Üyelik Girişi
Başlıklar
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam45
Toplam Ziyaret451763

Mürcie Mezhebi:Doğuşu ve Fikirleri

MÜRCİE MEZHEBİ: DOĞUŞU,  FİKİRLERİ, EDEBİYATI VE İSLAM DÜŞÜNCESİNE KATKILARI

 

Mürcie, İslâm'ın ilk dönemlerinde ortaya çıkan, ılımlı ve uzlaşmacı fikirleriyle tanınan itikadî ve siyasî bir fırkadır. İslâm düşünce tarihinde olumlu ve olumsuz izler bırakmış olmasına rağmen, son zamanlara kadar hakkında çok az şey bilinmekteydi. İslâm  Mezhepleri Tarihi'nin klasik kaynaklarının  ve özellikle Mürcie'nin teşekkül  dönemine ait bazı dökümanların yayınlanmasıyla birlikte, bu konu çağdaş araştırmacıların dikkatlerini üzerine çekmeye başladı. Özellikle Batı'da  ve az da olsa Doğu'da bu mezhebi farklı açılardan ele alan pek çok akademik çalışma yapıldı ve yapılmaya devam etmektedir. Bunlardan bazıları yayınlanırken bazıları hala tez olarak basılmayı beklemektedir. Gerek Türklerin İslâmlaşma sürecinde ve din anlayışlarının teşekkülünde, gerekse Maturidiliğin teşekkülünde önemli rol oynayan mezheplerden biri olduğu halde,  bu mezhep hakkında  dilimizde  yapılan araştırmalar, maalesef,  yok denecek kadar azdır. Bu sebeple konuyu genel hatlarıyla bir makale  olarak ele almayı uygun gördük.

 

       1-İsimlendirme  Problemi

 

Mürcie kavramının , " geriye bırakmak, ertelemek veya geciktirmek " anlamlarına gelen  son harfi hemzeli RECEE'den, veya "beklenti içinde olmak ve ümit etmek" anlamındaki RECÂ'dan türetildiği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüşse de, aslında  birincisinden  sıfat isimdir. Çünkü dilciler, bu kelimenin ister hemzeli ister hemzesiz okunsun,  her iki kökten gelmiş olabileceğini söylemekle beraber, İrcâ' şeklinde kullanıldığında birinci anlamının değişmediği ve ümit vermek anlamına gelmediği konusunda müttefiktirler. Müberred[1],  Şehristani[2]  ve Makrizi[3]  gibi yazarlar, bu görüşü kabul etmeyerek ümit vermek anlamı ihtimali üzerinde dururlar. Kelimenin türevlerinin Kur'ân-ı Kerîm'de, Mürcevne[4]  Türcî[5]  ve Ercih[6] şeklinde ayette geçmesi dolayısıyla müfessirler tarafından da  uzun uzadıya tartışılmış, hatta kabilelerinin okuyuş biçimleri ve  kıraat imamlarının farklı okuyuşlarına varıncaya kadar etimolojik tahlili yapılmıştır.  Aslında  RECEE ve RECÂ Arapça'da ayrı anlamlarda kullanılan iki ayrı kelimedir. Birincisi, sadece dört harfli kipte yani İRCÂ' olarak kullanılırken, ikincisi, sadece bu   kipte, yani İRCÂ şeklinde kullanılmamaktadır. Şayet bu kipte kullanılsaydı, o zaman ümit vermek anlamına gelirdi. Dilci Razî, bu gerekçeye dayanarak,  İrcâ''ın, Recâ'dan geldiğini iddia edenleri, Arap dilini bilmemekle suçlamaktadır.[7] Bu sebeple dilcilerden İrcâ''ın, Recâ'nın  türevi olarak kabul edenler dahi, bu kelimenin anlamını, yine ertelemek ve geriye bırakmak şeklinde açıklamışlardır. O halde, Mürcie ve Mürcevne  aynı kelimeden yani ERCEE'den türetilmiştir  ve " geriye bırakmak, ertelemek ve geciktirmek"  anlamına gelmektedir.

Mürcie'nin terim anlamına gelince, etimolojik anlamından daha fazla tartışmalıdır. Bu kavram, yazardan yazara, mezhepten mezhebe, hatta asırdan asıra farklı tanımlanmıştır.[8] Mürcie ve İrcâ’ ila ilgili tanımlardan bazıları şunlardır:

1-İlk Mürcie (el-Mürcietü’l-Ûlâ); " Hz.Ali ve Osman'ın durumlarını tehir eden ve onların imanlı olduklarına ve küfre girdikleri konusunda fikir beyan  etmeyen kimselerdir." [9]

2- Mürcie; "  Küfürle birlikte taat fayda vermediği gibi, imanla birlikte günahın da zarar vermeyeceği fikrini iddia edenlerdir."[10]

3- İrcâ'; " Kesin bilgi olmayan bir hususta, zanla hüküm vermemek, bilinmeyen şeyin peşine düşmemektir."[11]

4- İrcâ' ; "Amelleri imandan veya inançtan sonraya bırakmaktır."[12]

5-Öğülen (Mahmûd) İrcâ’, " Büyük günah işleyenlerle ilgili kararı, dilediği şekilde hükmetmesi için, Allah'a bırakmak, onların cennetlik veya cehennemlik olduğuna hükmetmemektir. Çünkü, Allah buyuruyor  ki, " Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar, Allah'a ortak koşan da gerçekten büyük günah işlemiştir."[13] ( 4. Nisa  48)

       6-Yerilen ( Mezmûm) İrcâ’,  " Fiilleri  Allah'a ait kılarak kulun fiillerini  ve bunlarda kulun özgürlüğünü kabul etmemek "[14] . Mürcie ise, "Yaratıkların fillerini Allah'a bırakanlar"[15]

       7- Mürcie; “Cennet karşılığında nefislerini Allah uğruna feda eden kimseler demektir. (Şârî) “ [16]

8-Mürcie; " Günahları Allah'a ertelemeyen, müminlerin affedildiğini ve cennetlik olduklarını söyleyenlerdir. "[17]

9-Mürcie; " Amelin farziyetini  reddedenlerdir."[18]

10-Mürcie; "İmanın, amelsiz söz  veya sadece söz olduğunu söyleyen kimselerdir."[19]

11-İrcâ'; " Meliklerin dinidir veya Meliklerin dinine  tabi olmaktır."[20]

12-Mürcie; " Ehl-i Kıble hakkında susan (vakf eden), onların mezheplere ayrılmaları ve anlaşmazlıkları sonucu birbirinin kanlarını akıtmaları veya birbirini tekfir etmeleri ile ilgili görüş belirtmiyerek ceza ve mükafat konusundaki  durumlarını Allah'a havale eden, Allah'ı tanımayı, cennetine girmeyi, enbiyasına komşu olmayı arzulayan kimselerdir. "[21]

13- Mürcie; " Muhammed ümmetinden büyük günah işleyenleri mümin kabul edip, durumlarını Allah'a havale ederek, affedileceğine veya azab edileceğine dair görüş beyan etmeyen ve buna delil olarak "Geri kalanların bir kısmının işi, Allah'ın emrine kalmıştır, Allah dilerse affeder, dilerse azab eder,"[22] ayetini ileri süren kimselerdir."[23]

14-Mürcie, " Ehl-i Kıble'nin tümünün zahirdeki imanları dolayısıyla mümin olduğunu iddia eden ve onların hepsi için Allah'tan mağfiret uman kimselerdir. Onlar herkesi dost edinirler."[24]

15- İrcâ'; " Ali (R.A)'ı, (hilafet sıralamasında)  birinciden dördüncü sıraya bırakmak demektir. "[25]

Siyasî ve itikadî bir fırkanın  adı olarak şöyle tanımlanabilir: " Mürcie, Hz. Osman ve Hz. Ali başta olmak üzere bütün büyük günah işleyenlerin durumlarını Allah'a bırakarak, onların  cennetlik veya cehennemlik oldukları konusunda hiç bir fikir ortaya koymayan kimseler ve topluluklara  verilen müşterek bir isimdir. " Böyle bir tanım, önce siyasî bir tavrın tezahürü, daha sonra bu tavrın itikadî alana taşınarak temellendirilmek istenmesiyle uyum içindedir. Mürcie'yi " pratik fiilleri niyet ve inançtan sonraya bırakanlar", " büyük günah işleyenlere ümit verenler", " Ali'yi hilafet sırasında dördüncüye koyanlar" ya da " imanı sırf dilin ikrarı olarak görenler" şeklindeki tanımlamalar,  imanla ilgili fikirleri sebebiyle onları karalamak amacıyla  yapılmıştır. Mürcie ismi, ilk defa Haricî Nâfi b. el-Ezrak tarafından verildiği için ve "70 Nebi'nin diliyle lanetlendiğini" haber veren rivayetler dolayısıyla mezhep mensuplarınca böyle bir tanımlamaya hiç bir zaman sıcak bakılmamıştır. Bu yüzden kendilerini, bazan " Zemmedilen Mürcie" değil " Övülen Mürcie " olarak, bazan da "Cennet karşılığında canlarını ve mallarını Allah'a satanlar" anlamında " Şârî’"[26]  olarak ya da birlik ve bütünlüğü savunanlar anlamında " Ehlu'l-Cemaa el-Mürciûn"[27] adıyla isimlendirilmişlerdir. Hariciler,  büyük günah işleyenlerin Ahiret'te cezalandırıp cezalandırılmayacağı konusunda bir hüküm vermedikleri için Mürcie'yi Şüpheciler (Şükkâk) olarak isimlendirmiştir.

 

       2- Mürcie'nin Doğuşunu Hazırlayan Sebepler

       Mürcie'nin ortaya çıkışında etkili olan sebeplerin başında, Haricî zihniyet, Emevî-Haşimî çekişmesi, Emevilerin siyasî ve ekonomik politikaları ve kentleşme ya da yerleşik hayata geçiş sürecinin doğurduğu siyasî, ekonomik ve toplumsal problemler bulunmaktadır.

 

      a) Haricî Zihniyet

      

Hz. Osman'ın öldürülmesinden sonra yaşanan dramatik olaylardan Cemel ve Sıffın'de müslümanlar, birbiriyle savaştılar. Daha sonra haklı tarafın tespiti için, hakeme başvuruldu. Hz. Ali'nin yanında, onunla birlikte Muaviye'ye karşı savaşan bir grup, hakeme başvurulmasına, önce taraftar iken daha sonra Hz. Ali'nin hakemlerin verdiği kararı kabul etmesine karşı çıkarak , " Hüküm ancak Allah'ındır" deyip ondan ayrıldılar ve bu gruba  Hariciler dendi. Bunlar bir araya gelerek, Hz.Ali'yi ve tahkimi kabul eden herkesi tekfir edip onlarla savaşmaya karar verdiler. Bundan sonra Hz. Ali'ye, Muaviye ve Emevilere karşı ardı arkası kesilmeyen isyanlar gerçekleştirdiler. En sonunda kendileri gibi düşünmeyen bütün müslümanları tekfir ederek, baskınlar yapmak suretiyle kanlarının akıtılmasını helal gördüler. Nâfi b. el-Ezrak ve grubu, Haricilerin sayı ve kuvvet bakımından en güçlü ve en büyük fırkası oldu. Onlara göre, "büyük günah işleyen küfre girmiştir ve küfür topluluğundandır. O, bütünüyle İslâm'dan çıkmış olup, diğer kafirlerle  beraber ebedi cehennemliktir.”[28] Ayrıca onlar,  kendileri gibi düşünmeyenleri tekfir ederek onlardan teberrî ediyorlar ve zalim imama karşı isyanı gerekli görüyorlardı.  Aslında Haricilik, bedevî hayattan yerleşik hayata geçiş dönemi yaşayan bedevî Arap zihniyetinin tipik bir tezahürüdür. Bu hayattan gelmeleri, onların olaylar ve hadiseler üzerinde derinlemesine ve sistematik düşünmelerine engel olmuş ferdiyetcilikten çok karizmatik bir cemaat anlayışını savunmalarına sebep olmuştur. Devlet geleneğine sahip olmayan ve farklı fikirlerin birarada yaşadığı, bütün müslümanların eşit haklara sahip olması gerektiği medeni hayata alışamayan bu zihniyetin karşısında, devlet geleneği olan, bütün müslümanların eşitliğini ve istikrarlı medenî bir hayatı savunan ılımlı ve uzlaşmacı zihniyetin doğması kaçınılmazdı. Bu fırkanın fikirleri ve davranışları, kendilerine karşı, karşıt bir grubun müesseseleşmesini gerekli kılmıştır. Genelde  Arap olmayan müslümanların temsil ettiği bu zihniyetin adı Mürcie olmuştur.

      b) Emevî-Haşimî Çekişmesi

      

Hz.Peygamber'in vefatıyla birlikte Hilafeti eline geçiren Kureyş kabilesi, Hz. Osman döneminde meydana gelen fitne hadisesine kadar zahiren bütünlük içinde olmuşlardı. Siyasî idare, her ne kadar Kureyş'in elinde idiyse de, cahiliye döneminde Arap siyasiî hayatının çekirdeği  durumundaki kabilecilik anlayışı hiç bir zaman yok edilememişti.  Kureyş içinde, hilafet konusunda, rakip iki kabileden, Ümeyyeoğulları, yeni müslüman olduklarından  Hz. Ebû Bekir'in halife  seçilmesi sırasında sessiz kalmak durumundaydılar. Ancak Haşimoğulları Hz.Peygamber'in kendi aralarından çıktığı için, hem Ümeyyeoğullarına, hem de diğerlerine karşı daha nüfuzlu idiler. Bu sebepten hilafetin kendi hakları olduğuna inanıyorlardı. Ebû Bekir, halife seçilirken Haşimoğulları'nın halifeliği gündeme gelmiştir. Ancak Kureyş'in bazı endişeleri dolayısyla fazla dikkate alınmamıştır. Kureyşin, bu konudaki iç dengeyi kaybetmesiyle, Hz. Osman dönemi fitne hadiseleri çıkmış, sonra da Ali-Muaviye çekişmesi halinde devam etmiştir. Cahiliye döneminde var olan Emevî-Haşimî çekişmesi, Hz. Ömer'in ölümü üzerine, teşkil edilen şurâda Hz. Ali ile Hz. Osman'ın karşı karşıya kalmalarıyla ve Hz. Osman'ın ölümüyle sonuçlanan fitne hadiseleriyle tekrar su yüzüne çıkmıştır. Hz.Peygamber zamanında siyasî nüfuzunu kaybeden Ümeyyeoğulları, Hz. Osman'ın hilafete gelmesiyle tekrar nüfuz sahibi olmuşlar ve önemli mevkilere gelmişlerdir. Bu en fazla, Haşimoğullarını rahatsız etmekteydi. Emevî-Haşimî mücadelesi, Sıffîn savaşı ile tekrar su yüzüne çıkmıştı. Ali b. Ebi Talib taraftarları bu savaşa Emeviler'le yapılan ikinci savaş gözüyle bakmışlardır.[29] Hz. Ali'nin ölümünden sonra, Hasan'ın hilafeti Muaviye'ye devretmesiyle, hilafet konusundaki Emevî-Haşimî çekişmesi bir ara durmuş gibi gözükmektedir. Hatta 41/661 yılına "Cemaat Yılı" adı verilmiştir. Emevî-Haşimî mücadelesinde, Sıffîn'den itibaren birçok insan öldürüldü. Basra'da zaman  zaman  Haricîler boy gösterirken, Kûfe'de Hz. Ali taraftarları sürekli isyan halindeydi. Emevîler ise, sürekli onlarla fiilî  mücadele içerisindeydi. İşte bu mücadelenin temelinde iktidar mücadelesinin yattığını bildiklerinden olmalı ki, bir çok kişi Sıffın'de, ne Hz. Ali ne de Muaviye'nin yanında  yer almıştır. Özellikle     Medine halkının geneli Hasan'ın  hilafeti Muaviye'ye devretmesinden sonra, Abdullah b. Zübeyr'i desteklemeleri bir kenara bırakılacak olursa, siyasî olaylardan el çekerek, tarafsız kalmayı ve ilimle uğraşmayı tercih etmiştir.[30]  Bu çevre ne Kûfe ve Basra'daki olayları ne de Emevîlerin tutumunu tasvib etti. 

      c) Sosyo-Politik ve Ekonomik Durum

      

Emeviler iktidarı ele geçirdikten sonra kendilerini meşrulaştırma yolları aradılar. Bunun için de Allah'ın kaza ve kaderiyle halife olduklarını ve onun hükmünü icra ettiklerini, bu sebeple kendilerine yapılan isyanın Allah'a karşı yapılmış bir isyan olacağını iddia ettiler. Hatta kendilerinin Allah'ın en yüce askerleri, insanların en hayırlıları  olduklarını ve dillerinin en üstün dil olduğunu söylemeye başladılar. Bu durum onların Emevî soyu dışındakileri ve Arap olmayanları hakir görmeleriyle ve müslümanlar arasında asabiyet ruhunun yeniden ortaya çıkmasıyla neticelendi. Emevî halifelerinin, Arapların tarafını tutup mevaliyle onlar arasında  eşit muamele yapmamaları, Arap olmayanların biraraya gelerek onlara karşı zaman zaman ayaklanmalarına sebep oldu. Irak'ta ve hilafetin doğu bölgelerinde İslâm toplumuna mevalî sıfatıyla katılanların sayısı her geçen gün artmaktaydı. Onların müslüman olarak kendilerini tanımlaması, cizye ve haractan muaf tutulmalarını gerektiriyordu.  Haccac'ın, harac toplamak için görevlendirdiği kimseler, kendisine zimmilerin müslüman olduğunu, bu nedenle harac sisteminin iflas ettiğini yazdılar. Bunun üzerine, Haccac Basra ve diğer şehirlere yerleşmiş ve harac ödemeyen kim varsa onların şehirlerden çıkarılmasını emretti. Daha sonra, bunlar, bir meydanda toplanarak nereye gideceklerini bilemedikleri için Ey Muhammed ! Ey Muhammed ! diye bağırıp ağlamaya başlamışlardı. Hatta bir kısım Basra'lı kurrâ'nın da kıyafet değiştirerek yanlarına gidip onları destekledikleri bilinmektedir.[31] Haccac, onların her birinin ellerini damgalatarak gitmek istedikleri yerlere gönderdi. Yeni valinin bu uygulamasıyla, bir ara din kardeşleriyle tam bir eşitlik ümidine kapılan  mevali, topraklarına geri dönmeye ve eskiden olduğu gibi harac ödemeye mecbur oldu. Ancak bu davranışlar, birçok kurrâ'nın da katıldığı Abdurrahman b. Eş'as'ın isyanına sebep oldu. Haccac, böyle bir uygulamayla, Emevî iktidarının ayakta durması ve ekonomik güç uğruna İslâm'ın " müminlerin kardeşliği " ilkesini ihlal ederek cemiyete üyelikte arap olmayı birinci, müslüman olmayı ikinci plana koyuyordu. Haccac, Abdurrahman b. Eş'as'la birlikte, kendisine karşı isyan eden Said b. Cubeyr de dahil pek çok kimseyi işkenceyle öldürttüğünden halkın ve ulemanın nefretini kazandı.

            3-Mürcie'nin İlk Nüveleri: Tarafsızlar Grubu

      

Hz. Osman'ın ölümü üzerine meydana gelen siyâsî çekişmeler, siyâsî ve itikadî bir mezhep olarak Mürcie'nin de ortaya çıkmasının başta gelen sebeplerinden birisidir.  Mürcie söz konusu olunca,  onların " Hz. Osman ve Ali'nin durumlarının Allah'a bırakılarak cennetlik veya cehennemlik olduklarına şehadette bulunulmaması "[32] şeklindeki İrcâ’ fikrini benimsemeleri dolayısıyla,  mezhebin ilk nüvelerini bu hadiselere karşı geliştirilen tavırlar  arasında aramak gerekecektir. Çünkü Hz. Osman döneminden itibaren meydana gelen fitne hadiselerinden uzak duran, Cemel ve Sıffîn savaşlarında Hz. Ali, Talha, Zübeyr ve Muaviye'nin yanında yer almayan, bunu da sırf İslâm ümmetinin birliği için yapan, Hz. Ali ve Osman taraftarlarının dışında tarafsızlar diye tanımlanan üçüncü bir grup vardır.  Böyle bir tavrın,  ilk defa Hz. Osman'ın öldürülmesinden sonra Medine'ye dönen  ve  " Şüpheciler " ( Şükkâk ) olarak tanımlanan gaziler tarafından sergilendiğini görmekteyiz. Bunlar Hz.Osman'ın ölümü üzerine Medine'ye döndüklerinde, birlik ve beraberlik içerisinde bıraktıkları insanların birbirini öldürmekte ve birbirleriyle çekişmekte olduklarını görünce, onlardan hangisinin haklı olduğundan şüpheye düşerek şöyle dediler: " Biz sizi birlik, beraberlik içerisinde bırakmıştık. Şimdi ise, sizin ayrılığa düştüğünüzü, bir kısmınızın, "Hz. Osman mazlum olarak öldürüldü, o ve ashabı en adil kişilerdi", bazınızın ise, "Hz. Ali ve ashabı daha adil ve doğrudur" dediğinizi görüyoruz. Halbuki bize göre, onların hepsi güvenilir ve doğruluğu kabul edilen kimselerdir. Biz onlardan hiç birisinden nefret etmez, lanet etmez ve aleyhlerinde şahitlikte bulunmayız. Onların durumlarını Allah'a ircâ ederiz. Allah kıyamet gününde o ikisi arasında hükmedecektir."[33]  Burada sergilenen tavır, İbn Sa'd'ın " İlk Mürciîler "'le ilgili kaydettiklerine tamamen uymaktadır. Çünkü İbn Sa'd onları şu şekilde tarif eder:

       "İlk Mürcie, Hz.Ali ve Osman'ın durumunu  tehir eden ve onların iman ve küfürlerine şahitlik etmeyen kimselerdir."[34]

       Benzer bir siyâsî tavır,  yukarıda zikrettiğimiz gazilerin dışında, siyâsî çekişmelere karışmayanlar ( Mu'tezile) veya  köşeye çekilenler ( Huleysiye )[35]  olarak tanımlanan  diğer bazı sahabiler arasında da vardı. Bazılarının Hz. Osman tarafından çeşitli görevlere getirilmeleri dolayısıyla,   " Osmânî "[36] diye de tanımlanan  bu tarafsızlar grubu içerisinde, Abdullah b. Ömer, Sa'd b. Ebî Vakkâs, Muhammed b. Mesleme, Üsame b. Zeyd, Kudâme b. Maz'ûn, Ka'b b. Mâlik, Sa'd b. Malik, Zeyd b. Sabit, Hassan b. Sabit, Mesleme b. Muhalled, Ebû Saîd el-Hudrî, en-Nu'mân b. Beşîr, Rafi' b. Hadîc, Fedâle b. Ubeyd, Ka'b b. Ucre, Kays b. Hâzım, Eymen b. Hureym ( Huzeym ?), Muhammed b. Ebî Bekre, Velîd b. Ukbe, Imrân b. Husayn başta olmak üzere sahabe ve tabiundan Hz. Ali'ye başlangıçta beyat etmekten kaçınan ancak daha sonra beyat edip harbe katılmayı ve Ehl-i Kıble'ye kılıç çekmeyi reddeden pek çok kişi bulunmaktadır.[37]  

       Bu şahıslar,  müslümanların birbirine kılıç çekmesini kabul etmeyip, İslâm ümmetinin birliğini bozacak fitneden uzak durmayı din ve fazilet görmüşler, her asırda iktidarı ele geçiren imamı tanımışlar ve Ehl-i Kıble'den isyan edenle savaşı haram kılmışlardır.[38]  Mekke ve Medine'de büyük bir nüfuza sahip, 84 yaşında  73/692 veya 74/693 yılında ölen Abdullah b. Ömer, bu Tarafsızlar grubunun başını çekmektedir. İlk Mürciî fikirlerin oluşma dönemi, onun hayatının sonları olan hicri 60/679'lı yıllardan itibaren başlamıştır. Daha sonra kaynaklarda ilk Mürciî fikirler olarak ele alınan pek çok görüşle ilgili ilk tartışmaların onun şahsında düğümlendiğini görmekteyiz.       

       O, müslümana karşı savaşmanın doğru olmadığını ileri sürererek fitne döneminde Medine'ye ve Mekke'ye vali olarak kim geldiyse, onun arkasında namaz kılmış ve ona zekâtını vermiştir. Hatta o, Haccac'ın ve Haricî Necde b. Amir'in ve İbn Zübeyr'in  arkasında namaz kıldığı için tenkit edilmiştir. Şam, Mısır ve Basra'da  da var olmakla beraber Tarafsızlar grubunun yoğunlukta olduğu yer Mekke ve Medine idi. Bu cereyan, Hz. Ali'nin öldürülmesinden sonra Hasan'ın hilafeti Muaviye'ye devretmesiyle daha da güçlenmişti. Çünkü bu olaydan sonra, Hz. Ali taraftarı pekçok kimse de dahil, bütün halk Muaviye'ye beyat etti. Onlar evlerine ve mescidlerine çekilip biz ilimle, ibadetle meşgul olacağız, dediler. Bütün bunlar, fitneden uzak duran, ona iştirak etmeyen kimselerin I. asırda Mürcie'nin ilk nüveleri olduğunu göstermektedir.

       Tarafsızlar diye bilinen şahısların gerek Hz. Ali'ye gerekse Muaviye'ye vermiş oldukları cevaplar incelendiğinde, onların her  ikisinin taleplerini de kabul etmeyerek, hiç birisinin yanında yer almamaları, Givony'nin de ifade ettiği gibi, ortaklaşa aldıkları bir karar sonucu değildi[39] , veya " siyâsî hareketlere iştirak edip etmeme konusunda o devir alimlerince  takip edilmiş bir hatt-ı hareket yoktu. "[40]  denebilir. Onların, savaşan iki taraftan hiç birisine katılmama şeklinde bir tavır sergilemiş olmaları, siyâsî olarak gayet tabii ve kaçınılmazdır.  Ancak bu çeşit bir siyâsî tavır ve ileri sürülen görüşler, daha sonraları, İrcâ fikrine dönüştürülebilecek cinsten fikirlerdi. Bu yüzden,  Nâşî el-Ekber, Nevbahtî, Kummî ve İbn Asakîr başta olmak üzere pek çok yazar, Mürcie'nin tarih sahnesine çıkışını, Hz. Osman'ın öldürülmesinden sonra meydana gelen iç savaşlara kadar gerilere götürmektedirler. Ancak onlar doğrudan doğruya Mürcie'nin temsilcileri  değil, " Mürcie'nin ilk nüveleri "[41] olarak kabul edilebilir. Bir başka ifadeyle, İrcâ fikri bu kimselerin tavırları ve fikirlerinin itikadî alana taşınarak sistematize edilmesiyle başlamış olabilir.

            4-Mürcie'nin Teşekkülü: 60-75/679-694

      

       Mürcie'nin siyasî ve dinî  haraket  olarak teşekkül tarihini, hemen hemen bütün Şii ve Mu'tezili Mezhepler Tarihçileri  ve bazı Tarihi kaynaklar, Hz. Osman'ın ölümü üzerine, Hanbelî dökümanlardaki bazı rivayetler ise, Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş'as isyanının sonrasında, yani  82/701 tarihi sonrasında başlatmaktadırlar.

       Kaynaklarda Mürcie'nin tanımı yapılırken, daha önce  görüldüğü gibi, daima iki nokta eses alınmıştır. Birincisi;  Hz. Ali ve Osman hakkında verilecek hükmü Allah'a bırakarak   onların iman ve küfürlerine şahitlik edilmemesi [42], ikincisi ise bütün büyük günah sahiplerinin durumunun Allah'a bırakılarak cennetlik veya cehennemlik olduklarına şehadette bulunulmaması ve  Allah'ın dilerse onları affedeceği, dilerse azab edeceği hususudur. Bu daha sonra, kıble ehlinden hiç kimsenin büyük günahı dolayısıyla tekfir edilmemesi şeklinde ilkeleştirilmiştir.[43] Mürcie mezhebini belli bir şahısla başlatmak yerine ilk mürciî fikirlerin toplum tarafından bir siyasî tavır olarak benimsendiği dönemden itibaren başlatmanın daha uygun olacağı kanaatindeyiz. Çünkü kaynaklarda, ilk İrcâ fikrini ortaya attığından bahsedilen birden fazla kişi bulunmaktadır. Bunların başında Medine'li Hasan b. Muhammed, Kufe'li Hammad b. Ebî Süleyman[44] ve Zer b. Abdillah[45], Basra'lı Hassan b. Haris el- Müzenî ve Ebû Salt es-Semmân[46] gelmektedir. Hanbeliler, daha önce zikrettiğimiz iki esastan çok imanla ilgili düşünceleri dolayısıyla Hammad ve Zerr'i İrcâ fikrini ilk ortaya atan biri olarak vermektedirler. Hasan'ı da böyle bir gerekçeyle Mürciî gösterirler.[47] Biz, İrcâ fikrinin bu şahıslardan birisi tarafından ortaya atıldığını değil, tam tersine, onların her birinin bulundukları bölgede bu fikrin ilk temsilcisi  olduğunu ortaya koymaya çalışacağız.

       Mürcie'nin doğuşu ile ilgili verilen bu farklı tarihler,  son zamanlarda yayınlanan 72/691'de yazılan Salim b. Zekvan'ın Sîre'si;  75/694'de veya hemen sonraki yıllarda  yazılan Hasan b. Muhammed'in Kitâbu'l-İrcâ'  ve diğer kaynaklarda yer alan bilgiler ışığında değerlendirildiğinde doğru olmadığı anlaşılmaktadır. Bütün bu sebeplerden dolayı  Mürcie'nin teşekkülünün, 60-75/679-694 tarihleri arasında gerçekleştiği söylenebilir. Çünkü Muaviye'nin iş başına gelmesinden sonra başlatmış olduğu Hz. Ali'yi lanetleme ve Hz. Osman'ı övme kampanyası ve Haşimî olsun veya olmasın pek çok kimsenin buna tepki göstermesi sonucu, Hz. Ali ve Osman hakkında İrcâ fikrini benimsemek, hicriî birinci asrın ortalarından itibaren, bizatihi siyasî bir tavrın işareti haline geldi. O zamana kadar , bu fikir, ferdî veya siyasî amaçla bir araya gelmemiş her hangi bir topluluk arasında benimsenmiş olsa bile, muhtemelen siyasî bir tavır olarak görülmüyordu. Ancak hicrî ilk asrın yarısından sonra, işin içerisine Ali'yi veya Osman'ı sevmek (tevellî) ve onlara düşman olmak(teberrî) kavramları sokularak politik alana taşınınca artık , Hz. Ali ve Osman'ın durumlarıyla ilgili bir İrcâ, siyasî bir tercih olarak görülmeye başlandı. Çünkü böyle bir fikir hem Haricilerin, hem Muaviye'nin, hem de Haşimilerin son iki halife ile ilgili görüşlerinin reddi anlamına geliyordu.  Hz.Ali ve Osman'ın durumlarının Allah'a bırakılmasının bizatihi siyasî bir tavır olarak  benimsenmesi, onların Cennetlik ve Cehennemlik olduğu konusunda her hangi bir hükümde bulunulmaması, bunun genişletilerek bütün büyük günah işleyenler için de uygulamaya konulması şeklindeki ilk İrcâ fikrinin kurumlaşması ve bunun zümrelere mal olması ancak bu tarihlerde olmuştur. Hatta Nafi b. el-Ezrak'ın tam aksi fikirleri ile ortaya çıktığı  63-64/682-683 yıllarında bu konular hararetle tartışılmaktaydı ve Abdullah b. Zübeyr'den ayrılma sebebi omuştu. Bazı kaynaklarda, "büyük günah işleyenleri Allah'ın hükmüne bırakmak" fikrini benimseyenleri Mürcie olarak isimlendiren ilk kişinin Nafi olduğu bildirilmektedir. Bazı batılı araştırmacılar da  Mürcie'nin teşekkülünü, 66/685'de Kufe'de başlatılan Muhtar es-Sakafi isyanından hemen sonra başlatmaktadırlar.[48]

       Mürcie,  İslâm toplumunu tehdit eden başta Haricî zihniyetine, ikinci olarak Emevî-Haşimî çekişmesine, Emevîlerin Haricilere ve kendilerine beyat etmeyen kimselere  karşı oldukça acımasız davranışlarına ve mevaliyi ikinci sınıf vatandaş olarak görmelerine, özellikle de müslümanların birbirini öldürmelerine tepki olarak doğmuş, 60/679 ile 75/694 tarihleri arasında teşekkül etmiş uzlaşmacı, birlik ve barış taraftarı  siyasî bir fırkadır.

            5- İlk Mürcii Fikirler

 

       Yukarıda zikredilen ve günümüze kadar ulaşan  kaynaklardan hareketle,  ilk Mürcii fikirler şu şekilde tesbit edebiliriz:

       a) Bilinmeyen konularda hükmü Allah'a ertelemek: Mürcie, Hz. Osman'ın öldürülmesinden sonra müslümanlar arasında meydana gelen Cemel ve Sıffin savaşlarında ölen ve öldürülenlerin durumu ve bu olaylarda kimin haklı kimin haksız olduğu konusunda müslümanlar arasında önemli görüş ayrılıkları bulunduğu için ve her grup kendisini haklı, karşı tarafı hatalı ve günahkar kimseler olarak görmeleri sebebiyle, başta Hz. Osman ve Ali olmak üzere, bu ilk ayrılıklarda yer alanların Cennetlik veya Cehennemlik oldukları hakkında verilecek kararın Allah'a bırakılması gerektiği fikrini öne sürdü. Bu olaylara katılanlarla ilgili hükmü ertelemelerinin arkasında, onların olaylara bizzat yetişmemiş ve karışmamış olmaları bulunmaktadır. Ayrıca Kur'an'ın getirdiği bilgi nazariyesinde, bilinmeyen ve hakkında kesin delil bulunmayan ihtilaflı  her hangi bir konuda en doğru hükmedecek olan, her şeyi en iyi bilen Allah'tır. Her iki metinde'de ümmet  ayrılığa düşmediği için, Hz. Ebu Bekir ve Ömer'in tartışma dışı tutularak Osman ve Ali'nin Cennetlik ve Cehennemlik oldukları ile ilgili verilecek hükmün  Allah'a bırakılması İrca fikrinin esası olarak kabul edildi. Hasan b. Muhammed bu görüşünü şu şekilde formüle etti: " Biz  öyle bir topluluğuz (Kavim) ki, Rabbimiz Allah, dinimiz İslâm, önderimiz (İmâmımız) Kur'ân, Nebimiz Hz.Muhammed'dir. Bütün işlerimizde Allah'a ve Resulüne dayanıyoruz. Biz, imamlarımız Ebû Bekr ve Hz. Ömer'den razıyız. Bu sebeple onlara itaat ediyor, isyan edilmesini nefretle kınıyoruz. İkisine düşman olanları düşmanımız olarak ilan ediyoruz. Bunlardan ilk ayrılıkta yer alanlara (Ehlü'l-Firkati'l-Ûlâ) gelince, onları erteliyoruz (Allah'a ircâ ediyoruz). Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'e dostluk konusunda bütün gücümüzle mücadele ederiz. Çünkü Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer yüzünden bu ümmet birbiriyle savaşmadı, hatta onların durumları hakkında ihtilaf etmek şöyle dursun şüpheye dahi düşmedi. Gerçekte İrcâ, bizzat yetişmediğimiz ve daha önce yaşamış kimseler ( fî men Ğâbe ani'r-Ricâl) hakkında takınılan bir tavırdır. "[49]  

b) Kıble Ehli'nden büyük günah işleyen hiç kimse tekfir edilemez: Mürcie'ye göre,  bir kimsenin kendinden önce yaşamış Kıble Ehli'nden birisi için veya büyük günah işleyen kimse için sapık olduğu ve teberrî edilmesi gerektiği veya hidayette olduğu ve dost edinilmesi gerektiği şeklinde bir hüküm verebilmesi, istisnasız bütün müslümanların onun hakkında aynı hükmü vermesiyle mümkündür.[50] Bu yüzden onlar günahkar ve zalim yöneticilere kafir değil günahkar/ ahlaksız mümin gözüyle bakmışlar ve haklarında verilecek kararı Allah'a bırakmışlardır. Bunun teolojik  temellendirmesini iman-amel ayrımıyla yapmışlardır.

c)  Din birlik ve beraberlikten ibarettir: Bir kimse iman ettikten sonra İslam toplumunun bir üyesidir. Bu bakımdan bütün müminler eşit olup birinin diğerine üstünlüğü yoktur. Ayrıca müminler birbirinin kardeşidir ve her birisi Allah'ın dostudur. Hangi mezhebe vaya görüşe sahip olursa olsun,  o kimse dışlanamaz, tekfir edilemez ve öldürülemez. Her hangi bir  müslüman sadece nefsini savunma ve zulme engel olma durumunda kılıca başvurabilir. Ancak bir müslümanı müslüman olduğu için öldüren küfre girer. Bu sebeple Cemaat'i/Birliği bozacak her türlü fitne ve bozgunculuktan uzak durmak lazımdır.[51]

 

 

            6-Tarihçe     

 

       a)Emeviler Döneminde Mürcie

 

       Medine ve Mekke'nin Ebu Bekir ve Ömerci atmosferi içerisinde ortaya çıkan  Mürcie, teşekkülünden hemen sonra toplumun Arap ve Arap olmayan  her kesiminden büyük destek almış, çeşitli bölgelere yayılmaya başlamış ve pek çok meşhur alimin mezhebi olmuştur. Öyleki bazı yazarlar onları  Şam Mürciesi, Kufe Mürciesi, Irak Mürciesi ve Horasan Mürciesi şeklinde tasnif etmişlerdir. Emeviler döneminde mezhebin mensupları arasında Hasan b. Muhammed  gibi Mütekellimler, Ebû Rü'be, Sabit Kutna ve Haris b. Sureyc gibi komutanlar, Said b. Cübeyr gibi müfessirler, Hammad b. Süleyman gibi Fakihler ve Muharib b. Disar ve Sabit Kutna gibi meşhur Şairler çıkmıştır. Özellikle Hasan b. Muhammed, İrca konusunda bir eser yazarak Basra, Mekke, Kufe ve diğer büyük şehirlere göndermiştir. Onun bu eseri, mezhebin fikirlerinin yayılmasında önemli rol oynamıştır. Özellikle Emevî-Haşimî iktidar çekişmesinden bunalan,  Arap asıllılar ve Emeviler tarafından ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören  ve ilmî başarılarıyla topulumda itibar kazanmaya çalışan mevali kesimi arasında büyük ilgi gördü. Hariciler ve Şîa gibi Mürcie, iktidarı ele geçirme gibi bir gaye gütmediğinden Emeviler onların faaliyetlerine engel olmadı ve onları çeşitli görevlere getirmekte beis görmedi. Ancak kendilerini ilme veren bu mezhep mensupları, iç çekişmelere  ve iktidar kavgalarına taraf olmayarak, daha çok Horasan ve Maveraünnehir'de yürütülen fetih hareketlerine katılmak suretiyle kafirlerle cihadı tercih etti ya da kadılık ve imamlık gibi resmi görevler üstlendi. Bu durum, Kufe ve Basra'daki mevaliyi, Mürcie'nin fikirlerini benimsemeye ve kurtuluşu bu mezhebin fikirlerinde görmeye sevketti. Mürcie, Emevilerin Irak valisi Haccac'ın yeni müslüman olan mevaliden haraç ve cizye almak istemesi üzerine, müminlerin eşitliğini savunarak bu uygulamaya karşı çıktı, onlara bu konuda en büyük destek Kurra' kesiminden geldi. Çünkü onların içerisinde pek çok kimse mevali sınıfındandı. Bu olaylardan sonra Emevilerle olan ilişkileri bozulmaya başladı.

       Mürcie içerisinde, haksız tarafla mücadeleyi şart koşan kanada mensup olanlar Haccac'ın 76/695 yılında Irak valiliğine getirilmesiyle,  ona karşı açıkça tavır aldılar ve bundan sonra Emevîlere karşı gerçekleştirilen isyanların hemen hemen hepsine fert veya grup olarak katıldı. Emeviler döneminde, Mürciîlerin şahıs veya grup olarak destekledikleri  isyanlar arasında, tarihî sırayla,  81/700 yılında  Abdurrahman  b. Muhammed b. el-Eş'as,  101/719'de Yezid b. Mühelleb,  122/739'de Zeyd b. Ali ve  127/744  yılına kadar yaklaşık onüç yıl süren Haris b. Süreyc isyanı bulunmaktadır. 

       Mürcie, bir grup olarak ilk defa, Abdürrahman b. Muhammed b. el-Eş'âs'ın 81/700 yılında Haccac'a karşı isyanına katılmıştır. Mürciî ulemadan  Kays b. Ebî Müslim el-Mâsırî, Saîd b. Cübeyr, Talak b. Habib, İbrahim b. Yezid et-Teymî, Avn b. Abdillah b. Utbe b. Mes'ûd, Amr b. Mürre ve Zer b. Abdillah bu isyana bizzat iştirak etmişlerdir.[52] İsyan aylar süren bir çarpışmadan sonra hezimetle sonuçlanınca, Saîd b. Cübeyr İsfehan'a,  oradan Rey'e, daha sonra Azerbeycan'a kaçmış ve en sonunda umre için geldiği Mekke'de Talak b. Habib, Mücahid ve Atâ ile birlikte Amr b. Dinar'ın yanında saklanmıştır. Mekke'de saklandıklarını duyan Haccac, Halid b. Abdillah el-Kasrî'den onları yakalayıp kendisine teslim etmesini istemiştir. O, bunların üçünü de yakalayarak Haccac'a gönderdi. Talak, yolda öldü, Mücahid Haccac'ın ölümüne kadar hapiste yattı, Saîd b. Cübeyr ise, Haccac tarafından öldürüldü.[53]  

       Mürcie, Emevi halifeleri arasında en büyük desteği Ömer b. Abdilaziz'den gördü. Medine valisiyken, isyandan sonra Talak b. Habib ve Said b. Cübeyr gibi pek çok kişiyi koruduğu için  görevinden olmuştu. Onun dönemi Mürcie'nin zafer yılları oldu.[54]  Hatta o halife olunca, Kufe'den Avn b. Abdillah, Musa b. Ebî Kesîr ve Ömer b. Zer'den oluşan  üç kişilik Mürciî bir grup, onunla İrcâ fikrini tartışmak üzere gelmişlerdi. Kaynakların verdiği bilgiye göre, onlar, bu görüşmeden sonra Ömer b. Abdilaziz'in İrcâ fikrini benimsediğini iddia etmişlerdir.[55]  Diğer taraftan, yeni müslüman olmuş kimseler adına Horasan ve Maveraünnehir'de yapılan Mürciî mücadeleyi ona anlatmak üzere gelen heyet içerisindeki Ebû's-Sayda Salih b. Tarîf ve Said en-Nahvî'nin şikayetlerini dinlemiş ve onlara destek sözü vermiştir. Bunun üzerine bölgedeki mevali üzerinden harac ve cizye kaldırılmıştır ve binlerce insan bu Mürciî şahsiyetlerin yardımıyla müslüman olmuştur.[56]  Ömer, Hariciler'le mücadelede de Mürcie'yle işbirliği yapmıştır.

       Ömer b. Abdilaziz'in ölümünden sonra, Mürcie'yle Emevîler arasındaki ilişkilerin kötüleştiğini görüyoruz. Ebû Rü'be komutasında Basra'lı bir grup  Mürciî, Yezid b Mühelleb'in 101/719 yılında Yezid b. Abdilmelik'e karşı  gerçekleştirdiği isyanına, ayrı bir bölük halinde  katıldı.[57] Ebû Rü'be ve beraberindeki Mürciîler, Kitab ve Sünnet'e uygun bir politika izlemedikleri gerekçesiyle onlara karşı ayaklandılar, bu yüzden onlar Emevîleri önce Kitap ve Sünnet'e uymaya çağırdılar. Bu çağrılarına bir cevap alıncaya kadar,Yezid b. Mühelleb'in  geceleyin ani saldırı planına karşı çıkarak onlara saldırmak istemediler. Saymada' ve Ebû Rü'be'nin itirazı üzerine, Yezid b. Mühelleb'in böyle bir saldırı düzenlemeden vazgeçmesi,  Mürcie'nin orduda ne kadar önemli bir güç oluşturduğunu  göstermesi bakımından önemlidir. Ancak Ebû Rü'be başkanlığındaki bu Mürciî grubun akibeti  ve savaştan sonraki durumları konusunda bilgi yoktur.

       Ömer b. Abdilaziz'den sonra tekrar Horasan ve Maveraünnehir'de halktan cizye ve harac alınması üzerine halk bu uygulamayı protesto etmek üzere toplandı. Bazı Mürciiler de sırf bu kararı protesto etme konusunda yardım etmek için onların yanında yer aldı. Bunlardan Ebû Sayda ve Sabit Kutna yakalanarak hapsedildi.[58]  Semerkand'da harb işlerinden sorumlu Müceşşer,  Nasr b. Seyyar'ın valiliğe getirilmesine kadar, Sabit Kutna'yı hapisten çıkarmadı. Nasr, onu hapisten çıkararak  Merv'e gönderdi ve Eşres  tarafından hapsedildi. O, Abdullah b. Bistam b. Mesud'un kefaletiyle hapisten çıkarılarak, daha önce haklarını savunduğu ve bu yüzden hapsedildiği kimselere ve Türklere karşı savaşmak zorunda bırakıldı.[59]   Askerlere ateşli konuşmalarla cesaret vermeye  çalışan Sabit Kutna, bu savaşta şehid düştü.  Horasan ve Maveraünnehir'de Mürcii fikirler, onun yazdığı İrcâ Kasîdesi yoluyla yayılmıştır.

       Bu çarpışmalarda, daha sonra Mürcie'nin önderliğini yapacak ve Mevali adına yapılan mücadelenin devamında onların yanında yer alacak olan Haris b. Süreyc de vardı. Emevîler böylece, hem haklı  bir mücadele veren mevalininin isyanına son verdi, hem de onların yanında yer alan Mürciî önderleri onlara karşı savaşmaya mecbur etti. Böylece Mürcie'nin ileri gelenleriyle, Mevali (Soğdlar ve Türkler) arasındaki bağlantı, 5 veya 6 yıl gibi kısa bir süre de olsa,   koparılmaya çalışıldı. Ancak 116/734'de Haris b. Süreyc'in isyanıyla, Mürcie ile mevali arasındaki münasebet tekrar önem kazandı.        

       Mevaliye eşit haklar sağlamak amacıyla yapılan bu reformların  başında Mürcie'nin önderlerinden Ebû's-Saydâ ve Sabit Kutna ile arkadaşları bulunmaktaydı. Ancak onlar, Emevîler'in maddî menfaatleri yüzünden başarıya ulaşamadılar.Fakat bölgedeki İslâm'a toplu ihtidalar, Mürcie'nin faaliyetleri sonucu gerçekleşti. Onların mücadelesi, daha sonra, Haris b. Süreyc tarafından devam ettirildi. Haris,  Asım'ın  116/773'da Horasan valisi olması üzerine, onun yeni müslüman olmuş kimselerle  Emevîler'e karşı oniki veya onüç yıl süren ve onların yıkılışını hazırlayan bir isyan  başlattığını görmekteyiz.

Haris b. Süreyc'in bu hareketi, temelde, Ebû Saydâ ve Sabit Kutna'nın daha önce başlattığı  Mürciî tez üzerine kurulmuş bir islah hareketinin   devamıydı. Her iki mücadele, Emevî valilerinin zorbacı yönetimlerine ve kötü ekonomik politikalarına karşı sürdürülmekteydi. Bu Mürciî liderler, mevali unsuruna destek vererek cizyenin kaldırılması ve askerlere ödenen maaşlara ortak olma isteklerini gerçekleştirmeleri için  onları ayaklandırdılar.[60]  Bu yüzden daha önce Ebû's-Saydâ ve Sabit Kutna'ya destek veren Rebi' b. Imran et-Teymî, Ebû Fatıma el-Ezdî, Bişr b. Curmûz ve Kâsım eş-Şeybânî,  Haris b. Süreyc'in yanında da yer aldılar. Sabit Kutna gibi, Haris de, en önemli desteği Aşağı Toharistan, Cüzcan, Faryab, Talikan ve Belh'ten almıştı. Aynı şekilde, Ebû's- Saydâ ve Sabit Kutna'nın yanında mücadele eden  dihkanlar ve köylüler Haris'in isyanına da destek verdiler.[61]  Bu desteğin altında, "Haris b. Süreyc'in hareketinin Mürciî bir hareket" olması yatıyordu.[62] Haris b. Süreyc, 119/737 yılından itibaren Esed'e karşı mücadelesine Toharistan'da yanlarına sığındığı Hakan'la birlikte  devam etti. Nasr’ın ordusuyla savaşmayı sürdürdü. O, 126/744'e kadar  yaklaşık onüç sene Türk bölgelerinde kaldı. 127/745 yılında Nasr'la anlaşarak Merve döndüyse de, tekrar uygulamaları eleştirerek isyan etti ve 128/746 yılında pek çok yakını ve taraftarıyla beraber öldürüldü. Haris, bu mücadelesinde Cehm b. Safvan ve diğer meşhur Mürciilerden  büyük destek aldı.Haris, Horasan ve Mâverâünnehir'de sadece Mürciî fikirlerin yayılmasında değil, İslâm'ın yayılmasında ve insanların topluca İslâm'a girmesinde de önemli bir rol oynadı. Onun, Türklerle birlikte kaldığı yıllarda, İslâm'ı yayma faaliyetlerine  devam ettiği anlaşılmaktadır.

       Mürcie, Haris ve taraftarlarının yenilgiye uğraması ve pek çoğunun öldürülmesi sonucu,  Horasan ve Mâverâünnehir'de önemli ölçüde güç kaybetti. Böylece, Mürcie'nin mevaliye müslüman Araplar karşısında eşit haklar sağlama, onlara karşı adil davranılmasını isteme  mücadelesi yarıda kaldı.         Haris b. Süreyc isyanı, Emevîlerin, Arap olmayan müslümanlara karşı olumsuz tavırlarının ve ekonomik baskılarının bir neticesi olarak ortaya çıktığı için Mürcie'nin bölgedeki faaliyetleri açısından ve ayrıca, Emevîlerin yıkılışını hazırladığı ve Abbasî ihtilalinin, dolaylı da olsa, başarılı olmasını kolaylaştırdığı için, siyasî tarih bakımından da önemlidir.

       Mürcie'nin bizzat katılmadığı ancak maddî destekte bulunduğu isyanlardan birisi de Zeyd b. Ali'nin 122/739 yılında Emevîlerin zulmüne karşı   isyanıdır. Ebû'l-Ferec, Zeyd b. Ali'ye saygı duyan Mürcie arasında ona destek veren kimselerden sadece Ebû Hanîfe'nin ismini zikretmektedir.[63]

      

       b)Abbasiler Döneminde Mürcie

 

            Emeviler döneminden itibaren Mekke, Medine, Kufe, Basra ve Şam gibi şehirlerde, hatta Kuzey Afrika'da  faaliyet gösteren Mürcie, Emevilerin sonlarına doğru ve Abbasilerin ilk yıllarında Horasan ve Maveraünnehir'de güçlenmeye başladı. Öyleki İrcâ  fikri denildiği zaman Horasan akla geliyordu ve bazı kimseler İrcâ akîdesinin bu bölgeden alınmaması konusunda uyarılar yapıyorlardı. Mürcie, Ebû Muslim'in sürdürdüğü Abbasî davetine ilk yıllarda Emevî zulmüne son vermek için sıcak bakmıştır. Ancak ihtilalin gerçekleşmesinden sonra Ebû Müslim'in de aynı politikaları sürdürdüğünü görünce ona karşı çıkmışlardır. Ancak Ebû Müslim, bu kimseleri ya öldürmüş  ya da başka yollarla sindirmeye çalışmıştır. Gücünün anlaşılması üzerine,  bu mezhep Horasan'daki Haricî ve Şiî tehikesine karşı Abbasiler tarafından  desteklenmiştir. Bu sebeple bölgedeki bütün kadılık ve imamlık makamları Mürciilerin eline geçmiştir. Baştan beri, diğer mezhepler kadar bizzat siyasetin içerisine girmeyen Mürcie, Abbasiler döneminde resmî kadılık görevlerine atanmaları dolayısıyla, her ne kadar Abbasiler'in her politikasını kabul etmedilerse de, özellikle akîde konusundan çok fıkıhla meşgul olmaları yüzünden eski başarılarını sürdüremediler. Diğer taraftan, bazı Mürciîler,  Mihne  döneminde,  devletin “Kur'ân’ın yaratılmışlığı” fikrini dayatmasında,  Me’mun’a  destek vermelerinden dolayı, gerek Bağdad, gerekse Horasan ve Mâverâünnehir'de, Mutezile ile aynı muameleye tabi tutuldular.

            Mürcie'nin tarihinde iki önemli fikri kırılma yaşanmıştır. Birincisi Emeviler döneminde kader problemi, ikincisi Abbasiler döneminde Kur'anın yaratılmışlığı problemi etrafında yaşanmıştır. Bunun neticesinde bu mezhebin mensupları Kaderci/Özgürlükçü  ve Cebirci  olarak ikiye ayrılmışlardır. Hatta öyleki bazı Makalât yazarları, bu görüşü benimseyenleri Mürcie’den bağımsız ekoller gibi göstermişlerdir. Kur'anın yaratılmışlığı probleminde de, kimisi Mu'tezilenin yayınında yer alırken, kimisi de onların bu dayatmasına karşı çıkmışlardır. Tirmiz, Nisabur, Bağdad ve  Rey  Mürcie’si arasında Halku’l-Kur’ân fikrini destekleyenler olmuştur. Bu sebeple bazı Makalât yazarları, başta Bişr el-Merisî  olmak üzere bu görüşte olanları, sırf bu konudaki fikirleri dolayısıyla Mu’tezilî ya da Cehmiyye olarak değerlendirmişlerdir.

            Abbasiler'in ilk yıllarında Horasan'da Belh; Tahiriler döneminde Nisabur, Rey ve Herat; Samaniler döneminde ise,  Mâverâünnehir'de Semerkand, Buhara ve Fergana şehri, Mürcie'nin faaliyet gösterdiği merkezler haline geldi. Öyleki Belh şehrinden Kufe'ye ilim öğrenmeye gelenlerin, özellikle Ebû Hanîfe'yi ve daha sonraları onun öğrencilerini tercih etmeleri sebebiyle, buraya Mürcie'nin kalesi/yurdu (Mürciabâd) adı verildi.[64]              

            Abbasiler döneminde,  bu bölgelerde Mürcie'nin tartışılmaz manevî lideri Ebû Hanîfe'dir. Bu yüzden, orada Mürcie denince,  Ebû Hanîfe ve taraftarları olarak bilinen Re'y Taraftarları akla geliyordu. Ebû Hanîfe'nin ölümünden sonra, Irak'taki öğrencileri, onun daha çok fıkha dair görüşlerini sürdürürken Belh, Rey, Nisabur ve Semerkand'daki Mürciîler, hem fıkhî, hem de itikadî görüşlerini devam ettirdiler. Bölgede temelde Mürciî akideye bağlı Rey'de Neccârilik, Nisabur'da ve Sicistan’da Kerrâmilik, Semerkant'ta Mâtürîdilik olmak üzere üç ayrı fikir ekolü ortaya çıktı.

            Bölgedeki devletçiklerden Saffariler, Haricilerin üstesinden gelebilmek için Mürcie'yi desteklerken Tahiriler onlara karşı cephe aldılar. Ancak büyük destek gördükleri Samaniler döneminde yıldızları tekrar parladı. Mezhep,  bölgedeki dinler ve kültürlerin yanısıra  İsmaililik, Zeydilik, Hadis Taraftarlığı ve Mu'tezile’yle de mücadele etti. Bu üç ekol arasında, sadece Mâtürîdilik, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat içerisinde devam edebildi.

            Ebû Mansûr el-Mâtürîdî'nin ismi, bizzat Mürcie mensupları arasında zikredilmiyorsa da, kaynakların Ebû Hanîfe ve ashabını bu ekolün mensupları arasında saymaları, dolaylı olarak onun da aynı şekilde değerlendirildiğini akla getirmektedir. Bu sebepten olsa gerek, o, Kitâbu't-Tevhîd'de "el-Mes'ele fî'l-İrcâ’ "[65]  adıyla bir başlık açarak Ebû Hanîfe'ye böyle bir ismin neden verildiğini tartışmakta ve onu “Zemmedilen ve Lanetlenen Mürcie'nin” dışında tutmaya çalışmaktadır. Bu tavrı Te'vilât'a da yansımış ve Ebû Hanîfe'nin "Zemmedilen Mürcie"(İrcâü'l-Mezmûm)'den değil "Övülen Mürcie"(İrcâü'l-Mahmûd)'den olduğunu savunmaktadır. O, hadislerde zemmedilen İrcâyı,  "fiilleri Allah'a bırakarak onları kulun fiileri  kabul etmeme ve onlarda kulun tedbirini reddetmekten ibaret olan Cebir" şeklinde; Mürcie'yi ise, "Taat ve masiyet dahil hiç bir fiili kulun fiili olarak görmeyenler"[66]   şeklinde  tanımlamakla, İrcâ ve Mürcie kavramına kendi dönemine kadar yapılmamış bir yorum getirerek,  hadiste zemmedilen Mürcie'nin, bu olduğunu ileri sürmektedir. Muhtemelen Mâtürîdî, Ebû Hanîfe ve dolayısıyla kendisini bazı uydurma hadislerde lanetlenen Mürcie'den aklamak için böyle bir yola baş vurmuştur. Aslında Matüridi, eserlerinde büyük günah, İmanın tanımı, İmanda artma eksilme, İmanda istisna, İman-İslam ilişkisi, İman-Amel ayrımı, Va'd ve Vaîd gibi  temel konularda Mürcie'yi savunduğu görülmektedir.[67]  Ayrıca Ebû Mansûr el-Mâtürîdî'nin ilim silsilesi  Mürciî akideyi  benimsemiş şahıslarla üç ayrı yolla Ebû Hanîfe'ye kadar uzanmaktadır. Onun, Ebû Hanîfe'nin görüşlerini en iyi bilenlerden olduğu,  eserlerini bu görüşleri kesin olarak isbatlamak ve delillendirilmek için yazdığı bilinmektedir. Onun eserlerinde Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat kavramını hiç kullanmaması dikkat çekicidir.

            Muhammed b. Kerram ve taraftarları,  Hüseyin b. Muhammed b. en-Neccar ve taraftarları Mürcie'nin aşırı uçlarını temsil ederken, Ebû Mansûr el-Mâtürîdî ve öğrencisi Hakîm es-Semerkandî gibileri bu akımın mutedil ve ana bünyesini temsil etmekle kalmamış aynı zamanda bu ekolün sistematik bir kelamını da oluşturmakla Mürcie ile Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat arasında bir köprü görevi görmüştür. O, Kitâbu't-Tevhîd'inde her ne kadar Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat kavramını kendi Kelâm sistemi için kullanmamışsa da, kendinden sonraki yazarlar, muhtemelen ilk defa Pezdevî tarafından, " Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'ın reislerinden"[68]   kabul edilmiştir. Hatta bazı kereler, genel olarak sadece Semerkand ekolü olarak isim verilmeden zikredilmiştir.  Onun Kelâm sistemi, önceleri daha çok  Mâtürîdiyye şeklinde kendi adıyla, fakat daha sonraları Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat olarak isimlendirildi. Bununla birlikte, Mürcie'nin temel tezleri Matüridî kelam ekolüne mensup kelamcılar tarafından savunulmaya devam edildi.

 

       7- Mürcie'nin Görüşleri

 

Mürcie, siyasî ve itikadî, fıkhî ve tasavvufi3i meselelerin çözümü konusunda pek çok görüş ileri sürmüştür. Ancak onlar, daha çok iman nazariyeleri ile dikkat çekmişlerdir. Aslında Mezhepler Tarihi'nin kaynakları, onlardan bahsederken, daima bu iman nazariyeleri üzerinde durmuş,  Haricî ve Hadis Taraftarları'ının eserleri ise, onların bu konudaki görüşlerini çürütmekle meşgul olmuşlardır. Haricilerin iman ve küfürle ilgili görüşlerini reddederek  kendilerine özgü ve orjinal görüşlerini ortaya atan Mürcie, bu konuda onlara muhalefet eden ilk fırkadır. Mutezile'nin ortaya çıkmasıyla, bu mesele onlarla Mürcie arasında tartışılmaya devam etmiştir.  İman nazariyesiyle, Haricî ve Hadis Taraftarları'nın karşısında yer alan Mürcie, diğer konularda, kendi aralarında ayrılığa düşmüşlerse de, bu konuda, bazı noktalar hariç, temelde aynı görüşleri savunmuşlardır.

 

a) İ'tikadî Görüşleri

      

1-Büyük Günah

 

Mürcie, büyük günah işleyenin dünyadaki durumu ile Ahiret’teki durumunu birbirinden ayrı ele alır. Şöyle ki Kıble Ehli'nden büyük günah işleyenler (Fâsıklar), imanlı olmaları dolayısıyla mümindirler, ancak büyük günah işledikleri için aynı zamanda fasıktırlar. Onların durumları Alah'a kalmıştır, dilerse affeder, dilerse cezalandırır.[69]   Onlar, fıskı İmanın zıddı kabul etmediklerinden ve amelleri İmanın bir parçası olarak görmediklerinden, büyük günah işleyeni fıskı ve fücuru ile birlikte kamil bir mümin saymaktadırlar. Günah işleyen ister te'ville, ister tevilsiz işlesin, yani her hangi bir yorum sonucu işlesin durum aynıdır. Çünkü bütün günahlar fısktır. Bu yüzden onlar, te'ville kan dökmeleri, kadınları esir almaları ve malları  yağmalamalarından dolayı Hariciler'i fasık  olarak görmüşlerdir.[70] Büyük günah işleyenin, günahı dolayısıyla fasık olmakla beraber gerçek mümin olmaya devam ettiği fikrini " Küfürle birlikte iyi ameller ( ta’at ) fayda vermediği gibi, İmanla beraber de kötü ameller (seyyie/ma’siyet) zarar vermez "[71]  şeklinde formüle ettikleri için, bu ilke Mürcie'nin tanımı olarak kabul edildi. Onlar böyle bir ifadeyle, büyük günah işleyenin ne bu dünyada, ne ahirette hiç bir ceza görmeyeceğini kasdetmişlerdir. Çünkü burada anlatılmak istenen, büyük günahın  kişinin İmanına zarar vermemesi ve küfre girmemesi hususudur. Yani, onlar iyiliklerin daha ağır bastığını, bu sebeple tek bir iyiliğin bile şirk ve küfrün dışındaki diğer günahları ortadan kaldırabileceğini ileri sürerler. Böyle bir fikri, büyük günah işleyen herkesi İmandan, İslamdan ve İslâm toplumunun bir üyesi olmaktan çıkmış kabul eden  Haricilerin,  onlara kafir muamelesi yapmalarına engel olmak ve Allah'a inandığını açıkca söyleyen kimseye büyük günah işlemiş bile olsa İslâm'da  bir yer bulabilmek için ileri sürdüler. Ahiret’teki durumunu ise, Allah'ın dilemesine bıraktıkları için  onun ceza görmeyeceğini iddia etmediler. Bu yüzden onların dünyevî cezaları yürürlükten kaldırdıklarını söyleyebilmek de oldukça zordur. Asıl amaçları, büyük günah işleyenin bu dünyada mümin ve müslüman olduğunu ortaya koymaktı. Bu iddialarını doğrulamak için Kur'ân'dan pek çok ayeti delil olarak kullanmaktadırlar.[72] Aksine onların, günahkar müminle ilgili şu noktada birleştiklerini görmekteyiz: " Ehl-i Salat'tan ( Ehl-i Kıble ) Allah'ı ve resullerini bilip onu ikrar eden ve bundan sonra büyük günah işleyen biri, sahip olduğu bu İmanı dolayısıyla mümindir  ve İmanını kaybetmemiştir. Bununla beraber,  kendilerinde bulunan fısk sebebiyle aynı zamanda fasıktırlar. "[73]  Amelleri İmana dahil etmeyen Mürcie,  terkini helal görmedikçe, daha sonra kaza etmek suretiyle bir kimsenin namaz ve orucunu terketmekle kafir olmadığı fikrini benimsemiştir. Hatta bir Peygamber'i öldüren veya döven birisi, bu fiili dolayısıyla değil onu hafife alması, ona düşmanlığı ve kini dolayısıyla (Peygamber'i, Peygamber olduğu için öldürmesi dolayısıyla) kafirdir.[74]            Büyük günah işleyenin Ahiret’teki durumuna gelince,  Allah bilir, dilerse cezalandırır dilerse affeder.[75]  Mürcie'ye göre, hükmün Allah'a  ertelenmesi, sadece büyük günah işleyenlerin durumuyla ilgilidir. Çünkü günah işlememiş ve günahından tevbe ederek ölmüş olan cennetliktir. Kafir olarak ölmüş ise, cehennemliktir. Bu yüzden onlara göre, başta Hz. Osman, Ali ve taraftarları olmak üzere büyük günah işleyen hiç kimsenin  cennetlik veya cehennemlik olduğuna bu dünyada şahitlik edilemez.[76]  Hz.Osman ve Ali için böyle bir İrcâ'yı, ilk uygulayan Mürcie, daha sonra bunu bütün günah işleyenler için yürürlüğe koydu. Mürcie'ye göre, günah işlememiş veya ölmeden önce tevbe etmesi sonucu günahları affedilmiş bir mümin için cennetlik, küfür üzere ölen birisi için cehennemlik olduğuna şahitlik edilebilir. Ama  büyük günah işleyen bir mümine gelince cezalandırılması veya mükafatlandırılması ile ilgili verilecek karar Allah'a bırakılır. Allah dilerse affeder dilerse azab eder. Bu görüş, daha sonraları Ehl-i Sünnet'in bütün çevrelerince temel bir esas olarak benimsenmiştir.

       Mürcie, genelde, Kur'an'daki her hangi bir ayete dayanarak bir görüş ileri süren  kimsenin asla tekfir edilemeyeceğini savunur. Bir insanın  yorumuyla veya işlediği günah dolayısıyla tekfir edilebilmesi için bütün müslümanların  aynı fikirde birleşmelerini şart koşar. Eğer ayetin delaleti açık ve seçikse, herkes aynı anlamı anlıyorsa tenziliyle aynı olan bir ayeti inkar küfre götürebilir. Ancak ayetin yorumu tek değilse ve tenzilinden farklı yorumlara müsaitse, bu durumda farklı yorum yaptığı için ya da bir başkasının yorumunu inkar ettiği için ayeti inkar etmiş olmaz ve tekfir edilemez.

 

       2-İman-amel İlişkisi

 

       Amellerin iman olmadığı ve onun özüne dahil edilemiyeceği konusunda bütün Mürciiler hem fikirdir. Ameller imanın neticesi olduğu için onların iman olarak isimlendirilmesi sadece mecazen mümkündür.[77]  Bu yüzden Mürcie amellere inanmayı ayrı şey, farz olduğunu bildiği halde yerine getirmemeği ayrı şey kabul ederler. Farz olduğuna inanmayan kafir, farz olduğuna inandığı halde kılmazsa günahkar mümin olur. Onlara göre namaz, oruç, zekat, hac iman değil imanın dışında birer farzlar veya İman ve İslam'ın ilkeleridir ( Şerâi).[78]  Kur'ân'da pek çok yerde iman edenlerin ve salih  amel işleyenlerin Arapça’da atıf harfi olan “vav”la birbirinden ayrılması, aynı isim altında birleştirilmemesi amellerin imandan olmadığının delilidir. Eğer, taatler İmandan olsaydı, Allah amel ve İmanı ayırmazdı. Aynı şekilde, bu ayetlerde geçen lafızlar aynı anlama gelseydi, onların tekrarı anlamsız olurdu. Bu da gösteriyor ki amel ve İman ayrı ayrı şeylerdir. Onların amellerin İmandan sayılmasıyla doğacak bazı tehlikelerden endişe etmeleri de, amelleri İmanın dışında başka farzlar olarak kabul etmeye sevketmiştir. Eğer namaz, İman olursa bir defa bile terk edenin, İmanını terketmiş sayılması gerekecektir. Eğer ameller imandan olsaydı, Nebîler bile bütün iyilikleri (ta’atları) tamamlayamadığından hiç kimsenin imanı makemmel olmazdı.  Aynı şekilde tek bir günah işleyenin imanı da tam olmazdı. İman vacipleri yerine getirmek, haramları terketmek  olursa hiç kimse gerçek mümin olduğunu söyleyemeyecektir. İslâm'a girmenin şartı ameller değil Allah'ı ikrar ve tasdiktir. İnsanlar, amelleri terketmekle  mümin ismini kaybetmez, ama tasdiki kaybetmekle iman ismini kaybeder. Müminlerin iman ismi amellerden önce olması amel ve imanın ayrı olduğunu gösterir. İnsanların farzları işlemeleri iman etmiş olmalarından dolayıdır. Yoksa imanları farz olan şeyleri işlemiş olmalarından doğmuş değildir. İnsanlar tasdikte birbirine eşit, fakat amellerde birbirinden farklıdır.  Ayrıca fakirin zekatı vermesi gerekmez, ama zekatın farziyetine inanması gerekir.  Mürcie bu yüzden amelleri hafife almakla suçlanmıştır.

       3-İmanda İstisna

 

       Bu temel esasla, bir kimsenin, " İnşallah, müminim " veya " Ümit ederim, müminim "  yerine, " Ben gerçekten müminim " diyerek İmanına şek ve şüphe katmaması gerektiği  kasdedilmektedir.   Mürcie,  şartlı İmanı  yasaklayarak  şartlı  mümin olduklarını söyleyenleri ,  "  İmanından şüphe edenler " (Şakkûn) olarak tanımlamışlardır.[79]  Çünkü Hz. Peygamber'in tebliğinden sonra, insanlar, ya  mümin,  ya kafir, ya da münafıktır. Bu üç grubun dışında bir grup olmadığına göre, mümin olan birinin gerçekten müminim demesi gerekiyordu.

       Ebû Hanîfe'ye göre, bir kimseye sen mümin misin? diye sorulduğunda, Allah bilir şeklinde cevap verirse, o kimse imanından şüphe etmektedir. İmanından şüphe eden kimse, münafık da değildir. Bu yüzden ben gerçekten müminim demesi gerekir, çünkü gerçek bir mümin, İmanından şüphe etmez.  Her ne kadar amellerinde kusur etse de, yine  gerçek mümin olup, İmanı meleklerin İmanı gibidir. Ancak, kim,  cennetliğim veya cehennemliğim derse, yalan söylemiştir.[80] 

 

       4-İmanın Tanımı

 

       Mürcie'nin imanın tanımı ile ilgili görüşlerini üç grup halinde ele almak mümkündür. Birinci görüşe göre iman, kalple gerçekleşen marifettir veya tasdiktir. Cehm'e ve taraftarlarına göre; İman, yalnızca Allah'ı, Resulleri'ni ve O'ndan gelen herşeyi bilmektir. Marifetin dışındaki dil ile ikrar, kalb ile kabullenme, Allah'ı ve Resulü'nü sevme, onlara saygı, onlardan korkma ve azalarla amel İman değildir. Küfür ise, Allah'ı bilmemek olup, İman ve küfrün her ikisi de, sadece kalpte bulunur.[81]  Bazı Mürciîler, İmanı sırf marifet olarak tanımlama yerine, lügatteki anlamını esas alarak, sırf tasdik şeklinde tanımlamayı tercih ettiler.  Kalp ve dil ile gerçekleşen bu tasdik yoksa, İman da yoktur  diyerek  dilin ikrarı (İkrârün bi'l-Lisân) yerine dilin tasdiki (Tasdîkun bi'l-Lisân) kavramını kullanan bu grubun mensuplarının, Bişr el-Merisî ve taraftarlarının olduğu kaydedilmektedir.[82] İmanın sırf tasdik olduğu  fikrinde olanlar, bu görüşlerini temellendirmek için,  söz bulunduğu halde İmanın kabul edilmediğinden bahseden bazı ayetleri  delil getirmektedirler. İkinci görüşe göre, İman,   dil  ile ikrar  kalp ile tasdiktir. Yani  İman, Allah'ı ve ondan gelen şeyleri toptan kalp ile tasdik, dil ile ikrar etmektir.[83] Bu, genel olarak Ebû Hanîfe ve ashabının oluşturduğu Kufe'li Mürciî fakih ve zahidlere ait olup,   Mürcie'nin çoğunluğunun görüşüdür.[84] Üçüncü görüşe göre, İman sadece  dille ikrardır. Muhammed b. Kerram ve taraftarlarınca benimsenen bu görüşe göre, İman, kalbin değil dilin ikrarı ve tasdikidir. Kalb ile bilmek İman olmadığı gibi, dil ile ikrarın dışında hiç bir şey de İman değildir. Bu sebeple, Resulullah döneminde münafıklar gerçek mümindiler. Küfür ise, Allah'ı dil ile tanımama ve inkardır.[85] Mürcie, İmana üç farklı tanım getirdiyse de, bu tanımların hiç birisinde, amelleri İmana dahil etmediler.

 

       5-İmanda Artma ve Eksilme

 

       İmanın, amellerle artmayacağı, amelleri terketmek veya günah işlemekle de azalmayacağı fikri Mürcie tarafından ısrarla savunulmaktadır. Mürcie arasında sadece, Hüseyin b. Muhammed b. en-Neccar[86]  İmanın artacağı, ama eksilmeyeceği fikrinde ise de, bununla, amellerle İmanın artması ve amellerin terkiyle azalmasını kasdetmemektedir.  O'na göre, ikrar yoksa, tek başına marifet taat değildir. Allah tek emirle, inanılması gerekenlerin hepsine inanmamızı emretmiştir. Bunları yapmayan O'na itaat etmiş olamaz. Bir kimse, bu hasletlerden birisini terketmekle kafir olmadığı için,  insanlar İmanlarında birbirinden farklıdırlar. Bazısı Allah'ı daha çok bilebilir veya tasdiki daha güçlü olabilir. Bu bakımdan İman artar ama eksilmez. Mümin olandan İman ismi, yalnızca küfürle kalkar. Ebû Hanîfe'ye göre,  İmanın eksilmesi, küfrün artması, küfrün artması ise İmanın eksilmesi halinde mümkün olabilir. Bir şahsın aynı anda hem mümin, hem kafir olması mümkün değildir.  Halbuki mümin gerçek mümin, kafir de gerçekten kafirdir.[87]   

 

       6-İmanda Eşitlik

 

       Bütün müminler, İman konusunda, birbiriyle aynı olup, birinin diğerine üstünlüğü yoktur.[88]  Mürcie'nin bu esası, Kitâbu'l-Îmân'larda şu şekilde ifade edilmiştir: " İnsanlar, İmanlarında birbirlerinden üstün değildirler, bu sebeple, onların günahkarları da, salih amel işleyenleri de, İman konusunda eşittirler.[89] Müminlerin İmanları meleklerin İmanı gibidir.[90] Onlara göre, İmanın ikrar, marifet ve Allah'a boyun eğme gibi bir takım hasletleri vardır. Bunlardan herbirisi taat veya İmanın bir kısmını oluşturur. İmanın bir kısmını yerine getirirse kafir, hepsini yerine getirirse, mümin olur. Bu bakımdan, İmanı oluşturan hasletlerde, bu hasletlerin sahipleri birbirinden üstün olabilirler.[91] Alah'ın vahyi tamamlandıktan sonra,  insanların İman konusunda birbirinden üstün olacak yanı kalmadı. Bu yüzden, bütün insanların (müminlerin), Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi ilk müslümanların İmanı ile Haccac, Ebû Müslim el-Horasanî ve diğerlerinin İmanı aynıdır. Diğer yandan, Allah'ın kullarına farz kıldığı İman, bütün kulları için farz kılınmış olan aynı İmandır. Yani bir şahıs için vacip olan İmanın aynısı bütün şahıslar için de vaciptir. Ebû Hanîfe, bu fikri, Kitâbu'l-Âlim ve'l-Müteallim'de, şöyle formülleştirmiştir: " Bütün müminler, marifet, yakîn, tevekkül, Allah sevgisi, Allah korkusu  ve İman konusunda eşittirler. Bunların dışında İmanı ilgilendiren konularda, birbirinden farklıdırlar. Aynı şekilde küfürde de kafirler eşittirler "[92]   Ebû Hanîfe'ye  göre,  sema ehlinin ve Resullerin dini aynıdır. Farklı olan sadece, farzlardır.[93] O'na göre, İman ve tevhitte inananların eşit olması demek, insanların ve Meleklerin, İman konusunda eşit olması demektir.  Bir insan, amellerinde kusur etse bile, İmanı bakımından gerçek mümindir ve onun İmanı Meleklerin İmanı gibidir.[94]

 

       7-İman-İslam İlişkisi

 

       Mürcie, İman ve İslam'ın aynı manaya geldiği  ve her müslüman için mümin , her mümin için de müslüman tabirinin kullanılabileceğini ileri sürmektedir. Ebû Hanîfe'ye göre, İman, tasdik, marifet, yakîn, ikrar ve İslam demektir. Aslında bu kelimeler birbirinden farklı, fakat aynı manaya, yani  İman manasına,  gelen kelimelerdir. İmanın tarifinde bu anlamlar bizzat ifade edilmiştir. Şöyleki, İman; Allah'ın Rab olduğunu, hem ikrar ve tasdik etmek, hem de  şüphesiz kesin bir bilgiyle bilmek, tanımak  ve aynı zamanda  O'nun Rab oluşunu  kalbi ve diliyle kabullenmektir ( İstislâm). Bütün bunlar, farklı isimler olsa da, manaları aynıdır. Mesela; bir kişi için   Ey İnsan!, Ey Adem! veya Ey Filan denmesi gibi.  Bu kelimeleri söyleyen kimse, onlarla aynı manayı kastettiği halde,  onu muhtelif isimlerle çağırmaktadır.[95] Yani İman, ikrar ve tasdik iken, İslam; Allah'ın emirlerini kabullenmek ve  Ona itaat etmektir. Bu iki kelime arasındaki fark, sadece sözlük anlamı itibariyledir. Bu ikisi, bir şeyin içi ve dışı gibi olup, İslamsız İman İmansız İslam olamaz. Yalnız geniş anlamlı olan Din kelimesidir. Bu hem İmana , hem İslama, hem de  şeriatlerin bütününe verilen bir isimdir.[96] Bu prensip,  Mürcie tarafından, " İman ve İslam tek bir isimdir. İmanın derece itibariyle İslama bir üstünlüğü yoktur "[97]  şeklinde formülleştirilmiştir. Mürcie,  bu fikri benimsemekle  amelleri  hem  İmanın  hem de İslamın dışında bırakmıştır.

 

       8-Va'd ve Vaîd

 

       Va'd; Allah'ın emir ve yasaklarına uyan kimseyi mükafatlandıracağına söz vermesi, Vaîd ise, emirlerine uymayan ve bazı günahları işleyenleri ebedî bir ceza ile  tehdit etmesidir.         Mürcie " Diğerlerinin durumu Allah'ın emrine kalmıştır; O dilerse onları affeder, dilerse cezalandırır"[98] ayetini esas alarak, Muhammed ümmetinden büyük günah işleyenin durumunu Allah'a bırakarak, affedileceği veya cezalandırılacağı konusunda kesin bir hüküm vermemiştir. Onlar, genelde, Allah'ın va'dinin değişmeyeceğini, ama vaîdinin  değişebileceğini, bazı kayıtlarla daraltılabileceğini veya va'dde istisnanın olmadığını, sadece vaîdde gizli bir istisnanın olduğunu  iddia ettiler. Çünkü sevap  ve mükafatlandırma, onlarca bir fazilet ve üstünlüktür. Allah, onu ifa eder. Va'dden dönme, bir noksanlık ve yalan olacağından onu yerine getirir. Cezalandırma ise adalettir. Allah'ın istediği şekilde tasarruf hakkı vardır. Bu nedenle vaîdden dönmek, noksanlık sayılmaz, çünkü vaîdden dönme fazilet sahibi ve bağışlayan birinin vasfıdır.[99] Aslında Mürciîler, ayet ve hadislerde geçen tehdit ve uyarıların, müminleri de muhatab aldığını  kabul ederler. Bazı Mürciîler, Nisâ 11. ve 93. ayetiyle  Nûr 4. ayetteki  ve benzeri ayetlerdeki tehditlerin ifade olarak umumîliğini, mana itibariyle ise hususîliğini iddia ettiler. Mürcie arasında bir grup da, vaîdin Kıble Ehli için değil  sadece müşrikler için olduğunu ileri sürmektedir. Mesela; Allah her hangi bir mümini kasden öldüren veya diğer ayetlerdeki tehditler, bu şeyleri bizzat haram kabul ederek yapanlar için değil, helal kabul ederek yapanlar içindir. Allah'ın va'dine gelince, o, müminler için vaciptir, çünkü Allah va'dinden dönmez. Allah için affetmek, şanına daha layıktır.[100]  Mürcie'ye göre; büyük günah işleyen, ebedi Cehennem'de kalmayacaktır. Resulün şefaati, Kıble Ehli'nden hem mümin hem de fasık içindir.[101]

 

       b-Siyasi Görüşleri

 

       Mürcie, müslümanların birlik ve beraberliğini her şeyin üstünde tutar ve bunu dinin geliş amacı olarak görür. Bu sebeple müslümanlar arasında, ilk dönemlerde meydana gelen ayrılıkları tasvip etmez. Hata bu olaylarda yer alanlarla ilgili olarak, onlara yetişmedikleri, olayları bizzat görmedikleri ve kimin haklı olduğu konusunda kesin bir kanıt olmadığı için verilecek hükmü Allah'a bırakırlar. İlk dört halifeyle ilgili olarak, Ebû Bekir ve Ömer'i, haklarında ümmetin her hangi bir tartışması olmadığı için sonuna kadar  savunurlar, dostluklarını sürdürürler. Osman ve Ali'ye gelince ümmetin, bu ikisi konusunda ikiye ayrılması sebebiyle, dünyada mümin olduklarını, işledikleri günah ve hatalarından dolayı ahirette nasıl bir ceza göreceklerini bilmediklerinden, verilecek hükmün Allah'a bırakılması gerektiğini iddia ederler. Mürcie, Hz. Osman ve Ali'nin durumunu Allah'a bırakarak kıble ehlinden hiç kimseyi büyük günahı dolayısıyla tekfir etmediği için, Haricî ve Şiî olmayan, çoğunluğun oluşturduğu geniş bir kitlenin desteğine sahipti. Çünkü onlar, Haricîler gibi son iki halifeyi, diğer sahabeyi ve büyük günah işleyen herkesi tekfir etmiyor, Şiâ gibi ilk üç halife aleyhtarlığı yapmıyor ve Emevîler gibi, Hz. Osman'ı methedip, Hz. Ali'yi lanetlemiyorlardı. Onların Hz. Osman ve Ali'nin dost veya düşman edinilmemesi şeklindeki görüşleri, Emevîlerle olan ilişkilerinde önemli bir rol oynamaktaydı. Hz. Ali'ye hutbelerde lanet okuma geleneğini başlatan Muaviye'yi, bu politik davranışı dolayısıyla sevmiyorlardı. Bu yüzden yaşlı Mürciîler, Muaviye'ye yetişmeyen genç nesli ondan uzaklaşmaya (teberrî) çağırıyorlardı.[102]

       Mürcie arasında, Emevîlere karşı gerçekleştirilen isyanlara ve diğer siyasî hareketlere katılma konusunda, ortak bir tavır bulunmadığını görmekteyiz. Tarafsızlar diye bilinen geniş tabanlı bir grup arasından çıkmaları, onlar arasında siyasî  hadiselerde yer alıp  almama konusudaki farklı eğilimlerin Mürcie'de de devam etmesine  sebep olmuştur. Bu konuda rivayet edilen hadislerden hareketle, siyasî hadiselere karışmayanlar arasında, haksız tarafla mücadelenin şart olduğunu ileri süren, baştakine itaati telkin eden ve uzleti tercih eden üç eğilimin varlığı tesbit edilmiştir.[103] Mürcie içerisinde, bu üç eğilim bulunmakla beraber, haksız tarafla mücadeleyi şart koşanların ağır bastığını ve kaynaklara daha çok onlarla ilgili haberlerin yansıdığını görmekteyiz.

       Müslümana kılıç çekmenin karşısında olan Mürcie, siyasî yönetime karşı, Şîa ve Hariciler gibi, bir grup halinde sürekli mücadele içerisinde olmamışlardır. Her hangi bir tarafta yer almanın zorunlu olduğu ve yöneticilerin zulüm ve işkenceye baş vurdukları durumlarda bu esasa bağlı kalmayarak tepkilerini göstermişlerdir. Bu durumlarda, bütün Mürciîler  paylaşmamakla beraber, genelde yöneticileri, küfrü gerektirmeyen bir sapıklık içerisine düşmüş mümin ve müslüman kabul etmeyi sürdürmüşler, fakat onlardan teberrî ederek dostluklarına son vermişler, onlar için af dilemenin Allah tarafından  yasaklandığını iddia etmişler, hatta bazan beyatlarını bozmuşlardır.[104]

       Mürcie, şu ana kadar, Şiî kaynaklardan gelen bazı bilgiler dolayısıyla, Emevilerin bütün bütün destekçileri olarak görüldü. Ancak Salim b. Zekvan ve diğer dökümanların yayınlanması sonucu, bu kanaat değişmeye başladı. Çünkü Salim'in Sîre'sinde anlatıldığına göre, Mürcie, Muaviye'yi eleştiren ve onunla dostluğu haram kılan bir gruptu. Aslında Mürcie'nin Ömer b. Abdilaziz'le ilişkileri son derece iyi idi, ancak diğer Emevî halifelerini meşru görmekle beraber, onların zulmüne ve haksızlıklarına karşı susmadı ve boyun eğmedi. Onların yaptıkları zulme son vermek için, Abdurrahman b. Muhammed'in 81/700'de, Yezid b. Mühelleb'in 101/719'da yaptığı isyana topluca katıldılar. Hatta Emevilerin sonlarında, Mürcii bir lider olan Haris b. Süreyc komutasında 116/734'de yapılan isyanla, onların sonunu hazırladılar. Onlar, bu konuda " Mecbur kalmadıkça ve kanları dökülmedikçe bir müslümanın kanını asla akıtmayacakları" şeklinde bir prensip geliştirdiler. Mürcie'nin Emevilerle ilişkilerinde tek bir siyasî tavır belirlediklerini söylemek mümkün değildir. Ancak Bütün Mürciîleri,  Emevîlere beyat etmelerini delil getirerek, onların sadık destekcileri olarak görmek yanlıştır. Mürcie, tabanı itibariyle mozaik bir yapıya sahip olduğundan, daha önce bahsettiğimiz Tarafsızlar grubu arasındaki üç ana eğilimi içinde bulundurmaktadır. Bu yüzden  haksızlık ve zulme karşı mücadeleyi seçenler ağır basmakla beraber, bazıları yönetime itaati  ve  bazıları da uzleti tercih etmişlerdir. Şimdiye kadar, Mürcie'nin özgürlükçü olmadığı, hatta Cehm b. Safvan gibi kimseler dolayısıyla insan özgürlünü kabul etmediklerini, bu sebeple de Emevilerin her dediğine itaat ettikleri düşünülmekteydi. Ancak bu ekol içerisinde Cebr fikrinin ileri süren kişi  olarak görülen Cehm bile, Emevilere karşı Horasan ve Maveraünnehir bölgesinde yapılan Mürciî isyana katılmış ve bu isyanın önderlerinden Haris b. Sureyc'in danışmanlığını yapmıştır. Kader konusundaki düşünceleri, Emevilere karşı çıkmalarına engel olmamış, tam aksine sebep olmuştur. Çünkü onlar, Allah'ın kaderiyle zulmettiklerine inanalara Allah'ın kaderiyle isyan etmişlerdir. Ancak  böyle bir şeye mecbur kalmadıkça, asla baş vurmamışlardır.

       Mürcie, diğer mezheplerden oldukça farklı bir siyaset nazariyesi geliştirdi. Onların çoğunluğu tarafından benimsenen bu nazariyeye göre, hilafetin Kureyşten olması şart değildir. Bu görüşü savunanlar için " Mürcie için Mürcie " tanımlaması yapıldı. Hatta bazı kaynaklar, bu sebeple onları Haricî Mürciiler olarak isimlendirdi. Aslında Haris b. Sureyc'in isyan sırasında Emevi valilerinden yaptığı taleplere bakılacak olursa, onların seçilecek halife veya valinin meşruiyetini halktan alması gerektiğini iddia ettikleri ve bunu  " müslümanlar tarafından seçilmesi" (Şûrâ beyne'l-Müslimîn )  veya "Herkesin razı olacağı birisine beyat edilmesi" (el-Bey’a li'r-Rızâ) şeklinde ilkeleştirdiklerini görüyoruz.[105] Bu bakımdan, Mürcie'yi İslam düşüncesinde teorik ve pratik olarak, meşruiyetini halktan alan bir yönetim biçimini savunan ilk mezhep olarak görmek doğrudur. Muhtemelen bu sebepten dolayı, Orta Asya'da Abbasiler döneminde, Tahiriler, Saffariler, Samaniler gibi mahalli devletçikler kurulabilmiştir. Hatta bir anda iki ayrı halife olabileceği fikri de Mürcii çevrelerden gelmiştir.

       c-Fıkhî Görüşleri

 

       İtikadî konularda olduğu gibi, fıkhî konularda da akla, akıl yürütmeye, tevile, nazar ve kıyasa büyük önem vermelerinden dolayı İslam düşüncesinde aklı, aklî istidlalleri, kıyası, nazarı ve tevili sistematik olarak kullanan ilk ekolün Mürcie olduğu söylenebilir. Hicri I. asrın son çeyreğinden itibaren Mürcie'nin fıkhî görüşleri, Hammad b. Ebi Süleyman'ın başını çektiği ve daha sonra Ebû Hanîfe etrafında odaklaşan bir grup tarafından Kufe'de sistemleştirildi. Mezhebin Hammad b. Ebî Süleyman'dan sonra fıkhî ve itikadî konulardaki tartışılmaz otoritesi Ebû Hanîfe idi. Ebû Hanîfe ve taraftarları problemlerin çözümünde, özellikle fıkhî konularda, re’yin kullanımı üzerinde ısrar etmeleri ve pek çok meseleyi bu yöntemle çözmeye çalışmaları sebebiyle, kendilerine, muhalifleri tarafından Rey Taraftarları, Kufe Mürciesi veya Fukaha Mürciesi gibi isimler verildi.[106]          Haricî, Şiî, Mu’tezili, Sünnî Makalât yazarlarının pek çoğu, Mürcie ile Rey Taraftarları arasında, gerek mensupları gerekse fikirleri itibariyle bir ilişkinin varlığından açıkça ya da dolaylı olarak bahsetmektedirler. Hatta bazıları, Ebû Hanîfe'nin Ashabı veya Rey Taraftarları adı altında onları doğrudan Mürcie'nin bir alt grubu olarak vermektedirler.[107]  Mürcie mezhebine mensup Rey taraftarları, Abbasilerin kuruluş yıllarından itibaren pek çok merkezde kadılık görevini ellerinde tuttular. Hatta Harûn er-Reşid kadılık makamına Ebû Yusuf'u getirmesiyle Horasan ve Mâverâünnehir'deki kadılık görevleri Hanefî-Mürciîlerin eline geçti. Böylece Kufe ve Bağdad'dan sonra Rey Taraftarları’nın en güçlü merkezleri bu bölgeler oldu. Ebû Hanîfe'nin fıkıhta ve itikadî konularda gerçek temsilcisi,  Belh, Merv, Semarkand ve Fergana Mürciesi olmuştur.

       Uzun süre mezhebin fıkhi merkezi olmaya devam eden Kufe'nin itibarını kaybetmesi üzerine Belh ve Merv Fukahası ön plana çıktı. III. ve IV. hicri asırlarda ise Mürciî-Hanefî fıkhının merkezi  Semerkand, Fergana ve Buhara  olmaya başladı. Hanefî mezhebinin fıkhî görüşlerine göre amel etmiş oldukları için bütün Mürciîler Hanefîdir ve Rey taraftarıdırlar. Hatta Horasan ve Mâverâünnehir'de Mürcie'nin mümeyyiz vasıflarından birisi Hanefî ya da Rey Taraftaro olmaktır ve bu adlarla yayılmıştır.

 

       d)Tasavvufî Görüşleri

 

       Mürcie'nin imanla ameli birbirinden ayırması ve   kalbî tasdike ya da dilin ikrarına çok özel bir önem atfetmesi, farklı görüşlere ve mezheplere karşı oldukça hoşgörülü davranmalarına sebep oldu. Onlara göre bütün müminler, imanlarından dolayı Allah'ın velileridir ve imanlarında eşittirler. Kıble Ehli'nden hiç kimse, büyük günah işlediği için veya te’vil yaptığı için,  yani farklı görüş ileri sürdüğü için tekfir edilemez. Bu kişi hakkında hüküm verecek olan Allah'tır. Özellikle Belh ve Nisabur Mürciîleri arasında zühd, takva  ve abidliği ile meşhur Selm b. Salim, Halef b. Eyyub, İbrahim b. Yusuf, Nusayr b. Yahya, Ahmed b. Harb ve Muhammed b. Kerram gibi kimseler vardı. Mürcie'nin iman anlayışı, Sufîliğin Mürciî çevrelerde yayılmasına zemin hazırlamıştır. Muhammed b. Kerram, Horasan ve Mâverâünnehir'in çeşitli şehirlerinde "hankahlar" açarak  Sufiliğin bölgedeki ilk tohumlarını yaymaya çalışmıştır.[108] Mürciî anlayış, daha sonraları, Ebû Leys Semerkandî ve Ahmed Yesevî'nin tasavvufî düşüncelerinin oluşmasında dolaylı olarak tesirli olmuş ve bu dönemden sonra mezheb akılcılıktan irfaniliğe doğru kaymaya başlamıştır. Ayrıca Türklerin İslamlaşmasında önemli rol oynayan Mürcie, sonraki dönemlerde yerini Sufîliğe bırakmıştır.

 

       8-Mürciî Fırkaları

 

       Makalât yazarları, Mürciîleri, kendi aralarında pek çok fırkaya ayırmış, hatta  her bir fırkayı küçük alt gruplara bölmüşlerdir. Pek çoğu yapay olmakla beraber, 70'e yakın Mürciî fırka ve tali koluna yer veren İslâm Mezhepleri Tarihi’nin  klasik kaynakları, birbirinden farklı tasnifler yapmaktadırlar. Bazıları Mürcie'yi Horasan, Kufe, Irak veya Şam Mürcie'si şeklinde bölgesel olarak; bazıları fırka liderlerine göre Sevbâniyye, Kerrâmiyye, Gaylâniyye, Şimriyye, Tumeniyye, Neccâriyye şeklinde; bir kısmı, uzmanlık alanlarına  göre Fukahâ Mürcie'si ve Ehl-i Kelâm Mürciesi veya Ehl-i Sünnet karşısındaki konumuna göre, Sünnet Mürcie'si, Bid’at Mürcie'si şeklinde, ya da kader problemine bakışlarına göre, Kaderci, Cebirci veya Halis Mürcie olarak; bazıları da fikirlerine göre Kat'iyye, Şakkiyye, Vâcibiyye, Sâlibiyye şeklinde  tasnifler yapmaktadırlar. Bununla birlikte, eserlerde öne çıkarıldığı şekliyle, ana Mürciî fırkaları şu başlıklar altında incelemek mümkündür:            

       a) Gaylâniyye: Şamlı Gaylan b. Mervan'a nisbet edilen,  imanı, Allah'ı sonradan elde edilen bir bilgiyle bilmek, sevmek ve ona itat etmek, Peygamber'in getirdiklerinin tamamını dil ile ikrar etmek şeklinde  tanımlayan  bir fırkadır. Onlara göre, Alemin ve insanın kendisinin bir yaratıcısı olduğu şeklindeki doğuştan gelen bilgiye iman denmez. Daha önce bahsedilen imana bizzat kulun kendisinin ulaşması gerekir. Bu fırka mensupları daha çok Şam ve civarındaki Mürciilerden oluşmakta olup insan hürriyetini savunmaktadırlar. Ayrıca Gaylan, kitap ve sünneti bilen her müslümanın devlet başkanı olabileceğini, bunun için Kureyşliliğin şart olmadığını ileri sürmüştür. Bu yüzden kendilerine Şam Mürciesi, Haricî Mürcie/ Mürcie içinde Mürcie veya fillerinin önceden belirlenmişliği fikrini (kader) kabul etmeyen Kaderci/Özgürlükçü Mürciiler de denmektedir.

       b)Cehmiyye: Cehm b. Safvan ve ona bağlananlardan oluşan bu fırka, Allah'a imanın, Allah'ı, resulünü ve Allah katından gelen her şeyi bilmek olduğunu, bunun dışında dilin itirafı, kalbin benimsemesi, Allah ve resulünü sevmek, onlara saygı göstermek, onlardan korkmak ve organlarla  iyi davranışlar sergilemek gibi şeylerin ise iman olmadığını ileri sürdüler. Onlara göre, inkar da Allah'ı bilmemektir. Bu fırkanın Horasan ve Mâverâünnehir'de çok sayıda taraftarı olmuştur. Onların insan fiillerinde özgür olmadığı, onların Allah tarafından belirlendiği ve sorumluluk ve hatta cezanın dahi bir çeşit kader olduğu fikrini benimsemeleri sebebiyle, kendilerine Cebirci Mürcie veya Horasan Mürcie'si adı da verilmiştir. Sorumluluğu da bir kader görmeleri, Emevi zulmüne karşı pasif kalmalarına engel olmuş ve onlara karşı yaptıkları isyanları Allah'ın kaderi olarak gerekçelendirmişlerdir.

       c)Yunusiyye: Yunus b. Avn en-Nemirî'ye nisbet edilen, imanı, Allah'ı bilmek, ona boyun eğmek, ona karşı kibirlenmeyi terketmek ve kalpten sevmek olduğunu, bütün bu hasletleri kendisinde toplayanın mümin olacağı ve bunun dışındaki iyi fiillerin imanın bir parçası olmadığını iddia eden bir  fırkadır. Onlara göre, iyilik yapmamak imanın hakikatına zarar vermez, eğer imanı halis ve kesinse, işlediklerine karşı azap da görmeyebilir. Mümin Cennet'e ameli ve itaatiyle değil ihlas ve muhabbetiyle girecektir.

       d)Gassâniyye: Gassan el-Kufi'ye nisbetle anılan fırka, imanın Allah'ı ve resulünü bilmek, Allah'ın gönderdiğini ve resulünün getirdiklerini ayrıntılarıyla değil toptan ikrar etmek olarak tanımlayarak imanın artıp eksilmediğini ileri sürerler. Bu grup daha çok Kufe civarında yayılmıştır. Ebû Hanîfe ve onun öncülüğünü yaptığı Rey Taraftarları'nı  da bunlardan saymak mümkündür. Bu sebeple kendilerine Kufe Mürciesi, Irak Mürcie'si veya Hâlis Mürcie de denmektedir. 

       e)Tûmeniyye: Ebû Muaz et-Tumenî'in taraftarlarından oluşan bu fırka, imanı küfürden koruyan şey ya da terkedildiği takdirde küfre götüren hasletler olduğunu ileri sürmektedir. Onlara göre, bu hasletlerin tamamına iman denir. Tek bir haslet iman olmadığı gibi imanın bir kısmı da değildir. Bunlar, Allah'ı bilmek, sevmek, kalbiyle onaylamak, sevmek, ihlaslı olmak ve resulün getirdiklerini ikrar etmekten ibarettir. Bu durumda, namaz ve orucun terkini helal görerek yerine getirmezse kafir olur, ama kaza niyetiyle terkederse küfre girmez. Bütün müslümanlar onun inkar olduğunda birleşmemişlerse, büyük veya küçük her hangi bir günah işleyen müslümana fasık denemez ve işlenen şey küfür olmadıkça büyük günahla insan imandan çıkmaz.  Bütün iyilikler, imanın uygulama tarafıdır. Farz olsa dahi, terkeden şu konuda fısk işledi, asî oldu denir.

       f) Sevbâniyye: Ebû Sevban el-Mürcii'ye nisbet edilen bu fırka,  imanı Allah'ı resullerini ve aklen yerine getirlemesi mümkün olan ya da aklen terki caiz olan şeylerin iman olmadığını bilmek ve ikrar etmek olarak tanımlar.

       g) Merîsiyye: Bişr el-Merisî’ye nisbet edilen ve sözlükte kalb ile onaylama anlamına geldiği için imanı tasdik olarak tanımlayan, tasdik olmayan şeyin iman olmadığını, bu tasdikin kalp ve dille birlikte gerçekleşeceğini savunan fırkadır.

       ğ) Neccâriyye: Hüseyin b. Muhammed en-Neccâr'a nisbet edilen ve imanı, Allah'ı ve resullerini, müslümanların üzerinde birleştiği farzları bilmek, Allah'a boyun eğemek ve sözle ifade etmek olarak tanımlayan fırkadır. Onlara göre, kendisine deliller serdedildikten sonra bunları görüp de bahsedilenlerden birine iman etmeyen kimse inkarcıdır. İmanın her bir hasleti faydalı eylem olup iman değildir. Ayrıca bunların her biri iman olmayıp  tamamı imandır. İman artar, fakat eksilmez. Hüseyin b. Muhammed ve taraftarları, Kur'ân'ın yaratılmış olduğu görüşünde her ne kadar Mutezile ile aynı görüşü paylaşıyorsa da, Mutezilî olmayan diğer Hanefîler gibi iman konusundaki nazariyelerinde Mürciî idiler. Hüseyin b. Muhammed'in Kitâbu'l-İrcâ adıyla bir eser yazdığı bilinmektedir.[109] Rey'de hicrî IV. asrın sonlarında Hanefî mezhebinden olan kalabalık bir cemaat vardı ve bunların hepsi Hüseyin b. Muhammed'in taraftarları olarak bilinmekteydiler.[110]   Cürcan ve Horasan'ın diğer şehirlerinde etkili olan bu fırka, daha sonra Burgusiyye, Za'ferâniyye ve Müstedrekiyye gibi  tali grublara ayrılmıştır. Onlar, bölgede Şiîliğin yayılmasına karşı Sünnîliğin temsilcileri olarak devam ettiler.

       h) Kerrâmiyye: Muhammed b. Kerram ve taraftarlarından oluşan bu fırka,   imanı dilin ikrarı ve tasdiki olarak tanımlayarak, bunun dışındakilerin iman olarak tanımlanamıyacağını ileri sürdü. Onlara göre, Allah'ı inkar da, sözle onun inkar edilmesidir. Resulullah dönemindeki münafıklar mümindir. Bu fırka, Hicrî III./IX asrın sonlarından itibaren İslâm dünyasının doğusunda Horasan ve Mâverâünnehir'de Mürciî/Hanefî çevrelerde  kendine has siyasî, itikadî, fıkhî ve tasavvufî görüşleri ile ortaya çıkan ve buradan diğer bölgelere yayılarak VII./XIII. asrın başlarına kadar yaşayan Mürciî fırkalardan biridir. Hatta Kerrâmiyye, İshâkiyye, Hakâikiyye, Tarâikiyye, Abidiyye, Tûniyye, Zirrîniyye, Vâhidiyye ve Heysamiyye gibi pek çok tali kollara ayrılmıştır.  Gazneliler döneminde bölgede çok sayıda tarftara sahip olan Kerrâmiyye ve onun tali kolları,  Türkler ve diğer milletlerden pek çok kimsenin müslüman olmasını sağlamışlardır.[111]

 

       9-Mürciî Edebiyat

 

       Mürciî bilginler ve ileri gelen liderleri,  kendi akîdelerini  açıklamak   ve muhaliflerine cevap vermek için Kitâbu'l-İrcâ, Kitâbu'l-Îmân ya da Makâlât adıyla bir çok eser yazmışlardır. Aslında Mürcie'nin bize ulaşan birinci el kaynakları, az ve yeterli olmamakla beraber diğerlerinden daha fazladır. Bazılarının sadece isim olarak bilindiği, çok azının ise bize kadar ulaşabildiği bu eserler şunlardır: 

       a)Kitâbu'l-İrcâ'lar:

       1-Hasan b. Muhammed el- Hanefiye (100/718), Kitâbu'l-İrcâ' : Hz.Ali'nin torunlarından Hasan b. Muhammed tarafından kaleme alınan bu eser, İrcâ akîdesinin bize ulaşan en eski ilk yazılı metni kabul edilmektedir. Biyografik eserler, her  ne kadar   onu, İrcâ fikrini ilk defa  ortaya atan ve bu konuda kitap yazan biri  olarak gösteriyorsa da[112]  bu fikri ilk ortaya atan  değil, bu konuda ilk eser yazan birisidir. İki sayfalık bu risâleyi, İbn Ebî Ömer el-Adenî tam olarak[113], İbn Hacer[114] ve Zehebî[115]  kısmen   bize ulaştırmışlardır. Zahiriye Kütüphanesi 104 numarada kayıtlı mecmuanın 233a- 250b varakları arasındaki Kitâbu'l-İrcâ metni, ilk defa, van Ess tarafından ortaya çıkarılarak tahkik edilmiş ve hakkında geniş bilgi verilmek suretiyle, hacimli bir makale olarak yayınlamıştır.[116] Eserin Hasan b. Muhammed'e nisbeti konusunda şüphe yoksa da, ne zaman yazıldığı  tartışmaya açık bir konudur. Onu tahkik eden van Ess, 75/694 yılıyla[117] ; Madelung 73/692'yi takip eden yıllarla[118] ,  Cook  ise, daha sonraki yıllarla[119]  tarihlemektedir. Fakat biz eserin 75/694 ile 80/699 yılları arasında yazılmış olabileceği kanaatindeyiz.[120]

       2- Sabit Kutna(110 /728), İrcâ Kasîdesi (I): Bu kasîde, Emevî dönemi hiciv şairlerinden  Mürcie'ye mensup Sabit Kutna  tarafından yazılmış olup Horasan'daki İrcâ akîdesini bize kadar ulaştıran ilk Mürciî vesikadır. Ebü'l-Ferec, bu kasîdeyi el-Mürhibî el-Kûfî'nin kendi hattıyla yazmış olduğu  Şi'rü Sabit Kutna kitabından almıştır.[121]  Sezgin, bunun  Zer b. Abdillah b. Zürare el-Mürhibî el-Kufî olduğunu ve ölüm tarihinin hicrî II. asrın başlarına rasladığını kaydeder.[122] Bağdâdî de[123] , bu kasîdeyi, Ebü'l-Ferec'den aynen nakletmektedir. O, bu kasîdeyi, 82/701 yılından sonra yazmış olmalıdır. Çünkü, daha önce Horasan'da, Mürcie, güçlü bir mezhep olarak  temsil edilmemekteydi.[124]  O'nun bize kadar ulaşmış bütün şiirleri, Macid Ahmet Samerrâî tarafından bir araya getirilerek,  Şi'rü Sabit Kutna el-Atekî  ismiyle  bir kitap halinde Bağdat'ta 1970 yılında  yayınlanmıştır. Tesbit edebildiğimiz kadarıyla,  İrcâ Kasîdesi(I) Almanca[125] ve İtalyanca [126]gibi batı dillerine çevrilmiştir. Bu kasîde, ilk defa Türkçe'ye Şerafettin Yaltkaya tarafından çevrilmiştir.[127] . Daha sonra,  Kutlu[128]  ve Doğan[129]  tarafından Türkçe'ye çevirisi yapılmıştır.

       3-Muharib b. Disar es-Sedûsî(116/734), İrcâ Kasîdesi (II): Bu kasîde, Kufe kadılığı yapmış ve ilk Mürciîlerden olan Muharib b. Disar tarafından yazılmıştır.[130]  Veki'in[131], tam metnini, Ebû'l-Ferec'in[132] ise, bir kısmını naklettiği 33 beyitten oluşan bu şiir, 116/734'e kadar Kufe Mürcie'sinin bilinen ilk yazılı metnidir. Muharib b. Disar'ın özellikle,  şiî çevrelerde büyük yankı uyandıran bu şiirine Seyyid Himyerî(173/789)[133]  ve Ebû Mansur en-Nemerî (187/802'den sonra)[134]  gibi Şiî şairler, cevap vermek zorunda kalmışlardır.

       4-Ebû Hanife(150/767), a) er-Risâle ilâ Osmân el-Bettî(Kitâbu'l-İrcâ'); b)Kitâbu'l-Âlim ve'l-Müteallim; c) el-Fıkhu'l-Ebsat;  d) el-Fıkhu'l-Ekber; e) el-Vasiyye. İlk üç eser, birlikte 1949'da Kahire'de neşredilmiştir. Birincisi, er-Risâle ilâ Osman el-Bettî olarak bilinmekteyse de, yazılış sebebi ve içeriği dikkate  alındığında, onun Kitâbu'l-İrcâ'  olarak isimlendirilmesi daha doğrudur. Ebû Hanîfe, Osman el-Bettî'ye birden fazla mektup yazmıştır. Bize ulaşan bunlardan sadece birisidir. Bu beş eser,  İmâm-ı Azam'ın Beş Eseri adıyla, Mustafa Öz tarafından  Türkçe'ye çevrilerek, Arapça metinleriyle birlikte İstanbul'da 1981'de neşredilmiştir. Mürcie'nin temel görüşleri ve onların savunulmasından ibaret olduğu için, bu eserlerin Mürcie'nin edebiyatı arasında sayılması mümkündür.

       5-Ebû  Abdillah el-Hüseyin b. Muhammed b. Abdullah en-Neccâr  (220/835),  Kitâbu'l-İrcâ’.[135]            

       6-İsmail b. Hammad b. Ebî Hanife (212/827),  Kitâbu'l-İrcâ’[136]      

       7-Ebû Bekr Muhammed b. Şebîb, Kitâbu'l-İrcâ’.[137]   

       8-Bişr el-Merîsî (219/834), Kitâbu'l-İrcâ’.[138] 

       b) Kitâbu'l-Îmân

       Mürcii edebiyat arasında yer alan diğer bir gurup eser, Kitâbu'l-Îmân olarak isimlendirilmiştir.Bunların bilinen başlıcaları şunlardır:

       1-Ebû Abdillah b. Ebî Hafs el-Kebir, Kitâbu'l-Îmân.  Ebü'l-Muîn en-Nesefî'nin bazı alıntılar yaptığı bu  eser, maalesef, bize ulaşmamıştır.[139]  Bu kısımlardan Ebû Hanîfe'ye yöneltilen eleştirilere cevap için yazıldığı anlaşılmaktadır.

       2-Ebü'l-Kasım el-Hakim es-Semerkandî, Risâle fî Beyânî Enne'l-Îmân Cüz'ün mine'l-Amel em Lâ: İki sayfalık bu  eser, es-Sevâdü'l-A'zam'ın sonunda İstanbul'da 1288'de yayınlanmıştır. Matüridî ekolü müelliflerinin kaleme aldığı eserlerin İman bölümleri de, Mürcie'nin iman anlayışını bize ulaştıran metinler olarak kabul edilebilir.

       Mürcie'nin fikirlerini eleştirmek için Hadis Taraftarları ve diğer mezhep mensupları  Kitâbu'l-Îmân adıyla onlarca eser kaleme almışlar, ya da eserlerine bu adı taşıyan müstakil bölüm başlıkları koymuşlardır. Müstakil olanların başında, Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm, Zekeriyya b. Yahya b.Sâlih, Ebû Yahya el Belhî, İbn  Ebî Şeybe, Kuteybe b. Saîd, Ahmed b. Hanbel, İbn Ebî Ömer el-Adenî , İbnu'l-Cebbâb el-Kurtûbî, İbn Şâhin, İbn  Mende,  el-Halîmi, Kadî Ebû Ya'lâ ve İbn Teymiyye'nin Kitâbu'l-Îmân adlı eserleri zikredilebilir.[140] Kütüb-i Sitte  müelliflerinden  Buhârî, Müslim , Tirmîzi ve Nesâî de,  Mürcie'nin temel fikirlerini reddetmek için Sahîh ve Sünen adıyla yazdıkları eserlerinde Kitâbu'l-Îmân adını taşıyan müstakil bölüm başlıklarına yer vermişlerdir.

       c)Makâlât adıyla veya bu türden yazılmış önemli bazı eserler ise şunlardır:

       1- Makâlât. Muhammed b. Kerrâm'ın nefsin zühd ve tekaşşüf konusunda ve şehvani arzulardan nasıl kurtulunulacağına dair bazı hadisleri, diğer görüşleri ve ahlaki ilkelerle ilgili yazdığı makalelerinden oluşur.[141] 

       2- Kitâbu'r-Red ale'l-Bida'.  Ebû Muti' Mekhul b. Fazl  en-Nesefî(318/930)'ye ait olan bu eser, İslam düşüncesinde ortaya çıkan fırkaları ele almakatadır. Marie Bernand  tarafından, Annales Islamologiqes  (16 (1980),  39-126. )'de neşredilmiştir.

       3- Makale. Muhammed b. Heysem'in eseridir. Bu üç eser de Kerrami Mürciiler, tarafından yazılmıştır.[142]        Haricî, Şiî, Mu'tezilî ve Hadis Taraftarlarınca, Mürcie'nin siyasî ve itikadî görüşlerini reddetmek için er-Red ale'l-Mürcie veya başka adlarla on kadar eser kaleme alınmıştır.[143]

       Mürcie  ile ilgili bilgilere, kendi yazdıkları dışında, genel tarih kitapları, şehir tarihleri, Coğrafya kitapları, biyografik ve bibliyografik eserler, Menakıplar,  Mezhepler Tarihi ve Kelam kitapları, Edebiyat eserleri ve monografiler kanalıyla ulaşılabilmektedir. Bu eserlerden en önemlileri tarihi sırayla Salim b. Zekvân'ın Sîre,Taberî'nin Târîh, İbnu'l-Esîr'in el-Kâmil fî't-Târîh,ez-Zehebî'nin Târîhü'l-İslâm, İbn Kesîr'in el-Bidâye ve'n-Nihâye adlı eserleri gibi genel tarihlerle, Makdisî'nin  Ahsenü't-Tekâsîm, Bağdâdî'nin Târîhu Bağdâd, İbn Asâkîr'in Târîhu Medineti Dımaşk ve İbn Davud el-Belhî'nin Fezâil-i Belh'i gibi şehir şehir tarihi ve coğrafya kitapları, konuyla ilgili önemli bilgiler vermektedir. İbn Kuteybe'nin  el-Meârif, İbnu'n-Nedîm'in el-Fihrist ve  Hârizmî'nin, Terceme-i Mefâtîhi'l-Ulûm'u gibi ansiklopedik ve bibliyografik eserlerle, İbn Sa'd'ın Tabakâtü'l-Kübrâ, İbn Hibbân'ın  Kitâbu'l-Mecrûhîn, Veki'nin Ahbâru'l-Kudât, es-Saymerî'nin Ahbâru Ebî Hanîfe ve Ashâbihi, el-Kureşî'nin el-Cevâhîrü'l-Mudîe, el-Mekkî'nin   Menâkıbu Ebî Hanîfe,  İbn Hacer'in Tehzîbü't-Tehzîb, Zehebi'nin  Mizânü'l-İ'tidâl ve Siyerü A'lâmi'n-Nübelâ, Kerderî'nin   Menâkıbu  Ebî Hanife'si gibi biyografik eserler Mürcii alimler ve yazdıkları eserler konusunda nadir bilgilere yer veren önemli kaynaklardır. Naşî el-Ekber'in Mesâilü'l-İmâme,  Nevbahtî'nin Firakü'ş-Şîa, Kummî'nin Kitâbu'l-Makâlât ve'l-Fırak, Ebû Bekir el-Hallâl'ın  Müsned min Mesâili Ahmed b. Hanbel, Nesefî'nin  Kitâbu'r-Red ale'l-Bida', Ka'bî el-Belhî'nin (Babü) Zikrü'l-Mu'tezile min Makâlât el-İslâmiyye, Ebû Hatim er-Razî'nin  Kitâbu'z-Zîne fî Kelimâti'l-İslamiyye,  Eş'arî'nin Makâlât, Malatî'nin et-Tenbîh,   Lâlekâî'nin Şerhü Usûli İ'tikadi Ehli's-Sünne, Bağdâdî'nin  el-Fark beyne'l-Fırak, İbn Hazm'ın el-Fasl fî'l-Milel, İsferâyinî'nin  Tabsîr fî'd-Dîn,  Ebü'l-Meâlî'nin Kitâbu'l-Beyâni'l-Edyân,  Neşvânü'l-Himyerî'nin  el-Hûrü'l- 'İyn, Şehristânî'nin el-Milel ve'n-Nihal, İbnu'l-Cevzî'nin Telbîsü'l-İblîs, er-Razî, İtikâdâtü Fırakı'l-İslâmiyye, İbn Daî er-Razî'nin Tabsıratu'l-Avâm adlı eserle ise, Mürcii fırkalar ve alt gruplarının siyasi ve itikadi görüşlerini bize ulaştıran temel kaynaklardır. Mâtürîdî'nin Kitâbu't-Tevhîd, Semerkandî'nin  Cümelü Usûli'd-Dîn, Nesefî'nin, Tabsıretu'l-Edille fî Usûli'd-Dîn, Saffâr el-Buhârî'nin, Telhîsu'l-Edille, Pezdevî'nin Ehl-i Sünnet Akaidi'nde Mürcie'nin görüşleri savunulurken  Eş'ari kelam ekolünün temel kaynaklarında ise, Mürcie'nin bazı görüşlerine zaman zaman yer verilmekte ve eleştirilmektedir. Ebü'l-Ferec el-İsfehânî'nin Kitâbu'l-Egânî ve Bağdâdî'nin Hızânetü'l-Edeb'i gibi edebiyat ansiklopedileri de Mürcii şairlerin şiirlerine ve  başka mezhep mensubu şairlerin onlara eleştirilerini bulabildiğimiz önemli kaynaklardandır. Çağdaş araştırmacılardan Ignaz Goldziher'in  el-Akîde ve'ş-Şerîa fî'l-İslâm  (trc.. M.Yusuf Musa v.dğr., Kahire  1946), Wilferd Madelung'un Der al-Qasım ibn İbrahim (Berlin 1965), Montgomery Watt'ın   The Formative Period of Islam ( Londra 1973,  T.çvr. Ethem Ruhi  Fığlalı, İslâm Düşüncesinin Teşekkül Devri, Ankara   1981), Toshihiko Izutsu'nun   İslam Düşüncesinde İman Kavramı,  T. çvr.  Selahaddin Ayaz ( İstanbul  1984), Michael Cook'un  Early Muslim Dogma   (London 1981), Ahmed Emin'in Fecrü'l-İslâm (Kahire 1982), Hüseyin Atvân,  el-Fıraku'l-İslâmiyye fî Bilâdi'ş-Şâm  fî Asri'l-Ümevî  (Amman  1986),  Macid Ahmet es-Samerrâî'nin Şi'rü Sabit Kutna el-Atekî (Bağdat 1970), Nu'mân el-Kâdî'nin, el-Fıraku'l-İslâmiyye fi'ş-Şi'ri'l-Emevî (Kahire   1970), J. van Ess'in  Anfange Muslimischer Theologie (Beyrut 1977) ve Theologie und Gesellschaft im 2. und 3. Jahrhundert Hidschra (Berlin 1991)  adlı eserlerinin ilgili bölümleri Mürcie konusunda, ciddiye alınması gereken çalışmaların başında gelmektedir. 

       Mürcie ile ilgili, çeşitli dillerde  çok sayıda müstakil kitap ve makale yazılmış olup Halil İbrahim el-Kebisî'nin el-Mürcie: Neş'etühâ, Akâiduhâ,Fırakuhâ ve Mevkıfuhâ esSiyasî (Bağdat 1970.  Bağdad Üniversitesi'nde Yayınlanmamış Mastır tezi), Joseph Givony'nin, The Murjia and The Theological School of Ebu Hanifa: A Historical and Ideolojical Study, (Edinburgh 1977, Edinburgh Üniversitesi'nde  doktora tezi ), Sönmez Kutlu,   Mürcie ve İ'tikadî Görüşleri,  Ankara 1989  (Ankara Üniversitesi İlahiyat Fak. Y. Lisans tezi) ve Türklerin İslamlaşma Sürecinde Mürcie ve Tesirleri (Ankara 2000), İsa Doğan'ın  Mürcie ve Ebu Hanîfe (Samsun 1992), Hüseyin Atvân'ın el-Mürcie ve'l-Cehmiyye bi Horasan fî Asri'l-Emevî (Beyrut 1993), J. García Antón'un Las murallas medievales de Murcia. Murcia : (Universidad de Murcia and Real Academia Alfonso X el Sabio, 1993), Nasır b. Abdilkerim el-Akl'ın el-Kaderiyye ve'l-Mürcie, (Riyad 1997), Kıyasettin Koçoğlu'nun Maturidinin Mürcie'ye Bakışı, (Ankara 2000, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Y. Lisans tezi) ve İbrahim Hakkı İnal, The Presentation of the Murji’a in Islamic Literature, (Manchester 2000, Basılmamış Doktora tezi) başlıklı kitaplar bu konuda en önemlileridir. Konuyla ilgili makalelere gelince, kronolojik olarak, G.   van Vloten'in  "Irdja " (ZDMG, 45 (1891). 161-167), von Fr. Kern'in " Murgitische und anti Murgitische Tendenztraditionen in Sujûtî's al-la'ali al- masnu'a fî'l-ahadîs al-mavdu'a "  (Zeitschrift fur Assyrologie,   26 ( 1912 ) ,  169-174), M.Şerafettin Yaltkaya'nın "İslâmda İlk Fikri Hareketler ve Dinî Mezhepler " (Darü'l-Fünûn İlahiyat Fak. Mecmuası, sene; 4, sayı:14-15, İstanbul 1930),  J. M. Lacarra'nın  "El rey Lobo de Murcia y la formación del señorie de Albarracin" (Etudios dedicados a Menendez Pidal III, 1952, ss.515-526),  Joseph Schacht'ın  "An Early Murciite Treatise: the Kitab al-Alim va'l-Muteallim " (Oriens , XVII (1964),  96-117), Mohamed Talbi'nin      "AL-IRĞÂ de la Theologie du Salut al Kairovan au  III./ IX. siecle"    (Akten des VII. Kongresses fur Arabistik und Islamwissenchaft, Göttingen 12-15 August 1974,  348-363), Josef van Ess'in, " Das Kitâbu'l-İrqa des Hasan b. Muhammed b. el Hanafiyye " (Arabica  XXIII (1974),  20-52) ve " The Beginnings of İslamic Theology ", (The Cultural Context of Medieval Learning, ed. J.E.Murdoch-E.D.Sylla,  Hollanda (1975),  87-111), J.  Meric  Pessagno'nun, "The Murjia and Abû Ubayd"  (JAOS, 59( 1975),  387-394); Joseph Givony,   " wa âharûna Murğawna li amrillahi- An Inquairy into Alleged Qur'anic Origin of the Idea of Irğa' "   (Die Welt Des Orients, XII (1981) ve " Evsâfu'l-İmâm Ebi Hanife fi Edebi'l-Fırak ve Mesâilu Müteşa'ibe" (el-Kermil, 8(1987), 39-59),   Robert Pocklington'un "Nuevos datos sobre cinco puertas musulmanas y una torre de la cerca medieval de Murcia"  ( AL-Qantara: revista de estudios arabes, cild: 6, 1/2 (1985), 469-489),  Hüseyin Atvân'ın, "el-Mürcie bi Horâsân fî'l-Asri'l-Emevî" (Mecelletü'l-Mecmuati'l-Lügati'l-Arabiyye el-Ürdünî, sene: XIX, 28-29(1985), 55-106), L.Pouzet'in "De Murcie à Damas: le chef des Sab'inies Badr al-Dîn al-Hasan İbn Hud" (Islão e Arabismo na peninsula iberica: Actas do XI Congresso do União Europeia de Arabistas e Islamólogos( Évera-Faro-Silves ... 1982). ed. Adel Sidarus.   Évora: Universidade de Evora, 1986. ss. 317-330) , Khalil Athamine'nin  "The Early Murjia: some Note", ( Journal of Semitic Studies cilt: 35, no: 1, 1990, ss. 109-131), Kamil Çakın'ın"Buharî'nin Mürcie İle  Îmân Konusunda   Tartışması", (AÜİFD, XXXII( 1992) ss. 183-198); Wilferd Madelung'un  " Horasan ve Maveraünnehir'de İlk Mürcie ve Hanefîliğin Yayılışı "(  T. çvr. Sönmez Kutlu,  AÜİFD., 33 (1992),  239-247),  " Early Sünnite Doctrine Concerning Faith as reflected in the Kitab al-İman of Ebu Ubeyd al-Kasım b. Sellam ", Studia İslamica, XXXII(1970), 233-254  ve   " Murdji'a", EI², VII,  605-607;  J.  Meric  Pessagno, "The Murjia and Abû Ubayd",  JAOS, 59( 1975),  387-394);Wensinck'in "Mürcie ", (İslâm Ansiklopedisi; VIII, 808-809); Saleh Said Agha'nın " A Viewpoint of the Murji'a in the Umayyad Period: Evolutıon Through Applicatıon "(  Journal of Islamic Studies, 8:1(1997), 1-42); Sönmez Kutlu'nun  " Salim b. Zekvân'ın Sîre Adlı Eserindeki Mürcie İli İlgili Kısmın Tercemesi " (AÜİFD.,  35(1996),  467-475 (Notlarla),  " İlk Mürciî Metinler ve Kitâbu'l-İrcâ ", (AÜİFD., 37 (1997),  317-332), "İlk Mürciî Metinler: İrcâ Kasidesi(I) ve İrcâ Kasidesi(II)", AÜİFD., 39(1999), 239-252), Michael Cook'un  " İslam'da Aktivizm ve Quietizm: İlk Mürcie'nin Durumu " (AÜİFD., 37 (1997), s. 305-316. (Eleştiri ve Notlarla) başlıklı makaleler yayınlanmış bulunmaktadır.

       10-Mürcie'nin İslam Düşüncesine Katkıları

       Mürcie, İman, küfür, büyük günah ve amel-iman ilişkisi konusunda Haricîler ve Hadis Taraftarları’na; İmamet konusunda Şîa'ya; va'd ve vaîd'le büyük günah meselesinde  Mutezile'ye karşı çıkarak fikir özgürlüğü, adalet ve hoşgörü esasına dayalı bir iman nazariyesi geliştirmiştir. Aslında onlar, Haricilerin kendileri gibi düşünmeyenleri ve Hz.Ali ile taraftarlarını ve bütün müslümanları  tekfir ve tedhiş eylemlerine başvurmaları neticesinde böyle bir fikri ileri sürerek, sahabeyi tekfir edilmekten ve büyük günah işleyenleri de onların katliamından kurtardılar. Bu nazariyede, bütün müslümanların  iman bakımından eşitliğini ve hiç bir müslümanın, Allah'a iman ettiğini açıkça belirttiği müddetçe, İslâm'ın dışında kabul edilemiyeceği ve ona gayr-ı müslim muamelesi yapılarak harac ve cizye alınamayacağı tezi savunulmuştur.

Dini, birlik ve beraberlik içinde yaşanan bir olgu olarak kabul eden Mürcie, teorik olarak, birbirine muhalif müslüman mezhep ve kabilelerin, Allah'a inandıkları müddetçe, birbirini öldürmelerini ve tekfir etmelerini bırakarak birarada yaşamak zorunda olduklarını iddia etmesi dolayısıyla, mezhep kavgalarının ve kabile çekişmelerinin yoğun olarak yaşandığı Kufe ve diğer büyük şehirlerde,  özellikle yerleşik hayata alışkın Arap olmayan müslümanlar arasında  büyük ilgi gördü. Ayrıca müslümanların eşitliğini ve onlardan cizye ve haracın kaldırılmasını savunduğu için Horasan ve Maveraünnehir'de yeni müslüman olanlar (mevâlinin) arasında da, çok sayıda taraftar kazandı.

Akılcılığı  benimseyen ve sistematize eden ve tarihe Rey taraftarları olarak geçen  Mürcie'nin  itikadî ve  fıkhî konularda ileri sürdükleri görüşlerinde, daima dinde kolaylık ilkesine önem vermeleri ve mensuplarının özellikle mevali kesiminden olması gibi sebepler,  Mürcie'yi yeni fethedilen bölgelerde ortaya çıkan sosyal, ekonomik ve siyasî pek çok problemle ilgilenmeye ve bunlara çözüm üretmeye sevketti. Böylece Mürcie, ileri sürdüğü bu görüşleri sayesinde, Horasan ve Mâverâünnehir'de yaşamakta olan çeşitli milletlerin, özellikle Türklerin topluca müslüman olmasını kolaylaştırdı. Hatta Mürcie'nin iman nazariyesi, Horasan ve Mâverâünnehir'de yeni müslüman olanların Arap müslümanlarla  eşit haklara sahip olabilmek için Emevî zulmüne karşı sürdürdükleri mücadelenin temelini oluşturdu. Diğer taraftan onlar, zaman zaman Arap olmayan ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören yeni müslümanlarla birlikte devletten bazı reformları gerçekleştirmelerini istediler. Mürcie,  kardeşlik ve eşitlik, birlik ve beraberlik, barış ve adalet anlayışı üzerine kurulu İman nazariyesi geliştirmekle, İslam dünyasında uzun süre şiddet estiren Haricî fanatizminin sonunu hazırladı. Haricilik, bedevî kültür ve kapalı toplumun temsilcileri iken, Mürcie, hadarî kültür ve çoğulcu medenî toplumun temsilcisi olmuşlardır. Başka bir ifadeyle bu iki mezhepten birincisi, Bedevî zihniyeti, ikincisi  Medenî zihniyetin temsilcisidir.

Ayrıca bu zihniyet, Maturidiliğin doğuşuna ve fikri sisteminin gelişmesine zemin hazırlamıştır. " Her kul tek başına Allah'ın huzurunda  hesap verecektir" şeklinde bir prensip benimseyerek ferdî sorumluluğu esas alan bir din anlayışının öncüleri olmuşlardır. Diğer taraftan yönetici ve halifenin halkın rızası ve seçimiyle işbaşına  gelmesini savunmakla meşruiyetin kaynağını halka devretmek istemişlerdir. Türkler'in müslüman olmaları ve Maturidiliği benimsemeleri, büyük ölçüde Mürcie'nin bölgedeki hakimiyeti ve temsil ettiği ılımlı / uzlaşmacı teolojisi sayesinde olmuştur.

       İman-Amel ayrımı yapmaları, bazı kesimlerce istismar edilerek amellerin hafife alınmasına sebep olmuştur. Ancak böyle bir ayrımın yapılmasından maksat amelleri inkar etmek veya hafife almak değildir.

 

 

       KAYNAKÇA

 

el-Acürrî,  Ebu Bekir  Muhammed b. el-Hüseyin (360/970), eş-Şerîa, thk.  Muhammed    Hamid el-Fakî, Beyrut 1983.

 --- --  Ahbâru'd-Devleti'l-Abbâsiyye, (Dûrî-Mutallibî), Beyrut trz.

Ahmed b. Hanbel (241/855), es-Sünne, Beyrut 1985. 

Ahmed b. Hanbel (241/855), Kitâbu Fedâili's-Sahabe, thk. Muhammed Abbas, Beyrut 1983.

Aliyyü'l-Karî el-Herevî,  Şerhü'l-Fıkhı'l-Ekber, Beyrut 1979.

Atvân, Hüseyin,  el-Fıraku'l-İslâmiyye fî Bilâdi'ş-Şâm  fî Asri'l-Ümevî,  Amman  1986.

el-Bağdâdî, Abdülkadır b. Ömer, Hızânetü'l-Edeb,  thk. Abdüsselam Muhammed Harun, Beyrut 1981.

el-Bağdâdî, Abdülkahir b. Tahir b. Muhammed (429/1037),  Mezhepler Arasındaki Farklar,  Çev. Ethem Ruhi Fığlalı, İstanbul 1991.

Bedir, Faysal, Avn, İlmü'l-Kelam ve Medârisuhu, Mısır 1982.

Caferyan, Resul, Mürcie, Kum 1371.

el-Cahız,  Ebû Osman Amr b. Bahr (255/869), el-Osmaniyye,  thk. Abdusselam Muhammed Harun, Beyrut 1991.

Cook,  Michael, Early Muslim Dogma,  London 1981.

el-Cürcânî,  Ali b. Muhammed (816/1413),   et-Ta'rifât, İstanbul trz.

el-Cürcânî,  Ali b. Muhammed (816/1413),   Şerhü'l-Mevâkıf, İstanbul  1292.

Cuma, Fatıma,  el-İtticâhatü'l-Hizbiyye fî'l-Müctemeati'l-İslâmî, Beyrut trz.

Ebû Bekir el-Hallâl, Ahmed b. Muhammed b. Harun(311/923),   Müsned min Mesâili Ahmed b. Hanbel, British Museum, Or:2676, v.221-290.

Ebû Haltem, Nebil Halil,  el-Fıraku'l-İslamiyye, Beyrut 1990.

Ebû Hatim er-Razî,   Ahmed b. Hamdan  (324/936),  Kitâbu'z-Zîne fî Kelimâti'l-İslamiyye,  thk. Abdullah Selam es-Samerrâî, Bağdat 1988.

Ebû'l-Ferec el-İsfehânî, Ebü'l-Hüseyin Ali b. Hüseyin ( 356/967),  Kitâbu'l Egânî, Bulak  1868.

Ebû'l-Ferec el-İsfehânî, Ebü'l-Hüseyin Ali b. Hüseyin ( 356/967), Mekâtilü't-Talibiyyîn, Seyyid Ahmed Sakar, Beyrut 1987.

Ebû Hilal el-Askerî, Hasan b. Abdillah b. Sehl Ebû Hilal el-Askerî(400/1009), el-Evâil, thk. Muhammed es-Seyyid, Mısır 1987.

Ebû'l-Meâlî,   Muhammed b. el-Hüseynî el-Alevî,  Kitâbu'l-Beyâni'l-Edyân, Arapça'ya Çev. Yahya el-Haşşâb, Mecelletü'l-Külliyyeti'l-Adâb Camiati'l-Kahire, 19 (1957).

Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm (224/838), Kitâbu'l-Îmân, thk. M.Nasirüddin el-Elbânî, (Min Künûzi's-Sünne: Resâilü Erbaa içerisinde,  47-102 ),   Kuveyt  trz.

Emin, Ahmed,   Fecrü'l-İslâm, Kahire 1982.

el-Eş'arî,  Ebû Hasan Ali b.İsmail (330/941), Makâlât, (Ritter), Wıesbaden 1980.

el-Halebî,   İbrahim b. Mustafa, Lûma, thk. M. Zahid el-Kevserî, Kahire 1939. 

el-Halîmî,  Hüseyin b. Hasen (403/1012), Kitâbu'l-Minhâc fî Şuabü'l-Îmân, thk.  Halîmî Muhammed Fûde, Darü'l-Fikr  1979.

Hatipoğlu, M.Sait, İslâmî Tenkid Zihniyeti ve Hadis Tenkidinin  Doğuşu, Ankara 1962, A.Ü. İlahiyat Fakültesi'nde Basılmamış Doktora Tezi, )

el-Horezmî, Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed b. Yusuf, Terceme-i Mefâtîhi'l-Ulûm, Farsça'ya Çev. Hüseyin Hidivcem,  Tahran 1346.

Izutsu, Toshihiko, İslam Düşüncesinde İman Kavramı,  Çev. Selahaddin Ayaz,   İstanbul  1984.

İbn Asâkîr, Ebî'l-Kâsım Ali b. el-Hasen b. Hibetüllah b. Abdillah eş-Şâfi'î ( 571/1175), Târîhu Medineti Dımaşk, Osman b. Affân Kısmı, thk. Sekîne eş-Şihâbî, Dımaşk  1954.

İbn Batta el-'Akberî ( 387/997),  Kitâbu'ş-Şerh ve'l-İbane, thk. Henri Loust, Damask 1958.

İbn Daî er-Razî,  Seyyid Murtaza  Hasenî (7./14. asrın başları),  Tabsıratu'l-Avâm  fî Ma'rifeti Makâlâti'l-Enâm, Tahran 1313.

İbn Davud el-Belhî, Abdullah b. Ömer b. Muhammed el-Vaizî (610/1213), Fedâil-i Belh, Farsça'ya Çev. Abdullah Hüseynî el-Belhî, (Habibî), Tahran 1350.

İbnu'l-Esîr,   Ebû Hasan Ali  b. Muhammed Abdülkerim (630/1223),   el-Kamil, Mısır 1965.

İbn Ebî Asım, Hafız Ebû Bekr Amr Dahhâk b. Muhalled(270/883),  Kitabu's-Sünne,  Beyrut 1980.

İbn Ebi'l İzz el-Hanefî,  Şerhü Akideti't-Tahaviyye, Beyrut 1392.

İbn Ebî Ömer el-Adenî,  Muhammed b. Yahya, (243/857),  Kitâbu'l-Îmân, thk. Hamed b. Hamdi el-Câbirî el-Harbî, Kuveyt 1986.

İbn Ebî Ya'la,   Ebü'l-Hüseyn Muhammed b. Muhammed (526/1131), Tabakâtü'l Hanâbile, Kahire 1952.

İbn Hacer, Ebü'l-Fazl  Ahmed b. Ali (852/1448),   Tehzîbü't-Tehzîb,  Beyrut 1967.

İbn Ömer el-Ezdî el-Basrî, Rebi' b. Habîb (170/786),  Câmiü's Sahîh Müsnedü'r-Rebi' b. Habîb, Kahire 1349

İbn Hazm,  Ebu Muhammed Ali b. Ahmed  b. Saîd el-Endülisî(456/1064),  el-Fasl fî'l-Milel ve'l-Ehvâ ve'n-Nihal,  Beyrut 1986.

İbn Sa'd, Muhammed b. Sa'd (236/850), Tabakâtü'l-Kübrâ, Beyrut 1958.

İbn Tayfûr, Târîhu Bağdâd, Kahire 1948.

İbn Teymiye, Ebü'l-Abbâs Takiyüddîn Ahmed b. Abdilhalim (728/1328), Kitâbu'l-Îmân,   thk. Haşim Muhammed Şazelî,  Kahire trz.

İbnu'l-Cevzî, Cemalüddin Ebü'l-Ferec Abdurrahman b. Muhammed (597/1200), Telbîsü'l-İblîs, Beyrut 1989.

İbnu'n-Nedîm,  Muhammed b. İshak (385/955),  el-Fihrist,    Beyrut   1964.

el-İsferâyinî, Ebü'l-Muzaffer (471/1078),  Tabsîr fî'd-Dîn ve Temyîzi'l-Fırkatı'n-Nâciye an Fırakı'l-Hâlikîn, thk. Zahid el-Kevserî,  Beyrut 1988.

el-Ka'bî el-Belhî, Ebü'l-Kâsım Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd(319/931), (Babü) Zikrü'l-Mu'tezile min Makâlât el-İslâmiyye, thk.Fuad Seyyid, Tunus 1986.

Kadî Abdulcabbâr, Abdullah  b. Ahmed Ebu'l Hüseyin (415/1020),    Şerhü Usûli'l-Hamse, Kahire  1965.

el-Kadî Ebû Ya'lâ,  Muhammed b. el-Hüseyin b. Muhammed b. Halef b. Ahmed b. el-Ferrâ Bağdâdî,  (458/1066), Mesâilü'l-İmân, thk. Suûd b. Abdülaziz el-Halef,  Riyad 1410.

el-Kâdî, Nu'mân,  el-Fıraku'l-İslâmiyye fi'ş-Şi'ri'l-Emevî, Kahire   1970.

el-Kerderî,  Hafızüddin Muhammed b. Muhammed b. Şihab el-Harizmî el-Bezzâzî(827/1423),   Menâkıbü  Ebî Hanife,  Beyrut   1981.

 el-Kummî, Sa'd b. Abdillah Ebu Halef el-Eş'arî (301/913), Kitâbu'l-Makâlât ve'l-Fırak, Tahran  1964.

el-Kurtubî,   Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensârî (671/1273), el-Câmiü'l-Ahkâmi'l-Kur'ân,   Kahire 1939.

 el-Lâlekâî, Hasan b. Mansûr et-Taberî (418/1027),  Şerhü Usûli İ'tikadi Ehli's-Sünne vel Cemâa, thk. Ahmed Sa'd,   Riyad trz.

el-Leknevî, Muhammed Abdülhay  el-Hindi (1304/1886), er-Ref' ve't-Tekmîl fî'l-Cerh ve't-Ta'dîl, thk. Abdulfettah Ebû Gudde, Beyrut  1987.

el-Makdisî, Mutahhir b. Tahir,  Ahsenü't-Tekâsîm fî Ma'rifeti'l-Ekâlîm, thk. J. Geoje, Leiden  1906.

el-Makrizî, Takiyüddin, Ahmed b. Ali, (845/1444),   el-Mevâız ve'l İtibâr bi Zikri'l-Hıtât ve'l A'sâr, Beyrut   trz.

el-Malatî, Ebû'l Hüseyin Muhammed b. Ahmed (377/987),  et-Tenbîh ve'r-Red  alâ  Ehli'l-Ehvâ ve'l-Bida', thk.Zahid el-Kevserî, Kahire 1991.

el-Mâtürîdî, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmud (333/944), Kitâbu't-Tevhîd, thk. Fethullah Huleyf, İstanbul  1979.

el-Mâtürîdî, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmud (333/944), Te'vilâtü'l-Kur'ân, , thk. İbrahim Avdeyn-es-Seyyid Avdeyn(?), Kahire 1971.

el-Mecdub, Abdulazîz, es-Sırâ' el-Mezhebî bi Afrikâ ilâ Kıyâmi'd-Devle ez-Ziyâriyye, Tunus 1985.

el-Mes'ûdî, Ebü'l-Hasan Ali b. Hüseyin b. Ali (346/957), Mürûcü'z-Zeheb ve Meâdinü'l-Cevher, thk. Muhammed Muhyiddin Abdülhamit, Mısır  1964.

en-Nesefî, Ebû Muti' Mekhul b. Fazl (318/930), Kitâbu'r-Red ale'l-Bida', thk. Marie Bernand, Annales Islamologiqes, 16 (1980).

en-Nesefî,  Ebü'l-Muîn Meymûn b. Muhammed (508/1114), Tabsıretu'l-Edille fî Usûli'd-Dîn,  thk. Claude Selame, Şam 1992.

Naşî el-Ekber, Ebü'l-Abbas Abdullah b. Şirşîr el-Enbarî(293/906),  Mesâilü'l-İmâme, Kitâbu'l-Evsât fî'l Makâlât, thk. Josef  Van Ess,   Beyrut 1971.

en-Necâşî,  Ebü'l-Abbas Ahmed b. Ali  (450/1058), Ricâlü'n-Necâşî, thk. M. Cevad,  Beyrut 1988

Neşvânü'l-Himyerî,  Ebû Saîd (573/1175),  el-Hûrü'l- 'İyn, Thk. Kemal Mustafa, Kahire trz.

en-Nevbahtî, el-Hasan b. Mûsâ (300/912),   Fıraku'ş-Şîa,  İstanbul  1931.

en-Nevevî, Muhyiddin Ebû Zekeriyya (676/1277), Şerhü Sahîhi Müslim,  Beyrut trz.

er-Razî,   Muhammed b. Ömer  b. Hüseyin Fahreddin (606/1209),  İtikâdâtü Fırakı'l-İslâmiyye,  Kahire  1978.  

Salim b. Zekvân ( I. asrın sonları ? ), Sîre,  (Cambridge Üniversitesi Kütüphanesi Or: 1402 numarada kayıtlı Martin Hinds'a ait mikrofilm içerisinde, v. 154-194).

Sezgin, Fuat, Târîhu't-Türâsi'l-Arabî,  Medine 1983.

es-Seâlibî, Ebû Mansûr Abdülmelik b. Muhammed b. İsmail( 429/1038), Simârü'l-Kulûb fî'l-Muzâf ve'l-Mensub, thk. Muhamed Ebü'l-Fadl İbrahim, Kahire 1985

es-Suyûtî, Abdurrahman b. Ebî Bekr b. Muhammed Celalüddin(911/1505), Kitâbu'l-Leâli'l-Masnua fî'l-Ahâdîsi'l-Mevdûa, Matbaatü'l-Edebiyye, 1317.

Şebîb b. Atiyye (II.asrın ikinci yarısı ? ),  er-Red ala'ş-Şükkâk ve'l-Mürcie ( Cambridge Üniversitesi kütüphanesi Or: 1402 )

eş-Şehristânî, Ebû Feth Muhammed b. Abdilkerîm, (548/1153), el-Milel ve'n-Nihal,  thk. Abdülemir Ali Mehnâ- Ali Hasan Faur, Beyrut 1990.

et-Taberî, Ebû Ca'fer Muhammed b. Cerîr (310/922), Târîhu'l-Ümem ve'l-Mülûk, thk. M.Ebû'l Fazl İbrahim, Beyrut trz.

Talbi, Muhammed, " Theological Polemics at Qayrawân during the 3rd/9th Century ", Rocznik Orientalistyczny, T. XLIII(1984).

et-Tûsî, Ebû Cafer Muhammed b. el-Hasan (460/1067), el-Fihrist, thk. Muhammed Sadık, Necef 1960.

van Ess,  J., Anfange Muslimischer Theologie, Beyrut 1977.       

van Ess, J.,  Theologie und Gesellschaft im 2. und 3. Jahrhundert Hidschra, Berlin 1991.

Veki',   Muhammed b. Halef b.Hayyan, Ahbâru'l-Kudât, thk. Abdülaziz Mustafa Merağî,  Kahire 1947.

ez-Zehebî, Ebû Abdillah Şemsüddîn  Muhammed b. Ahmed b. Osman (748/1347), Târîhü'l-İslâm ve Tabâkâtü'l- Meşâhîr ve'l-A'lâm, Kahire  1947.

ez-Zehebî, Ebû Abdillah Şemsüddîn  Muhammed b. Ahmed b. Osman (748/1347), Siyerü A'lâmi'n-Nübelâ,  Beyrut 1985.

Watt,  Montgomery,  İslâm Düşüncesinin Teşekkül Devri,  Çev.. Ethem Ruhi  Fığlalı,   İstanbul   1998.

Welhausen, J.,  Arap Devleti ve Sükutu, Çev. Fikret Işıltan,   Ankara 1963.

Yaltkaya, Ş., " İslâm'da İlk Fikrî Hareketler ve Dinî Mezhepler ", DFİFM, S.14, sene:4(1930),  1-27.

 

 

 

 

 

 



[1] Bkz., el-Kurtûbî, Câmiul'-Ahkâmi'l-Kur'ân, VIII/ 252.

[2] Bkz., el-Milel ve'n-Nihal, I/ 161-162.

[3] Bkz., el-Mevâiz ve'l-İ'tibâr, II, 349-50.

[4] 9. Tevbe 106.

[5] 33. Ahzâb 51.

[6] 26. Şuârâ 36.

[7] Kitâbu'z-Zîne, 262-263.

[8] Bu tanımlar hakkında geniş bilgi için bkz., Sönmez Kutlu, Türklerin İslamlaşma Sürecinde Mürcie ve Tesirleri, 28-38.

[9]İbn Sa'd, VI/308; el-Mâtürîdî, Kitâbu't-Tevhîd,  318.

[10]İbn Hazm, el-Fasl,  IV/205 (Mukatil b. Süleyman'ın görüşü olarak verilir); Şehristânî, el-Milel,  I, 48; İbnu'l Cevzî, Telbîs,  102; İbn Ebi'l İzz el-Hanefî,  Şerhü Akîdeti't-Tahâviyye,  49;  el-Cürcânî, et-Ta'rîfât, 207; el- Cürcanî, Şerhü'l-Mevâkıf,  631;  Aliyyü'l-Karî,  Şerhü'l-Fıkhı'l-Ekber,  59;  Ebû Hanîfe, el-Fıkhu'l Ebsat,  43-44.

[11]Ebû Hanîfe, Kitâbu'l-Âlim ve'l-Müteallim,  94.  

[12] eş-Şehristânî, el-Milel, I,  162; el-Cürcânî, Şerhü'l-Mevâkıf,    631.

[13] el-Mâtürîdî, Te'vilât,  I, 100.

[14]Mâtürîdî, Te'vilât,  I, 100.

[15]Kitâbu't-Tevhîd, 318.

[16]Ebû Hilâl el-Askerî, el-Evâil, 374.

[17]Ebû Bekr el-Hallâl,   Mesâil, v.  106a.

[18] el-Makdisî, Ahsen, 37 (Kerramiler arasında, bu isim, amelin farziyetini reddedenlere verilmiştir.);   Yaltkaya ,  " İslâm'da İlk Fikrî Hareketler ve Dinî Mezhepler ", DFİFM, S.14, sene:4,  s. 25.

[19] İbn Ömer el-Ezdî, Câmiü's Sahîh Müsnedü'r-Rebi' b. Habîb, 3, 5;  el-Acûrrî, eş-Şerîa, 144-145,  Ahmed b. Hanbel, es-Sünne,   81, 113; Ebû Bekr el-Hallâl,  Mesâil,   v. 94b; İbn Ebî Ya'la, Tabakâtü'l Hanâbile, I/25;    İbn Ebî Asım,   " Mürcie, İrcâ’, iman söz ve ameldir, artar eksilir " şeklinde bir başlık koyarak Mürcieyi eleştiren kendini destekleyen hadisler nakleder. (Bkz., Kitâbu's-Sünne,   447. ) ; Nevevî, Şerhü Sahîhi Müslim,   I/147.

[20]İbn Tayfûr, Târîhu Bağdat, 51;  es-Seâlibî,  Simârü'l-Kulûb fî'l-Muzâf ve'l-Mensûb,  185;  İbn Batta, Kitâbu'ş-Şerh ve'l-İbâne,   40 ( Mürcie, meliklerin dini üzeredir.) 

[21]Nâşî el-Ekber, Mesâilü'l İmâme Usûlu'n-Nihal,  19-20. 

[22] 9. Tevbe 106.

[23] Neşvânü'l-Himyerî,  Hûru'l-'Iyn,  203

[24] en-Nevbahtî, Fıkau'ş-Şîa,  6; el-Kummî, Makalâtu'l-Fırak,  6

[25] eş-Şehristânî, el-Milel, I, 161; el-Halebî, Lûma,   47.

[26] Ebû Hilâl el-Askerî, Evâil, 374.

[27] Ebû Muti' Mekhûl en-Nesefî, Kitâbu'r-Red ale'l-Bida', 62.

[28]  eş-Şehristânî, el-Milel, I/141.

[29] et-Taberî, Târîh, I/3290

[30]  el-Malâtî, et-Tenbîh, 36.

[31] et-Taberî,  II/1122-3, 1435.

[32]  İbn Sa'd, Tabakât, VI/308.

[33] İbn Asâkîr,  Târîhu Medineti Dımaşk, Osman b. Affân,  504.

[34] İbn Sa'd, VI/308.

[35]  Nâşî el-Ekber, Mesailu'l-İmâme, 16.

[36]  el-Mes'ûdî, Mürûc, II/361.

[37] Kutlu,  53.

[38] Nâşî el-Ekber,  16-17.

[39] The Murjia',   13.

[40] Hatipoğlu, İslâmî Tenkid Zihniyeti, 45 .

[41] Kutlu, 58.

[42]İbn Sa'd,  VI/308. 

[43]en-Nevbahtî, Fıkau'ş-Şîa,  6; el-Kummî, Makalâtu'l-Fırak,  6; Naşî el-Ekber,  19-20,  el-Matûridî, Kitâbu't-Tevhîd,  318 ; Te'vilât.., I/100, Şehristânî, I/166, 169; Neşvânü'l-Himyerî, Huru'l-Iyn,  203.

[44]Ebû Bekir el-Hallâl, Mesâil, v. 103a. ; İshak b. İbrahim b. Hanî en-Nisâbûrî (275/888), Mesâilü el-İmam Ahmed b. Hanbel,  II/162.

[45]Ebû Bekir el-Hallâl, Mesâil, v. 94a., 127b., 137b.; Nisâbûrî, Mesâil.., II/162.

[46] el-Makrizî, II/350.

[47]Ebû Bekir el-Hallâl, Mesâil, v. 97b.

[48] Mürcie'nin teşekkülü konusunda geniş bilgi için bkz., Kutlu, 58-64.

[49] Hasan b. Muhammed, Kitâbu'l-İrcâ,  23; Salim b. Zekvan, Sîre, 160.

[50] Salim b. Zekvan, Sîre,161.

[51] Salim b. Zekvan, Sîre, 162; Sabit Kutna, Kasidetu'l-İrcâ’ ( Ebu'l-Ferec el-İsfehânî, Kitabu'l-Eğânî içerisinde) , XIII/50.

[52]  Bkz., Kutlu, 92-3.

[53] Taberî, II/1264-5.

[54] Givony, 97.

[55]  İbn Sa'd, VI/313.

[56]  Taberî, II/1353-1355,1507.

[57]  Taberî, II/1400, 1407; İbnu'l-Esîr, el-Kâmil, V, 80, 84.

[58] Taberî, II/1507-1510.

[59] Taberî, II/1510-1514; İbnu'l-Esîr, el-Kâmil, V/149.

[60] el-Kâdî, el-Fıraku'l-İslâmiyye, 523.

[61] Taberî, II/1569, 1583.

[62] Wellhausen, Arap Devleti ve Sukutu, 220.

[63] Mekâtilü't-Tâlibiyyîn,  141.

 

[64] İbn Davud el-Belhi, Fezâil-i Belh, 28; el-Kerderî, Menâkıb, II/515.

[65] Bkz., 381.

[66] Te'vilât, I/99-100. Krş. Kitâbu't-Tevhîd, 384.

[67]  Kutlu, 277-282.

[68] Ehl-i Sünnet Akâidi, 3.

[69]el-Eşa'rî, Makâlât, 229.

[70] el-Eşa'rî, Makâlât,   476-477.

[71] eş-Şehristânî, I/162; İbn Hazm, el-Fasl, IV/205; İbnu'l-Cevzî, Telbîs,  87.

[72] Kutlu,  106-107.

[73] el-Eşa'rî,  138.

[74] eş-Şehristânî,  I/166-7.

[75] Naşî el-Ekber, Mesâilü'l-İmâme,  19-20;  Şehristânî, I/161.

[76] Hasan b. Muhammed,  Kitâbu'l-İrcâ, Arabica, XXI (1974),  23.

[77] Kâzî Ebû Ya'la, Mesâilü'l-İmân, 164, 176

[78] İbn Hazm, III/221.

[79] Ebû Hanîfe, el-Fıkhu'l-Ebsat,  41;  İbn Teymiye, Kitâbu'l-Îmân,  101, 230, 299.

[80] Ebû Hanîfe, el-Fıkhu'l-Ebsat,  41-42.

[81] el-Eşa'rî,  132; el-Malatî, et-Tenbîh,  149.

[82] el-Eşa'rî,  140.

[83] Ebû Hanîfe, Kitâbu'l-Alim ve'l-Müteallim,  52 ve 119;  el-Fıkhu'l-Ekber,  62.

[84] İbn Teymiye, Kitâbu'l-Îmân, 141.

[85] el-Eşa'rî, 141; el-Malatî, 151.

[86] el-Eşa'rî, 136.

[87] Ebû Hanîfe, el-Vasiyye,  72.

[88]  Ebû Hanîfe, er-Risale ilâ Osmân el-Bettî,   67; el-Eşa'rî,  139.

[89] el-Halimî, Kitâbu'l-Minhâc, I, 80.

[90]  Ebû Ubeyd, Kitâbu'l-Îmân,  70.

[91]  el-Eşa'rî,  137-138. 

[92] Bkz.,  123;  el-Fıkhu'l-Ekber,  62.

[93] Ebû Hanîfe, er-Risâle ilâ Osmân el-Bettî,  67.

[94]  Ebû Hanîfe, el-Fıkhu'l-Ebsat,  42.

[95] Kitâbu'l-Âlim ve'l-Müteallim,   52, 56.

[96]  el-Fıkhu'l-Ekber,  62.

[97] el-Malatî,  156.

[98] 9. Tevbe 106.

[99] el-Eşa'rî,  144-145; Neşvânü'l-Himyeri, Hûru'l-'Iyn,   203.

[100]  el-Eşa'rî, 147.

[101]  Kutlu, 144-145.

[102]  Salim b. Zekvan, Sîre,  160.

[103]  Hatipoğlu, İslamî Tenkid Zihniyeti, 41.

[104]  Salim b. Zekvan, Sîre,  161-162.

[105] et-Taberî, II/1567-1577; İbnu'l-Esîr, el-Kâmil, V/183.

[106] el-Câhız, el-Osmâniyye, 147; İbn Teymiyye, Kitâbu'l-İmân, 277.

[107] Kutlu, İslam Düşüncesinde İlk Gelenekçiler, 42-43.

[108] Bkz.Kutlu,  "Kerrâmiler” maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi. (Yayınlanacak)

[109] İbnu'n-Nedîm, el-Fihrist, 255.

[110] el-Makdisî, Ahsen, 395.

[111]  Bkz., Kutlu, "Kerrâmiyye”  maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi.( Yayınlanacak)

[112]  İbn Sa'd, V/328; Ebû Bekir el-Hallâl, Mesâil,  v.127a .

[113]  Kitâbu'l-Îmân, 145-149.

[114] Tehzîb, II, 321.

[115] Târîh, III, 357-358.

[116]  " Das Kitab al-İrğa des Hasan b. Muhammed b. al Hanafiyye ",  Arabica  XXIII (1974),  20-52.

[117] " Das Kitâb.." ,   49.

[118]  Der Imam al-Qasım ibn İbrahim, 229.

[119] Early Muslim Dogma,  68-88.

[120] Kutlu, Türklerin İslamlaşma Sürecinde Mürcie ve Tesirleri, 70.

[121] Kitâbu'l-Eğânî, XIII, 50.

[122] Târîhu't-Türâsi'l-Arabî, C.I, cüz. 3,  56.

[123] Hızânetü'l-Edeb, IX, 81-83.

[124] Kutlu, Türklerin İslamlaşma Sürecinde Mürcie ve Tesirleri, 5-6,178.

[125] Bkz., A.von Kremer, Culturgeschichtliche streifzuge...., (Leipzig 1873,   4-5; G. van Vloten,  " Irdja ",  ZDMG, 45 (1891),  162-163.

[126]  Sezgin, Târîhu't-Türâsi'l-Arabî, C. II, cüz. 3, 102.

[127] " İslâm'da İlk Fikrî Hareketler ve Dinî Mezhepler ", DİFM, S.14, sene:4,  26-27.

[128]  "İlk Mürciî Metinler: İrcâ Kasidesi(I) ve İrcâ Kasidesi(II)", AÜİFD., 39(1999), 239-252.

[129]  Mürcie ve İ'tikadî Görüşleri, 276-277.

[130] İbn Sa'd, VI/307.

[131]  Ahbâru'l-Kudât, III/29-30.

[132] Kitâbu'l-Eğânî, VII/10.

[133] Kitâbu'l-Eğânî, VII/10.

[134] Kitâbu'l-Eğânî, VII/10-11.

[135] İbnu'n-Nedîm, 255.

[136] Katip Çelebî, Keşfu'z-Zünun,  II/1388.

[137]  Ahmed b. Yahya(Wilzer), 71.

[138]  ez-Zehebî, Siyer, X,  201.

[139]  Tabsıra,  II/821.

[140] Bu eserlerin geniş bir listesi için bkz., Sönmez Kutlu, İslam Düşüncesinde İlk Gelenekçiler,  Ankara 2000, 22-28. 

[141] eş-Şehristâ, I/44, 124.

[142] Kerrâmî Mürciilerin edebiyatı için bkz. Kutlu, " Kerrâmiyye” maddesi.

[143]Mürcie'ye karşı yazılmış,  bazı reddiyeler  şunlardır:

                1-Yemân  b. Rebâb, er-Red ale'l-Mürcie. (İbnu'n-Nedîm,   258.)

                2-Ebû Bekr Ahmed b. Ali b. Ma'cûr el-İhşid (İbnu'l-İhşîd),  Kitâbu'n-Nakz ale'l-Hâlidî fî'l-İrcâ. ( İbnu'n-Nedîm,  246.)

                3-Ahmed b. Hanbel,  Kitâbu'l-İrcâ. (Ahmed b. Hanbel, Kitâbu Fezâili's-Sahabe, thk. Muhammed Abbas, Beyrut 1983,  I,  26  (Önsöz),  Fuat Sezgin, Târîhu't-Türâsi'l-Arabî,  Medine 1983,  C. 2, cüz.3,   226.   Sezgin'in de belirttiği gibi bu eser,  Ebû Bekr el-Hallâl'ın,  Câmi' (Müsned min Mesail.. British Museum, Or: 2675, s. 221-261 )  içerisinde bize ulaşmıştır. Ancak bu müstakil bir eser olmayıp, 398 sayfalık Câmi''nin bir bölümüdür. Fuat Sezgin, aynı yerde 261-290. sayfalar arasında Kitâbu'l-Îmân olduğunu söylüyor, ancak bu iki eseri birbirinde ayırmak oldukça zordur. İrcâ ve iman konusundaki tartışmalar, birlikte ele alınmaktadır. Eser Mürcie'nin eleştirisiyle  başlar ve Kitâbu'l-İmân ifadesiyle son bulur. Onun baş tarafını, Mürcie'nin tarihiyle ilgili bazı önemli rivayetlere yer vermesi ve onların iman konusundaki görüşlerini eleştirmesi dolayısıyla Mürcie'ye reddiye olarak kabul edilebilir.

                4-Fazl b. Şazân, Kitâbu'r-Red ale'l-Mürcie. (Tusî, el-Fihrist, thk. Muhammed Sadık, Necef 1960, 150)

                5-Zeyd b. Ali(122/739),  Kitâbu'r-Red ale'l-Mürcie.  (Sezgin, Târîhu't-Türâsi'l-Arabî, C. I,  cüz. 3,   323) Sezgin, bu eserin 116  sayfalık yazmasının  Berlin kütüphanesi  10265. numarada  bulunduğunu  kaydeder.  Başında ve sonunda eksiklik bulunan yazmanın elimizde bulunan mikrofilmin, 1.-5. varakları Mürcie'nin bazı iman görüşlerinin eleştirisi mahiyetinde, diğer varaklar,  daha çok,  Zeyd b. Ali'nin hayatı ve imametini ( v. 17a vd.), Kur'an yorumları (v. 28a vd.) ve Fıkhî görüşlerini ( v. 5a vd.) içermektedir.  Eserin mikrofilmini çektirip gönderme zahmetinde bulunan Dr. Tahsin Görgün'e teşekkür ediyorum.

                6-İsmail b. Ali b. İshak b. Ebî Sehl b. en-Nevbahtî,  Kitâbu'l-İrcâ’.  ( Necâşî, Ricâlü'n-Necâşî, thk. M. Cevad,  Beyrut 1988,  I, 393.)

                7- Şebîb b. Atiyye, er-Red ale'ş-Şükkâk  ve'l-Mürcie. (Martin Hinds'e ait  Cambridge Üniv. Kütüphanesi Or: 1402  numaradaki  mikrofilm içerisinde,  279-285).  Bu mikrofilme nasıl ulaşabileceğim konusunda mektupla bilgi verme zahmetinde bulunan  Michael Cook'a  teşekkür ediyorum.

                8- Dırar b. Amr, Kitâb ale'l-Ezârika ve'l-Haddâd ve'l-Mürcie. ( Michael Cook,  Early Muslim Dogma,  London 1981, 198. X. Bölüm 42. Dipnot) Cook,  Van Ess'in, Kitâb ale'l-Mürcie fî'l-Esmâ  olarak verdiği bu eserin adının aslında yukarda zikredilen şekilde olduğunu ileri sürer.

                9-Vasıl b. Ata ( 80-131/ 699-748), Kitâbu  Esnâfi'l-Mürcie. ( İbnu'n-Nedîm, el-Fihrist, Tekmile   1;  Sezgin, Târîhu't-Türâsi'l-Arabî, C.I,  cüz. 4,    19. ) Bu eser, Mürcie mensuplarından bahsediyor da olabilir.

                10-Yahya b. Ömer (289/902), Kitâbu'r-Red ale'l-Mürcie. ( Muhammed Talbi, " Theological Polemics at Qayrawân during the 3rd/9th Century ", Rocznik Orientalistyczny, T. XLIII(1984),  153).


Yorumlar - Yorum Yaz


Takvim
Saat