iddiası gibi temel özellikleri ile geçmişte olduğu gibi bugünde, dinî, toplumsal ve siyâsî alanlarda fonksiyonelliğini artırarak sürdürmektedir.

Gelenekçi/asarcı din anlayışı, tarihte olduğu gibi günümüzde de benzer şekillerde ve farklı adlarla tezahür etmektedir. Sözü edilen din söylemi, bu zihniyetin temsilcileri tarafından yazılan eserlerin ve hadis kolleksiyonlarının yayınlanması ve pek çok dile çevrilerek her eve girmesiyle, yeniden, hem teorik hem de pratik olarak büyük destek görmeye   başladı. Bunun günümüzdeki etkilerini, kendisini Selefilik olarak takdim eden Vahhabilik, Mısır'da İhvan-ı Müslimin, Hizbü't-Tahrir, Nurculuk, Cemaat-i İslamiyye, Hindistan'da Ehlü'l-Hadis, Ensaru's-Sünne ve bazı Sünnî tarikatlar üzerinde açıkça görmek mümkündür.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1]  Bu metin, 27 Mart 2007 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen “Asrın İdraki ve İslam” adlı sempozyuma sunulan, ancak henüz yayımlanmamış bir tebliğ esas alınarak hazırlanmıştır. 

[2] Ethem Ruhi Fığlalı, bu sebeple mezhebi şu şekilde tanımlamaktadır:  " Mezhep,  bir takım siyâsî, ictimaî, iktisadî ve diğer hadiselerin tesirlerinin, mezhep kurucusu sayılan insan ile, ona uyanlardaki fikrî, dinî ve siyasi tezahürüdür." (el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar ( el-Fark beyne'l-Fırak), çev. E. Ruhi Fığlalı'nın "Çevirenin  Önsözü", Ankara 1991,  XXII; Krş.:  Fığlalı, Ethem Ruhi,  " İslâm Mezhepleri Tarihi Araştırmalarında Karşılaşılan Bazı Problemler", Uluslararası Birinci İslam Araştırmaları Sempozyumu, İzmir 1985, 369.)

[3] Bu din söylemleri için bkz.: “İslam Düşüncesinde Tarihsel Din Söylemleri ”, İslâmiyât Dergisi,  Cilt:IV, Sayı: 4(2001), 15-36 ss

[4] M. Said Hatiboğlu, (Hatib el-Bağdadî), Şerefü Ashabi'l-Hadis Mukaddimesi, thk.: M. Said Hatiboğlu, Ankara 1991, II baskı,  9.

[5] Bkz.: el-Haşşâb, Yahya, " Tahkîku'l-Mustalahât et-Târîhýyye el-Vâride fiî Kitâbi Mefâtihi'l-Ulûm li'l-Horezmî (387/997) " el-Mecelletü't-Tarihiyye el-Mısriyye, 7(1958), 164.

[6] el-Eş'arî,  Ebû Hasan Ali b.İsmail (324/935), Makalâtü'l-İslâmîyyîn ve İhtilâfü'l-Musallîn, thk. Helmut Ritter, Wýesbaden  1980, 5, 217.

[7] Şafiîlerden bu zihniyeti temsil eden ve eserler yazanlar arasında, Ebû Abdillah el-Mervezî(294/906),  İbn Huzeyme(311/923),  İbn Hibbân (354/965), el-‘Âcürrî (360/970), Ebû Ahmed el-Hakim(378/988), Halîmî (403/1012), Lâlekâî (418/1027), Beyhakî (458/1065) ve  Nevevî (676/1277) gelmektedir.  Malikî olanlar arasında,  Muhammed b. Sehnûn (256/870), Ebû Amr Kurtûbî  İbnü'l-Cebbâb (322/933),  İbn Abdilberr (463/1071), Ebû Velîd el-Bâcî el-Endülüsî (494/1100) ve Kadı Iyâz (544/1149); Hanbelî olanlar arasında Salih b. Ahmed b. Hanbel Ebû'l-Fadl (266/879), İshak b. İbrahim b. Hanî en-Nisâbûrî, (275/888), Ebû Davud es-Sicistânî (275/883), Ebu Said ed-Dârimî(280/893), Abdullah b. Ahmed b. Hanbel(290/902),  Ebû Bekir el-Hallâl(311/923), el-Berbehârî (329/940), Ebû Alî el-Hâşîmî( 345/957 ), İbn Şahin el-Bağdâdî (385/995), İbn Batta el-'Ukberî (387/997),  İbn Mende (395/1004), Ebû'l-Fadl et-Temîmî (410/1019), es-Sâbûnî(449/1057), Kadî Ebû Ya'lâ(458/1066 ), Kelvezânî el-Hanbelî (510/1116) ve İbn Teymiyye(728/1327) ve İbn Kayyım el-Cevziyye; Zahirîler arasında, Davûd b. Ali el-İsfehanî(270/883) ve İbn Hazm(456/1064) bulunmaktadır.

[8] Kutlu, Sönmez, İslam Düşüncesinde İlk Gelenekçiler, Ankara 2002, 49-50.

[9] Bkz. Henry C. McComas, The Psychology of Religious Sects, London  1973, 71.

[10]el-Hatib el-Bağdadî, Şerefü Ashabi'l-Hadis, thk.: M. Said Hatipoğlu, (Ankara 1991, II baskı) ,  41-42, 63.

[11]el-Hatîb el-Bağdadî, Şerefü Ashabi'l-Hadis, 8,  75.

[12]Bkz., İbn Ebî Ya'la, Tabakâtu'l-Hanabile, Kahire 1952,  I, 35.

[13] Bkz.: el-Hatîb el-Bağdadî, Şerefü Ashabi'l-Hadis, 6.

[14]el-Hatîb el-Bağdadî, Şerefü Ashabi'l-Hadis, 8-9.

[15]Bu konudaki eleştiriler için bkz. İbn Abdilberr,  Camiu Beyanu'l-İlm ve Fadlihi', Beyrut trz., II, 27, 29, 33, 94.

[16]el-Hatîb el-Bağdadî, Kitabü'l-Kifâye fi İlmi'r-Rivaye, Haydarabad 1357, 120.

[17]Bkz., Şafii,  er-Risale, Çev.:  Abdülkadir Şener-İbrahim Çalışkan, Ankara 1996, 22, 323.

[18] Onların bilgi kaynakları arasında akla nasıl bir fonksiyon yükledikleri konusunda geniş bilgi içn bkz., Kutlu, İslam Düşüncesinde İlk Gelenekçiler, 169-73

[19] İbn Şahin, Arapları sevmeyi imanın 75 şubesi arasında sayar. Bkz. Kâdî Ebû Ya'la, Muhammed b. el-Hüseyin b. Muhammed b. Halef b. Ahmed b. el-Ferrâ el-Bağdâdî ( 458/1065), el-Kâdî Ebû Ya’lâ ve Kitâbuhu Mesâilü'l-Îmân, thk.: Sû’ûd b. Abdilazîz b. Halef, Dâru’l-Âsıma, Riyad  1410, (I. Baskı),  227.

[20] İbn Mace, Sünen, thk. Muhammed Fuad Abdulbaki, İstanbul trz., I, 21.

[21] Bkz.: el-Fesevî, Ebû Yûsuf Ya’kûb b. Süfyân ( 277/890), Kitâbü'l Ma'rife ve't-Târîh, Bağdât   1975, III, 20-21. İmam Malik de, Irak Ehli'yle ilgili olarak şöyle demiştir: " Onları Ehl-i Kitap gibi değerlendiriniz. Ne tasdik ediniz, ne de yalanlayınız.... " Bkz. İbn Abdilberr, Ebû Ömer Yûsuf b. Abdillah ( 463/1071), Cami'u Beyâni’l-İlm ve Fazlıha, Beyrut trz. , II, 157.

[22] Ashabu’l-Hadis’in somut ve maddî  Tanrı tasavvuru’nun geniş bir analizi için bkz.: İşcan, Mehmet Zeki,  Selefilik, Kitap yayınevi, Erzurum 2006, 167-202.

[23] Hadis şöyledir: “Ebû Sa’îd el-Hudrî’den, o da babasından: Resulullah (sav) dedi ki, “ Sizden biriniz namaz kılarken önünden geçmek isteyeni bırakmasın, gücü yettiği ölçüde engel olsun. Eğer o kişi ısrar ederse, onunla savaşsın (mukâtele) etsin. Çünkü o şeytandır.” Bkz.:İbn Abdilberr, Ebû Ömer Yûsuf b. Abdillah ( 463/1071), el-İstizkâr, 6/160-161; İbn Belbân Alâuddîn Alî b. Belbân el-Fârisî, Sahih-i İbn Hibbân, Thk.: Şuayb el-Arnaûtî, II. Baskı, Beyrut 1993, 6/126; İbn Huzeyme, Ebû Bekir Muhammed b. İshâk ( 311/923), Sahîh-i İbn Huzeyme, Thk.: Muhammed Mustafa el-A’zâmî, el-Mektebetü’l-İslâmî,   1971, II, 47. Lafızcı yaklaşımın bu hadisi nasıl yorumladıkları ve bununla ilgili tartışmalar hakkında geniş bilgi için bkz.: Mehmet Emin Özafşar, Hadisi Yeniden Düşünmek, Ankara Okulu, Ankara 200, 272-273.

[24] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, Kahire 1319, 1/389; İbn Dakîk, Takiyüddîn Ebû’l-Feth (702/1302),   İhkâmu’l-Ahkâm Şerhu Umdetü’l-Ahkâm, Mısır 1342, II, 41.

[25] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, I/462. Krş.:  İbn Abdi’l-Berr, İstizkâr, VI, 163.

[26] İbn Dakîk,  İhkâmu’l-Ahkâm Şerhu Umdetü’l-Ahkâm, II, 41. Tehânevî, Îlâu’s-Sünen, Thk.: M. Takî Osmânî, İdâretü’l-Kur’ân, Pakistan trz., V, 72.

[27] Tehânevî, Îlâu’s-Sünen, V, 72.

[28] Şeybânî, el-Muvatta’, thk.: A. Abdullatîf, , II. Baskı, Dâru’l-Kalem, Beyrut 1984, 98; Tehânevî, Îlâu’s-Sünen,  V/73.

[29] Şafiî’nin bu konudaki görüşlerinin analizi için bkz.: Özafşar, Hadisi Yeniden Düşünmek, 274-89.

[30] Bu konudaki rivayetler için bkz.: Hatib el-Bağdadî, Şerefü Ashabi'l-Hadis,10-25.

[31] İbn Ebî Ya’lâ,  Ebû’l-Hüseyin Muhammed b. Muhammed (526/1131), Tabâkatü’l-Hanâbile, Kahire 1952, II/ 208.

[32] Bkz.: Hatib el-Bağdadî, Şerefü Ashabi'l-Hadis, 4, 7, 8, 9, 10, 30, 31, 33, 42, 43, 44, 46, 47, 48, 50, 64, 70, 71,

[33]Hatib el-Bağdadî, Şerefü Ashabi'l-Hadis, 6.

Takvim
Saat