Üyelik Girişi
Başlıklar
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam94
Toplam Ziyaret457316

Şeyh Safi Buyruğu (Makalat)

 
Şeyh Safi Buyruğu
 
Şeyh Safiyüddîn Erdebilî, Makâlât (Şeyh Safî Buyruğu), Yayıma Hazırlayanlar: Prof.Dr. Sönmez Kutlu-Dr.Nizamettin Parlak, Horasan Yayınları, İstanbul 2008, 600 ss. ISBN: 6054091010.

Türkiye’nin gelecek yıllarına damgasını vuracak olan ve son derece karmaşık bir sorun olan Alevîlik, geniş bir coğrafyada yayılmış olması, 500 yılı aşkın uzun bir tarihsel süreci kapsaması dolayısıyla, onun hakkında konuşabilmek konuyu derinlemesine incelemiş olmayı ve bazı sosyal bilimlerin konuyla ilgili ulaştığı sonuçları çok iyi analiz edebilmeyi gerektirir. Üstelik bugün Alevilik olarak tanımlanan zümrelerin, bu uzun süreçte çeşitli siyasi, toplumsal ve ekonomik dalgalanmalar sonucu büyük kırılmalara uğradığı  ve önemli değişimler geçirerek günümüze  kadar gelmiş olduğu da unutulmamalıdır. Aslında Alevîlik tanımlaması,  Bektâşî, Hurufî, Babaî, Kızılbaş, Tahtacı ve benzeri zümreler için XIX. asrın başlarından itibaren kullanılmaya başlanmıştır.
Şeyh Safî’nin Makâlât’ını ilk defa tahkik ederek neşredenlerden birisi olan Sönmez Kutlu’yu Aleviliğin dinî statüsü konusunda daha önce yapmış olduğu araştırmalardan tanımaktayız. Bu konudaki makalelerini bir araya getirerek Alevilik-Bektaşilik Yazıları adı altında Ankara Okulu yayınları arasında yayımlandı. Yayımlandığı günden itibaren konuyla ilgili çözümlemeleriyle kitap dikkatleri üzerine çekti ve kısa süre sonra ikinci baskıyı yaptı. Kutlu, bu eserinde ve daha önce editörlüğünü yaptığı İslâmiyât Dergisi’nin Aleviliğin Teolojisi sayısında Aleviliğin mahiyetinin belirlenmesi ve gelenekli Aleviliğin ortaya çıkarılması için Kızılbaş Aleviliği ve Bektaşi Aleviliğinin yazılı kaynaklarına dönmeyi ve bunların tahkikli neşirlerinin bilim adamlarınca yapılmasını önermişti.
Kutlu, Alevilik-Bektaşilik Yazıları adlı çalışmasında Aleviliğin din, mezhep, tarikat veya diğer dini-toplumsal yapılanmalardan hangisine dahil edilebileceği konusunda, Kızılbaş Aleviliği ve Bektaşiliğin İslam düşüncesi içerisinde ortaya çıkan tasavvufî bir oluşum olduğunu kısaca şu şekilde açıklamaktadır: Alevîliğin önemli unsurlarından birisi olan dört kapı, kırk makam nazariyesi, mistik ve ahlakî bir nazariye olup, doğrudan inançla ilgili sistematik bir teoloji değildir.  Çünkü Alevîliğin cemaat içi ilişkilerde pir/mürşid/talip/derviş hiyerarşisine sahip olduğu ortadadır. Ayrıca Erdebil tekkesinin etkisi göz önünde bulundurulduğunda, tarikat benzeri bir yapının egemenliği kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Öte yandan Alevilikte ikrar töreni, müsahip erkanı ve benzeri tarikat ayinlerine sahip olduğu, bu ayinlerin yapıldığı tekke, zaviye, dergah, meydan evi ve benzeri mekanlarının bulunması bu fikri doğrulamaktadır. Bir örnek olmak üzere Alevîlikte bu ayinlerin yapıldığı yere Meydan Evi, Mevlevîlikte ise Meydan-ı Şerif denildiği göz önünde bulundurulursa bu oluşumların birer mezhep olmadığı belirginleşecektir. Bunlara ilaveten siyasî ve itikadî mezheplerin hem teolojileri hem de fıkıhları vardır. Alevîlikte ise böyle bir özellik bulunmamaktadır. Sufî bir oluşum olması hasebiyle ocak zadelik ve dedelik kurumlara sahiptir. Bu oluşumlarda tarikata giriş ve çıkış gibi ayinlerin olması, beri yandan herhangi bir mezhebe girerken ya da çıkarken belli bir ayinin yapılmaması gibi hususlar göz önünde bulundurulduğunda, Alevîliğin tarikat benzeri sufî bir yapılanma olduğu sonucuna varılabilir.
Herhangi bir felsefi ekolü, mezhebi, tarikatı veya dini bir oluşumu doğru anlayabilmenin ve tanımlayabilmenin yolu, onların tutum, davranış ve fikirlerini bizzat kendi liderleri veya mensuplarının yazdığı birinci el kaynaklara dayalı olarak, olduğu gibi ortaya koymaktan geçer. Bu anlamda hiçbir dinî-toplumsal veya dinî-politik yapı ortaya çıktığı ilk şekliyle devam etmemekte, yayıldığı bölgenin kültürel ve dini yapısına göre ve taraftar bulduğu toplumsal yapıya uygun olarak güçlenmekte, değişmekte veya ilk halinden tamamen farklı bir yapıya bürünebilmektedir. Bu değişimleri, kırılmaları ve farklılaşmaları takip edebilmenin yolu ile ilgili dini yapının ürettiği dini metinleri, üretildikleri dönemler ve bu dönemlere hakim olan tarihsel arka planı göz önünde bulundurarak, bilimsel yöntemler kullanarak tahkik etmek ve bu metinleri çözümlemek gerekmektedir.
Kutlu, daha önce konuyla ilgili araştırmaları sonucunda Aleviliğin yazılı kaynaklarına dikkat çekmiş ve bunların önemi hakkında şu tespitlerde bulunmuştu: Son zamanlarda Alevilik-Bektaşiliğin tarihsel arka planının aydınlatılabilmesi, sözlü kültürünün temellerini oluşturan yazılı kültürün tespit edilebilmesi ve içindeki mezhebi unsurların ortaya konulabilmesi için, Şeyh Safî’nin öncülüğünde oluşmaya başlayan, daha sonraki dönemlerde geliştirilen Anadolu’nun her köşesinde Kızılbaş Alevi ocaklarında elden ele dolanan, bugün Anadolu’da Kızılbaş-Alevî ocaklarında dedelerin elinde, tekke ve dergah arşivlerinde, yurtiçi ve yurt dışı kütüphanenin tozlu rafları arasında  onlarca Türkçe yazma eser yayımlanmayı beklemektedir. Kızılbaş Aleviliğine ait  metinler, Bektaşiliğe ait metinlerle kıyaslandığında, daha sistemli ve daha yaygın anonim metinler olduğu anlaşılmaktadır. Ancak Şeyh Safî ve Safevî Tekkesi çevresinde oluşan ve Şeyh Safî ile Şeyh Sadreddin arasında diyaloglar şeklinde şekillenen bu metinlerin nerelerde bulunduğu ve ne tür metinler olduğu, henüz kapsamlı araştırmaların konusu olmamıştır. Bu sebeple çok dağınık bir şekilde bulunan ve pek çoğu yurt dışına çıkarılma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan Kızılbaş Aleviliğin yazılı kaynaklarını ortaya koyacak kapsamlı araştırmalara ve bunların tahkikli ilmî neşirlerine büyük ihtiyaç vardır. Kızılbaşlık Şeyh Safî’nin öncülüğünde oluşturulmuş yazılı kaynaklar yoluyla kurumsallaşmıştır. Yazılı olarak Dedelerin elinde bulunan Kızılbaş Buyrukları olmaksızın sözlü kültüre dayalı bir Kızılbaşlığın varlığını sürdürebilmesi mümkün değildir. Bu da yazılı kaynakları üzerinden Aleviliğin yeniden incelenmesi fırsatıdır. Bu eserler, gelenekli ve sahih Alevilikle ilgili bilgi boşluğunu doğru bilgiyle doldurabilme konusunda ve Aleviliği yeniden keşfetme konusunda zengin bir malzemeyi ihtiva etmekte olup neşredilmeyi ve incelenmeyi beklemektedir.
Kızılbaş Aleviliğine ait metinlerin gün yüzüne çıkarılması, mutlaka bilimsel tahkik yöntemiyle yapılmalıdır. Çünkü tarihsel süreçte bu metinler üzerinde oynandığını, eserlerin çevirisi veya istinsahı sırasında fikirlere müdahale edilerek eserin sahibinin fikirlerinin, dini kimliğinin ve  düşünce sisteminin çeviriyi yapanın mezhep ve meşrebine uydurulmaya  çalışıldığını görmekteyiz. Bu yüzden yazılı kaynaklarla ilgili yapılacak neşirler, tek bir nüshadan defalarca yayımlanan eserlerin tekrar neşri veya bir başka nüshadan hareketle yeniden neşredilmesi demek değildir.
Aleviliğin yazılı kaynaklarını yayınlama iddiasıyla Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yürütülen projeler, bu husus tek bir nüsha üzerinden Arap harflerinden Latin harflerine aktarılarak yayımlanması olarak da algılanmakta, ilmî tenkit ölçülerine uygun olarak bir eserin birden fazla yazmasının tespit edilerek tahkikli neşirlerinin yapılması yoluna gidilmemektedir. Çünkü tek bir yazmadan hareketle bir eseri yayınlamanın önemli sakıncaları vardır. Özellikle Şeyh Safî’ye nispet edilen eserler de daha da dikkatli olmak gerekmektedir. Çünkü Safevî tekkesine ait Kızılbaş metinleri, XV. Asırdan itibaren Şiî unsurların sokulmasıyla Şiileştirilmeye çalışılmıştır. Örneğin Şeyh Safî’ye ait Makâlât ve Menâkıb adıyla bilinen eserler, çoğaltılırken müstensihler tarafından önemli tahrifatlara uğramıştır. İlk metni ortaya çıkarmadan, sonraki dönemlerde yazılmış bir yazma esas alındığında, Şiileştirilmiş bir metni Kızılbaş Aleviliğinin metni olarak göstermiş oluruz. Bu da Kızılbaş Aleviliğin Şiilik olarak gösterilmesiyle sonuçlanabilir. Bu sebeple yayınlanacak eserlerin Aleviliğin kendine özgü yazmalarının olmasına dikkat edilmelidir. Çünkü Safevî devleti, Anadolu’daki Kızılbaş Alevileri Şiileştirmek için, buna yönelik özel eserler hazırlatmış veya daha önce yazılan eserlere Şii fikirleri aşılamaya çalışmıştır.
Aslında bilimsel ve akademik kurumlarla işbirliği yapılarak, bu eserlerin yazmaları tespit edilip içerikleri değerlendirildikten sonra, onların tahkikli neşirlerinin yapılması daha doğru olurdu. Çünkü Diyanet İşleri Başkanlığının projesinde yayımlanan ve yayınlanması düşünülen eserler incelendiğinde, bu eserlerin büyük bir kısmının daha önceden yayımlandığı, hatta bir kısmının tahkik edildiği görülecektir. Ancak şu anda seçilen eserler, tek nüsha üzerinden ve daha önce yayınlananların yeniden neşredilmesi şeklindedir.
Bu bağlamda, Horasan yayınları arasında çıkan, Sönmez Kutlu ve Nizamettin Parlak’ın tahkikli neşrini yaptığı Makâlât (Şeyh Safî Buyruğu) isimli eser, Kızılbaş Aleviliğinin erkan ve tasavvufî yapısı hakkındaki eksikliğin giderilmesi amacıyla yapılmış önemli çalışmalardan birisidir.
Eseri yayıma hazırlayan Kutlu ve Parlak’ın Önsöz’de eserin önemini şu şekilde açıklamaktadır: “Safevî tekkesinin kurucusu Şeyh Safî’nin hayat hikâyesini ve fikirlerini bir araya toplayan Kızılbaş Aleviliğinin temel kaynaklarından İbnü’l-Bezzâz’ın Farsça Safvetu’s-Safâ adlı eserinin Dördüncü Bölümü XV. asırda Kâşifu’l-Kulûb adıyla Türkçe’ye çevrilmiştir. İbn Bezzâz, eserinin ilgili bölümünü Şeyh Safî’nin Makâlât veya Menâkıb adıyla bilinen eserlerinden hareketle oluşturmuştur. Bu eser, çeşitli kütüphanelerde Şeyh Safî’ye ait gösterilen 20’yi aşkın yazmadan hareketle yapılan bir tahkik çalışmasıdır. Şeyh Safî’nin fikirlerini içermesi ve onun döneminde Makâlât, daha sonraki dönemlerde Buyruk adının verilmesi nedeniyle, çalışma Makâlât  adıyla yayınlanmıştır. Safvetu’s-Safâ’dan yapılan bu çeviri, Kızılbaşlığın ilk Türkçe yazılı kaynaklarından olması ve eser üzerinde tahrifatın yapıldığı Safevîlerin kuruluşundan yaklaşık yarım asır önceye ait Farsça yazmalara dayanması sebebiyle, son derece önemlidir. Çünkü XV. asrın sonlarından itibaren bu esere pek çok ilaveler yapılmış, bazı kısımlar ise çıkarılmıştır. Eldeki yazma nüshalara bakılırsa, bu tür tahrifat Safevîlerden az önce başlayarak Safevîlerle birlikte artmıştır. Şeyh Safî’nin Makâlât’ı, Türkiye’de Aleviliğin yazılı kaynakları ve Aleviliğin İslam ile ilişkisi konusunda yaşanan tartışmaların çözümüne büyük katkılar sağlayacaktır. Çünkü Şeyh Safî’nin Makâlât’ı, Anadolu Aleviliğinin oluşumunda Hacı Bektaş Velî’nin Makâlât’ı kadar etkili olmuş bir kaynaktır.” (s. 13 )
Şeyh Safi’nin Makâlât’ı (Şeyh Safi Buyruğu)’nun başında,  Kutlu tarafından kaleme alınan eserin yazarı, çevirisi, yazmaları, üzerine yapılan çalışmalar ve tahkikte izlenen yöntemler konusunu işleyen ve bu konuda yapılacak tahkikli neşirler için yeni bir çığır açan oldukça kapsamlı bir Mukaddime bulunmaktadır. Özellikle belli konularda Şiilik kültürlemesi amacıyla Safvetu’s-Safa’da yapılan Metin Tahrifatının tarihsel süreçteki seyrinin genişçe ortaya konulması Kızılbaş Aleviliğinin Safevilerden sonra yaşadığı kırılmaların ve önemli değişimlerin anlaşılması bakımından son derece önemlidir. Tahkik edilen metinde geçen ayetler italik ve transkript işaretleri konularak yazılmıştır. Ayetlerin anlamları metin içerisinde Arapça metnin karşısına italik olarak verilmiştir. Bu metinlerdeki yazım hataları düzeltilmiş ve eksikler tamamlanmıştır. Ayrıca metinde geçen hadislerin yazımında da aynı yol izlenmiştir. Hadisler, hadis külliyatından tahric edilmiş, metinde esas alınan rivayet korunmuş benzer rivayetler ve bunların geçtiği kaynaklara dipnotta işaret edilmiştir. Metinde geçen yer, şahıs ve kitap adları da dipnotta açıklanmıştır.
Farsça ve Arapça şiirler, çevrilmemişse, Türkçe çevirisi verilmiştir. Sadece Kelime-i Mensûre adlı VI. Bölüm’deki her bir sözün devamında yer alan Farsça şiirlerin çevirileri, metin içine konulmuştur. Farsça şiirlerin Nişâti tarafından yapılan Manzum Türkçe çevirileri ise dipnota konulmuştur. Nüshalar arasında bazı önemli farklılıkların bulunduğu durumlarda, bu farklılıklar dipnotlarda iki nokta ve nüsha rumuzlarını müteakip kesme işareti ve varak numaraları ile birlikte verilmiştir. Anlaşılması veya okunuşu zor kelime ve cümleler, Nişâtî veya Meşhed nüshasında anlaşılır durumdaysa, onlara dipnotlarda yer verilmiştir. Ayrıca bazı nüshalarda, Safvetu’s-Safâ metninde bulunmasına rağmen, bazı kısımlar ya atlanmış veya kısaltılmıştır. Bu kısımlar veya belli bir nüshaya ait ilave metinler dipnotta verilmiştir. Arapça, Türkçe ve Farsça kelime ve ibareler, kelimenin türetildiği dildeki telaffuz ve Eski Anadolu Türkçesi’nin imla özelliklerine sadık kalınarak okunmuş ve yazılmıştır. Okunuşundan emin olunamayan ifadelerin yanına (?) işareti konulmuştur. (s.101-424) Çalışmanın sonuna verilen sözlükte yer alan kelimeler, metindeki anlamları esas alınarak açıklanmıştır. (s.425-445)
Mukaddimede verilen bilgilere göre; Şeyh Safiyüddîn Erdebîlî, 650/1252 yılında Hazar Deniz’in güneybatı kıyılarında yakın bir yerde kurulan Erdebil’e bağlı Gelhoran kentinde dünyaya gelmiştir. Şeyh Safi, Gilanlı Şeyh Zahid’in 22 yıl müridi olarak ondan eğitim görmüş, Şeyh Zahid, Şeyh Safi’nin tasavvufi kişiliği ve fikir dünyasının gelişmesinde önemli etkiler bırakmıştır. İntisab ettiği Halvetilik tarikatı ile diğer bazı sufî anlayışları sentezleyerek Safevîyye ya da Erdebiliyye adıyla bilinen bir tarikat kurmuştur. Şiraz’da kendisiyle görüştüğü alimler ve Türk olan ya da Türkçe bilen hocası Zahid Gilani, ona Pîr-i Türk olarak hitap edermiş. Onun ilmi şeceresinde yer alanların tamamının Türk olması, Türk olduğunun ve Türkçe bildiğinin en önemli delilidir. Safvetü’s-Safâ’da Şeyh Safi’nin günlük hayatında gecesini beş bölüme ayırarak, gecenin bir bölümünde, ibadetle meşgul olduğu, diğer bölümde ise istirahat ettiği ifade edilmektedir. Gündüz namazlarını kıldığı, zikr ettiği, Kur’an okuduğu, yemek yediği, müridlerin terbiyesiyle meşgul olduğu, halkı irşad etmeye çalıştığı belirtilmektedir. O dönemde Erdebil halkının çoğu Şafi idi ve Şeyh Safi’nin müridi idi. O dönemde Şeyh Safi ve oğlu Sadreddin’in Safvetü’s-Safâ’da Şafi olduğu doğrulanmaktadır. Safvetü’s-Safâ yazmalarının sekizinci bölümünde Şeyh Safî, sahabenin mezhebinde olduğunu, dördünü de sevdiğini ve onlara dua ettiğini, kendisine uyanların da bu yolu tuttukları, hatta oğlu Sadrettin’in, annesine eliyle dokunduğu vakit, Şafi mezhebine uyup abdest aldığı yazılmaktadır. Ancak bu bilgiler sonraki yazmalarda Şeyh Safi’nin Şiileştirilmesi yönünde tahrifata uğramıştır. Örneğin Safvetü’s-Safâ’nın Muallim Cevdet nüshasında Şeyh Safî’nin Şiî bir şahsiyet olarak sunulduğu görülmektedir.(s. 17-22)  
Mukaddime’de İbn Bezzâz et-Tevekkülî ve Mevâhibü’s-Seniyye fî Menâkıbı Safeviyye veya Safvetu’s-Safâ adlı eseri hakkında genişçe bilgi verilmiştir. İbn Bezzâz muhtemelen Erdebil’de doğmuştur. Safvetu’s-Safâ’nın çevirilerinde verilen bilgiye göre, Şeyh Safî’nin Menâkıb ve Makâlat’ını Farsça olarak toplayan kişidir. Şeyh Safî eserinin adını Mevâhibü’s-Seniyye fî Menâkıbı Safeviyye veya kısaca  Safvetu’s-Safâ koymuştur. Menâkıb-ı Şeyh Safî olarak da bilinmektedir. Ancak bu isim, eserin dördüncü bölümünün Anadolu’daki çevirilerinin adı olmuştur. Bu çevirilerine yazılan mukaddimelerde ise Tezkire adı kullanılmaktadır. Bu esere, Safevilerin kuruluşundan az önce ve sonrasında önemli değişiklikler yapılmıştır. Safevîler döneminde ilk değişiklikler muhtemelen Katib Nişâtî tarafından yapılmıştır. Nişâtî, Safvetu’s-Safâ’yı, önce  istinsah etmiş ve daha sonra Türkçe’ye çevirmiştir. Eserdeki değişiklikler, daha çok Şiî fikirlerin metne yerleştirilmesi ve Şeyh Safî’nin mezhebi ve nesebi ile ilgili bilgiler üzerinde olmuştur. Eser üzerinde en büyük değişiklikler, Şah I. Tahmasb (984/1576)’ın emriyle, Ebû’l-Feth Hüseynî (977/1569) tarafından yapılmıştır. Bu tür tahrifatla, Şeyh Safî’nin soy şeceresi 12 İmam’dan birisi olan Musa Kazım’a dayandırılmış; Türk olduğu yönündeki bilgiler çıkarılmış ve  Şiî bir kimse olarak gösterilmeye çalışılmıştır.(s. 33-37)
Safvetu’s-Safa’nın Türkçe Çevirileri ve Üzerine Yapılan Çalışmaların neler olduğu hakkında genel bir çerçeve çizilmiştir. Erdebil tekkesi, kurucusu ve sonraki tarihi ile Safevîler hakkında son derece önemli bilgiler içeren Safvetu’s-Safa, İran’da ve Anadolu’da değişik zamanlarda  farklı kişiler tarafından tam olarak veya kısmen Türkçe’ye çevrilmiştir. Tezkire-i Şeyh Safî, Menâkıb-ı Şeyh Safî, Makâlât-ı Şeyh Safî, Terceme-i Menâkıb-ı Şeyh Safî veya başka adlar verilen bu eserlerin  başında, genelde, çevirinin Farsça Tezkire-i Şeyh Safi diye bilinen eserden yapıldığı belirtilmektedir. Tezkire’den kastedilen İbn Bezzâz’ın hazırladığı Safvetu’s-Safâ olduğu açıktır. Nişâtî’ye ait Şeyh Safî Tezkiresi adlı çeviri, Safvetu’s-Safâ’nın muhtasar bir çevirisidir. Anadolu’da yapılanlar ise, genelde, Farsça Menâkıb’ın, yani Safvetu’s-Safâ’nın Dördüncü Bölüm’ünün tam veya eksik çevirilerinden oluşur. Sadece Meşhed nüshasında Şeyh Safî Tezkiresi’nin Dördüncü Bölüm’ü kaydı bulunmakla birlikte Farsça’sından çevrildiğine dair bir bilgi verilmemektedir. Diğer taraftan, Nişâtî çevirisi dışındakilerde, muhtemelen siyasi sebeplerden dolayı, çevirenin adı kaydedilmemektedir. Safvetu’s-Safâ’nın Türkçe’ye kısmî veya özet çevirileri, bu eserin farklı zamanlarda ve farklı bölgelerde birbirinden bağımsız, üç ayrı mütercim tarafından, Türkçe’ye çevrildiği iddiasını ortaya atmalarını mümkün kılmıştır. Sonraki nüshalar, muhtemelen bunlardan hareketle müstensihler tarafından ya aynen veya bazı küçük farklılıklarla çoğaltılmış nüshalardır. (s. 40-54).
Safvetü’s-Safa N (949/1542 Bak-ı Nurlan 2006) adlı IV. Nüsha, en-Nişâtî, Safvetü’s-Safâ’nın tamamını Şiraz’da 949/1542 yılında Azeri Türkçesine muhtasar bir şekilde çevirmiştir. Nişâti, asıl metne sadık kalmamıştır. Bu yüzden Nişâtî’nin çevirisinin Dördüncü Bölüm’ü tahkik edilirken başvurulan temel metinlerden birisi olarak alınmamıştır. Bununla beraber, metnin anlaşılmasında, şiirlerin Türkçe çevirisinden ve Gaziantep mütercim nüshasında eksik olan çeviri kısımların tamamlanmasında bu neşirden yararlanılmıştır. Mukaddime’de Nişâtî’nin Safvetü’s-Safâ’nın muhtasar çevirisinde, metin üzerinde ciddi tasarruflarda bulunduğuna dair önemli tespitlerde bulunulmuştur. Örneğin Rafizî bir danişmendin rüyası, asıl nüshalarda Ayişe ve Fatıma ile ilgiliyken bu nüshada Ayişe çıkarılmış, sadece Fatıma kalmıştır. Bir başka misal de, Şeyh Safî’nin nesebiyle ilgili bilgiler dönüştürülerek verilmiştir. Nesebnâme’de Safvetü’s-Safa’da Kutbuddîn Ebû Bekir b. Selahuddîn, Kutbuddîn Ahmed b. Selahuddîn şeklinde değiştirilmiş ve her birisinin başına es-Seyyid konulmuştur. (s. 62-64)
Safvetu’s-Safâ’nın IV. Bölümü’nün Nişâtî ve diğer çevirilerinde yapılan tahrifat ile ilgili tespitler şu şekilde özetlenebilir; Safvetu’s-Safâ ve Türkçe çevirileri tarihi sırayla incelendiğinde Safevilerle birlikte metinler üzerinde ciddi oynamalar olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Özellikle Safeviler’in yazdırdığı ve Şiî müstensihlerin oluşturduğu metinlerde bu açıkça görülmektedir. Safvetu’s-Safâ’nın müellif nüshası sadece Mirza Abbaslı tarafından kullanılmıştır. IV. Bölüm’den sadece Ayişe ve Fatıma hakkındaki tutumla ilgili bir alıntı söz konusudur. Müellif nüshasından alıntı olması dolayısıyla sadece bu kısmı kullanılabilmiştir. Safvetu’s-Safâ’nın Farsça nüshalarından Ayasofya 3099 numaralı yazmanın Mirza Abbaslı’nın alıntı yaptığı müellif nüshasıyla uyum içerisinde olduğu anlaşılmaktadır. Diğer kullandıkları Farsça nüshalarda  uygun düşen yerler, Şia’nın fikirleriyle değiştirilmiştir. Türkçe çevirilerine gelince Safvetu’s-Safâ’nın Safevîler döneminde yeniden düzenlenmiş nüshalarından hareketle yapılan Nişâtî çevirisi ve Meşhed-Rızavî nüshası ile onlardan istinsah edilenler, Şiî unsurları taşıma bakımından, bazı istisnalarla hemen hemen aynıdır. Bu açıdan Nişâtî’nin Şeyh Safî Tezkiresi, Meşhed-Rızavî çevirisi, İzmir 465, Kemankeş 247 Şiîleştirilmiş metinlerdir. Safvetu’s-Safâ’nın asıl metninden çevrilen mütercim nüshası ile ondan çoğaltılan yazmalarda, yukarıda zikredilen türden metne müdahaleler yapılmamıştır. Bu müdahaleler, Şia’nın imamet konusuna ters düşen hususlarda yapıldığı anlaşılmaktadır. Böyle inanmaları dolayısıyla metinde “Hulefâ-i Râşid’in” yerine, örneğin Şia, Ali’nin Peygamber tarafından tayin edilen ilk imam olduğunu, ondan önce halifeliği ele geçiren Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ın imametlerinin gayr-i meşru olduğunu iddia eder. Böyle inanmaları dolayısıyla metinde “Hulefâ-i Râşid’in” yerine Emîre’l-Müminin Ali” konulmuştur.  Ayrıca Hz. Peygamber’in eşi hakkındaki olumsuz tutumları, Ayişe adının geçtiği yerlerde bu ismin atılmasına veya ilgili kısmın tamamen çıkarılmasına sebep olmuştur. Diğer taraftan Şia, Eimme-i Masumîne / Ehl-i Beyt imamlarına uymayı, onların hadislerini kabul etmeyi, onların rivayet zincirinde bulunmadığı rivayetleri kabul etmemeyi bir ilke olarak benimsemiştir. Bu sebeple metinde “icma-ı ehl-i İslam veya Resûle mutabaat” şeklindeki ifadeler, “eimme-i masumin’e mutabaat” olarak değiştirilmiştir. Aslında bütün bu değişiklikler Şeyh Safî ve müridlerinin mezhebinin değiştirilmesi amacına yönelikti. Nihai anlamda ise, bu teşebbüsler Safevilerin Şiileşmesiyle birlikte Erdebil Tekkesine bağlı Anadolu’daki Türk boylarının Şiileştirmesine yönelik idi.  (s. 89-90)
Kâşifu’l-Kulûb, Safvetu’s-Safâ’nın IV. Bölümü’nün bilinen ilk ve en eski Türkçe çeviri olduğu tespit edilmiştir.  Her hangi bir tahrife uğramamış olması ve Safeviler eliyle tahrif edilmemiş nüshalardan hareketle Türkçe’ye çevrilmiş olması sebebiyle, eserin tahkikinde bu nüsha esas alınmıştır. Bu çeviri Şiî unsurlar taşımamaktadır ve asıl metne sadık  kalması sebebiyle daha güvenilir görünmektedir.  Kâşifu’l-Kulûb, daha çok Aleviliğin tasavvufi yönünün oluşmasında etkili olmuş ve Buyruk veya diğer adlarla oluşturulan sonraki metinlere bu açıdan kaynaklık etmiştir. Safvetü’s-Safâ’nın çevirilerinde, kurumsallaşmış dede-talib ilişkileri ve tarikata giriş, musahiplik, kırklar meclisi, cem’in belli bir sistem içerisinde yürütülmesi, cemden oniki hizmetçi ve görevleri gibi hususlar yer almaz. Kâşifu’l-Kulûb’ta On iki İmam, Ehl-i Beyt, Tevella, Teberra Cafer-i Sadık kültü ve benzeri Şiî unsurlara rastlanmazken, sonraki buyruklarda bu hususlar öne çıkmaya başlamıştır. Bütün bu farklılıklara rağmen, Safvetü’s-Safâ’nın bir parçası iken, Türkçe’ye çevrilmesinden sonra Menâkıb, Makâlât ve benzeri adlarla Anadolu’da bağımsızlaşan ve yaygınlaşan metinler, sonraki buyruklar için örnek ve kaynak metin olmaya devam etmiştir. Gerek Safvetü’s-Safâ gerekse XVI. asırdan sonra kaleme alınan Buyruklar, büyük ölçüde, Şeyh Safî ile oğlu arasında soru-cevaptan oluşan diyalog olarak şekillenmiştir. Safvetü’s-Safâ’nın Dördüncü Bölümünün çevirisi olan Kâşifu’l-Kulûb, Şeyh Safî’nin Kur’an ayetleri ve Peygamber’in hadisleri ile ilgili yorumları, büyük mutasavvıfların sözleri ve beyitleri, nasihat ve uyarıları, büyük mutasavvıfların sözleri ve beyitleri, nasihat ve uyarılar ile Şeyh Safî’nin tasavvufi sözlerini inceleyen toplam altı başlıktan oluşmaktadır. Alt başlıkları Safvetü’s-Safâ’yla uyumlu ise de, bazı yazmalar Safvetü’s-Safâ’nın yazma ve basımlarında bulunmayan farklı metinler içermektedir. (s. 81-84)
Erdebil Tekkesinin kurucusu ve Kızılbaş Aleviliğinin fikirlerine kaynaklık eden Şeyh Safi’nin görüşleri Kur’an’a, Hz. Peygamber’in sözlerine dayanmaktadır. Çünkü Alevi-Bektaşi edebiyatında dört büyük kitaba büyük bir saygı gösterilir. Özellikle Kur’an, diğer mezhep ve tarikat mensuplarının  olduğu gibi, Alevi-Bektaşilerin de kutsal kitabıdır. İndirilen dört kitaba inanmak bir iman esası olarak kabul edilir. Ama bu dört kitaptan en sonuncusu olan Kur’an’ın onlar nezdinde son derece saygın bir yeri vardır. Alevi-Bektaşi edebiyatı dini bir edebiyattır ve çoğunlukla Kur’an ve Hz. Peygamber’in evrensel görüşlerinden mülhem alınarak yazılmışlardır. Bu edebiyat dikkatlice incelendiğinde Alevi ve Bektaşi şairlerden Kur’an’ın yüceliğine ve onun Allah’ın insanlara gönderdiği bir delil-bürhan olduğuna  dikkat çekmeyen yoktur. Dolayısıyla Hz. Peygamber’le insanlığa gönderilen Kur’an’da emredilen ve yasaklanan şeylere inanmak  Aleviliğin temel felsefesini oluşturur. Örneğin Şeyh Safî, bu altı bölümde Kur’an ayetlerinden hareketle bazı öğüt ve yorumlar yapmıştır. Kızılbaş Alevi dedelerin ve toplulukların din bilgisi ve el kitabı olan Buyruklar’da da dini bilgi üretmede, çözülmemiş soruları çözmede Kur’an ve hadis’in değeri üzerinde de durulmaktadır. Sufiler ve Pirler, Kur’an’a uyma konusunda  büyük özen gösterdikleri için, sofinin yüzü Kur’an’ın yüzü gibi telakki edilmiştir. Tarikat niyazı olarak gerçekleştirilen  Cem törenlerinde Kur’an’dan bazı sureler okunur, dua ve gülbenklerde ayetler serpiştirilir.  Ancak Aleviliğin yazılı kaynakları ile ilgili Cumhuriyet döneminde sadece bir kısmı, eksik ve özetlenerek asıl nüshanın tertip ve içeriğine sadık kalmaksızın neşredilmeye başlanmıştır. Bu eserler, maalesef içerisindeki İslâmla ilişkili bazı din motifleri çıkarılmak suretiyle neşredilmiştir. Şeyh Safi’ye ait gösterilen değişik bazı yazma Buyruk adıyla neşredilenler ile asıl yazma nüshaları karşılaştırdığımızda gerçekten korkunç tahrifatla karşı karşıya olduğumuzun farkına varıyoruz. Bunun dışındaki eserlerde de bu tür eksikliklere ve tahriflere rastlamak mümkündür. Bazı metinleri karşılaştırdığımızda ayet ve hadis kısımlarının çıkarıldığını görmekteyiz. Bu ayet ve hadislerin çıkarılmasıyla eser, İslâmî kültür bağlamında koparılmış, tamamen farklı amaçlar için yazılmış bir esere dönüşmektedir.
Altı alt başlıktan oluşan bu bölüm, Şeyh Safî’nin Ayet-i Kerîme, Hadîs’i Şerifler, Meşâyıh’ın sözleri ve beyitleri, nasihat ve uyarılar ile Şeyh Safî’nin sözlerini incelemektedir. Bu sebeple eserin her bir bölümünü ayrı ayrı analiz etmek istiyorum.
Kelâm-ı Kadim’in Ayetlerinin Tahkîkleri adlı I.Bölüm(Fasıl)’da taliplerce, Kur’an ayetleri ile ilgili bizzat Şeyh Safî’ye sorulan sorular ve onun bu sorulara verdiği cevapları içermektedir. İkinci kısımda ise Şeyh Safî’nin bazı ayetlerle ilgili çeşitli yorum ve sözlerini konu edinmektedir. Her iki alt başlıkta, 50’den fazla ayetin tasavvufi açıdan yorum ve tevili yapılmaktadır. Bu bölümde “Allah dostlarına korku yoktur” (Yunus 10/64) ayetini nefsin mekrlerinden, hilelerinden korku yoktur şeklinde yorum ve tevil etmişlerdir. “Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın” (Kehf 18/110) ayetini ameli salih, bütün farzları, sünnetleri ve şeriatın adabını yerine getirmek, Allah’ın kullarından hiç kimseyi incitmemek, hiç kimsenin nefsine ve malına zarar vermemek, Allah’ın dinine fesad getirmemek şeklinde yorum yapılmıştır. Şeyh Safî, birçok ayette, Peygamber’in günahından dolayı istiğfar etmediğini, namazın kötülüklerden alıkoyduğunu, Basar ile Allah’ı idrak etmenin mümkün olmadığını ve buna inanmanın küfür olduğunu; Ancak Basiret ile Allah’ı idrak etmenin mümkün olduğunu; Ehl-i zikrin Lailâhe illallâh ehli olduğunu; Göklerin, yerin ve dağların kabul etmediği sorumluluğu, insanın kabul ettiğini; insanın bir nutfeden yaratıldığını; Allah’ın insanın gönlünün İslâm’a açtığını, Allah’ın insanı doğru yola eriştirdiğini; Allah’ı anmanın huzur verdiğini; ameli salihden maksadın gönlü ıslah etmek olduğunu yorum ve tevil etmiştir. (105-172)
Şeyh Safî, “Ama bizim uğrumuzda cihâd edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz” (Ankebût 29/69) ayetini şeriat, tarikat ve hakikat yolu olarak tevil ve yorumlamıştır. (s.157) Şeyh Safî, “Ey elçi! Rabb’inden sana indirileni duyur. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini duyurmamış olursun”(Maide 5/67) ayetini “Şol nesne ki ânı Hakk Ta’âlâ ana viribdi, sen ânı halayıka ulaşdur ve sen dâhi anun muktazasiyle amel idegör. Sen anun muktazasiyle amel etmezsen irüşdürmeyesin ki ‘Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini duyurmamış olursun” şeklinde yorumlamıştır. (ss. 131-132) Bir başka ayeti de “Ey insanlar! Allah’tan sakının”, (Maide 5/35) ayetini imandan sonra takvayla emr olmak, avâm-ı mü’minin hakkındadır şeklinde tevil ederek, tefsir ilmine ilgisini ortaya koymaktadır.  (s.143)
Hazreti Peygamber(SAV)’in Hadîslerinin Tahkîkâtı  (Yorumları) ve Bazı İtirazların Açıklanması adlı II. Bölüm(Fasıl), Hz. Peygamberin bazı hadisleri hakkında taliplerin soruları ve Şeyh Safî’nin onlara verdiği cevaplardan ve tasavvufi yorumlardan oluşur. Birinci kısım daha çok hadisler üzerine açıklamalar; ikinci kısım ise, hadislerle ilgili bazı itirazlara cevapları ele almaktadır. Her iki başlıkta 50 hadisin tasavvufi yorumu yapılmaktadır.
Şeyh Safi bazı hadislerde, Peygamberin suretinin ruhani olduğunu ve gölgesinin olmadığını; Peygamberin karnına taş bağlamasının sebebinin açlık olmadığını; Allah diyen kimseler olduğu müddetçe kıyametin kopmayacağını, İbadetin on bölüm olduğunu, dokuzunun helalinden kazanmak olduğunu; Her ne zaman ki helal lokma bir insanın karnına gitse gönlü kuvvet-i taat olacağını; eğer bir kimsenin haram lokma karnına gitse, gönlü zayıf olacağını; gönlü Allah’ın zikriyle uğraşanların ölmeyeceğini tasavvufi olarak yorumlamaktadır. (ss. 173-191) Şeyh Safi, Veliyi üç kısma ayırmaktadır; Birincisi, Velinin kendisinin veli olduğunu bildiğini, ancak halkın bilmediğini; İkincisi, Velinin kendisi de halk da veli olduğunu bilmediğini; Üçüncüsü de veli kendisinin veli olduğunu bilmez, ancak halkın onun veli olduğunu bildiğini ifade etmektedir. (ss. 191-193)
Müslümanlardan meydana gelen keramet ile keşişlerden meydana gelen keramet arasındaki farkı Şeyh Safi, Keşişlerin kerametinin mezbelede görülen suya benzetmektedir. (s. 203) Rafızi olan bir dânişmend, Hz. Aişe’yi ve Fatıma’yı gece rüyasında başlarında kara örtüleri olarak gördüğünü söylemiştir. Şeyh Safi de ona, onların kıyamet gününün hatunları ve ümmetin şefleri olduğunu ifade etmiştir. (ss. 237-238)
Meşâyıh’ın Kelimât ve ‘İbarelerinin Tahkîki adlı III. Bölüm(Fasıl), 27 başlıkta incelenen pek çok sufi hal, makam ve ıstılahlarından oluşur. Bu bölümde Vakt, Makâm, Hâl, Kabz ve Bast, Heybet ve Üns, Tevâcüd-Vecd ve Vücûd, Cem ve Tefrika, Fenâ ve Bekâ, Gayb ve Huzûr, Sahv ve Şakar, Zevk ve Şürb, Mahv ve İsbat, Setr ve Tecelli, Muhâzara-Mukâşafe-Muşâhade ve Muâyene, Levâyıh ve Levâmı’ ve Tavalî, Bevâde ve Hücûm, Telvin ve Temkîn, Kurb ve Bu’d, Şeri’a-Tarikâ ve Hakîka, Nefes, Havâtır, İlme’l-Yakîn-Ayne’l-Yaîn ve Hakka’l-Yakîn, Vâridât, Şâhid, Nefs, Rûh ve Sırr gibi konular vardır. Şeyh Safî ise bu bölüm ile ilgili tasavvufi analizler yapmaktadır.
Şeyh Safi, bir kimse ki taatı kesb ederse cennete gireceğini; masiyeti kesb ederse cehenneme gideceğini; Makam’ın kesb ile hâsıl olduğunu; Hal’in kesb ile hâsıl olmadığını; Kabz’ın gönül tuttuğunu; Şeriat’ın vaz’ı Muhammedî olduğunu; Tarikat’ın fiil-i Muhammedî olduğunu; Hakikatin hal-i Muhammedî olduğunu; İhlas’ın nefsâni, şeytâni, melekî, kalbî ve hakk-ı Rabbanî olduğunu; ilme’l-yakîn’in iktisab ve taallüm ile hasıl olduğunu; ayne’l-yakîn’in amel-i salih ile hasıl olduğunu; hakka’l-yakîn’in ise ikisinin neticesinde oluştuğunu; nefsin emmâre, levvâme ve mutmainne olduğunu; ruhun cism-i latif olduğu hususunda tasavvufi yorumlar yapmıştır.(ss. 239-280)
Meşâyıh Beyitlerinin Tahkîki IV. Bölüm(Fasıl) Şeyh Safî’den önce yaşamış bazı büyük sufilerin şiirlerinden alıntılar ve onlar üzerine Şeyh Safî’nin yorumlarını içermektedir. Bu şairler arasında Mevlânâ, Evhadeddîn Kirmanî, Şeyh Attar, Fahruddîn Irakî, Ahmed Câmî, Şeyh Rûzbehanî, Senâyî ve Hâkânî gibi meşhur şairler bulunmaktadır. Şeyh Safî, bu bölümde adı geçen şairlere ait toplam 74 şiiri yorumlamaktadır. Metnin diğer bölümlerinde de, her konu, Farsça, Arapça veya Türkçe şiirlerle açıklanmaktadır. (s. 84)
Meryem-i dil nefh-i min ruhi be hord / Îsi-yi tıflem be zâd ez kâfiri adlı Mevlânâ’nın şiirini Şeyh Safî şöyle yorumlamaktadır: Ruhtan murat insanın ruhudur, o da gönle muttasıl olur.  Îsi’den murat ise, hayvan ruhudur. Küfür’den murat ise sırdır, örtülmüştür. Bu sırrı da Allah’tan başkası bilemez. Fefî külli şeyin lehu ayetün/delilün alâ ennehû vâhidün- adlı Şeyh Attar’ın şiirini de Şeyh Safî şöyle yorumlamaktadır:  Her eserde Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren deliller vardır. O’na işaret eden tüm alametler, O’nun bir olduğunun delilidir. (ss. 281-330)
Tasavvufta belli bir mertebeye gelmiş kişilerin kendinden önceki mutasavvıfların sözlerini ve kendi fikirlerini bir araya getirmesi gelenek haline gelmişti. Hatta onları okumak ve onunla amel etmek büyük mutasavvıflar arasında iftihar vesilesi olmuştur. Şeyh Safî, Sufîliğin önemli şahsiyetlerinden biri haline gelince, kendisine ait bir Makâlat oluşturmuştur. Hatta müritlerine, başkalarının Makâlat’ını okumaktan çok kendi Makâlat’ını okumayı tavsiye etmiştir. Zevâcir ve Nesâyıh’la ilgili Kelimât Mutlaka adlı V. Bölüm’de, Şeyh Safî’nin, kendi müritleri ve dönemin önemli sufi, kadı ve yöneticileriyle olan görüşmeleri ve bu görüşmelerde Şeyh Safî’nin onlara öğütleri ve uyarıları toplamıştır. Bu öğüt ve uyarılar, hikâye şeklinde ele alınmakta, toplam 36 hikâyeden oluşmaktadır. (ss. 331-373)
Şeyh Safî, Kur’an’ın girdiği kalbe, izzet ve itibar olunduğunu; din satıcılığı yapmanın ayıp olduğunu; dünyayı harcayıp, dini satın alanın fayda sağladığını; nefis, insandan bir şey isterse ve onu elde etme yolunu kötüye kullanırsa, onu terk etmek ve onun arzularına muhalefet etmek gerektiğini; nefsin arzu ettiği şeylerin düşman olduğunu; nefsin istediğinin tersini yapmanın dost olduğunu; insafın her zaman güzel olduğunu öğütlemiştir. (ss. 331-363)
Şeyh Safi, bir mürid, Şeyh elinde bir hırka giyse ve onunla amel etmezse, o hırka, müridi dünyada izzetli kıldığını, mükemmel gösterdiğini; ancak ahirette hiçbir şekilde o hırkanın onu himaye etmediğini söyler. Ancak mürit, o hırkayı giyse, ona uygun amel etse, o hırka hem dünyada hem ahirette onu himaye ettiğini bildirerek insanları öğütler. (s. 362)
Ba’zı Kelimât Mensûre adlı VI. Bölüm’de Şeyh Safî’den seçilmiş tasavvufî sözler, tenbih ve nükteler olarak zikredilmemiş ve her birsi bir şiir beyit ve nazımla açıklanmıştır. (ss. 375-391)
 Şeyh Safi, Aşk bir kalbe girdiğinde ona ansızın saldırdığını; aşıkı esir almanın mümkün olmadığını;  müritlik işinde maceranın yeri olmadığını; aşk yoluna girenin yaya kalmayacağını; bir gönül ehlinin sohbeti hâsıl olduğunda, mutluluk hazinesinin kapılarının açıldığını; yola koyulanın menzile ulaşması, gönül ehlinin telkini sayesinde olduğunu; sadece Allah için ekmek vermek gerektiğini; temiz olmayan lokmanın insanı mahcup ettiğini, temiz olan ise temiz gönle meylettiğini; Hakk’ın adını anarak yenilen her yemeğin insanın içinde nura dönüştüğünü; nefsanî arzu ile yenen şeylerin ise zulmet doğurduğunu; sürekli sağa sola bakan gözün, devamlı zinada olduğunu; sarhoş mahcup olup pişman olursa, onun bu korkusunun tövbe gibi olduğunu; kim ki dünya malına güvenirse, elinde alındığında tepe taklak olduğunu açıklamaktadır. (ss. 375-385)
Çalışmanın sonuna bazı ekler konulmuştur. Safvetü’s-Safâ’da yer almadığı halde Tasavvufi konuları işleyen ve Mensûre Kelimât adıyla Şeyh Safi’ye nispet edilen bir bölüm, EK:1 olarak verilmiştir.(563-593) Şeyh Safi, Ehl-i Tarikat’ın amelleri ve alametleri on nesne olduğunu belirtmektedir. Bunlar; Hakk Teala’yı bulmaktır, yola giden kimseler ile muhabbet etmek, ihlas ve irade ile maksada varmak, muti olmak, mürşid, bir kimseyi giydirmek istediğinde, dünyasını onun huzurunda terk etmek, Allah’tan korkmak, az konuşmak, az yemek, az uyumak, halka karışmaktır.(ss.395-397)
Şeyh Safi, Ehl-i Hakikât’ın amelleri ve alametlerinin on nesne olduğunu ve bunları yerine getirenin, mürid olduğunu belirtmektedir. Bunlar; Allah’a erişmiş olmak, marifet meydanına gelmiş olmak ve Peygamber’e tabi olmak; Kimse ile söz ve lakırdı etmemek; insanlara şefkat ve nasihat etmek; tevazu ehli olmak; Hakk Teala’nın kazasına razı olmak ve belalara sabr etmek; tevekkül etmek; dünyayla meşgul olmamak; tahammül etmek, Hakk’tan şiddetle istememek, kanaat etmek ve uzlet etmektir.(ss. 397-399)
Şeyh Safî, on nesnenin kendisine vacip olduğunu söylemektedir. Bunlar, taata azmetmek, Allah’ın birliğini ikrar etmek, şeriata bağlı olmak, her ne yapılırsa, ilimle yapmak, kendisini bende (kul) bilmek, Muhammed’i peygamber bilmek, şeytanı düşman bilmek, Allah’ın emrini anlamak, nehyini anlamak, salihler ile oturmaktır. (s. 413)
Şeyh Safî, cehl, hışm, buğz, kahr, buhl, isyan, kibr, kin, küfr ve nifak gibi nefsi emarenin havassı olduğunu; zühd, takva, vera, ubudiyet, namaz, oruç, hacc, umre, zekat, cihad gibi nefsi levvâmenin on merâtıbı olduğunu; akıl, ilim, vahy, ilham, hayr, kemal, fazl, ihsan, sehavet gibi meratib-i mülheme’nin on havassı olduğunu belirtir. Fakr, sabr, adl, insaf, ilim, hakikat-ı tahkik, yakin, ahd, vefa gibi evliyanın on havâssı olduğunu ifade etmektedir. (ss. 416-417)
Tarikatın manasının on iki nesne olduğunu Ca’fer-i Sâdık’tan rivayetle şöyle sıralanmaktadır: Bunlar, sufi kendisini iyi bilmek gerek, marifet tohumunu yere saçmak gerek, şevk suyu ile sulamak gerek, riyazet orağı ile biçmek gerek, hizmet ipiyle toplamak gerek, velayet harmanından götürmek gerek, halvet kavıyile götürmek gerek, sabr ile pak eylemek gerek, kanaat köşesine komak gerek, yolculuk değirmeninde un eylemek gerek, muhabbet tandırında pişirmek gerek, sehavet sofrasında yetirmek gerektir. (419-420)
Bu kısmın yer aldığı yazma metinler arasında istinsah tarihi en eski olan Kemankeş 247 numaralı yazma nüsha esas alınmıştır. Meşhed nüshasında ve İzmir nüshasında yer alan Şeyh Safi’nin Silsilenâmesi ve Nesebnâmesi ise EK:2 ve EK:3 olarak verilmiştir. (597-598)
Sonuç olarak,  Kızılbaş Aleviliğinin kaynağı Şeyh Safî Makâlât’ının kaynağını Kur’an ve hadisler, İslam dünyasında ün yapmış önemli Sufi şahsiyetlerin görüşlerinden oluşmaktadır. Safevî tekkesinin kurucusu Şeyh Safî’nin hayat hikayesini ve fikirlerini bir araya toplayan bu eser,  Kızılbaş Aleviliğinin temel kaynaklarından İbnu’l-Bezzâz’ın Farsça Safvetü’s-Safâ adlı eserinin Dördüncü Bölümü’nün XV. asırda Kâşifu’l-Kulûb adıyla Türkçe’ye çevrisidir. Çeşitli kütüphanelerde Şeyh Safî’ye ait gösterilen 20’yi aşkın yazmadan hareketle yapılan bir tahkik çalışmasıdır. Çalışma özellikle Avrupa birliğine girdiğimiz süreçte batı dillerine çevrilerek Alevilikle ilgili fikir üreten araştırmacıların dikkatine sunulmalıdır. Büyük bir emek ve hassasiyetin ürünü olan bu çalışmanın, Türkiye’de  Kızılbaş Aleviliği konusundaki bilgi boşluğunu dolduracağına, yapılacak yeni araştırmalar için bir başlangıç oluşturacağına inanıyorum. Hazırlayanları çalışmalarından dolayı kutluyor benzeri eserlerinin devamının gelmesini diliyoruz.
                            
Doç.Dr. Mehmet ATALAN
Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
İslam Mezhepleri Tarihi Öğretim Üyesi


Yorumlar - Yorum Yaz
Takvim
Saat