Üyelik Girişi
Başlıklar
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam20
Toplam Ziyaret456998

Yeni Anayasa Taslağı ve Din Kültürü Dersleri Sorunu (Türk Yurdu)

SÖYLEŞİ ( TÜRK YURDU)

Arş. Gör. MEHMET KALAYCISayın Hocam, uzun zamandır Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders programını geliştirme komisyonlarında bulunuyorsunuz. “Din Anlayışının Din Öğretimine Konu edinilmesi ile makaleler yazdınız ve bu konudaki görüşlerinizi görsel ve yazılı basın yoluyla kamuoyuyla paylaştınız Ancak şu anda “Yeni Anayasa Taslağı” tartışmaları Türkiye’de Din öğretimi ve eğitimi için iki farklı alternatif sunmaktadır. Bu konuyu yakından takip ettiğinizi biliyoruz. Yeni Anayasa taslağındaki din eğitim ve öğretimi ile ilgili seçenekler ne anlama geliyor? Bu seçeneklerin uygulanması mümkün mü? Uygulandığı takdirde ne gibi sıkıntılar yaşanacak? Kamuoyunun bu konuda doğru bilgilendirilmesi son derece önemlidir. Uygun görürseniz bu konuda sizlerle bir söyleşi yapmak istiyoruz. KALAYCI:Önce basında yayınlanan yeni Anayasa taslağında 24 maddenin 4. şıkkında  din eğitimi ve öğretimiyle ilgili iki alternatif sunulmaktadır. Birinci alternatifte seçmeli, İkinci alternatifte ise, zorunlu ancak almak istemeyenlerin muaf tutulması söz konusudur. Bu iki alternatifi genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?Prof.Dr. SÖNMEZ KUTLU: Yeni Anayasa taslağında sunulan iki alternatifin ikisi de, eğitim ve öğretimde keyfiliğe,  sebep olacağı ve özgürlükler konusunda elde edilen hakların kaybıyla sonuçlanacağı için sorunlu görünmektedir. Birincisi her iki maddede geçen "eğitim ve öğretimin ana ve babanın dini ve felsefî inançlarına göre yapılmasını isteme hakkı" ifadesi, genel olarak eğitim ve öğretimin ideolojileşmesine sebep olabilecektir. Böyle bir durumda, tarih dersinde Yavuz Sultan Selim'i ve savaşlarının ele alış biçimi kendi dini ve felsefi inançları, eğilimleri, mezhep ve meşreplerine uygun anlatılmadığı için Şiî-Caferi veya Alevi-Bektaşi aileler itiraz edebilecektir. Hilafetin kaldırılmasıyla ilgili hususların, kendi inanç ve felsefi anlayışıyla uyuşmadığı için, bazı Sünni aileler veya dini cemaatler itiraz edebilecekler ve kendi inanç ve felsefelerine uygun bir içerikte ders isteyebilecektir.Bu itirazların çerçevesine, Biyoloji, Fizik, Kimya, Felsefe ve diğer derslerin dini inançlarla çelişebilecek konularını da dahil edebiliriz. Halbuki bu tür konuları, dini ve felsefî inançlara göre değil, bilimsel verilere göre ele almak esastır. Her iki madde de, sadece dini eğitim ve öğretim değil, genel anlamda eğitim ve öğretim, ailelerin dini ve felsefî inançlarının baskısına maruz kalacaktır. Devletin görevi, gerek dini öğretirken gerekse diğer alanları öğretirken bilimsel verilere dayalı doğru bilgileri esas almak durumundadır. Bu sebeple genel eğitim ve öğretimle, din eğitim ve öğretimi konusunda ailelerin hakları birbirine karıştırılmamalıdır. Bu iki hususun Anayasa'da ayrılması gerekir. İkincisi, Din eğitimi ve öğretimi birbirine karıştırılmıştır, mevcut anayasadaki gibi birbirinden ayrılması gerekir. Bu ülkede yaşayan herkese dini Kültür ve ahlak hakkında, sosyal bilgiler, tarih ve diğer konularda olduğu gibi, bir sosyal bilim olarak, din bilimin konusu yapılarak doğru bilgi verilmesi bu ülke insanlarının birbirini, toplumun gelenek ve göreneklerini, tarihini, dinini ve kültürünü doğru anlayabilmeleri ve kendi inançlarının dinle olan ilişkisini kavrayabilmeleri açısından son derece önemlidir. KALAYCI:  Yani siz, Din Öğretimi ve Din Eğitimi Anayasada ayrı ayrı ele alınması gerektiğini söylüyorsunuz. Bunu açabilir misiniz? Kutlu: Tabii. Yukarıda bahsettiğim din hakkında bilgilendirme olarak “din öğretimi” farklıdır. Ailelerin dini ve felsefi inançlarına göre dinin öğretilmesi farklıdır. Buna dinî, mezhebî ya da doktriner din eğitimi denir. Bu sebeple her ikisinin yeni Anayasa'da ayrı  ele alınması gerekir. Mevcut Anayasa’da bu ayrılmıştı. Yeni Anayasa’da Din öğretimi olarak, şu anda uygulandığı gibi zorunlu; ailelerin dini ve felsefî inançlarına göre düzenlenecek dinî, mezhebî veya doktriner eğitim ise, din öğretimine ilave olarak seçmeli yapılabilir. Bu durumda din eğitiminin mektepte mi yoksa yaygın din eğitimi veren kurumlarda mı verileceği sorununu gündeme gelmektedir. Yaygın din eğitimi olarak verildiği takdirde mevcut dini-toplumsal yapıların buna rıza göstermesi için, Diyanet'in yeniden yapılandırılması gerekmektedir. KALAYCI: Tekrar iki alternatife dönecek olursak, birinci alternatifte "din eğitimi ve öğretimi kişinin kendisinin, küçüklerin ise kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır" deniliyor; ikinci alternatifte ise "din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretimde zorunlu dersler arasında yer alır" deniliyor. "Din eğitimi ve öğretimi" ile "din kültürü ve ahlak öğretimi farklı şeyler midir? Şu anda bunlardan hangisi uygulanıyor?KUTLU: Birinci alternatifte din öğretimi seçmeli hale getiriliyor. Yani aileler ben çocuğum için din eğitimi ve öğretimi istiyorum dediğinde, devlet onun talebine uygun olarak seçmeli bir ders koymak zorundadır. Ancak eğitim ve öğretim birlikte kullanıldığı için, uygulamada önemli bir sorun yaşanacaktır. Bu durum, ailelerin dini ve felsefî inançlarına göre dini eğitim veya mezhebi eğitim taleplerini ortaya çıkaracaktır. Din öğretimi olduğu takdirde farklı inanç ve felsefi görüştekilerin aynı sınıfta birlikte ders almaları sorun değildir. Ancak ailelere göre mezhebi veya doktriner bir din eğitimi verilmeye başladığında devlet eliyle ideolojik bir eğitime yol açacaktır. Her bir mezheb, tarikat veya cemaat kendi inancına göre dini bir eğitim isteyecek, belli görüştekiler yeterli sayıya ulaşamadıkları zaman haklarını kullanamayacaklardır. Bu durumda farklı bir mezhebi benimseyenlere yönelik düzenlenecek din eğitimi programına katılmak zorunda kalacaktır. Anayasalar, mağduriyeti değil hakların uygun bir şekilde kullanımını garanti altına almak için vardır.
İkinci alternatif buna uygun gibi görünüyorsa da, dikkatle incelendiğinde sorunlu olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü din kültürü ve ahlak öğretimi zorunlu ders olarak yer alıyor, ancak aile istediği takdirde muafiyet getiriyor. Bu insanların din eğitimi ihtiyacının tatmin edici bir şekilde okullarda karşılanması talebine cevap vermiyor, hatta onu okul dışında ehil olmayan kişilerin sağlıksız ve yanlış bilgilerine mahkum ediyor. Okulda seçmeli konulmak istendiğinde, muaf olanlara böyle bir dersi verebilmek için belli bir sayıya ulaşması şartı getirilecektir. Bu sayıya ulaşmadıkça, kendi dini ve felsefî inancına göre eğitim alamayacaktır. Bu da yeni mağduriyetlere sebep olacaktır. Böyle bir durumda zorunlu olandan muaf olan kimse, onun yerine kendi dini ve felsefi inancına göre din eğitim almak istiyorsa bunun durumu ne olacak? Muafiyet, bugünkü zorunlu eğitimden memnun olmayanların ve onun yerine seçmeli din eğitimi almayanların sorunlarını çözmüyor; arttırıyor. Kaldı ki batıda devlet okullarında zorunlu din dersi olan yerde, eğer ders belli bir doktrine veya mezhebe göre veriliyorsa, ateist olduğu için bu dersi almayanlar, devletin koyduğu alternatif Ahlak, Kültür veya vatandaşlık gibi başka bir zorunlu dersi almak durumundadır. Ya da farklı bir mezhebe mensup olduğu için almıyorsa, belli saatler boş bırakılarak veya her hangi bir günün yarısı boş bırakılarak mensubu olduğu kiliselerde kendi dini ve felsefî inancına göre ders alma imkanı verilmektedir. Her iki durumda da, Türkiye'de bu ihtiyacı karşılayacak kurumsal yapı yoktur. Bu yönüyle yeni taslak bazı Avrupa Birliği ülkelerinde uygulanan modelden tamamen farklıdır.Bu bakımdan yeni anayasa taslağı çelişkilerle doludur. Kısaca ikinci alternatifte din eğitiminin yolu tamamen kapatılıyor, kişiye veya ailelere dini ve felsefî inancını öğrenme konusunda yeni bir hak ve imkan getirmek şöyle dursun, onları hak kaybına, cehalete ve mağduriyete mahkum ediyor.
KALAYCI: Türkiye’nin din eğitimi ve öğretimi konusunda tarihten gelen önemli bir tecrübesi var. Özellikle Cumhuriyet döneminde, din eğitim ve öğretimi konusunda farklı tecrübelerimiz var. Örneğin programda hiç yer almaması, seçimli olması, zorunlu seçimli olması ve zorunlu olması gibi. Son olarak Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi olarak zorunlu hale getirilmesi kendi tecrübemiz ve bilimsel açıdan ne anlama geliyor? KUTLU: 1982 anayasasına da yansıdığı gibi, İslam dininin doktrini, Türkiye'nin laiklik tecrübesi ve toplumsal yapısı din eğitimi ile din öğretiminin birbirinden ayrılması sonucunu doğurmuştur. Bazı eğitimciler, eğitim ve öğretimin birbirinden ayrılamayacağını, her öğretimin bir eğitim ve her eğitimin bir öğretim sürecini gerektirdiğini savunmaktadırlar. Hele bu dinle ilgili olduğu takdirde, daha da tartışmalı bir hale gelecektir. Yani öğretim olmadan din eğitimi olabilir mi? Ya da eğitim olmadan din öğretimi olabilir mi? Bunun tartışmasına burada girmeyeceğim. Ancak Türkiye’nin şu anda uygulamakta olduğu yöntem, Dinbilimsel yaklaşımla çelişmemektedir. Çünkü dünyada Din öğretiminde yeni bazı yaklaşımlar söz konusudur ve buna göre eğitim ve öğretim farklılaşması kaçınılmaz hale gelmiştir. Bunu konunun uzmanları şu şekilde tasnif etmektedir.
a) Dini Öğrenme (Learning Religion): Burada, her bireyin mensubu olduğu dinin prensipleri ve inançlarının öğretilmesi amaçlanır. Bu, bir anlamda, bir tek dinin ya da bir tek teolojik sistemin (Confessional/Indoctrinal) öğretimdir. Bu yaklaşımda, esas olan azınlık guruplarının kendi dinlerini öğrenmeleri ve onların dinlerine saygıdır.
b) Din Hakkında Öğrenme ( Learning about Religion): Dinle ilgili araştırma ve çalışmaları içerir. Din bir disiplin olarak öğretilir ve diğer dinlerle karşılaştırmalar yapılmak suretiyle öğretilir. Din öğretiminde geliştirilen Fenomenolojik yaklaşım, din öğretimine bilimsel yaklaşmanın sonucunda geliştirilmiştir. Bu anlamda, Din Eğitimi, Teolojinin bir alt disiplini olup farklı dinleri, öğrenme konusunda eşit haklar tanır. İngiltere ve Norveç'te geliştirilen modeller, bu kısma girebilir. Din hakkında öğrenme, çok dinli, çok kültürlü, çoğulcu ve demokratik toplumlarda önemlidir. Bu metodun, kendine has avantaj ve dezavantajları vardır. c) Dinden Öğrenme (Learning from Religion): Bu öğrenme biçiminde, din sadece araştırma konusu değil, eğitimin konusu da olmaya başlar. Amaç, öğrenciye herhangi bir dini ya da mezhebi öğretmek değil, yaşama ilişkin değerleri öğrenmesini sağlayarak onun ahlâkî ve manevî gelişimine katkıda bulunmaktır. Bu modelde amaç, çocuğun eğitimi ve disipline edilmesidir. Bu sebeple, bu yaklaşım din eğitimi olarak da isimlendirilebilir. Türkiye'de son 25 yılda uygulanmak sistemde din hakkında ve ahlak hakkında öğrenme, belli ölçüde de dinden öğrenme ve dini öğrenme söz konusudur. Dinden öğrenme ve dini öğrenmeye yönelik konular ve kazanımlar, din öğretiminin eğitimden tamamen arındırılamaması sorunundan kaynaklanmaktadır. Bütün bunlara rağmen Türkiye'de din öğretimi tecrübesi, “mezhepler üstü dinler açılımlı bir yaklaşımla” işlemektedir. Kısaca Türkiye'de ilk ve orta öğretimde verilen dini eğitim veya din eğitim değil, dinin öğretimidir. Mevcut durumda karşılanamayan ihtiyaç, din eğitimidir. Yeni anayasadan beklenen, bu yönde bir açılım getirmesidir. Bu haliyle, hangi alternatif kabul edilirse edilsin, daha büyük sorunlar ortaya çıkaracaktır. Fakat kamuounda Türkiye’nin bu tecrübesi hakkında büyük bir bilgi eksikliği var. Konu hakıknda konuşan herkes, Türkiye’de Sünnî bir eğitim veya dinî eğitim verildiğini ileri sürüyor. Bu yanlış beyanatlar, ABD İnsan Hakları Raporu veya Avrupa Birliği ilerleme raporlarını etkiliyor ve Türkiye aleyhinde propaganda yapılmasına sebep oluyor.
KALAYCI: Müsaade ederseniz bu seçeneklerden birisi uygulamaya konulduğunda yaşanacak sıkıntılara geçelim. Birinci alternatif kabul edilirse, bunun uygulaması nasıl olur? Devlet, farklı mezhep ve cemaatlerin isteklerine uygun, din eğitimi ve öğretimi verebilecek midir? Örneğin bir okulda iki öğrenci velisi, çocukları için alevi öğretisine uygun din eğitimi ve öğretimi talep ettiğinde, devlet bunu nasıl karşılayacaktır? Bu eğitim ve öğretimi, din kültürü öğretmenleri mi verecektir? Bu soruyu bir okulda iki öğrenci velisi Sünni öğretine uygun din eğitim ve öğretimi talep ettiğinde devlet bu talebi nasıl karşılayacaktır, şeklinde de sorabiliriz.KUTLU: Yeni Anayasa din eğitim ve öğretimi konusunda ilk bakışta kapsamlı ve sınırsız bir özgürlük getiriyor gibi görünse de birinci alternatif, program, öğretmen, derslik ve diğer boyutları ile değerlendirildiğinde mümkün görünmemektedir. Çünkü Türkiye'nin toplumsal yapısı, diğer toplumlar gibi, birbirine pamuk ipliğiyle bağlı değildir. Türkiye'de dini ve etnik kimlikler o kadar iç içedir ve geçişkendir ki bunları bölgelere, mezhepler ve etnik yapıya göre ayrıştırıp farklı sınıflarda ders vermek mümkün değildir. Bu yapı mezhepler üstü ve dinler açılımla bir din öğretimini gerekli kılmaktadır ve hatta bu Türkiye'nin bir şansıdır. İslam'ın doktriner yapısı da, mezhepler tarafından değil Kur'an'da belirtilen esaslarla oluşturulduğundan, böyle bir öğretime konu edinilmeye müsaittir. Mezhep yorumları İslam'da din farklılığı değil, dini daha iyi anlaşılmasına veya yaşanmasına yönelik yöntemsel ve epistemolojik teşebbüslerdir. Bu açıdan bir arada yaşaması mümkün zenginliklerdir. Birinin varlığı diğerinin yokluğunu gerektirmez.
Her mezhep, tarikat ve cemaatin isteklerine uygun farklı dersler koymak din eğitimi ve öğretimi açısından hem mümkün değildir hem de uygulaması imkansızdır. Çünkü Türkiye'deki dini-toplumsal yapıları hatırlayalım. İtikad'da Maturidi, Eşari, Şii, Yezidi ve Nusayrilik; amelde Hanefilik, Şafiilik ve Caferilik; tasavufî olarak Nakşilik, Bektaşilik, Kadirilik, Mevlevilik ve benzerleri; dini cemaatler olarak Nurculuk, Süleymancılık, Işıkcılık ve diğerleri bulunmaktadır. Bu yapılardan hangisini muhatap alacaksınız?
KALAYCI: Şu anda getirilmek istenen seçenekleri Avrupa Birliği standartlarına uyum olarak  yorumlayanlar var. Bu doğru mu? Seçmeli olması durumunda  bu nasıl işleyecektir? Seçmeli şartı geldiğinde her şey Avrupa standartlarına göre mi işleyecektir?KUTLU: Avrupa Birliği yasaları belli bir model veya yaklaşım empoze etmediği halde kendi kendimize sistemimizi onlara mahkum hale getireceğiz. Bana göre, başka toplumların ihtiyacını karşılamak için üretilen modellerin kendine has yapısı, tecrübesi ve şartlar olan Türk toplumuna uygulanması son derece yanlıştır. Din öğretimi, her toplumun kendi sosyal, dini, ekonomik ve ihtiyaçlarına göre karşılanmalıdır. Başka modeller alındığında sorunu çözmek yerine daha büyük sorunlar yaşanacaktır. Avrupa standartlarına göre, Türkiye'deki itikadi ve ameli mezhepler muhatap alınacak kurumsal yapılara ve temsil makamlarına sahip değildir. Nitekim bu yüzden Avrupa'da Milli Görüşe, Süleymancılara ve Alevilere Din Dersi verme hakkı tanımıştır. Şu anda Türkiye'de belli bir örgütlenmeye sahip olanlar, bu ölçüye göre, tarikatlar ve cemaatlerdir. Dolayısıyla Avrupa Birliği uyum yasaları, temsil hakkı olan ve örgütlü yapıya sahip tarikatleri ve cemaatleri muhatap almayı gerektirecektir. Böyle bir durumda yetişkinlere yönelik bir eğitim yöntemini küçük çocukların eğitilmesi için sınıfa taşınmış olacaktır. Bütün bu cemaatlere ait sınıflar oluşturmak imkansızdır. Programları yapılsa ve sınıflar oluşturulsa dahi, bu dersleri Avrupa standartlarına göre bu cemaatin tayin ettiği veya onayladığı kişiler verecektir. Bugünkü Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenlerini kabul etmeyecektir. Bunları hangi kurum nasıl yetiştirecektir? Pedogojik açıdan ve çocuğun psikolojik gelişimi açısından ne tür sonuçlar doğuracağını şimdiden kestirmek mümkün değildir. Diğer taraftan Avrupa'da her isteyen istediği şekilde dini eğitim alıyor tezi, doğru değildir. Avrupa ülkelerinde kendi vatandaşlarımızın çocuklarının aynı sınıfta kendi dinini topluca öğrenmeleri henüz mümkün değildir. Avrupa Birliği ülkeleri, genelde Müslümanları özelde Türkleri tek bir blok veya güç olarak görmek istemiyor. Onun için din eğitim ve öğretimi konusunda, insanımızın ihtiyaçlarını karşılamak yerine, marjinal gruplara mahkum etmiştir. Bazı Avrupa ülkelerinde bir okulda farklı bir sınıfta belli bir mezhebe ait ders açılabilmesi için, o mezhep veya din mensuplarının en az on kişi olmasını şart koşan yerler var. Bu açıdan da uygulanması mümkün değildir. Türkiye'de şu andaki zorunluluk devam ederse, pek çok kişi bu derste gerekli bilgiyi alacak, kendisini derste bulamayanlar ise yaygın din öğretimi yoluyla din eğitimi ihtiyacını karşılamaya devam edecektir. Karşılayamadığını iddia edenlere yönelik, zorunlu derste yer alamayan konuları vermek üzere, uzun döneme yayılan bir din eğitimi değil bir veya iki yılda seçmeli bir din eğitimi bir seçenek olarak sunulmalıdır. Zorunluluk kalktığı takdirde seçmeli bir din eğitiminin ihtiyaçları karşılamayacağı ve tarikat ve cemaate mensup olmayan çoğunluğun mağdur olacağı kanaatindeyim. Dinin asıl fonksiyonu birleştirmek ve kaynaştırmaktır. Din Dersi de, tevhid etrafında ve Tevhid'i tedrisat yoluyla birliktelikleri kurumsallaştırmak anlamına gelmektedir. Avrupa ülkeleri, din derslerinin bu işlevini artırmak için imkanlar ve yaklaşımlar geliştirmeye çalışırken, bizim dini mezhepler üzerinden öğreterek ayrıştırıcı ve farklılaştırıcı bir sürece girmemizi anlamak mümkün değildir.KALAYCI: İkinci alternatif din kültürü ve ahlak öğretimi hem zorunluluğu hem de muafiyeti getirmektedir. Yani dileyen bu dersi almayabilir anlamına gelmektedir. Bu maddede dersi almayanlar için bir seçenek sunulmamış olmasını nasıl karşılıyorsunuz? Din kültürü ve ahlak öğretimi dersini almak istemeyenler, inanç ve kültür farklılıklarından dolayı almak istemediklerine göre, onlar kendi kültürlerini çocuklarına nasıl öğretecekler?  KUTLU: Görüldüğü gibi, her iki seçenekte de, eğitim ve öğretim talebini karşılamak devletin yetkisine verilmektedir. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi zorunlu tutulduğu durumda, bu dersi almak istemeyenlere alternatifini koymak zorundasınız. Bu, seçmeli din eğitimi veya mezhep merkezli/ din merkezli veya doktriner bir din eğitimine geçmek anlamına gelmektedir. Ancak bu maddede buna dair bir şey olmadığına göre, bu kapı da kapatılmış görünmektedir. Bu durumda insanlar, yoklukta eşitlenmektedir. Fırsat eşitliği ve eğitim-öğretim eşitliği, bu imkanların kaldırılmasıyla sağlanamaz. İmkanların konulmasıyla, yani varlıkta ve sahip olmakta eşitlik sağlanır. Daha önce söylediğim gibi, Avrupa ülkelerinde böyle bir zorunluluk durumunda Ahlak dersi veya doktriner eğitime imkan tanınmaktadır. Avrupa'da tek bir yaklaşım yoktur. Yeni alternatifleri Avrupa modeli olarak sunmak da yanlıştır. Herkes kendi toplumsal yapısına, dini kurumlarına, yasalarına ve ihtiyaçlarına göre kendi modelini oluşturmuştur. Bu açıdan bakıldığında bizdeki din eğitimi ve öğretimini kendi ürettiğimiz veya üreteceğimiz modellerle çözmek durumundayız.KALAYCI: Bildiğimiz kadarıyla Din kültürü ve Ahlak Bilgisi müfredatı, mevcut tecrübeyi geliştirmek adına, Eğitim Bilimsel ve Din Bilimsel yaklaşıma göre önemli değişiklikler yapıldı. Bu iki yaklaşımın program için katkısı ne oldu? KUTLU: Yeni program değişikliklerinde Eğitim Bilimsel ve Din Bilimsel yaklaşım olmak üzere iki önemli yaklaşım esas alınmıştır. Eğitim Bilimsel yaklaşım programlara şu şekilde yansıtılmaya çalışılmıştır: "Din Kültürü Ahlak Bilgisi programları, yapılandırmacı bir eğitimsel yaklaşıma göre yeniden hazırlanmıştır. Bununla birlikte, çoklu zekâ kuramı ve öğrenci merkezli öğrenme gibi çeşitli eğitim yaklaşımlarından da yararlanılmıştır. Yapılandırmacı yaklaşıma göre öğrenme sürecinde ön bilgileri harekete geçirme, gelişim düzeyini dikkate alma, etkili iletişim kurma, anlam kurma, uygulama ve değerlendirme önemli kavramlardır. Öğrenci merkezli öğrenmeyi temel alan yapılandırmacı yaklaşım, öğrenme sürecinde öğrenci katılımına ve öğretmen rehberliğine ağırlık vermektedir. Programın odağında kavram ve kavram ilişkilerinin oluşturduğu öğrenme alanları bulunmaktadır. Kavramsal yaklaşım, din ve ahlâkla ilgili bilgilerin kavramsal temellerinin oluşturulmasına daha çok zaman ayırmayı ve böylece kavramsal ve işlemsel bilgiler arasında ilişkiler kurmayı gerektirmektedir. Benimsenen kavramsal yaklaşımla, öğrencilerin somut deneyimlerinden, sezgilerinden dinî ve ahlâkî anlamlar oluşturmalarına ve soyutlama yapabilmelerine yardımcı olmak amaçlanmıştır. Bu yaklaşımla dinî ve ahlâkî kavramların geliştirilmesinin yanı sıra, bazı önemli becerilerin geliştirilmesi de hedeflenmiştir. Bu beceriler problem çözme, iletişim kurma, akıl yürütme vb. ilişkilendirmedir. Öğrenciler aktif şekilde din ve ahlâkı öğrenirken problem çözmeyi, çözümlerini ve düşüncelerini paylaşmayı, açıklamayı ve savunmayı, din ve ahlâkı hem kendi içinde hem de başka alanlarla ilişkilendirmeyi öğrenirler." (Orta Öğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi Öğretim Programı (9.10,11 ve 12. Sınıflar), MEB. Yayınları, Ankara 2005, s. 12.)
İkinci Yaklaşım Dinbilimsel Yaklaşımdır. Bu yaklaşım ise, programlara şu şekilde yansımıştır: "Program geliştirme süresi boyunca, gerek İslâm gerekse diğer dinler hakkında bilimsel ve araştırmaya dayalı bilgi ön planda tutulmuş, yanlışlar ile, batıl ve hurafe cinsinden olan bilgilerden uzak durulmaya çalışılmıştır. İslâm'la ilgili bilgilerde; Kur'an merkezli, birleştirici ve mezhepler üstü bir yaklaşım benimsenerek İslâm kaynaklı bütün dinsel oluşumları kuşatacak kök değerler öne çıkarılmış; inanç, ibadet ve ahlâk alanlarıyla ilgili bu değerlerin, Kur'an'la ve Hz. Peygamberin çabalarıyla oluşturulmuş ve bütün Müslümanları birleştiren ortak paydalar olmasına özen gösterilmiştir. Amaç, yorumlardan birisini telkin edip diğerini dönüştürmek değil; sadece bireylerin, dinî kültür ve ahlâkî değerler hakkında doğru bilgilenmelerini sağlamaktır. Bununla birlikte, dinin anlaşılma biçimleri olarak tanımlanan mezhepler ve dinsel oluşumlar, yok sayılmamış; kültürel zenginlik ve farklı düşünce ekolleri olarak görülmüştür. İlk aşamada dinin ortak paydaları, daha sonraki aşamada ise tarih boyunca ortaya çıkan farklı yorumlar hakkında, dinî-kültürel boyutuyla betimleyici bir tarzda bilgi verilmesi hedeflenmiş ve bu amaçla bazı ünite ve okuma parçaları konulmuştur. Hatta diğer dinlere de yer verilerek dinler arası açılımlı bir ders niteliği kazandırılmıştır. Bu yaklaşıma uygun olan, bütün dinî ve ahlâkî değerler, öğretime konu edilmiş, ancak din eğitiminde kullanılan yaklaşımlardan birisi olan doktrin merkezli ya da mezhep merkezli bir din öğretimine dönüşmemesine büyük özen gösterilmiştir."
KALAYCI: Müfredat değişikliğinde Alevilik-Bektaşiliğe de yer verildi. Bu açılım  Mezhepler Üstü bir yaklaşım çerçevesinde yapıldı. Mezhepler Üstü din öğretimi  ne demektir?  KUTLU: Böyle bir yaklaşım, sanırım Türkiye'de yaşayan herkesi kucaklamak için benimsendi. Müfredat değişikliği yapılırken, soruna sadece Alevilik-Bektaşiliğin yer alması olarak bakılmadı. Türkiye’de yaşayan bütün İslam içi dini gruplar, yani İslam yorumları göz önünde bulunduruldu. Sorun, “ farklı din anlayışlarının din öğretimine konu edinilmesi sorunudur.  Bu anlayışa uygun olarak ve bütün farklılıkları kucaklamak amacıyla, mezheplere ve tarikatlere, "İslam Düşüncesinde Yorumlar” ve “İslam Düşüncesinde Tasavvufî Yorumlar” ünitelerinde yer verilmeye çalışılmıştır. Dört kapı kırk makama bağlı kaldığı ve dede-talip ilişkisi devam ettiği sürece Alevilik-Bektaşilik, bir din değildir. Mezhepler Tarihçilerinin yaptığı araştırmalar, Kızılbaşlık ve Bektaşiliğin, İslam düşüncesinde ortaya çıkan tasavvufî bir yorum olduğunu ortaya koymaktadır. İslam içi bir grup olarak Alevilik-Bektaşilik, programa tasavvufi oluşum olarak programa konulmuş ve bilgi verilmiştir. Yeni Program Türkiye'deki bütün Müslümanları, özellikle Alevi ve Sünnileri kucaklayan bir programdır.
Programda Alevilikle ilgili konulara yer verilmediği iddiaları tutarsızdır. Ancak İslam yorumlarına, programın sınırları içerisinde yeterince yer verilip verilmediği genel bir sorundur. Programlarda benimsenen dini ve ahlakî değerler, Alevî ve Sünniler için ayrım yapılması mümkün olmayan değerlerdir. Bu değerler şunlardır: Aile kurumuna önem verme, Adil olma, Bağımsızlık, Bilimsellik, Çalışkanlık, Dayanışma, Ölçülülük, Yumuşak huyluluk, Güvenilir olmak, Kanaat, Cömertlik, Sabır, Samimiyet, Güven, Namuslu olmak, Alçak gönüllülük, Sözünde durmak, Emanete riayet etmek, Hakikat sevgisi, Kardeşlik, Duyarlılık, Doğruluk, Dürüstlük, Estetik duyarlılık, Hoşgörü, Misafirperverlik, Sağlıklı olmaya önem verme, Saygı, Sevgi, Sorumluluk, Temizlik, Vatanseverlik, Yardımseverlik, Paylaşımcı olmak, Fedakârlık. Programlardaki ahlakî ve dini değerlere her hangi bir mezheb veya meşreb adına karşı çıkmak mümkün değildir.
KALAYCI: İlköğretim ve Orta Öğretim Programlarına, Alevilikle ilgili ne gibi yeni konular konuldu? Pek çok kişi bu konuda doğru bilgiyse sahip değil. Programları hazırlayanlardan birisi olarak bu konuda kısa bilgi verir misiniz? Çünkü basında bu konuda birbiriyle çelişen haberler yer almaktadır. 

KUTLU: Programda Alevi ve Sünnilerin, İslamî ve kültürel değerlerine öncülük verilmiştir. Programın bütününde bunu görmek mümkündür. Bunların sadaca Sünniliği veya sadece Aleviliğin değerleri olarak yaklaşmak doğru olmaz. Bununla yetinilmemiş, Alevî-Bektaşi öğrencinin bu derste kendini bulabileceği önemli ünite ve alt başlıklar konulmuştur.
Ünite: Türkler ve Müslümanlık (9. Sınıf)
Konu: Hacı Bektaş Veli
Ünite: Hz. Muhammed'in Örnekliği" (11. Sınıf)
Konu: Kültürümüzde Ehl-i Beyt Sevgisi
Ünite: İslam Düşüncesinde Tasavvufi Yorumlar (12. Sınıf)
Konu: Alevi-Bektaşilik Düşüncesi
Alevilik-Bektaşilik hakkında şu okuma parçalarına yer verilmiştir:
" Hz. Fatıma ve Aile Fertleriyle İlişkileri (9. Sınıf)
" Hacı Bektaş Veli'nin Makâlât Adlı Eserinde Tevhit ve İnanç Esasları (10. Sınıf)
" Hz. Ali'nin Örnek Şahsiyeti ve İbadetin Önemine Dair Sözleri (10. Sınıf)
" Şiirlerimizde Hz. Muhammed Sevgisine Örnekler (Ahmet Yesevi, Aşık Yunus, Hatai (Şah İsmail), Kaygusuz Abdal, Pir Sultan Abdal…) (11. Sınıf)
" Barış ve Kardeşlik (Cabbar Kulu: Alevi Kaynağı) (11. Sınıf)
" Hacı Bektaş Veli'nin Makalât'ında Dört Kapı, Kırk Makam (12. Sınıf)
Aleviliğe dair verilen okuma parçaları, Makalat, Cabbar Kulu ve benzeri Aleviler arasında tartışma götürmez yazılı kaynaklardan seçilmiştir.
Böyle bir program anlayışına göre, müfredatın değişmesi Türkiye açısından tarihsel bir dönüm noktasıdır ve yeni bir başlangıçtır. Çünkü değişiklik toplumsal yapıya ve ihtiyaç analizlerine uygun olarak yapılmaya çalışılmıştır.
Böylece "Din anlayışındaki farklılıklar öğretime konu edinilmiş ve Alevi Sünni hakkında Sünni Alevi hakkında doğru bilgilenmesinin yolu açılmıştır. Bu sebeple bu program farklı mezhep ve meşrepteki insanların kendisini belli ölçüde bulduğu bir ders haline gelmiştir. Ancak bugünkü tartışmaları yapanlar bu değişikliklerden habersiz konuşmaktadırlar. Öyle ki uygulanan din öğretimi mi din eğitimi mi olduğundan habersizdir. Herkes ilk ve orta öğretimde dini eğitim yapıldığını ileri sürmektedir. Hatta daha da ileri giderek Sünnilik eğitimi verildiğini iddia etmektedir. KALAYCI: Peki yeni Anayasa taslağındaki seçenekler niçin getirilmek isteniyor? Şu anda uygulanan seçeneğin başarısızlığı mı söz konusu? Eksik yönleri neler?KUTLU: Yeni taslaktaki seçenekler, mevcut uygulamanın sorunlu görülüp çözüme kavuşturulması olarak yorumlanamaz. Çünkü her iki seçenek de, bu haliyle,  mevcut tecrübeyi geliştirmeye veya bu konuda elde edilen hakların ve özgürlüklerin genişletilmesine katkı sağlamayacaktır. Bence üzerinde durulması gereken ve eksik olan husus, programda mezhepler üstülüğü zorlayan uygulamaya yönelik bilgiler ve eğitimi gerektirdiği halde uygulamasıyla verilemeyen konuların bulunmasıdır. Ama bunlar üzerinde durulmamaktadır. Program'da bazı ibadetlerin uygulamasıyla ilgili belli bir mezhebe göre bilgi yer alıyorsa bu tartışılmalıdır. Örneğin namaz, oruç, zekat, kurban gibi. Ancak bu hususlar tüm program içinde küçük bir yüzdeyi ifade etmektedir. Buna rağmen bazı kimseler namazı, orucu, zekatı öğretmeyi Sünnilik eğitim olarak görmektedir. Bu son derece yanlıştır. İslam'ın ibadet boyutunu oluşturan bu hususlar, mezhepler yok iken de vardı. Bunlar Şii, Sünni ve diğer dini oluşumların ortak değerleridir. Burada sorun bu esasların uygulamaya yönelik eğitimini isteyen talepleri veya bunları belli bir mezhebe göre verilmesine karşı olan talepleri dikkate alıp programı bütünüyle mezhepler üstü hale getirmektir. Mesele bu konularda Sünni unsurlardan arındırmaksa, bunların verildiği seçmeli bir ders konularak bu yapılabilir. Bunun bir başka yolu, bu tür konuların, karşılaştırmalı veya Fenomenolojik bir yöntemle verilmesidir. Yani abdest konusu anlatılırken bütün mezheplerin veya din anlayışlarının uygulamasını karşılaştırmalı olarak vermektir. Böyle bir şeye ne kadar ihtiyaç vardır ve Türkiye'nin her yerinde yapmak gerekir mi bu ayrı bir tartışmadır. Böyle bir durumda "mezhepler arası" bir yaklaşıma başvurulabilir. Programlarda ibadetlerin kendisi değil yerine getirilmesi ile ilgili hususlarda bu denenebilir. Ama diğer hususlarda mezhepler üstü yaklaşım muhafaza edilmelidir.KALAYCI: Din eğitimi mektebin dışında belli cemaatlere bırakılabilir mi? Yoksa "Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” öğretimi zorunlu dersler arasında yer almaya devam edip, buna ilave olarak kişilerin veya  velilerinin talebine göre bir din eğitimi modeli geliştirmek mi gerekir? Bu sorun nasıl çözülebilir? KUTLU: Türkiye'de zorunlu din dersi, din ve ahlak hakkında bir bilgilendirme olarak Türkiye'de din öğretimi ihtiyacını sağlıklı bir şekilde karşılayacak güvenilir kurumlar olmadıkça, bu iş ehil olmayanlara bırakılamaz. Tevhid-i Tedrisat gereği Din öğretiminin yeri mekteptir. Devlet, bu ihtiyacı tatmin edici bir yolla kendisi karşılamalıdır. Türkiye'de verilen Din öğretimi mezhebî bir eğitim değildir. Mezheplere ve tarikatlara eşit mesafede durduğu için Laiklikle de çelişmemektedir. İslam hakkında herkesin ortak olarak benimsediği kök değerler ve İslam'ın mezhepler üstü boyutu İnanç, ibadet ve ahlak kısmı birinci kademede, yani İlköğretimde, mezhepler ve tarikatlar ikinci kademede, yani Orta öğretimde verilmeye devam etmelidir. Mezhepler ve Tarikatlar yetişkinlere yönelik bir eğitimi öngördüğünden, tarikatların eğitimi bir anda olup biten bir şey olmadığından, uzun bir süreçte yetişkinleri eğitmeye çalıştığından böyle bir eğitim sınıf ortamına asla taşınamaz. Mezhebî eğitim, tarikat eğitimi veya bir cemaatin eğitimi, bu derslere katılmak zorunda bırakılar için ideolojik ve baskıcı bir eğitime dönüşebilir. Din Eğitimi seçmeli olduğunda Türkiye'de bu eğitim özgürlüklerin açılımı değil özgürlüklerin kısıtlanmasına sebep olabilir. Çünkü her yerde bu seçmeli dersi alanlara sınıf ve öğretmen bulmak imkansızdır. İsteyen istediği şekilde alamayınca haklarından mahrum olacaktır. Bazı kimseler, Laikliğe ters düştüğü iddiasıyla, din öğretim ve eğitiminin Anayasa’dan tamamen çıkarılmasını istemektedir. Avrupa Birliği ülkelerinde Almanya, Norveç, Almanya ve diğer bazı ülkelerde zorunlu din dersi vardır. Hatta 1.sınıftan itibaren okutulmaktadır.  Anayasada mecburilikten bahsedilmediği halde, din eğitimi zorunlu olarak müfredata konulmuştur. Avrupa’da Laik sistemde din eğitimi verilir veya verilmez  şeklinde bir sorun tartışılmamaktadır. Bugün Fransa’da dahi resmi okullara din dersi konulması düşünülmeye başlanmıştır. Norveç’te 1998 yılından beri zorunlu din dersi verilmektedir. Avrupa ülkelerinde resmi okullarda verilmiyorsa kilise okullarında verilmektedir. Ama mutlaka din eğitimi verilmektedir. Anayasalarda zorunluluğun ifade edilememesi, dersin zorunlu olmasının önünde bir engel değildir. Anayasasında zorunlu olmadığı halde dersi zorunlu olarak programa koyan pek çok Avrupa ülkesi vardır. Bu ülkelerde tartışılan husus, resmi okullarda verilirken, ideolojik bir baskı aracına dönüşmemesi için dinler arası, dinler üstü, mezhepler arası, mezhepler üstü veya din merkezli, mezhep merkezli mi verileceğidir. Avrupa Birliği ülkelerinde, Hrıstiyanlık eğitimi yapılırken ve genç nesiller kendi kültürel değerleri ile yetiştirilirken, bu birliğe girmeye aday Müslüman bir ülkenin çocuklarını kendi dini ve ahlakî değerlerini öğrenmekten mahrum bırakması veya onları ehil olmayan kimselere mecbur etmesi nasıl izah edilebilir?  Bana göre Din öğretimi bu şekliyle zorunlu olmaya devam etmelidir. Mevcut Anayasanın 24. maddesinde Din öğretimi ve Din eğitimi birbirinden ayrılmıştır. Din Öğretimi Anayasa doğrultusunda işletilmiştir. Ancak ailelerin isteğine göre Din Eğitimi henüz yürürlüğe konulamamıştır. Yeni Anayasa’da mevcut anayasadaki kazanımlar korunmalı ve 24. maddenin ikinci kısmını işlevsel kılacak “ikinci kademede seçmeli din eğitimi” şeklinde bir açılım getirmelidir.   
Takvim
Saat