Üyelik Girişi
Başlıklar
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam129
Toplam Ziyaret464992

İrcâ Kasidesi ve Analizi

            İLK MÜRCİÎ METİNLER: İRCA KASİDESİ(I) VE İRCA KASİDESİ(II)

           

                                                                                   Doç. Dr. Sönmez KUTLU

 

 

            "İlk Mürciî Metinler ve Kitâbü'l-İrcâ " adlı makalemizde ,  Mürciî şairlere ait ve   İrcâ akidesini işleyen  iki  kasidenin varlığından bahsetmiştik. Bunlardan birisi Sâbit Kutna (110/728) tarafından yazılan İrcâ Kasidesi (I) , diğeri ise Muhârib b. Disâr(116/734)'ın yazdığı İrcâ Kasidesi (II) 'dir. Tarihî kaynaklar bu ikincisi için böyle bir isim kullanmamışlarsa da, İrcâ akidesi açısından önemine binaen ve bundan  sonraki araştırmalarda karışıklığa sebep olmaması için  bu şekilde isimlendirmeyi uygun bulduk. Biz bu makalemizde, Hasan b. Muhammed'in Kitâbü'l-İrcâ'sından sonra  ilk Mürciî fikirlerin oluşumasında ve kitlelere ulaştırılmasında önemli yeri olan bu iki kaside hakkında bilgi vermek ve  Türkçe'ye kazandırmak istiyoruz. 

 

            1-SABİT KUTNA VE İRCA KASİDESİ (I)

 

            a- Ebu'l-A'la Sâbit b. Ka'b el-Ateki (? - 110/728)

            Beni Atîk kabilesinden olan Sabit'in asıl adı  Sabit b. Ka'b b. Cabir,    künyesi  Ebü'l-Alâ', lakabı ise Kutna'dır.  Türkler'le yaptığı bir savaşta  ok isabet etmesi sonucu  kör olan  gözüne pamuk koyduğu için, ona Kutna lakabı verilmiştir .   Taberi, Ebu'l-Ferec ve Bağdadi'nin eserleri bir kenara bırakılacak olursa, Horasan ve Maveraünnehir'de Emeviler döneminde siyasi ve idari  konularda, fetih faaliyetlerinde ve edebiyatta oldukça önemli bir şahsiyet olan böyle birise klasik kaynaklarda hakettiği yerin verilmemesi  hakkındaki pek çok karanlık noktanın aydınlatılmasını zorlaştırmaktadır. Hatta ona en fazla yer ayıran eserler  bile, onun doğum tarihi, yetiştiği çevre  ve Horasan'a gitmeden önceki hayatı hakkında  bilgi vermemekte, bu bölgeye gittikten sonraki faaliyetletlerinden bahsetmektedirler.

               Bu kaynaklarda verilen bilgiye göre, Sabit Kutna,  Horasan'da Yezid b. Mühelleb'in   görevlilerinden birisiydi.  Yezid b. Mühelleb, 82/701 yılında Horasan valiliğine atanmış  ancak 85/704 yılında Haccac tarafından görevden alınmıştı.   Sabit Kutna, bölgeye atanan diğer valilerle de görev yapmış   ve Emevî halifeleri katında önemli bir nüfuz elde etmiştir. Hatta  bölge valisi  Ümeyye b. Abdilmelik, yıllık harac miktarını eksik ve  yanlış beyanda bulunduğu için onu  halife Abdülmelik b. Mervan'a şikayet ederek görevinden azlettirmiştir. 

            Sabit Kutna'nın bölgedeki nüfuzu, Yezid b. Mühelleb'in Süleyman b. Abdilmelik tarafından 96/714 yılında, önce Irak ,  bir yıl sonra da Horasan valiliğine tayin edilmesiyle  iyice artmıştır. Kitabeti ve kahramanlığı ile meşhur Sabit Kutna, Yezid'e olan yakınlığı  dolayısıyla ,  bu sırada Horasan'ın bazı bölgelerinde hem harac ve cizye toplama işi(amil),  hem de namaz kıldırmakla görevlendirilmiştir.  O, Yezid b. Mühelleb'i Emevîler'e karşı isyanında desteklemiş, Yezid'in öldürülmesi üzerine  yazdığı mersiyede bir taraftan onu överken, diğer taraftan Emevîleri kötülemiştir.  O, Yezid b. Mühelleb'in ölümünden sonra da, bu görevine devam etmiştir. Said b. Abdilaziz, 102/721 yılında Horasan valisi olduğunda, silahı ve atıyla birlikte onu karşılayanlar arasındaydı. O, valiye, serhatlerde, düşmanla savaşan cesur ve kahraman askerlerden biri olarak takdim edilmişti.  

            Sabit Kutna, Ebû Saydâ'nın Ömer b. Abdilaziz döneminde cizye ve harac alınmamak şartıyla çok sayıda mevalinin müslüman olmasını sağlama teşebbüslerini destekleyenlerden birisiydi.  Halife'nin ölümünden sonra bu anlaşmaya uymayan  Vali Eşres b. Abdillah'a karşı mevalinin eşitlik mücadelesinde onları desteklemiş ve Ebû Saydâ ile beraber hareket etmiştir.  Eşres, görevi devr alır almaz onların bu isyanını bastırmak için teşebbüse geçmiş ve başarısız kimseleri görevlerinden alarak yenilerini atamıştır. O,   Semerkand valisi İbn Ebi'l-Amarrata'dan  önce harac toplama, daha sonra harb işleri görevini  elinden  alarak yerine Müceşşer b. Müzahim es-Sülemî'yi atadı. O,  göreve gelir gelmez, Ebü's-Saydâ ve arkadaşlarının gelip teslim olmasını istedi. Ebü's-Saydâ ve meşhur Mürciî Sabit Kutna gelip teslim oldular. Her ikisi de hapsedildi. Bu sırada, Ebü's-Saydâ, Hani'yi sahtekarlık ve sözünden dönmekle suçladı. Hani', onu Eşres'e gönderdi ve Sabit Kutna ile birlikte hapsettirdi.  Ebü's-Saydâ tutuklanınca, taraftarları, başlarına Hani' ile çarpışacak emir olarak Ebû Fatıma'yı seçtiler. Hani' onları,  Eşres'le yazışmaya ve ondan gelecek emre kadar beklemeye ikna etti. Eşres'in onlardan harac alınmasına dair emri gelince, Ebü's-Saydâ'nın taraftarları geri döndüler ve güçsüz duruma düştüler. Takibata uğrayan liderleri yakalanarak Merv'e götürüldü ve orada hapsedildiler.  Semerkand'ta harb işlerinden sorumlu Müceşşer,  Nasr b. Seyyar'ın valiliğe getirilmesine kadar, Sabit Kutna'yı hapisten çıkarmadı. Nasr, onu hapisten çıkararak  Merv'e gönderdi. Eşres onu , orada hapsetti. Sabit, hapiste kendisine çok iyi davrandığı için  Nasr'ı öven bir şiir yazdı. O, Abdullah b. Bistam b. Mesud'un kefaletiyle hapisten çıkarılarak, daha önce haklarını savunduğu ve bu yüzden hapsedildiği kimselere ve Türklere karşı savaşmak zorunda bırakıldı.  Askerlere ateşli konuşmalarla cesaret vermeye  çalışan Sabit Kutna, bu savaşta şehid düştü.   Bu çarpışmalarda, daha sonra Mürcie'nin önderliğini yapacak ve Mevali adına yapılan mücadelenin devamında onların yanında yer alacak olan Haris b. Süreyc de vardı.  Emevîler böylece, hem haklı  bir mücadele veren mevalininin isyanına son verdi, hem de onların yanında yer alan Mürciî önderleri onlara karşı savaşmaya mecbur etti. Mevaliye eşit haklar sağlamak amacıyla yapılan bu reformların  başında Mürcie'nin önderlerinden Ebü's-Saydâ ve Sabit Kutna ile arkadaşları bulunmaktaydı. Ancak onlar, Emevîler'in, maddî menfaatleri yüzünden başarıya ulaşamadılar.

            Sabit Kutna, şiirlerinde Mürcie'nin temel fikirlerini işleyerek bu mezhebin  yayılması için hem siyâsî hem de fikrî mücadelede bulunmuştur.  Onun bu mezhebi seçmesi, Horasan'da Mürcie ve Haricîler arasında yapılan tartışmalara katılması neticesinde olmuştu.    Bu tartışmalarda Mürcie adına yer alanlar ve daha çok hangi konuların tartışıldığı konusu, kaynaklardaki bilgi eksikliği dolayısıyla, karanlık noktalar olarak önümüzde durmaktadır. Ancak Sabit Kutna'dan önce bu bölgede Mürciî fikirleri benimseyen ve Haricîlere karşı bunların müdafaasını yapan bir grubun varlığı açıkça görülmektedir. Bu tartışmada yer alan konuları ve tartışanları bilemiyorsak da, en azından bu mezhebin müntesiplerinin görüşlerini Sabit Kutna kanalıyla elde etmiş olmamız, Mürcie'nin fikir tarihi açısından oldukça önemlidir. Nu'man el-Kâdî'nin, onun önce Haricî  görüşlere sahip birisi iken, sonradan Mürcie'nin fikirlerini benimsediği, görüşüne katılmıyoruz.  Çünkü Haricîlerle eskiden beri mücadele eden Yezid b. Mühelleb'in, Haricî birisiyle, oldukça yakın münasebetler kurması ve onu önemli bir göreve getirmesi mümkün görünmemektedir. Fakat onun bu mezhebi, Horasan'da Mürcie ve Haricîler arasında yapılan tartışmalara katıldıktan sonra seçtiği doğru olabilir.     

           

            b-İrcâ Kasidesi (I)

            Bu kasîde, Emevî dönemi hiciv şairlerinden   Mürcie'ye mensup Sabit Kutna (110 /728) tarafından yazılmış olup, " İrcâ akîdesinin özünü, bir şey ilave etmeden ve birşey eksiltmeden, son derece açık ve net olarak ortaya koyan "  ve Horasan'daki İrcâ akîdesini bize kadar ulaştıran ilk Mürciî vesikadır.  Ebü'l-Ferec, bu kasîdeyi el-Mürhibî el-Kûfî'nin kendi hattıyla yazmış olduğu  Şi'rü Sabit Kutna kitabından almıştır.  Sezgin, bunun  Zer b. Abdillah b. Zürare el-Mürhibî el-Kufî olduğunu ve ölüm tarihinin hicrî II. asrın başlarına rasladığını kaydeder.   Diğer taraftan, Ebü'l-Ferec'in verdiği bilgiye göre, el-Mürhibî el-Kufî, 102/720 yılında Horasan'a vali olarak gelen Saîd b. Abdilaziz b. Hakem'le Sabit Kutna arasında geçen bir olayı da nakleden kimsedir.  O halde,  Şi'rü Sabit Kutna  adlı eseri kaleme alan kişinin bu tarihlerde yaşamakta olan Zer b. Abdillah b. Zürare el-Mürhibî el-Kufî olması gerekir. Bağdâdî de, bu kasîdeyi, Ebü'l-Ferec'den aynen nakletmektedir. 

Sabit Kutna'nın, bu şiiri, İrcâ akîdesini benimsemeden önce veya sonra yazmış olması, hatta akîdeye gerçekten inanıp inanmaması,   Horasan'da hicrî I. asrın sonları  II. asrın başlarında, İrcâ akidesinin boyutlarını  gerçek  şekliyle aksettirmesi bakımından , bu kasîdenin değerinden hiç bir şey kaybettirmez. Önemli olan, bu şiirin, ona ait olduğu konusunda şüphenin olmamasıdır. Onun pek çok şiir yazdığını ve bunların bir kısmının kaybolduğunu dikkate alacak olursak, benimsediği akîde ile ilgili yazılmış, fakat bize ulaşmamış, bu kasîdenin dışında da bazı şiirlerinin  olması muhtemeldir.  Sezgin, Ahmed b. İbrahim b. İsmail b. Davud b. Hamdûn (291/903)'a ait    Şi'rü  Sabit Kutna  isimli bir kitaptan  daha bahsetmektedir. 

O'nun bize kadar ulaşmış bütün şiirleri, Macid Ahmet Samerrâî tarafından bir araya getirilerek,  Şi'rü Sabit Kutna el-Atekî  ismiyle  bir kitap halinde Bağdat'ta 1970 yılında  yayınlanmıştır. Onun, edebî bir öneme sahip  bu İrcâ  Kasîdesi(II)' yle, Arap şiirinde daha önce bulunmayan yeni bir çığır açtığı ve daha sonra diğer mezhep mensubu şairlere akîdelerini şiirle ifade konusunda öncülük yaptığı söylenebilir.

Tesbit edebildiğimiz kadarıyla,  İrcâ Kasîdesi(I) Almanca ve İtalyanca gibi batı dillerine  ve  tamamen olmamakla beraber  Türkçe'ye  de çevrilmiştir.

 

            c-İrcâ Kasidesi (I)'nin Tarihlendirilmesi

 

Elimizdeki rivâyetler, onun bu fikri ne zaman benimsediği ve bu şiiri ne zaman yazdığı konusuna tam bir açıklık getirmeseler de, Ebü'l-Ferec el-İsfehânî'nin Ebû Ubeyde'den  naklettiği bir haber, bu konuda bize bazı ipuçları vermektedir.Bu habere göre, " O, Horasanda birbiriyle mücadele halinde olan Mürciî ve Haricî iki grup arasındaki tartışmalara dinleyici olarak katılmış, İrcâ akîdesini benimsemiş ve daha sonraki bir  toplantıda, bu akîdeyi işleyen  İrcâ Kasîdesi(I)'ni onlara okumuştur."  Onun, Mühelleb b. Ebî Sufra'yla birlikte Ezârika ile çarpışmak üzere 78/697 yılında bölgeye geldiği bilinmekle beraber , Mühelleb'in ölümünden sonra oğlu Yezid b. Mühelleb'in, kahramanlığı ve yazıcılıktaki ünü dolayısıyla, onu serhatlere yönetici olarak atamasıyla, şöhreti artmıştır.   Ancak o, bu kasîdeyi, 82/701 yılından sonra yazmış olmalıdır. Çünkü, daha önce burada, Mürcie, güçlü bir mezhep olarak  temsil edilmemekteydi. Onun Mürcie ile Haricîler arasında yapılan tartışmaları izlediği dikkate alındığında, bu tartışmada  Mürcie'yi temsil edenlerin, Abdurrahman b. el-Eş'as isyanından sonra bölgeye kaçan Mürciîler olabileceği ihtimali akla gelmektedir. Sabit Kutna, bu tarihten itibaren, ölünceye kadar,  Horasan ve Mâverâünnehir'de  bu mezhebi yayma faaliyetlerini sürdürmüştür. O, çok  erken denebilecek ve henüz hiç bir mezhebin prensipleri manzum hale getirilmemişken, hicrî I. asrın sonlarında,  mezhebinin inanç esaslarını içeren ve " İrcâ Kasîdesi (I)" diye bilinen  bu kasîdesini yazmıştır. Sabit Kutna'nın bu  kasîdesi, bölgede Mürciî fikirlerin yayılmasında oldukça önemli bir yere sahiptir. O, müslümanlar arasında itikadî esasları manzum olarak ifade etme geleneğini ilk başlatanlardan biri olarak kabul edilebilir. Bu sebeple, kasîdeyi, bölgede Mürcie'nin ilk yayıldığı yıllarda kaleme alınan ve Horasan ve Mâverâünnehir'deki  İrcâ akîdesini bize kadar ulaştıran ilk Mürciî vesika olarak görmekteyiz. 

 

            d-İrcâ Kasidesi (I)'nin Tercümesi

           

            "Ey Hind, hayatın çekilmez hale geldiğini ve bundan sonraki günlerin daha da sıkıntılı olacağını sanıyorum.

            Kaçıp kurtulamayacağım bir günün tutsağıyım; bugün o, bana daha da yaklaşmıştır.

            Ben Rabbime karşı taahhüd altına girdim(beyat ettim); eğer onu yerine getirebilirsem, Uhud gazasındaki şehitler mertebesine yükselir; onlara komşu olurum.

             Ey Hind, beni iyice dinle, bizim sîretimiz (mezhebimiz); yalnız Allah'a kulluk etmek ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır.

            Şüpheli işlerde bir hüküm vermez, verilecek hükmü Allah'a bırakırız. Fakat  zalimler ve sapıklar için doğruyu söyleriz.

            Müslüman olduğunu kabul eden herkes İslâm  üzeredir. Fakat müşrikler, dinlerinde, farklı gruplara ayrılmışlardır.

            Bizce; Allah'ın birliğine iman ettiği müddetçe, bir kimseyi müşrik yapacak hiçbir günah yoktur.

            Mecbur kalmadıkça ve kanımız akıtılmadıkça, bir müslümanın kanını asla akıtmayız.

            Bu dünyada her kim Allah'tan ittika edecek olursa, yarın, hesapların görüleceği günde  karşılığını alacaktır.

            Allah'ın hakkında hüküm verdiği bir şeyi, geri çevirmek mümkün değildir ve O'nun verdiği hüküm  doğrudur.

            Ne kadar ibadet yaparsa yapsınlar, bütün Hâricîler sözlerinde ve  ictihatlarında  yanılmışlardır.

            Ali ve Osman'a gelince, bunlar Allah'ın iki kulu olup, müslüman olduktan sonra O'na asla şirk koşmamışlardır.

            Ali ile Osman arasında hoş olmayan hadiseler meydana gelmişti ve onlar, müslümanlar birliğinin bozulduğunu görmüşlerdi. Ne var ki, bu konuda, en doğruyu Allah bilir. 

            Onların her ikisi de yaptıklarının hesabını verecek ve karşılığını  göreceklerdir. Fakat, onlardan her hangi birinin (haklı veya doğru yoldan sapmış olduğunu gösteren )  tek bir Kur'ân  ayetinin indiğini, kesinlikle, bilmiyorum.

            Onlar, hesaba çekildiklerinde, verecekleri cevabın ne olacağını Allah bilir.  Her kul, tek başına Allah'a  hesap verecektir."

                                    -----------O----------

 

 

 

            2-MUHARİB b. DİSAR VE  İRCA KASİDESİ (II)

 

            a-Muhârib b. Disâr b. Kurdus b. Karvas es-Sedusî ed-Dühlî ( ? -116/734)

            Aslen Arap olan Muharib b. Disâr, Kufe'de doğmuştur. O'nun Ebu Mutarrif , Ebu'l-Muğire , Ebu Disar, Ebu Kurdus, Ebu Nadr  gibi bir çok künyesi vardır. O, kendi şehrinin ve diğer şehirlerin meşhur alimlerinden döneminin çeşitli ilimlerini tahsil ederek tabiin döneminin ileri gelen alimlerinden birisi olmuştur. Rivayette bulunduğu alimler arasında Abdullah b. Ömer, Cabir b. Abdillah  ve diğerleri;  ondan rivayet edenler arasında ise Mis'ar b. Kidam, Şu'be, Sufyan es-Sevrî, Sufyan b. Uyeyne ve diğer bir çok alim bulunmaktadır.    Dönemindeki fıkıh otoritelerinden birisi olduğu için    Kufe valisi Halid b. Abdullah el-Kasrî tarafından Kufe kadılığına atanmış ve bir süre bu görevi yürütmüştür. 

            Zühdü, takvası ve şecaatiyle  tanınan Muharib, sadece bir fakih olarak değil aynı zamanda  önde gelen şairlerden birisi olarak da ün yapmıştır. Hatta o, mensubu olduğu Mürcie mezhebinin fikirlerini   şiir halinde ifade etme geleneğini Sabit Kutna'dan sonra sürdüren  birisi olmuştur. Kufe'de faaliyet gösteren Şii kesimlere ve Haricilere karşı mücadele vermiş ve   İmamet konusundaki siyasi ve itikadi tartışmalara, bu dönemden itibaren sık sık kullanılmaya başlanan bir usulle, yani şiirle katılmıştır.

            Muharip b. Disar, Hz. Ali ile Osman'ın durumunu Allah'a bıraktığı ve Hz. Ali'yi hilafette dördüncü sıraya bıraktığı için kendisini suçlayan Şiilere   ve Osman ve Ali'yi tekfir eden Haricilere karşı yazdığı meşhur İrcâ Kasîdesi(II)  adlı   şiirinde  İrcâ akidesini şu şekilde  açıklamıştır:  " Bir takım insanlar, Hasan'ın babası  Ali'yle ilgili kararı İrcâ ettiğim için  akılsızca beni  suçluyorlar. Halbuki, Hz. Ebû Bekir ve Ömer'in aksine, Hasan'ın babasının iyi veya kötü olduğu konusundaki kararımı ertelemem,    doğrudur. Osman'a gelince , insanlar  onun hakkında da ayrılığa düştüler. Bir grup, onunla ilgili kötü sözler söyledi. Diğer bir grup ise , onun adil bir imam olduğunu ve haksız ve suçsuz yere öldürüldüğünü savundu. Böyle bir konuda  verilecek hükmü Allah'a bırakmamda, her hangi bir sakınca ve eksiklik yoktur. Bu konuda hiç bir şeyden korkmuyorum. Ben, kesin olarak inanıyorum ki,  Allah haktır, Muhammed  Nebi olarak, bize  gelmiştir. Allah'ın resulleri hak üzere gönderilmişlerdir ve Allah onları dost edinmiştir. Allah'ın resulleri hak üzere gönderilmişlerdir ve Allah onları dost edinmiştir. Kur'an haşrolunduğunda ben de onunla haşrolunurum (Kur'ân ne derse ben ona uyarım), bütün bunların dışında onların ölümünden sonra yaşanan gizli ve kapalı konuları Allah'a bırakıyorum. Benden önce yaşamış ve hiç görmediğim kimselerin yaptıkları şeyler hakkında ne bilebilirim. Onların kurtulacağına  veya bundan dolayı haktan ayrıldıklarına dair Kur'an'da her hangi bir ayet bulamıyorum."               Şiî şairlere karşı Mürcie'nin sözcülüğünü yapan Muharip b. Disar, daha sonra, Nebi ve iki arkadaşı  Hz. Ebû Bekir ve Ömer'in bu tartışmaların dışında tutulmasını gerektiğini savunur ve şöyle der: " Ondan sonra meydana gelen fırkalaşmalarla ilgili olarak, onların Cennet'e veya Cehennem'e gireceklerini bilmediğim için Allah'a bırakıyorum. Onun rahmeti geniş ve her şeyi kuşatıcıdır. Hariciler onlarla ilgili kötü sözler söylemeleri ve günahın şirk olduğunu iddia etmeleri dolayısıyla, Allah'a karşı iftirada bulunan Hıristiyanlar'a benzediler. Ben, hiç bir grub ve beni terbiye eden hiç kimse için, müşrik olduğuna tanıklık yapamam. Çünkü, Hz. Osman ve Ali, Kur'ân'ı öğrendi ve bize de öğrettiler."   O, Kufe mescidi yanında kendisine ayrılan özel bir bölümde kadılık görevini sürdürdüğü  sırada, kendisine gelen davalarda şahitlik yapacak kimselerin siyasi ve itikadi konulardaki eğilimlerini araştırıyordu.  Hz. Ebu Bekir ve Ömer'i dost olarak kabul etmiyen ve onları sevmiyen ve Hz. Ali'nin halifeliğinin I. sıraya koyan kimselerin şahitliğini, bu fikirlerinden vazgeçmedikleri sürece kabul etmiyordu. 

            Muharib b. Disar, İrca akidesini benimsediği için kaynaklar onu Mürcie'nin önde gelen şahsiyetlerinden kabul etmiştir. Hatta İbn Sa'd, onu "  Hz. Osman ve Ali'nin durumlarını Allah'a bırakarak, onların imanı ve küfrü konusunda şehadette bulunmayan ilk Mürciiler'in "  başında saymıştır.

            Muharib b. Disar, 116/734 yılında Kufe'de ölmüştür.  

 

            b-İrcâ Kasidesi (II)

            Muharib b. Disar es-Sedûsî (116/734) tarafından yazılan ve  günümüze kadar ulaşan,  Veki'in  tam metnini, Ebü'l-Ferec'in  ise, bir kısmını naklettiği 33 beyitten oluşan bu kaside, 116/734'e kadar Kufe Mürciesi'nin Hz. Ali ve Osman'la ilgili düşüncelerindeki gelişmeyi net bir şekilde ortaya koymaktadır. Muharib b. Disar'ın bu şiiri özellikle,  şiî çevrelerde büyük yankı uyandırmış ve kendinden sonraki kuşaktan Seyyid Himyerî(173/789)  ve Ebû Mansur en-Nemerî (187/802'den sonra)  gibi şiî şairler  arasında tartışılmaya devam etmiştir.  

            Mürcie'nin klasik metinlerinden olan iki kasideyi karşılaştıracak olursak I. ve II. İrcâ kasîdesi arasındaki en önemli farklılık, içerik bakımından olduğu görülmektedir. Birincisinde, Mürciî kelamın en çok üzerinde durduğu problemlerin aşağı yukarı hepsinden özet olarak bahsedilirken, ikincisinde, İrcâ akîdesinin  esasını oluşturan Hz.Ali ve Osman'la ilgili verilecek kararın Allah'a bırakılması ve Hz. Ali'nin hilafetteki sırasının  Hz. Osman'dan sonra olduğu fikri üzerinde  durulmaktadır.

            Muharib b. Disar'ın bu şiirine, önemine binaen İrcâ Kasîdesi(II) adını vererek Kufe Mürcie'sinin ilk yazılı klasik metinlerinden birisi  kabul ettik. Bu kadar önemli olmasına rağmen bu şiir araştırmacıların dikkatinden kaçmıştır. Ancak son zamanlarda Mürcie ile ilgili araştırmaların artmasıyla birlikte   bu şiir üzerinde de bazı araştırmalar yapılmaya başlanmıştır. Batılı araştırmacılardan van Ess, bu eseri Almanca'ya çevirerek bazı mülahazalarıyla birlikte yayınlamış bulunmaktadır. 

 

            c-İrcâ Kasidesi (II)'nin Tarihlendirilmesi

            Muharib b. Disar'ın bu şiiri ne zaman yazdığı konusunda, kaynaklarda, maalesef, her hangi bir bilgi tesbit edemedik. Bu sebeple şiir ile ilgili, elimizdeki dökümanlara dayanarak kesin bir tarih söyleyebilmek imkansızdır. Ancak şiirde kullanılan bazı ifadelerden ve ona yazılan bazı eleştirilerden hayatının sonlarına doğru, özellikle 113/731 yılında kadılık görevine atanmasından sonra yazdığı anlaşılmaktadır. Çünkü o, kadılık görevi sırasında, daha önce değindiğimiz gibi, bazı şiilerin şahitliklerini kabul etmemiştir. Bu yüzden şiiler tarafından eleştirilmiştir. O, şiirinin başlarında " Bir takım insanlar, Hasan'ın babası  Ali'yle ilgili kararı İrcâ ettiğim için  akılsızca beni  suçluyorlar. "  diyerek bu konuya yer vermiştir. Öyle anlaşılıyor ki, şiilerin şahitliklerini kabul etmemesi üzerine yapılan eleştirilere cevap olarak bu şiiri yazmıştır. Diğer taraftan, Hz. Ali'nin hilafette birinci sıraya yerleştirilmesi fikri Hicri I. asrın son çeğreğinden başlayarak II. asrın ilk çeğreğinde Kufe şiileri arasında hararetle savunulmaya devam etti.  Zeyd b. Ali'yi, isyanı sırasında bir grup taraftarı bundan dolayı onu terk ettiler.

            Mürcie, Hz. Ali'yi hilafette, dördüncü sıraya bırakmak fikrini   hicrî I. asrın sonlarında, yavaş yavaş sistemleşmeye başlayan ve önce Hz.Ali'yi, Osman'a takdim eden daha sonraları ise, onun ilk iki halifenin de önüne almaya çalışan Şiîliğe karşı geliştirmiş ve sistemleştirmişti.  İbrahim en-Nehâî, " Ben ne Sebeî, ne Mürciîyim "  demekle, muhtemelen, Hz.Ali'ye, bir olağanüstü güç atfetmeden,  onu Hz.Osman'dan öne alıyordu. Hicri I. asrın son çeğreyinden itibaren Şiîler, Hz. Ali'yi ilk iki halifenin de üzerine yerleştirme eğilimi gösterince,  Ali ve Osman'ın durumlarını Allah'a havale etme prensibi içerisinde zımnen var olan bu ilke, bundan sonra, Mürcie tarafından,  tam olarak ifade edildi. Muharib b. Disar, bu yüzden yazdığı   İrcâ Kasîdesi'nde bunu şu şekilde ifade etti:   "Hz. Ali'nin, bu ilk iki halifeden (Ömereyn'den) geriye bırakılması bir fazilet ve üstünlüktür "   Böylece İrcâ  kavramı, Ali'yi hilafette son sıraya bırakmak ve meliklerin dinine tabi olmak anlamını da kazanmış oldu  

 

            d-İrcâ Kasidesi (II)'nin Tercümesi

 

            " Beni ilk yaratan,   eksiksiz ve kusursuz bir şekilde  yaratan ve varlığımı sürdüren Yaratanıma sonsuz hamdü senalar ediyorum.

            Beni İslam'la şereflendirdi ve  böylece çocukuluğumdan beri bu dini benimsedim.

            İyiyi kötüden ayıran yüce kitabı Kur'an'ı kalbime yerleştirdi ve Ona inananların dostu  oldum.

            Allah, doğumumu bir asır geciktirdiği için İslam'ın geldiği bir dönemde doğdum, bu sebeple ben Cahiliyye çocuğu  değilim. 

             Bir takım insanlar, Hasan'ın babası  Ali'yle ilgili kararı İrcâ ettiğim için  akılsızca beni  suçluyorlar.

            Halbuki, Hz. Ebû Bekir ve Ömer'in aksine, Hasan'ın babasının iyi veya kötü olduğu konusundaki kararımı ertelemem,    doğrudur.

            Osman'a gelince , insanlar  onun hakkında da ayrılığa düştüler. Bir grup, onunla ilgili kötü sözler söyledi.

            Diğer bir grup ise , onun adil bir imam olduğunu ve haksız ve suçsuz yere öldürüldüğünü savundu.        

            Böyle bir konuda  verilecek hükmü Allah'a bırakmamda, her hangi bir sakınca ve eksiklik yoktur. Bu konuda hiç bir şeyden korkmuyorum.

            Ben, kesin olarak inanıyorum ki,  Allah haktır, Muhammed  Nebi olarak, bize  gelmiştir.

            Allah'ın resulleri hak üzere gönderilmişlerdir ve Allah onları dost edinmiştir.

            Kur'an haşrolunduğunda ben de onunla haşrolunurum (Kur'ân ne derse ben ona uyarım), bütün bunların dışında onların ölümünden sonra yaşanan gizli ve kapalı konuları Allah'a bırakıyorum.

            Benden önce yaşamış ve hiç görmediğim kimselerin yaptıkları şeyler hakkında ne bilebilirim.

            Onların kurtulacağına  veya bundan dolayı haktan ayrıldıklarına dair Kur'an'da her hangi bir ayet bulamıyorum.

            Ben Nebinin ve iki arkadaşının eleştirilerini esas alırım, yaşadığım sürece benim şeriatim budur.

            Bu öyle bir yol ki onda hiç bir ihtilaf  yoktur ve inancıma göre, o  gün gibi apaçık görünüyor.

            Ömer ve arkadaşı Ebu Bekir, övgüye layık biri olarak göçüp gittiler. Onlar haklarında verilen doğru kararla kurtuluşa erdiler.

            Onlar Allah'ın rahmetine kavuşunca, bir çok problemler çıktı. Ben bu konulara girmek zorunda değilim.

            Onlardan sonra insanlar, sürekli birbirlerini hayasızca eleştiren gruplara  ayrıldılar.

            Eğer  bunlardan birisine tabi olsaydım, diğer görüşte olanlar bana yanlış yaptın ve yalancılardan oldun diyeceklerdi.

            Allah'tan korkarsam ve dinimi tertemiz korursam, akılsız bir  hayvan  olarak çağrılırdım.

            Çünkü  ben diyorum ki: insanların diz çökmüş vaziyette toplandıklarında insanların durumunun ne olacağını ve nereye gideceklerini bilmiyorum.

            Sürekli kalmak için Cennet'e mi,  yoksa Cehennem ateşi onu yaktığında  onu görüp görmeyeceğini de bilemiyorum.

            Aynı şekilde nefsin neyle karşılaşacağını, acaba susuz mu kalacak,  yoksa serinletici bir  içecek bulabilecekmi onu da bilemiyorum ?

             Osman b. Affan bir peygamber değildi. Onun arkadaşı Ali de bir nebi değildi.

            İkisi de insandılar, bir günah sebebiyle helak olurlarsa, işledikleri bu günahtan dolayı ben sorumlu olmam ve kurtulurum.

            Eğer onlar kurtulurlarsa, onlar için yalan ve iftirada bulunmadığım için bu adil kararımdan dolayı ben de kurtulurum.

            Rabbimin rahmeti geniş ve umumidir, Allah, hiç bir şeye zorlanamaz. ( Allah'ın ne şikilde hükmedeceği önceden bilinemez. )

            Hariciler, çirkin sözler söylediler ve iftiralarda bulundular, bu konuşmalar halk arasında cevaplandırılamayan bir belge haline geldi. 

            Diline sahip ol. Çünkü senin insanların -Hariciler - Hiristiyanlar gibidir. Eğer onların Rabbime karşı iftiralarını düşünürsen daha da kördürler.

            Çünkü onlara göre bütün günahlar şirktir. Benden bu konuda konuşmamı isteyenlere karşı daima susarım.

            Ben, hiç bir grubu ve beni küçüklüğümden beri terbiye eden Osman ve Ali'yi  şirke düşmekle  itham etmem.

            Onların ikisi de Kur'ân'ı öğrendiler ve bana da öğrettiler. Kur'an onların en yakın sığınağı ve yaşamak istidikleri idealleriydi. "

 

                                    -----------O----------

           

KAYNAKCA

 

            Abbas, İhsan,  Şi'rü'l-Havâric, Beyrut trz. 

            Ahmed b. Hanbel (241/855),  Kitâbü  Fedâili's-Sahâbe, thk. Muhammed Abbas,  Beyrut  1983

            Ahmed b. Hanbel (241/855), es-Sünne,  Lübnan  1985.

            Ahmed Emin, Duha'l-İslâm,  Kahire 1949.

            el-Bağdâdî, Abdülkadır b. Ömer, Hızânetü'l-Edeb, thk. Abdüsselam Muhammed Harun,             Kahire 1981.

            el-Belâzürî, Ensâbü'l-Eşrâf, thk. Muhammed Bakır el-Mahmûdî,  Beyrut 1988.

            Beyyûmî, Tehzîbü'l-Kâmil, Kahire trz.

            Brokelmann, Carl, Tarîhü'l-Edebi'l-Arabî, Ar.çev.,  Abdülhalim Neccâr, Kahire 1991

            Cook, Michael, Early Muslim Dogma,   London 1981.

            Dayf, Şevkî,  Târihu'l-Edebi'l-Arabî:el-Asrü'l-Abbâsî el-Evvel,  Kahire 1990. (10. Baskı); 

            Ebû Bekir el-Hallâl, Ahmed b. Muhammed b. Harun(311/923) ,  Müsned min Mesâili Ahmed            b. Hanbel,   British Museum, Or:2676

             Ebû Haltem, Nebil Halil, el-Fıraku'l-İslâmiyye Fikren ve Şi'ren, Beyrut 1990,

            Ebû Nüvâs, Divânı Ebû Nüvâs (Mahmud Efendi Şerhi),  Mısır 1898. 

            Ebû Nüvâs, Divânı Ebû Nüvâs, thk. Fevzî Avâ, Beyrut 1987).

            Ebü'l-Ferec el-İsfehânî, Ebü'l-Hüseyin Ali b. Hüseyin  (356/967), Kitâbü'l Egânî, Bulak  1868.

            el-Fesevî, Ebû Yusuf Ya'kûb b. Süfyân(277/890), Kitâbü'l Ma'rife ve't-Târîh, Bağdât   1975.

            Fığlalı, Ethem Ruhi, İmamiye Şiası,  İstanbul 1984,

            Givony, Joseph , The Murjia and The Theological School of Ebu Hanifa A Historical and      Ideolojical Study,  Edinburgh 1977. (Edinburgh Üniversitesinde  doktora tezi )

            Halife b. Hayyât( 240/854), Târîh, thk. Ekrem Ziya el-Ömerî, Riyad 1985.

            Halife b. Hayyât( 240/854), Kitâbü't-Tabâkât, thk. Ekrek Ziya el-Ömerî, Riyad 1982.

            Hûfî, Ahmed Muhammed , Edebü's-Siyâse fî Asri'l-Emevî, Kahire trz.,

            Huleyf, Yusuf,  Hayatü'ş-Şi'r fî'l-Kufe,  Kahire 1968. 

            İbn Asâkîr, Ebî'l-Kâsım Ali b. el-Hasen b. Hibetüllah b. Abdillah eş-Şâfi'î ( 571/1175), Tarihü Medineti Dımaşk,  Darü'l-Beşeriyye  trz.

            İbn Ebî Ömer el-Adenî,  Muhammed b. Yahya, (243/857),  Kitâbü'l-Îmân. thk. Hamed b.         Hamdi el-Câbirî el-Harbî, Kuveyt 1986.

            İbn Ebî'l Hadîd, Abdülhamid Hibetüllah b. Muhammed b. el-Hüseyin (655/1257),  Şerhu   Nehci'l Belâga, Darü'l-İhya el-Kütübü'l-Arabî, 1968.

            İbn Hacer,   Ahmed b. Ali (852/1448), Tehzîbü't-Tehzîb,  Beyrut 1967.

            İbn Hibbân, Muhammed b. Hibbân b. Ahmed el-Büstî (354/965),  Kitâbü'l-Meşâhiri Ülemâi'l-         Emsâr, Wiesbaden 1959.

            İbn Kesîr,  Ebü'l-Fidâ İsmail b. Amr (774/1372),  el-Bidâye ve'n-Nihâye,  Mısır trz.

            İbn Kudame el-Makdisî, Abdullah b. Ahmed b. Muhammed , et-Tebyîn fî Ensâbi'l-Kureşiyyîn,     thk. Muhammed Nayif ed-Deylemî, Beyrut 1988.

            İbn Murtazâ, Ahmed b. Yahyâ (840/1436),Tabâkâtü'l-Mu'tezile,thk.S.D.Wilzer, Beyrut  1988.

            İbn Rüste, Ebû Ali Ahmed b. Ömer, A'lakü'n-Nefîse, Leiden 1967.

            İbn Sa'd, Muhammed b. Sa'd (230/844), Tabâkâtü'l-Kübrâ, Beyrut    1958.

            İbnü'l-Esîr,   Ebû Hasan Ali  b. Muhammed Abdülkerim (630/1223),   el-Kâmil fî't-Tarîh,              Beyrut 1982.

            İbnü'l-Fakih, Ebû Bekr Ahmed b. Muhammed el-Hemadânî ( 365/975), Kitâbü'l-Büldân, thk.     De Geoje, Leiden 1885

            İbnü'l-İmâd el-Hanbelî,  Ebü'l-Fellâh Abdülhayy (1089/1678),  Şezerâtü'z-Zeheb fî Ahbâri men     Zeheb, Beyrut trz.

            İbnü'n-Nedîm,  Muhammed b. İshak (385/955), el-Fihrist,    Beyrut   1964.

            el-Kâdî,Vedad,  el-Keysâniyye fî't-Târîh,  Beyrut 1974.

            Katip Çelebi,   Mustafa b. Abdullah (1067/1657),  Keşfü'z Zünûn,  İstanbul  1971.

            Kehhâle, Ömer Rıza , Mu'cemü'l-Müellifîn, Beyrut trz.

            el-Keşşî, Ebû Amr  Muhammed b. Ömer b. Abdilaziz, er-Ricâl, Matbaatü'l-Cedîde 1317. 

            Kutlu, Sönmez, Mürcie ve Horasan-Maveraünnehirde Yayılışı, Ankara 1994. ( A. Ü. Sosyal             Bilimler Enstitüsü Basılmamış Doktora Tezi )

            Ma'rûf, Nayif,  Divânü'l-Havâric, Beyrut 1983.

            Madelung, Wilfred, Der Imamal-Qasım ibn İbrahim und die Glaubenslehre der Zaiditen,          Berlin 1965.

            el-Makdisî, Mutahhir b. Tahir,  el-Bed' ve't-Târîh,  Kahire trz.

            el-Müberred, Ebü'l-Abbas Muhammed b. Yezid(285/898), el-Kâmil fî'l Lüga ve'l Edeb, thk.        Ebü'l- Fazl İbrahim, Kahire 1956.

            en-Necaşî,  Ebü'l-Abbas Ahmed b. Ali  (450/1058), er-Ricalü'n-Necaşî, thk. Muhammed     Cevad,  Beyrut   1988.

            en-Neccâr, Ahmed Muhammed , el-Attabî, Kahire 1975.

            Onat, Hasan, Emeviler Devri Şiî Hareketleri, Ankara  1993.

            es-Safedî, Salahüddin Halil b. Aybek ( 764/1362),  Kitâbü'l-Vâfî bi'l-Vefâyât, I. cilt, İstanbul           1931; II. cilt, Dedering 1949; III. cilt, Dımaşk 1953; IV. cilt, Dımaşk 1954; V-XVII. cilt, Weisbaden 1970-1982.

            Salim b. Zekvân, Sîre Salim b. Zekvân,  (Cambridge Üniversitesi Kütüphanesi Or: 1402    numarada kayıtlı Martin Hinds'a ait mikrofilm içerisinde, v. 154-194)

            es-Sem'ânî,Abdülkerim b. Muhammed b. Mansûr et-Temîmî(562/1166),el-Ensâb,Beyrut 1988.

            Sezgin, Fuad , Târîhü't-Türâsi'l-Arabî,   Riyad     1984.

            Şebîb b. Atiyye,  er-Red ala'ş-Şükkâk ve'l-Mürcie ( Cambridge Üniversitesi kütüphanesi Or:          1402 numarada kayıtlı  Martin Hinds'a ait mikrofilm  içerisinde)

            eş-Şehristânî, Ebû Feth Muhammed b. Abdilkerîm (548/1153) el-Milel ve'n-Nihal,  thk. Abdülemir Ali Mehnâ- Ali Hasan Faur, Beyrut 1990.

            et-Taberî, Ebû Cafer Muhammed b. Cerîr (310/922), Tarîhü'l-Ümem ve'l-Mülûk, thk. M.Ebû'l           Fazl İbrahim, Beyrut trz.

            Talbi, Muhammed, " Theological Polemics at Qayrawân during the 3rd/9th Century",             Rocznik Orientalistyczny, T. XLIII(1984),  151-160.

            Taşköprüzade, Ahmed b. Mustafa,  Miftahü's-Saade ve'l-Misbâhi's-Siyâde, thk. Kamil Kamil Bekrî-Abdülvehhab Ebû'n-Nûr, Kahire 1968.

            et-Tûsî, Ebû Cafer Muhammed b. el-Hasan (460/1067), el-Fihrist, tsh. Muhammed Sadık, Necef  1960.

            van Ess, Josef, Theologie und Gesellschaft im 2. und 3. Jahrhundert Hidschra,  Berlin 1991-1993.

            van Ess, Josef, "The Beginning of Islamic Theology", The Cultural Context of Medieval Learning, ed.) John Emery Murdoc- Edith Dudley Sylla, Hollanda 1975,  87-115.

            van Ess,  Josef ." Das Kitâbü'l-Irğâ des Hasan b. Muhammed b. el Hanafiyye ", Arabica           XXIII (1974),  20-52.

            van Ess, Josef, Anfange Muslimischer Theologie, Beyrut 1977.

            Veki',   Muhammed b. Halef b.Hayyan , Ahbâru'l-Kudât, thk. Abdülaziz Mustafa Merağî,           Kahire 1947.

            el-Ya'kûbî, Ahmed b. Ebî Ya'kûb b. Cafer (292/904), et-Târîh, Beyrut   1960.

            ez-Zehebî, Ebû Abdillah Şemsüddîn  Muhammed b. Ahmed b. Osman (748/1347), Târîhü'l-          İslâm ve Tabâkâtü'l- Meşâhîr ve'l-A'lâm, Mektebetü'l Kudsî, Kahire  1947.

            ez-Zehebî, Ebû Abdillah Şemsüddîn  Muhammed b. Ahmed b. Osman (748/1347), Siyerü A'lâmi'n-Nübelâ,  Beyrut 1985

            ez-Zehebî, Ebû Abdillah Şemsüddîn Muhammed b.Ahmed b.Osman (748/1347), el-İber fî Haberi men Ğaber, thk.Muhammed b.Saîd, Beyrut trz.

            Zeyd b. Ali(122/738-39),  Kitâbü'r-Red ale'l-Mürcie, Berlin Kütüphanesi No: 10265.

            Ziriklî, Hayreddin, el-A'lâm ve'l-Esmâ, Kahire  1954-1959.

            ez-Zübeyrî, Ebû Abdillah el-Mus'ab b. Abdillah (236/850), Kitâbü Nesebi Kureyş,  thk. E. Levi Provencal, Kahire 1953.

 

 

 

 

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz
Takvim
Saat
 Türk Müslümanlığı Üzerine Yazılar


Güncel Dini- Siyasi Meseleler Üzerine Yazılar



Selefiliğin Fikri Arkaplanı