Üyelik Girişi
Başlıklar
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam45
Toplam Ziyaret451763

Cemaatlerin İslamı Tebliğ Sorunu

DİNÎ AKIMLARIN İSLAM’I TEBLİĞ YÖNTEMLERİNE ELEŞTİREL BİR YAKLAŞIM 

 

           

            Tebliğ,  bir çeşit iletişim  olduğundan, bir anda yapılan ve sonuçlanan  eylem olmayıp  süreç isteyen ve bir sistem içerisinde işlemesi gereken  bir eğitim etkinliğidir. İletişim Bilimi’nin bilimsel verileri ışığında gerçekleştirilmeyen bir tebliğ eylemi günümüz insanını etkilemede, eğitmede, değiştirmede ve dönüştürmede yeterince başarılı olamayacaktır.

            Konu İslam’ı tebliğ olunca, her yaştan, her ırktan, her cinsiyetten muhatapları bulunduğundan, daha büyük bir önem kazanmaktadır. Günümüzde, İslam’ı tebliğ ettiği iddiasıyla ortaya çıkan ancak kendi doktrinini propaganda eden pek çok mezhep, tarikat, cemaat ile pek çok dini kurum ve organizasyon bulunmaktadır. Mezhepler, Tarikatlar ve Cemaatler, toplumsal, dinî ve siyasî gerçeklikler olup inkar edilmeleri, yok sayılmaları, yasaklarla önüne geçilmeleri mümkün değildir. Ancak dini-toplumsal hareketler, ilk ortaya çıktığı şekliyle devam etmez, mensupları arasındaki ilişkilerinde, diğerleriyle ilişkilerinde ve fikirlerinde sürekli değişim ve dönüşüm yaşarlar. Bir zamanlar son derece dinamik ve etkili olan bir hareket belli bir süre sonra bütünlüğünü ve fikri insicamını kaybederek tamamen farklı bir harekete dönüşür veya parçalanarak dağılır. Dini-toplumsal ve dini-politik  hareketler  İslam’ı  doğru ve özgün şekliyle, Kur’an merkezli  ve Hz. Peygamber’in  örnekliği doğrultusunda  sunduğu sürece, İslam düşüncesine ve insanlığa önemli katkılarda bulunurlar. Ancak insanların  düşünce özgürlüğünü kısıtlamaları,  liderleri ve eserlerini kutsallaştırmaları, kendilerini İslamla özdeşleştirmeleri ya da İslam’ın tek temsilcisi olduklarını iddia etmeleri ve bir ruhban sınıfı oluşturmaları durumunda, fikir üretiminin ve düşünce özgürlüğünün önünde büyük bir engel oluştururlar. Bugün İslam’ı tebliğ ettiğini iddia eden bazı dini oluşumlar, birinciden çok ikinci rolü üstlenmiştir. Fakat onların yöntemleri ve yanlışları bilimsel açıdan yeterince eleştiriye tabi tutulmamıştır. Eleştiri yapanlar, ya onları güvenlik konseptinden hareket ederek veya kanunî yasakları çiğnemeleri açısından eleştirmektedirler. Onların, insanların bireysel, toplumsal ve siyasal ilişkilerini etkileyen zihniyetleri gözardı edilmiştir. Tebliğ metotlarının yanlışlığı yönünde yapılacak eleştiriler, cemaat karşıtı bir söylem olarak telakki edilmek gibi bir risk taşımakla birlikte, asıl amaç İslam’ın  evrensel mesajının ona yakışır bir şekilde sunulabilmesine engel oluşturan faaliyetlerin veya yöntemlerin bir eleştirisidir. Bir dini cemaati, liderine ve mensuplarını, genelleme yaparak, bütünüyle yanlış göstermek, onları bütünüyle doğru göstermek kadar yanlıştır. Ayrıca bir bilimsel yazıda, onları güvenlik konseptinde ele alıp, polisiye tedbirlerle ve yasaklar koyarak önlemeyi bir yöntem olarak önermek veya  onların tamamını sanık sandalyesine oturtarak yargısız infazda bulunmak  etik ve bilimsel açıdan son derece yanlıştır. Bunun için belli bir fikrin sahibi olarak gösterilmeleri dışında, hiçbir cemaat ve tarikat lideri veya mensubunun şahsına doğrudan atıfta bulunulmayacaktır. Bunula birlikte tebliğ yöntemleri açısından araştırmaya konu edinilen dini oluşumlar genelde Türkiye’de faaliyet gösterenler olacaktır, ancak  Türkiye dışında teşkilatlanmış diğer dini oluşumlar ve doğrudan tebliğ iddiasında bulunduğunu iddia eden Tebliğ Cemaati ile bazı dini organizasyonlara da nadiren referanslarda bulunulacaktır. Biz, tebliği bir iletişim sistemi olarak gördüğümüzden dinî akım ve cemaatlerin  tebliğ faaliyetlerini, iletişim sistemini oluşturan unsurlar açısından eleştirel bir gözle analiz edeceğiz.

            Dinî, siyasî veya ideolojik bir mesajın, insanlar tarafından benimsenmesi ve toplumda taban bulabilmesi için, mesajın doğruluğu kadar  kim tarafından, nasıl ulaştırıldığı da son derece önemlidir. Bir mesaj ne kadar doğru olursa olsun, kaynaktan alıcıya iyi bir zamanlamayla  uygun  kanallardan iletilmezse olumlu bir yansımanın alınması mümkün değildir. Bu yüzden Allah, ilahî mesajlarını gönderirken, bu göreve  insanlar arasında,  akıllı, güvenilir, dürüst, emanete hiyanet etmeyen, hoşgörülü,  başarılı ve onurlu kimseleri seçmiştir. Böyle olduğu halde bile,  elçiler, tebliğ görevlerini yerine getirirken zaman zaman bazı hatalar yaptıkları için, Allah'ın ikazına muhatap olmuşlardır. Ancak mesajı ileten Peygamber hayatta olduğundan, bu gibi hatalardan ve yanlış anlamalardan kaynaklanan sorunlar  ilahi bir müdahaleyle  çözüme kavuşturulmuştur. Bu sebeple İslam'ın insanlara en başarılı ve doğru bir şekilde ulaştırıldığı, imaj ve güven probleminin yaşanmadığı dönem, Hz. Peygamber dönemi olmuştur.             

            İslam mesajı, Hz. Peygamber'in ölümünden sonra,  sahabenin gayretleri, bilginlerin ilmî faaliyetleri, siyasî iktidarların fetihleri, mezhepler, tarikatlar ve burada saymadığımız diğer  yollarla yayılmaya devam etti. Mezhepler, felsefî ekoller ve tarikatlerin kurumlaşmasından sonra,  mesajın  anlaşılması ve aktarılmasında  farklı anlayışlar ve metodlar geliştirildi. Ancak Peygamberlik Hz. Muhammed'le sona erdiği için, ondan sonra bu mesajın  anlaşılması ve insanlara ulaştırılmasında yapılan hataların bizzat mesajın sahibi Allah tarafından düzeltilmesi yolu kapandı.

            Bugüne gelindiğinde dünyada siyasî, kültürel ve ekonomik alanlarda küresel düzeyde yaşanan rekabetten,  dinler ve  kültürler de  nasibini aldı. Sonuçta tarihi çok gerilere giden dinler arası ve kültürler arası rekabet büyük bir ivme kazandı. Küreselleşmenin bir sonucu olarak herkes her ürettiğini dünya pazarlarına sürememektedir. Öncelikle üretilen malın kaliteli ve standartlara uygun olması, güzel ambalajlanması ve iyi bir ulaşım ağıyla sağlam bir şekilde tüketicisine ulaştırılması gerekmektedir. Dinler için de durum aşağı yukarı aynıdır. Artık sunulan mesajın özgün olması, günümüz insanının ihtiyaçlarına  cevap vermesi ve yeni teknolojik imkanları da kullanarak ihtiyaç sahiplerine en güze bir şekilde sunulması   büyük önem kazanmıştır. Ancak müslümanlar, dinler arasındaki bu küresel rekabete hazırlıksız yakalanmıştır.  Buna karşın misyonerliğe özel önem atfeden ve bunun için köklü organizasyonlara sahip olan Hristiyanlık müslümanlar arasında ve şu anda özellikle, Türkiye’de,  Orta Asya ve Uzak Doğu'da modern teknolojik imkanları da kullanarak bu bölgedeki yerli nüfusun yeterli ve doğru dini bilgiye sahip olmayan kesimlerinin dini kimliklerini tehdit eder duruma gelmiştir. İslam dünyasında ve batıda amaçları arasına gerek müslümanlara gerekse müslüman olmayanlara "İslam'ı tebliğ etme" misyonunu  koyan  "  ve uzun bir tarihi geçmişe sahip pek çok tarikat ve mezheple  20. yüzyılın ürünü olan  dinî Cemaat ve Organizasyon"[1] bulunmaktadır. Bizim,  böyle bir makalede bütün cemaat ve tarikatleri tek tek incelememiz mümkün değildir. Burada üzerinde durmak istediğimiz konu, iletişim biliminin mevcut verileri ışığında çağdaş İslam akımlarının (cemaat ve tarikatler) İslam'ı tebliğ faaliyetlerini değerlendirmek olacaktır. İletişimi bir sistem olarak kabul edecek olursak, böyle bir değerlendirmeyi, bu sistemi oluşturan dört unsurdan hareketle, yani kaynak (tebliğ eden), alıcı (muhatap kitle), ileti (mesaj) ve oluklardan (metod ve kanallar) hareketle yapabiliriz.

            1. Kaynak

            Kaynak, her hangi bir konuda iletişim sürecini başlatan ve iletiyi çeşitli yollardan hedefe gönderen  kişi, grup, kurum ya da toplumdur. Mesaj, türü ne olursa olsun, ister duygu, düşünce, kanı ve bilgi olsun ister dini ve ideolojik olsun, mutlaka bir kaynağın varlığını gerektirir. İletişim sürecinde kaynağın iletileri kodlayıp sürece sokmasında, kaynağın iletişim becerisi, tutumu, deneyimi, bilgi düzeyi ile çevresel, toplumsal ve kültürel öğeler önemli bir rol oynamaktadır.[2] İslam mesajını insanlara ulaştıran kaynağa gelince, bu kaynak İslam'ın ilk dönemlerinde Hz. Peygamber idi. O, kendi döneminin şartları içerisinde, iletişim sisteminin bütün öğelerini başarılı bir şekilde kullanmaya çalıştı ve büyük ölçüde başarılı oldu. Bugün İslam mesajını ulaştıracak kaynak rolünü, müslüman bireyler ve onların kurdukları dini cemaatler, tarikatler,  mezhepler ve bazı organizasyonlar üstlenmektedir. İslam’ı tebliğ etme iddiasıyla ortaya çıkan bu teşekküller veya bunlardan bağımsız çeşitli organizasyonlar, yukarıda sözü edilen iletişim sisteminde kaynakta bulunması gereken özelliklere, ya çok az bir kısmına sahiptir veya hiç sahip değildir. Günümüzde öncelikle tarikat ve cemaatler,  büyük bir nitelik ve imaj sorunuyla karşı karşıyadır. Çünkü İslam'ı tebliğ iddiasında  bulunan bu akımların mensupları,  İslam mesajını bütün insanlara doğru bir şekilde ulaştırabilecek eleman yetiştiren kurumlardan ne iyi bir dinî eğitim,  ne de iletişim ve halkla ilişkiler konusunda çok özel dersler almışlardır. Aksine bu dini hareketlerden bazıları, böyle bir kurumda eğitim görmeyi zahirî ilimle uğraşmak şeklinde değersiz bir meşguliyet veya cemaate akademik destek sağlayacak elemanlar kazanmak olarak görmektedir. Hatta bazı cemaatler, mensuplarının böyle bir eğitim sonucunda itikatlarında oluşan zafiyeti tamir için  özel tashih-i itikad programları gerçekleştirmektedir. İslam’ı anlatmak ve tebliğ etmek iddiasında olan kişilerin, öncelikle çok iyi bir dinî eğitimden geçirilmeleri ve pedagojik formasyon almış olmaları gerekir. Halbuki günümüzde cemaatin önderine veya tarikatin şeyhine en  itaatkar  veya sıhriyet bağı olan kimseler,  ya da ilgili metinleri en fazla okuyan ve okutanlar, imam, halef ve halife olarak tayin edilmektedir.  Yüce İslam mesajının doğru ve sağlıklı bir şekilde günümüz insanına sunulabilmesi için,  nitelikli insan kaynağına sahip olmamız gerekmektedir. İslam mesajının iletilmesi  sürecinde kaynağın kişiliği, mesajın alıcı tarafından doğru algılanmasında son derece önemlidir. Bir kişinin bilmediği, yaşamadığı bir konuda doğru ve sağlıklı bir tebliğ eyleminde bulunması mümkün değildir.  Hindistan'da 1926 yılında Muhammed İlyas tarafından “sırf İslam’ı tebliğ amacıyla kurulan”  Tebliğ Cemaatı adlı bir cemaat vardır.  Bu Cemaat, "öğreterek İslam'ı öğrenmeyi "  ilke olarak benimsemiştir.  Bu sebeple üyeleri özel eğitimden geçirilmeye gerek duymamaktadır. Bugün İslam'ı tebliğ eden bu kaynaklar (tarikatler ve cemaatler), genel olarak, İslam, onun kitabı Kur’an ve  Peygamber'i Hz. Muhammed’den çok kendi mensubu oldukları cemaatin/tarikatin lideri, eserleri ve  İslam'ı algılama biçimleri konusunda bilgi sahibidir. Onlar, masum insanlar veya kutsal şahsiyetler olarak gördükleri bazı insanların ilham yoluyla yazdıklarına inanılan kutsal metinlerini defalarca okumakta ve  hatta bazı pasajlarını ezbere bilmektedirler. Kendi gruplarının (cemat ve tarikat) metinlerinin içeriklerini Kur’an’ın içeriğinden daha iyi bilenler de vardır. Hatta bazı üyeler, efendilerinin eserlerini ve köşe yazılarını abdestsiz okumamaya özen göstermektedir. Bazıları da , vaaz ve irşadlarında jest ve mimiklere varıncaya kadar bazı şahsiyetleri taklid etmektedir. Bu cemaatler, kendi cemaat liderinin veya mezhebinin metinlerini, Kur’an’ın en sahih yorumu olarak göstererek İslam'la özdeşleştirmekte ve sadece kendilerinin İslam'ı en iyi temsil ettiklerini  iddia etmektedir. Hatta bunun için Kur’an ayetlerinin kendilerine işaret iddia edilen ayetler sıralamaktadır. Böyle bir tutum ve davranış, onları seçilmişlik psikolojisi içerisinde, kendilerini kurtuluşa eren   topluluk veya kendi cemaatlerini Mehdî’nin manevi şahsiyetinin temsilcisi[3], “ ahir zaman cemaati”[4] ya da cemaat liderinin mehdî-mesih[5] olduğu iddiasına götürmektedir. Bu durumda tebliğ, diğer müslümanlardan daha fazla destek kazanma faaliyetine dönüşmektedir. Bu da dini akımlara, nitelik yerine nicelik açısından bir güç kazandırmaktadır. Aslında  iletişim biliminin önemle üzerinde durduğu mesajın, o mesajı taşıyanlar üzerinden nasıl algılandığı sorusu son derece önemli bir sorundur.

            İslam'ı tebliğ etmeyi amaçları arasına koyan cemaatler, tarikatler ve dini organizasyonlar, sivil toplum örgütleri oldukları şeklinde kendi eylemleriyle çelişen bir iddiada bulunmaktadırlar. Kendilerine her ne kadar sivil toplum örgütü görüntüsü vermeye çalışsalar  da, kişi merkezli olmaları, ortak katılımdan yoksun olmaları, devletten bağımsız olmak yerine, devlete muhalif bir tavır takınmaları,  bazılarının iktidarı ele geçirme amacı gütmesi, ticari ortaklıklara dönüşmesi ve  dini-ideolojik kalıplar içerisinde faaliyet göstermeleri sivil toplum örgütü sayılabilmelerini engellemektedir. Özellikle Türkiye'de tarikatler ve cemaatler, dini önderlerinin veya liderlerinin otoriteleri ve tasallutu altında faaliyet göstermekte ve  varlığını bu kişilerle sürdürmektedirler. Diğer taraftan bazıları dolaylı veya doğrudan siyasetin içinde oldukları, partileştikleri, partilerin potansiyeli ve uydusu haline geldikleri bilinmektedir. Ayrıca bazı gruplar, bazan iyi niyetli ve insanlara faydalı olmak üzere kendilerine destek veren mensuplarını,  müşteri gibi görerek suistimal etmektedirler. Bazan da, tevhid, ihlas, tesettür, tekbir ve benzeri kavram, değer ve  sembolleri işyeri, şirket adı olarak kullanmak suretiyle, onlar üzerinden kapital elde edilmeye çalışmaktadır. Sonuçta bütün vaktini, malını ve çalışmalarını  cemaat veya belli bir dinî organizasyona feda eden, onun emrine veren kimselerin çocukları ve ailesi, onların sunduğu eğitim ve öğretim imkanlarından, pahalı olması dolayısıyla  eşit düzeyde yararlanamamaktadır. Kendi mensupları üzerinden zengin olanlar, daha sonra zenginlere hizmet veren ticarî şirket ve organizasyonlara dönüşmektedir. Sonuçta İslam'ı tebliğ eden kişi, grup ve topluluklarda bulunması gereken niteliklerden  olan ihlas ve samimiyet tabelalarda veya söylemde kalmaktadır.

            2. Alıcı

            Alıcı, kaynağın gönderdiği mesaja hedef olarak seçilen kişi, grup veya topluluktur. Etkin bir iletişimin gerçekleşebilmesi için  alıcının ilgi alanının, tutum, düşünce ve inançlarının, sosyo ekonomik düzeylerinin ve ihtiyaç alanlarının önceden öğrenilmesi son derece önemlidir.[6] Muhatap kitle bu özellikleriyle iyi tanınırsa, tebliğ edilecek mesaj onların anlayacağı düzeyde ve  anlamalarını kolaylaştıracak yollarla sunulur. Aksi takdirde yapılan faaliyet sonuçsuz kalır. Bunun acı sonuçlarını, bugün  Türkiye'den Orta Asya'ya ve Balkanlar'a İslam'ı tebliğ etmek üzere giden cemaat  ve tarikatlerin faaliyetlerinde açıkça görmekteyiz. Sovyet Rusya'nın  çöküşüyle birlikte  bu bölgelerde İslam'a büyük ilgi ve alaka oluşmuştu. Bu dine susamışlığı ve ilgiyi karşılayabilmek için ülkemizden Nurcular, Süleymancılar, Işıkçılar, Nakşiler, Kadiriler ve diğer dini cemaatler buralara çok sayıda  insan gönderdi. Bu cemaatler, bölge insanının 70 yıllık esaret döneminde İslami kişilik ve kimliğinden neler kaybettiğini, şu anda ilgi alanı, düşünceleri, sosyo-ekonomik düzeyleri ve ihtiyaçlarını araştırıp incelemeden ve bu konuda saha araştırmaları yapmadan, hatta onların dillerini ve şivelerini öğrenmeden tebliğ faaliyetine giriştiler. Diğer yandan  Türkiye'nin sosyal ve siyasî şartları içinde geliştirdikleri dinî söylemleri ve onları ele alan eserleri aynı uslüp ve muhtevayla  bölge insanına aynen veya oranın dillerine zor anlaşılır çeviriler üzerinden enjekte etmeye kalkıştılar. Bu da, İslam'a karşı büyük saygı ve sevgi besleyen bu insanları hayal kırıklığına uğrattı. Çünkü onlar, hem bu eserleri anlayabilecek kapasiteye sahip değillerdi, hem de dinle ilgili sorularına cevap bulamamışlardı. Bu konuda  sadece Türkiye'den giden cemaatler ve organizasyonlar değil Arap dünyasından, İran, Afganistan, Pakistan ve Hindistan'dan gelen cemaatler de aynı şeyi yaptılar. Örneğin Hizbu't-Tahrir, "Hilafet Devleti" söylemini bölge insanına sunmak istedi ve bölgede siyasî çatışmalara sebep oldu. Pakistan ve Arabistan üzerinden gelen Vahhabi-Selefi anlayış ise, bölge halkının dini  dokusuna uyum gösteremeyen son derece gelenekçi-muhafazakar bir din söylemi sundu. Bu da Hanefî-Mâturîdî kültürel kimliğine mensup bölge halkından ciddî eleştiriler aldı. Halbuki onlar, bölge halkının dilini, örf, adet ve geleneklerini, ihtiyaçlarını tespit ederek kendi mesajları yerine İslam’ın mesajını ulaştıracak anlaşılır eserler yazmaları gerekirdi. Muhatap kitle analiz edilmediğinden verilmek istenen mesaj,  sınırlı düzeyde muhatap bulabildi. Bu insanlar, İslam'ın özgün mesajıyla karşılaşmak  yerine, anlamaları son derece zor ve karmaşık olan cemaatlerin din anlayışıyla karşılaştıkları için mesajın aktif katılımcıları da olamadılar. İslam'ın inanç ibadet ve ahlak boyutuyla ilgili doğru bilgilendirme görevi üstlenen Diyanet İşleri Başkanlığı da aynı hatayı yaptı. Çünkü bu bölgelere imam veya din ateşesi olarak gönderdiği kişileri, özel bir eğitimden geçirilmemişti. Diğer taraftan, bölge insanıyla ilk defa karşılaşan İmamlar dil bilmediklerinden, sırf Kur'an okumak ve okutmakla, İslam'ı tebliğe başladılar. Dillerini öğrenmeye ve muhatap kitleyi tanımaya  başlayınca görev süreleri biterek geri döndüler.

            3.  İleti-Mesaj

            İleti, kaynaktan alıcıya çeşitli yollarla gönderilen bir bilgi, düşünce, duygu ya da kanaattir. Semboller, işaretler, dil oyunları veya bir söylemden oluşan iletinin iki önemli niteliğinden birisi, dil, diğeri  içeriktir. İletinin dili bazan sadece muhatabın anlayacağı dil olabileceği gibi,   bazan da konuşma dilinin dışında müzik, sanat ve hareketler gibi kodlar da olabilir. Ancak iletişimin etkin ve sağlıklı gerçekleşebilmesi için, olmazsa olmaz şartı iletinin, kaynak ve muhatap kişi, grup ve toplum tarafından açık-seçik, yani anlaşılır olmasıdır.[7] Bugün dinî cemaatlerin ve tarikatlerin, herkesçe anlaşılmayan sembol, değer ve kavramlardan oluşan  bir din dili bulunmaktadır. Özellikle  dini duyguları zayıf, dini bilgiye sahip olmayan veya çok az sahip olan genç kesim arasında bu dilin anlaşılması son derece zordur. Hatta bir çok cemaatin bu dille yazılmış bir edebiyatı oluşmuştur. Oluşan bu dilin herkesçe anlaşılmaması ve dil oyunlarından oluşan gizemli bir yapıya büründürülmesi, metinlerin kutsallaştırılmasına, dilinin sadeleştirilmeden muhafazasına, bu eserlerin dilini anlayanların önderliğinde okunup anlaşılmasına, eserlerin defalarca okunmasına  ve aslî şekliyle elle yazılmasının dinî bir vecibe olarak algılanmasına götürmüştür. Hatta İslam mesajı bu tür metinlere indirgenirken Kur'anın anlaşılması da  bu edebiyatın anlaşılmasına bağlanmıştır. Bu yüzden sözü edilen eserler, cemaat üyeleri arasında ilhamla yazdırılmış kutsal kitap gibi ilgi görmektedir. Arkon'un da ifade ettiği gibi, " tek kitaplı topluluktan çok kitaplı topluluklara" dönüşen bir duruma gelinmiştir. Halbuki İslam mesajı'nın din dili/mantığı özgün şekliyle Kur'an ve onun dini söylemi olmalıdır. Böyle olmadığı sürece insanlar ve özellikle genç nesil  İslam mesajına ilgisiz kalacaktır. 

            İletinin içeriği konusuna gelince, iki noktanın dikkate alınması gerekir. Birincisi,  İslam masajının içeriğini oluşturacak düşünce, duygu ve bilgilerin alıcının ihtiyacına, bilgi düzeyine, toplumsal ekonomik düzeyine ve kültürel normlar doğrultusunda seçilmesi gerekir. Aksi takdirde bunları dikkate almayan bir mesaj, kabul görmeyecektir. Günümüzdeki cemaat, tarikat, mezhep ve dinî organizasyonların bunları yeterince dikkate almadığı görülmektedir. İkincisi de, mesajın içeriğini oluşturan, bilgi, düşünce ve kanaatlerin işlenme biçimidir. İslam mesajı, maalesef, büyük toplumsal, siyasî, kültürel, bilimsel, teknolojik değişimleri hızlı bir şekilde yaşayan günümüz insanının anlayacağı ve ihtiyaçlarını karşılacayak biçimde işlenmemektedir. Asrı Saadet'i yüceleştiren ve bugünü kıyamete yakın yozlaşmış bir devir olarak gören pek çok  cemaat, İslam'ın belli tarihi dönemlerine ait anlaşılma biçimlerini ve geçmişe ait geleneksel dinî yapıları, o dönemin kalıpları içerisinde bir gelecek tasavvuru olarak sunmaktadır. Bu durum, sadece cemaat ve tarikatlerin yaptığı yeni bir hata olmayıp kökleri çok eskilere dayanmaktadır.  Zamanla mesajın taşıyıcıları olan mezhep, tarikat ve cemaatler,  Kur'an'ın mesajını aktarmak yerine kendi anlayışlarını mutlak dinî gerçekler olarak aktarmaya başlamalarıyla birlikte Kur'an'la olan sıcak diyalog yerini mezhep, tarikat ve cemaatler arası mücadeleye ve rekabete bırakmıştır.

            Günümüzde İslam'ı tebliğ etmek amacıyla ortaya çıkan veya bunu  amaçlarından biri olarak gören dinî mezhep, tarikat ve cemaatlerin din söyleminin içeriği analiz edildiğinde temelde iki ayrı gösterge, ya birlikte veya ayrı ayrı bulunmaktadır.

 

      a) Siyasal İslam

 

Son iki yüz yıldır İslam dünyasında ortaya çıkan, çoğu dinî ve ideolojik hareketlerin geliştirdikleri din söyleminin merkezinde  siyaset bulunmaktadır. Bunun sebebini şu şekilde açıklamak mümkündür: Müslümanlar tarih boyunca güçlü devletler kurdular ve devlet  desteğiyle İslam mesajını yaymaya çalıştılar. Osmanlı Devleti'nin gerilemeye başlamasıyla birlikte bu desteği kaybettiler. Ayrıca batılı sömürgeci güçlerin işgali sonucu bağımsızlıklarını kaybeden müslümanlar, kendilerini siyasî, toplumsal, ekonomik ve dinî bir buhrana düştüler. Neticede Osmanlı'nın kurtarılması ve hilafetin ayakta tutulması, müslümanların öncelikleri haline geldi. Osmanlı devletinin yıkılması ve hilafetin kaldırılmasından sonra, müslümanların birliği ve hilafetin  yeniden inşası bazı akımların örtülü referans çerçevesini oluşturdu. İhvân-ı Müslimîn, Hizbu't-Tahrîr, Cemaat-ı İslâmiyye, Hicret ve Tekfîr Cemaati, Kaplancılar, Hizbullah ve diğer bazı hareketler, İslam'ı sadece dinî ve akidevî bir inanca ilaveten ekonomik, hukukî ve siyasî bir sistem olarak  algıladı. Şiî dünyada ise, bu ideolojik anlayış İmamet anlayışı üzerinden propaganda edildi. İslam’ı bu şekilde anlayanlara göre, İslam insanlara kurumsal bir siyaset sistemi sunmaktadır. Buna inanmak ve bunun kurulması için çalışmak farzdır. Bu kesim , " Zamanın imamına tanımayan ve ona beyat etmeden ölen kimse Cahiliyye ölümüyle ölmüştür." şeklinde bir rivayete dayanarak  liderlerine  halife veya imam olarak ya da mehdî  olarak beyat edilmesini istediler.  Aslında bu anlayış Şiî çevrelerde çok erken dönemlerden itibaren mevcut idi ve İmamet  inanç konusu olarak görülmekteydi. Hilafetin kaldırılmasından sonra Sünnî dünyada, geleneksel anlayışın tersine, hilafet inançla ilişkilendirilmeye başlandı. Sonuçta İslam'ın varlığının devamı  kurumsal siyasetin varlığına bağlandı ve şöyle söylemleştirildi: " Hilafet bozulursa İslam  bozulur ve müslümanlar hüsrana uğrar. Hilafet düzelirse İslam  düzelir ve müslümanlar kurtuluşa erer." 

            Siyasal bir din söyleminin İslam mesajının merkezine yerleştirilmesiyle, müslümanlar siyasal ve çatışmacı bir zemine kaymakla kalmadı, bu fikrin sahipleri hem kendi ülkelerindeki idarelere karşı hem de küresel düzeydeki siyasî güçlere karşı  sonu gelmeyen ve genelde başarısızlıkla sonuçlanan bir macera ve serüvene dönüştü. Hatta İslam'ın inanç, ahlak ve ibadet  boyutları geri plana itilerek, kurumsal siyaset, dinin varlık sebebi haline dönüştürüldü. Üstelik bugünün müslüman tipolojisi  veya siyasal lider tipolojisi, genel de olmasa da çoğu kere, bütün dünyaya hakim olmak isteyen, başka farklı görüşlere tahammülü olmayan ve problemi şiddet yoluyla çözmek isteyen Harici bir modeli temsil etmektedir. İslam'ı siyasal, ekonomik ve toplumsal bütün problemleri çözecek şekilde takdim etmek  ideolojik bir yaklaşım olup İslam'a ve Kur'an'a, ilk dönemlerdekinden farklı bir misyon yüklemek anlamına gelmektedir. Bu da müslümanları tepkisel ve savunmacı bir halet-i ruhiye içerisine soktuğu için toplumsal gerginliklere sebep olmakla kalmamış İslam'ı tepkisel  protesto ideolojisine dönüştürmüştür.

 

      b) Şeklî Dindarlık

 

Dinî cemaat ve tarikatlerin İslam mesajının özünü, anlakî ve manevi unsurlardan yoksun kulluk/ibadet merkezli bir din anlayışı oluşturur. Bu din anlayışının temel göstergesi, namaz, oruç, zekat ve hac ibadetlerinden oluşan şeklî dindarlıktır. Bu anlayışa göre, insanlara ne kadar fazla ibadet yaparsa, bu konuda ne kadar meşakkat çekerse, ne kadar çok hacca giderse, ne kadar fazla namaz kılarsa   o kadar  iyi müslüman olur ve daha çok sevap alır.  İbadet kavramının yukarıda sayılan şeylere hasredilmesi, dindarlıkta bulunması gereken bilgi, inanç ve ahlak boyutunun öne çıkarılmasını engelledi. İbadet, sadece bunlardan ibaret değildir. İslam’da yapılan her iyilik ve güzel davranış bir ibadettir. Bu yüzden, dini cemaatler ve tarikatlerin insanlara telkin ettiği dindarlık, şekli ve daraltılmış bir dindarlık çerçevesinin dışına çıkamadı. Hatta bazı cemaatlerde, sarık, sakal, cübbe ve diğer bazı şeyler dindarlığın sembolleri olarak görüldü. Örneğin Tebliğ Cemaat'inde bu şekildeki bir giyim ve kuşam İslamî olarak nitelendirilerek Tebliğ'de gözetilmesi gereken altı esastan birisi kabul edildi. Bu anlayış, Türkiye'de de pek çok cemaat tarafından benimsenmektedir. Öyleki hayatın her cephesini dinileştirmekle kalmadı dindarlığı fıkıh dindarlığına endeksledi. Bu anlayışa göre din insan için değil insan din içindir. Bu sebeple insanın günlük hayatının her bir saatinde yaptığı bütün hal ve hareketleri dinî bir kisveye büründürülmek istendi. Sosyal hayattaki düğün ve benzeri merasimler, cenaze merasimlerine dönüştü. Bu amaçla Amellerin Faziletleri ve Zikrin Faziletleri[8] adıyla kitaplar yazılarak şekli ve zikirmatiklerle zikirlerin yapıldığı sayısal bir dindarlık oluşturulmaya çalışıldı. Nurettin Topçu'nun da dediği gibi, İslami ruh ve manasından sıyrılan dinî hayatın bu şekilperestliğine zühd ve takva adı verildi.[9] Böyle bir dindarlık, bazan Haricilerde olduğu gibi aşırı fanatizme yol açmakta, bazan da kendi kabuğuna çekilen toplumdan soyutlanan ve turfanda müslümanlık adını verebileceğimiz bir yaşama dönüştü.  Taklide dayalı ve şeklî dindarlık,  çoğu kere Cemaat dindarlığını öngördü.  Bu dindarlık biçimi, Cemaatler ve mistik hareketlerin din söyleminden beslenmektedir. Bu durumda birey  tek başına değil, ya bir dinî rehber ya da önderin denetiminde ( cemaat lideri ve imamı, tarikat şeyhi veya halifesi)  ve onun  cemaatinin bir üyesi olarak  İslam'ı yaşamak durumundadır. İslam mesajının   yaşanması zor  şekli dindarlığa büründürülmesi, birey bilincinin güç kazandığı günümüz modern toplumların nazarında bu mesajın önemini azalttı . Bu yüzden, İslam mesajının  birey ve toplumun ihtiyaçlarına göre yeniden yorumlanarak, İslamî ruh ve manasından sıyrılan dinî hayatın bu şekilperestliğine son verilmesi son derece önemlidir.      

            4. Oluk (Tebliğ Metodu/Kanallar)

            Tebliğ faliyetinde, Kaynak, Alıcı ve İleti   kadar onun hangi yollarla iletileceği de son derece önemlidir. Eskilerin " Usülsüzlük vüsûlsüzlüktür" şeklinde bir deyimi vardır. Oluk, İletişim biliminde, iletiyi kaynaktan alıcıya ulaştıran araç  olarak tanımlanmaktadır. Eğer mesajı uygun metod ve yollarla sunamazsa, mesaj ne kadar doğru ve sistemli olursa olsun olumlu bir etki yaratmaz. Bu açıdan muhatap kitlenin bilgi düzeyi, ilgi alanı ve sosyo-ekonomik düzeyi dikkate alınarak İslam mesajını özgün bir şekilde sunmak gerekmektedir. Ancak dinî tebliğ etme iddiasında olan dini akımlar ve organizasyonların İslam'ı öğretmek üzere hazırladıkları kitaplar, kasetler ve filmler, pedogojik açıdan incelendiğinde, pek çoğu hitap ettiği kitlenin yaş grubu, psikolojik gelişimi, cinsiye farkı  ve diğer  özelliklerini dikkate almadan, batıda ve doğuda bilimsel çevrelerde geliştirilen yeni metod ve yaklaşımlar kullanılmadan hazırlanmıştır. Bazıları, son derece garip yollar kullanmaktadır.[10]

            Bütün  mesajların amacı, hedef kitleyi oluşturan kişi, grup ve toplulukların bilgi düzeylerinde, düşünce düzeyinde ve davranışında bir değişme meydana getirebilmektir. Bugün sunulan İslam mesajı, daha çok insanların siyasî yönüne ve duygusal yönüne hitap etmektedir. Halbuki insanlığın önünde açlık, yoksulluk, yolsuzluk, hırsızlık, aşırı silahlanma, etnik temizlik, çevre kirliliği, adaletsiz  gelir dağılımı, dinî  ve ahlakî değerlerdeki yozlaşma, zulüm, işkence, işsizlik, emeğin sömürüsü gibi çözüme kavuşturulması gereken pek çok problem bulunmaktadır.  Dinî teşekküller, ilmin ve bilginin büyük ve sınırsız  bir güç olduğu gerçeğini anlayarak  dikkatlerini bu alana çevirmek durumundadır. Ancak bu  durumda müslümanlar geçmişin enkazından, batının tüketici köleliği ve taklitçiliğinden kurtulabilir. Oysaki mevcut dinî cemaatlerin İslam mesajı, genelde, müslümanlarda  bireysel sorumluluğu, kimlik bilincini, varlığını gerçekleştirme şuurunu köreltmekle ve kişisel kabiliyetlerin geliştirilmesine engel olmakla kalmamakta ferdi cemaate, siyasete ve tarikate kurban etmektedir. Öyleki bu gruplar, kişisel başarısızlıklarını telafi etmek isteyen, sorumluluktan kaçan, kimlik arayışında olan kimselerin sığınağı haline gelmiştir.

Bu grupların İslam'ı tebliğ konusundaki en önemli zaaflarından birisi de, kendi din anlayışlarının özeleştirisini yapmamalarıdır. Cemaat ve tarikat liderleri tartışmasız  bir otorite kabul edildiği için onların dedikleri mutlak gerçek ve hikmet olarak görülür. Eserleri diğer insanların fikirlerini ölçmede önemli bir kriter görevi görür. Diğer insanlar, kendi cemaat liderlerini veya mensuplarını tanıdıkları  ve onların eserlerini okudukları ölçüde saygınlık kazanır.

            Sonuç olarak günümüz insanının bireysel ve topulumsal ilişkilerinde yaşanan değişmeler ve bunun sonucu ortaya çıkan dini ihtiyaçlar gözönünde bulundurularak İslam'ın yeniden yorumlanması ve onun bugünkü İletişim ve Halkla İlişkiler konusundaki gelişmeler ışığında bütün insanlığa uygun yollarla en iyi bir biçimde sunulmasına büyük ihtiyaç vardır. Bugün geleneksel Teoloji'de tartışılan İslam mesajının ulaşmadığı bölgelerdeki insanların durumunun ne olacağı sorunu, sorun olmaktan çıkmış, dinî cemaat ve organizasyonlar tarafından İslam'ın doğru bir şekilde sunulmadığı veya eksik olarak sunulduğu için İslam'da uzak duran insanların durumunun tartışılması zorunlu hale gelmiştir.  Günümüzde İslam'ı tebliğ etme iddiasıyla ortaya çıkan ve büyük ölçüde güven ve imaj sorunu yaşayan  yukarıda ismini saydığımız veya saymadığımız pek çok cemaat ve organizasyon, İslam'ı anlama, muhatap kitlenin durumuna göre sunma açısından başarı düzeyleri sanıldığı gibi yüksek değildir. Bazı dini cemaatler, insanları İslam'a ısındırmak yerine İslam'dan soğutmaktadırlar. Onların İslam'ı bizatihi siyasal bir din veya mistik bir dünya görüşü ya da şekli bir dindarlık olarak algılamaları sebebiyle, İslam'ın ve müslümanların tarihte bıraktıkları olumlu imaj,  yerini korkulan ve ihtiyatla yaklaşılan bir imaja bırakmıştır. Bunun ortadan kaldırılması için, İslam’ın  insanlığa emniyet ve güven telkin eden iman ve ahlak boyutunun yeniden öne çıkarılması şarttır.

 

KAYNAKÇA

Abdurrazık, Ali, İslamda İktidarın Temelleri, Çev.: Ömer Rıza Doğrul, İstanbul 1995; Ahmad, Mirza Bashir-ud-din Mahmud, Çağrı, der.: Muhammed C. Şems, İslamabad 1993; Ahmed, Mirza Tahir, Din Adına Kan, Çev.: Abdülgaffar Han, Frankfurt 1992; Akman, Nuriye, “Fethullah Hoca Anlatıyor (9. röportaj)” , Sabah Gazetesi, 31 Ocak 1995; el-Benna, Hasan, Mecmûatu Resâil.., Kahire  1990; Büyükkara,  Mehmet Ali , “ İsmâilîlere Atfedilen “Dokuz Aşamalı Da’vet Süreci” Üzerine Bir İnceleme”, İLAM Araştırma Dergisi, Cilt: 3, II (1998), 35-49; Çakır, Ruşen, Ayet ve Slogan Ayet ve Slogan Türkiye'de İslami Oluşumlar, İstanbul 1990; Can, Eyüp, Ufuk Turu, İstanbul Trz.; Din Öğretiminde Yeni Yöntem Arayışları, ( 28-30 Mart 2001 tarihinde İstanbul'da yapılan Uluslar Arası Bildiri ve Tartışmaları), Ankara 2003; Said Nursî, Emirdağ Lahikası, Sinan Matbaası, İstanbul 1959;  Said Nursî, Kastamonu Lahikası, Tenvir Neşriyat, , İstanbul 1990; Gülen, Fethullah, Altın Nesil, der. Latif Erdoğan, Erzurum 1978; Gülen, M. Fethullah, Fasıldan Fasıla I,  der. Ahmet Kurucan.; Güler, İlhami, Politik Teoloji Yazıları, Ankara 2002; el-Harekatu'l-İslamiyye el-Muasıra fi'l-Vatani'l-Arabi, ed. Merkezü'd-Dirasati'l-Vahdeti'l-Arabiyye-Camiatu'l-Ümemi'l-Müttehide, Beyrut 1987; Hoffer, Eric, Kesin İnançlılar, İstanbul 1998. (7.Baskı); İslâm Gelenek ve Modernleşme, ( I. Uluslar Arası Kutlu Doğum İlmi Toplantısı), İstanbul 1996; İslâm ve Modernleşme, (II. Kutlu Doğum İlmi Toplantısı), İstanbul 1997; Kandehlevî, Muhammed Zekeriyya, Fazâilu Zikr- Zikrin Faziletleri, Çev.: Hayri Demirci, Gülistan Neşriyat, İstanbul trz.; Kandehlevî, Muhammed Zekeriyya, Fazâilu'l-A'mâl- Amellerin  Faziletleri, Çev.: Hayri Demirci, Gülistan Neşriyat, İstanbul trz. ; Keleş, Ahmed, “ Türkiye’de Cemaat Dindarlığının  Oluşumunda  Hadislerin Rolü”, İslâmiyât Dergisi, ( Türki(iye) Dindarlığı Özel Sayısı), Cilt: 5: IV ( 2002), 125-140; Köktendincilik ve Çoğulculuk ( 9-10 Aralık 1994 tarihinde Alman Kültür Merkezinde yapılan Sempozyum Tebliğleri ) , Ankara  1995; Küreselleşme İslam Dünyası ve Türkiye, (09-11 Kasım 2001 tarihinde İstanbulda yapılan Uluslar Arası Sempozyum Tebliğ ve Müzakereleri), İstanbu 2002; Kutlu, Sönmez, " İslam Düşüncesinde Tarihsel Din Söylemleri", İslâmiyât Dergisi, Cilt: 4, IV(2001); Lia, Brynjar,  Müslüman Kardeşlerin Doğuşu, Çev.: İhsan Toker, İstanbul 2000; Mevdudî, Ebu'l-Âlâ, İslâm'da Hükumet, Çev.: Ali Genceli, İstanbul trz.; Mevdudî, Ebu'l-Âlâ, İslâm'da İhya Hareketleri, Çev.: A. Ali Genç, İstanbul 1995. ( 4. Baskı); Mevdudî, Ebu'l-Âlâ, Kur'ân'a Göre Dört Terim, Çev.: Osman Cilacı-İsmail Kaya, İstanbul 1980. ( 3. Baskı); Müslüman Ahmediye Cemaati Bülteni, haz. Raşit Paktürk, İmmenhausen Ocak-Şubat 2002; Kasım 2001; Önkal, Ahmet, Rasulullah'ın İslâm'a Davet Metodu, İstanbul 2000. ( 15. baskı); es-Sahvetu'l-İslâmiyye ve Hümûmi'l-Vatani'l-Arabî, tak. Sa'duddîn İbrâhîm, Amman 1988. ( 14-16. 03. 1987 tarihinde Amman'da yapılan Sempozyum Bildirileri); The Politics of Islamic Revivalism, ed. Shireen T. Hunter, Washington 1988; Topçu, Nurettin, İslam ve İnsan, İstanbul trz.; Vadedilen Mesih ve Mehdi ( Hz. M. G. Ahmed' (a.s)in Eserlerinden Derlenmiştir, Çev.: Muhammed Celal Şems, İslamabad 1990; Watt, W. Montgamery, İslâmî Hareketler ve Modernlik, İstanbul 1997; Yüksel, Haluk, "İletişim", Din Hizmetlerinde İletişim ve Halkla İlişkiler İçerisinde (Eskişehir 1999), 1-26; Zekeriya, Fuad, es-Sahvetu'l-İslâmiyye Fi Mizâni'l-Akl, Kahire 1989.

 



[1] Geçmişte  ya da günümüzde var olan mezhep, tarikat ve dinî cemaatleri, ortaya koydukları din anlayışları açısından  şöyle sınıflandırmaktayız: 1. Tepkisel-Kabilevî Din Anlayışı: Hâriciler, Vahhâbîlik, Mısır'da Tekfîr ve Hicret Cemaati, Cihâd Örgütü ve diğer bazı gruplar. 2. Akılcı-Hadarî Din Anlayışı: Mutezile, Mürcie, Rey Taraftarları, Maturidilik, Hanefiler, Meşşai Filozofları, Yenilikçiler ve Modernistler. 3) Gelenekçi-Muhafazakar Din Anlayışı: Hadis Taraftarları,  Bazı Eşa’rîler, Şâfiîler, Hanbelîler, Mâlikîler, Selefî Hareket, Vahhâbîlik, Ensâru's-Sünne, Ehl-i Hadîs, Nurculuk 4) Siyasal-Karizmatik Liderci Din Anlayışı: Onikiimâmiyye Şîası, İsmâîlilik, Zeydîlik, Nusayrîlik, Dürzîlik, Bâbîlik-Bahâîlik, Kâdiyânîlik, Lübnan Hizbullahı, Hindistan'da Hilâfet Hareketi, Hizbu't-Tahrîr, Cemaat-i İslâmiyye, Kaplancılar. 5) Keşifçi-İnzivacı Din Anlayışı: Nakşilik- Süleymancılar, Işıkçılar ve diğerleri-,  Halvetilik, Kadirilik, Rufâiîik, Tîcânîlik, Mevlevîlik, Bektaşîlik,  Aczimendiler. Bu beş ayrı din anlayışının tezahürleri  hakkında geniş bilgi için bkz.: Kutlu, Sönmez, "İslam Düşüncesinde Tarihsel Din Söylemleri", İslâmiyât Dergisi, Cilt: 4, IV(2001), s.15-36.

[2] Geniş bilgi için bkz.: Yüksel, Haluk, "İletişim", Din Hizmetlerinde İletişim ve Halkla İlişkiler İçerisinde (Eskişehir 1999), 6-7.

[3] Mehdilikle ilgili bazı hadisleri yourmalayan Said Nursi, Risale-i Nur’un mehdinin üç görevinden birisi olan “insanların imanlarını kurtarma” görevini üstlendiğini ileri sürmüştür. Geniş bilgi için bkz.: Said Nursî, Emirdağ Lahikası, Sinan Matbaası, İstanbul 1959, 259-61. Krş.: Kastamonu Lahikası, Tenvir Neşriyat, , İstanbul 1990, 208.  Said Nursî’nin mehdiliği bir şahsi manevi olarak yorumladığı fikri,  Fethullah Gülen tarafından da  benimsenmiştir.  Bkz.: Akman, Nuriye, “Fethullah Hoca Anlatıyor  (9. röportaj)” ,  Sabah Gazetesi, 31 Ocak 1995. Said Nursî ve Fethullah Gülen’in mehdilik konusuyla ilgili görüşlerinin kısa  bir analizi  için bkz.: Keleş, Ahmed, “ Türkiye’de Cemaat Dindarlığının  Oluşumunda  Hadislerin Rolü”, İslâmiyât Dergisi, ( Türki(iye) Dindarlığı Özel Sayısı), Cilt: 5: IV ( 2002), 134-135.

[4] Gülen, M. Fethullah, Fasıldan Fasıla I,  der. Ahmet Kurucan,  88.

[5] Kadiyaniliğin kurucusu Mirza Gulam Ahmed, kendisini başlangıçta  Mehdî ve Mesih, daha sonra da resul olduğunu iddia etmiştir. Bu idda bugün onun cemaati tarafından aynen sürdürülmektedir. Bkz.: Vadedilen Mesih ve Mehdi ( Hz. M. G. Ahmed' (a.s)in Eserlerinden Derlenmiştir), Çev.: Muhammed Celal Şems, İslamabad 1990.

 

[6] Bkz.: Yüksel, "İletişim", 12-13.

[7] Bkz.: Yüksel, "İletişim", 8.

[8]  Bu iki  eser Tebliğ Cemaati’nin kurucusu Muhammed Zekeriyya el-Kandehlevî’ye aittir. Hayri Demirci tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

[9] Krş.: Topçu, Nurettin, İslam ve İnsan, İstanbul trz., 33.

[10] Örneğin bazı tarikatlerin tarikate yeni giren birisine kefen giydirmek yoluyla korkuya dayalı bir dindarlık veya dini duyarlılık aşılamaya çalışmaları, tevbe-i istiğfar ettirmek ve gusül aldırmak suretiyle İslam’a yeni giren birisi olarak muamele etmeleri gibi.


Yorumlar - Yorum Yaz
Takvim
Saat