Üyelik Girişi
Başlıklar
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam11
Toplam Ziyaret451729

Mezheplere Ait Klasik Metinler

 MEZHEPLERE AİT KLASİK METİNLER

İslam Mezhepleri Tarihi klasik kaynakları mezhepler hakkında bilgi verirken tarafsız olamamışlardır. Bu sebeple mezheplerin temel görüşlerini kendi kaynaklarından incelemek gerekir. Bu bölümde her bir mezhebin imamı, kurucusu veya önemli alimlerinin yazdığı eserlerden veya risalelerden önemli bazı kısımlar yer almaktadır. Metinler seçilirken, ilgili mezhebi diğer mezheplerden ayıran temel görüşü/görüşlerini yansıtmasına özen gösterilmiştir. Bu metinler kısa olmakla beraber, mezhepleri kendi metinleri üzerinden tanıyabilme konusunda okuyucuya yardımcı olacaktır.

EHL-İ SÜNNET

  

HADİS TARAFTARLARI

 

  İMAN-AMEL İLİŞKİSİ 

“Bil ki -Allah seni bağışlasın- : Alimler ve Din bilginleri iman, imanın mükemmelliği, artması ve eksilmesi  konusunda iki gruba ayrılmıştır: Birinci gruba göre; iman insanların kalpleriyle Allah'a halis bir şekilde bağlanmaları, dilleriyle Kelime-i Tevhid'i söylemeleri (şehâdet ) ve azalarıyla  güzel işler/eylemler yapmalarıdır.İkinci gruba  göre ; İman, sadece insanların kalpleri ve dilleriyle gerçekleşir.  Amellere  gelince, bunlar, ancak takva ve iyiliktir (birr) ve  imandan değildir.

Biz bu iki grubun görüşlerini incelediğimizde, Kitap ve Sünnet'in   niyet, söz ve amelin her üçünün birden iman olduğunu savunanları doğruladığını, diğerlerinin görüşlerini ise reddettiğini gördük. Bu konuda bizim temel dayanağımız, Kur'ân'ın dediğine uymaktır. … Bundan dolayı, biz, bu meseleyi Allah'ın gönderdiği   Resul (s.a. ) 'e   ve  ona vahyedilen Kitaba ( Kur'ân'a ) havale ettiğimizde Kur'ân'ın,  Allah'tan başka ilah olmadığı ve Muhammed (s.a..)'in Allah'ın resulü olduğuna şehadet getirmeyi iman için bir başlangıç yaptığını görmekteyiz. Peygamber ( s.a.v. ) de, Mekke'de geçirdiği Peygamberliğinin ilk on  veya on küsur yılında  sadece bu  şehadete çağırmıştır. O zaman bunun dışında insanlardan istenen başka bir iman  yoktu. Kim onu kabul ettiyse mümindi ve  ona  başka bir isim vermeye gerek görülmedi; onlara  ne zekat, ne namaz, ne de dini yükümlülüklerden ( şerâyi' ) bir şeyle mükelef idiler. … Bu yüzden Allah,    sadece dille Kelime-i Şehadet getirmeyi (ikrârı), o zaman için insanları yükümlü tuttuğu  iman  kabul etti. Dolayısıyla Mekke'de kaldıkları bütün zaman zarfında  ve hatta hicretten sonra Medine'de on küsür ay boyunca bu   şekilde yaşadılar….   

Hicretten sonra onlara emir ve yasaklama getiren bütün hitaplar bu şekildedir. Allah, onları sadece dilleriyle inandık demeleri sebebiyle  mümin diye isimlendirdi; çünkü o zaman, bundan başka farz yoktu. Daha sonra dini hükümler (şerâyi' ) inmeye başlayınca ,  aralarında her hangi bir ayrıma gidilmeksizin, dille ikrar etmeleri emri gibi bunlar da insanlar için  bağlayıcı oldu. Çünkü hepsi Allah'tan olup, onun tarafından emredilmiş ve vacip kılınmışlardı. Eğer  kıble olarak Kabe'ye dönülmesi emredildiği sırada,  namazlarında Kabe'ye yönelmeyi kabul etmeselerdi ve kıbleleri değişmeden önce kendilerine mümin isminin kullanılmasını gerektiren imanla yetinselerdi, bunun onlara hiç bir faydası olmazdı.  Üstelik bu ikrarlarını bozmak olurdu.  Çünkü birinci taat (ikrâr) mümin isminin kazanılmasında ikincisinden ( namazda Kabe'ye yönelme taatinden ) daha öncelikli değildir. İnsanlar Kelime-i Şehadet'te olduğu gibi, Namazla ilgili emrinde de  Allah'a ve Resulüne itaat edince,   dilin ikrarı ve namaz her ikisi birden, o vakit  iman oldu; çünkü namaz, (imanın bir parçası olarak) dilin ikrarına  eklendi. Namazın imanın bir parçası olduğunu  gösteren en önemli delil  aziz ve yüce Allah'ın şu sözüdür: " ... Allah sizin imanınızı asla zayi edecek değildir. Zira Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir. "(2. Bakara, 143) Bu ayet, namazın Mescid-i Aksa'ya doğru kılındığı dönemde   Peygamber (s.a.)'in ashabından ölmüş  olanlar hakkındadır. Çünkü Peygamber ( s.a.v.)'e onların durumunun sorulması üzerine   inmiştir.  Bu ayet varken, Namazın imandan olduğunu gösteren başka bir delil aramaya gerek var mı ?

İslam'ın bütün farzları aynı şekildedir.  Her farz (şerîat ) geldikçe daha öncekilere ilave edildi ve imanın  bir parçası oldu.  İman ismi bunların bütününü kapsadığından,  onları kabul edenlere  Müminler denildi.”

(Kâsım b. Sellâm. (2002). Kitâbu’l-imân. (Çev.: Sönmez Kutlu). İslam düşüncesinde ilk gelenekçiler içinde, Ankara: Kitabiyât Yayınları. 209-212).                                                   

 

MATURİDİLİK 

 KULLARIN FİİLLERİ ve FAİLLERİNİN BELİRLENMESİ HAKKINDA  

“Ezeliyet ve ulûhiyyeti, ebediyet ve rubûbiyyetiyle tek ve yegane olan," " Allah'a hamd olsun! O ki aydınlatıcı kanıtlara ve rakipsiz bir hüküm­ranlığa sahiptir. O, mahlukatı kudretiyle yaratmış, ezeli ilmi ve iradesi çerçevesi ve hikmeti dairesinde onları halden hale çevirmiş, bütün yaratıkları O'nun lutuf ve ihsanları içinde yüzüp durmuştur. Allah nesneleri  dilediği gibi yaratmıştır. "O yaptığından sorumlu tutulmaz ama insanlar sorguya çekilirler.” (21.Enbiyâ, 23) Çünkü insanların isabetli ve isabetsiz iş yapmaları imk'in dahilindedir. Bununla amaçlanan hedef onların sorguya maruz kalacakları ve yanlış davra111şlarına mukabil cezalandırılacakları düşün­cesiyle kötülükten sakınmaya ve lıikmete sarılmaya özen göstermeleri n­den ibarettir. Allah'tan bütlin davranışlarımız! lutuf ve keremil'le rızasına uygun hak getirmcsini, yÖnetişimizi doğruyu belirlemeye layık kılmasını ve gönüllerimizi tevhidle aydınlatmasını dileriz; şüphe yok ki O, övülmeye lâyık, şanlı ve şerefli olandır. Allah Teala insanları mükellef olarak yaratmıştır; şöyle ki onları iyi­yi kötüden ayırmasını bilen temyiz ehli kılmış, aklı idraklerine kötü davranışı (mâ yüzemm) çirkin, iyi davranışı da (mâ yuhmed) güzel göster­miş, yine onların zihni kapasitelerine çirkini güzele tercih etmeyi, yergiye Iâyık olanı övülmeye değer bulunana üstün tutmayı kabul edilmez bir davranış olarak yerleştirmiştir. Bu sebepledir ki Allah insanları bünye­lerine yerleştirilen özelliklere ve kendilerine lutfedilen hasletlere paralel olarak bir davranışı diğerine tercih etmeyi çağırmış ve bunun dışındaki bir hareket tarzına ağırlık vermeyi bu kuruluşa sahip bulunan şuurlu can­lıların aklen benimseyemeyeeeği kadar çirkin göstermiştir. Allah, insanların dolaşım alanına giren bütün hususları sakınılacak zarar ve ar­zulanacak fayda konumuna koymuştur, ta ki davranışlara bağlanan sonuçların arzu edilen veya sakınılan türden olduğu hususu onlarca açık­lığa kavuşsun. Yine Allah insan türünü bazı şeylerden nefret eden, bazı­larına da temayül gösteren özelliklere sahip kılarak yaratmış; bunun yanında insan tabiatının nefret ettiği fakat iyi sonuçlar verecek bazı dav­ranışları akıllara güzel, tabiatın temayüI gösterdiği bazı davranışları da kötü sonuçları sebebiyle çirkin göstemiştir. Böylece 0, insanları tabiat­ıarına zor gelen şeye zevk verici sonucu uğruna tahammül gösteren ve yine aynı amaçla onun külfetlerine katlanan bir konuma getirniştir. İnsan aklının zorluklara göğüs germeye karşı direneceği gerçeğine binaen Cenâb-ı Hak mükellefleri imtihana tabi tutmuş, bu amaçla güzel davra­nışlara ve iyi ahlaka teşvik ederek meşru amelleri tercih etmeyi ve meşru olmayanlarından sakınmayı emretmiştir. Allah insanların mükellef tutul­dukları konuları zor ve kolay, düz ve sarp olmak üzere iki kategoride ya­ratmıştır; aslında insanlar bunların her ikisine de fazla zorluk çekmeden ulaşabilirler, zira onların yaklaşıp giriştikleri veya uzak durdukları davra­nışlar bu alternatiflere varıp dayanır. Allah sebepleri de söz konusu siste­me bağlamıştır; bu sebepler sayesindedir ki insanlar her dereceye yükselten ve her erdemin elde edilmesini sağlayan temel ilkeye ulaşmaya imkan bulurlar. Bu temel ilke de iki yöntemle bilgiye ulaşmaktan ibarettir: Açık olan zahir yöntem ve örtülü bulunan gizli yöntem. Bunun da amacı akıl­larını kullanacak kişilerin, sarfedecekleri gayret ve insan tabiatının hoş­lanmayıp nefsiri nefret ettiği hususlara gösterecekleri tahammül derece­sine bağlı olarak elde edecekleri üstünlüğün ortaya çıkmasıdır. Buna bi­naen Cenab-ı Hak söz konusu bilgi için iki yol belirlemiştir. Birincisi bil­gi vasıtalarının en seçkinini teşkil eden müşahede olup kendisine herhangi bir şekilde cehil karışmaz, böylelikle o, bilginin gizli kalan tarafları için bir temel oluşturur. İkincisi de duyuların kontrolü yoluyla gerçek veya gerçek dışı olduğu anlaşılabilen nakildir. Yine Allah nakli de muh­kem-müteşabih, müfesser-mübhem olmak üzere iki gruba ayırmıştır; bunun da amacı bilgilerin nihai noktalarını beyan etmesidir; yani gerekti­ği yerde durnak, gerektiğinde de ileri merhalelere doğru yürümek. Müb­hemi müfesserin ışığı altında anlamak  ve muhkemi esas alıp müte­şabihi ona arzetmek yoluyladır ki sem'ı delil hakkında yapılması gereken şu hususlar ortaya çıkar: Ya naklin muhtevasında mükellefler tarafından bilinmesi gereken ve kendisine ihtiyaç duyulan bir husus bulunur, yahut da mahiyetinin bilinmesinden müstağni kalınıp detaylarına girmemenin icap ettiği ve böylece tevakkuf edip ileri gitmeme noktasında bir imtihan vesilesi oluşturduğu anlaşılır. Zira Allah Teala'nın, biri irdelemeden benimsemek, ikincisi de araştırıp incelemek şeklinde olmak üzere iki yön­temle de kullarını mükellef tutup denemesi mümkündür; kulun , görevi nasıl olursa olsun ilahı emir çerçevesinde itaat etmektir.Yüce övgüye layık bulunan Allah kitabını iki özelliği de taşıyacak şekilde inzal buyurunca onun ilahi kitap olduğunu kabul edenler bu durumu Allah nezdinden gelen bir gerçek olup başka türlü telakki edilemeye­ceğini anlamışlar, Kur'an'ın bu kuruluşuna tabi olanın başarıp kurtuluşa erişeceğini, yüz çevirenin de ziyana uğrayacağını sezmişlerdir. Öyle ki her bir islami fırka, kendisinin, Kur'an'ın muhkem ayetlerini isabetli olarak tesbit edip esas aldığına, karşı fikirdeki fırkaların tesbitlerinde ise ya tevakkuf etmesinin veya kendi inancına göre tesbit ettiği muhkem ayetlerin ışığı altında yorumlamasının gerekli bulunduğuna hükmetmiştir. Bu fırkaların ihtiyaçlarının farklı oluşu, her birini, muhkemi müteşabih­ten ayırmaya ve Kur'an'ın muhkem ayetleriyle çelişmemeleri için müte­şabih ayetleri de anlamaya mecbur etmiştir. Şunu -da belirtmek gerekir ki herkesin bildiği üzere Kur'an'ın çelişkiye ihtimali yoktur. Allah'ın Kur'ân'ı nitelernesi de aynı şekildedir: "Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı içinde birçok tutarsızlık bulurlardı." (4. Nisâ’, 82) Akli açıdan da, delil gösterme durumunda bulunan birinin ileri süreceği kanıtların çelişkili oluşu onun hikmetsizliği ve cehlinin göstergesi olarak değerlendirilir. Bu söylediklerimizle, İslami fırkaların farklı anlayışlar benimseme­lerinin Kur'an'ın kendisinden veya orada yeterli açıklamanın bulunmayı­şından kaynaklanmadı ğı ortaya çıkmıştır. Aksine, anlaşmazlıkları Kur'­ân'a arzetmenin emredilmesi ve Kur'an'a uymanın gerekliliğinin vurgu­lanması orada yeterli açıklamanın bulunduğunu göstermektedir. Muhkem konumundaki bir kısım ayetlerin bazı kimselerce anlaşıl­mayıp gizli kalmasının sebepleri vardır: a) Böyle birinin fıtri karakterinin zevk alınacak şeylere düşkün olması; b) Alışkanlıklarından ayrılama­ması; c) Güvendiği birine özenmesi; d) Sorup soruşturma işini yeterince yerine getirmemesi; e) Kendi aklına güvendiği için ilahi hikmeti onun Üzerine kurmayı tercih ederek aklını kendisine ulaşan nakle tabi kılma­ması ve böylece aslında muhkem olanın onun telakkisinde müteşabih du­rumuna düşmesi; f) Araştırmayı yetersiz yapması. İşte bu hususlar bütün her şeyin tanıklık etmesine rağmen tevhid inancından yüz çevirenleri de etkileyen faktörlerdir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Bu meselenin nirengi noktası şudur ki Allah Te’âla insan türünü dün­ya lezzetlerine meyleden bir karakterde yaratmıştır. Beşeri karakter kişiyi bu lezzetlere davet eder ve onları kendi gözüne cazip gösterir; çünkü in­sanın yapısına yaratılıştan meyli bulunduğu şeylere karşı kuvvetli arzular yerleştirilmiştir. İnsan tabiatı kişinin acı ve meşakkat hissedeceği şeyler­den de kaçar. Bu suretle tabiatı, bir şeyi güzel veya çirkin görme nokta­sında aklının düşmanlarından biri haline gelir. Şu da var ki aklın güzel veya çirkin gördüğü şeyde herhangi bir değişiklik yahut da halden hale geçiş söz konusu değilken tabiatın güzel yahut çirkin bulduğu şey deği­şim ve halden hale intikal statüsünde bulunur; bu sonuncu durum eğitim, alışageldiği şeyden alıkoymaya özen gösterme ve yapmak isteme­diği şeye fıtratın benimseyebileceği güzel bir yöntemle sürekli olarak yönlendinne suretiyle gerçekleşebilir; tıpkı kuşlarda ve hayvanlarda ol­duğu gibi. Bu canlılar kendilerinden beklenen beşeri hizmet türlerinden fıtratları gereği kaçar. Fakat tecrübeli kimselerin münasip eğitim faaliyet­leri sonunda onlardan her biri yaratılıştan mütemayil bulunduğu davra­nışlardan ürker hale gelirken tab'an kaçması gereken hareketleri de [fıtra­tının icabı imiş gibi benimser bir durum alır. İnsan türünün fıtraten adam öldürmek ve hayvan kesmekten kaçışı, sonra da bunların kendisine nor­mal görünmesi de bu temele dayanır. Güzelliği veya çirkinliği akıı yoluyla idrak edilebilen hususlardaki akli tesbit ise çeşitli tecrübelerin doğur­duğu vuzuhla giderek güçlenir. Bu sebepledir ki Allah fıtri temayülleri değil, akılları hüccet kabul etmiştir. Evet Cenab-ı Hak -her ne kadar se­lim akla sahip bulunmayan kimselerle aynı yaratılış özelliklerini paylaşı­yorlarsa da- kalemini selim akıl sahipleri için yürütmüş ve onları, tab'an sevmeseler de akıllarının güzel gösterdiği şeye uymak, fıtraten kabul edilir olsa da aklen çirkin olan şeyden sakınmakla yükümlü tutmuştur; zira akıl kişiye bir şeyin mahiyetini gösterdiği halde tabiat -fıtri tabiatı kas­tediyorum- bunu vuzuha kavuşturmaz. Asli tabiatla (tab'u'l-cevher) sadece şimdi olan ve şu anda duyu ala­nına giren (hazır) şey algılanıp şekillendirilebilir. Akıl yoluyla ise hem duyulur alemde hem de duyular ötesinde bulunan algılanır. Akıl sayesin­dedir ki gaybdaki şeyler asli tabiata malûm olur, hoşlandıkları ve hoşlan­madıklarıyla birlikte huzurunda imiş gibi bir konum alır. Yine bu sayede­dir ki aslında zor olan şey kolaylaşır ve insan tabiatının hoşlanmadığı me­şakkatler hafifler. Söz ve ifadelerin değerlendirilmesi de bu esasa daya­nır. Söz ve ifadeler güzellik ve çirkinlik açısından kulaklara farklı şekil­lerde yansıyor ve kendileri değişebiliyorsa da hakları değiştiremezler. Aynı fikir biri ötekinden daha tatlı olan iki ifade ile dile getirilmiş olabilir. Fakat kendinden güzelolan veya gerçek konumunda bulunan fikir, onu dile getirenlerin farklılık arzetmesi sebebiyle değişmez. Bunun içindir ki nesnelerin güzelliği (meşruluğu) asli tabiat veya güzel ifadelendirilmesiyle takdir edilmemiş, aksine güzeli çirkin görmeyen akıl kriteriyle değerlendirilmiştir. Akıl her türlü işin konum ve düzenlenmesi­nin kendisine dayandırılması gereken bir temeldir. Bu durumda akıl deği­şikliğe uğramayan ve herhangi bir bilinmezlik sebebiyle geçersiz hale ge­tirilemeyen duyu bilgisi gibidir; duyu bilgisi bütün gizli ve kapalı husus­ların mercii durumundadır. Bunun gibi aklın konumu ve onun kanıtladığı husus da her fıtri-tabii bilginin temelini ve kriterini teşkil eder.  (Mâturîdî, 2004, 281-285)                                

EŞARİLİK

 BEŞİNCİ BÖLÜM:  KADER MESELESİ 

82. Soru: Kulların kesblerinin Allah tarafından yaratıldığını niçin (neye dayanarak) iddia ediyorsunuz?

Cevap: Biz, Allah’ın ayeti dolayısıyla böyle söylüyoruz. Çünkü Allah, "sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır." (37. Saffat, 96) diye buyurmuştur. Başka bir ayette de: "yaptıklarına bir karşılık olarak" (Ahkaf, 46/14) buyurmuştur. Mademki onların amellerine karşılık ceza (mükafat) vuku buluyor, o zaman Allah onların amellerinin (yaptıklarının) yaratıcısı (halıkı) olmuş olur. (el-Eşarî, 1953, 37.)

83. Soru: Allah: "Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz." (37. Saffat, 95) buyurmakla, onların yontukları putları kastetmedi mi? O halde Allah’ın  "sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır" ayetiyle, onların yaptıkları putları kastettiğini neden reddediyorsunuz?

Cevap: Sandığın şey (yorum) yanlıştır. Çünkü putlar, gerçekte, onlar tarafından yontulmuştur. Bu yüzden Allah "yontuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz" sözüyle putları kast etmiştir. Fakat ağaç ise, gerçekte, onların mamulü değildir ki, Allah’ın "sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır" sözüyle  putlar kastedilmiş olsun. (el-Eşarî, 1953, 37.)

85. Allah'ın insanların işlerini (fiillerini) yaratığına dair akli delil şudur: Biz küfre uyanların aksine küfrü, kabîh, fasid, batıl, çelişkili ve sapma olarak görürken, imanı güzel (ancak) yorucu ve acı verici (üzücü) olarak görüyoruz. Kafir, küfrün güzel ve hak bir şey olması için çalıştığı ve gayret gösterdiği halde,  küfrün, onun arzusunun aksi (kötü bir şey) olduğunu görüyoruz. Mümin, imanı acı verici, yorucu ve sıkıntılı olmamasını istese bile, iman onun irade ve isteğine göre olmaz. Biz biliyoruz ki, bir fiil, bir varedici (muhdis) tarafından meydana getirilmedikçe, gerçek şekliyle var olmaz. Şayet fiilin, gerçek mahiyetiyle onu yaratan bir yaratıcı olmadan ihdas edilmesi mümkün olsaydı, o fiilin,  fiil olarak yaratan bir yaratıcı olmaksızın ihdas edilmesi mümkün (caiz) olurdu. Bu mümkün olmadığına göre, bir fiilin hakikatı üzere ve olduğu şekliyle, onun varlığını isteyen bir yaratıcı olmaksızın meydana gelmesinin mümkün olmadığı da sahih olur. Çünkü bir fiil, gerçek şemliyle, onu yaratmayı amaçlayan olmaksızın meydana gelmesi mümkün olsaydı, bütün fiillerin böyle olacağından emin olunamazdı. Tıpkı bir fiilin, özne olmadan meydana gelmesi mümkün olduğunda, bütün fiillerin böyle olmasından emin olunamayacağı gibi. (el-Eş’ari, 1953, 38.)

86. Durum böyle olunca, her bir küfrün; kendisini, iradî olarak, küfür, batıl ve kabih olarak yaratacak bir yaratıcısının olması gerekir. Dolayısıyla bu küfrün yaratıcısı, küfrün güzel, doğru ve hak olmasını isteyen kafir olamaz. Çünkü küfür onun istediğinin tersi (kötü bir şey) olarak  meydana geliyor. Aynı şekilde imanın da, kendisini gerçek şekliyle, yorucu, acı verici ve sıkıntı verici olarak müminin dışında bir yaratıcısının olması gerekir. Şöyle ki, mümin, imanın uyorucu, acı verici ve kavurucu olmamamıs için ne kadar çaba gösterirse göstersir, bunu yapmayı başaramaz. O halde küfrü hakikatı üzere yaratanın kafir (olan kişi) olması mümkün (caiz) olmadığına; imanı da hakikatı (gerçek varlığı) üzere yaratanın mümin (olan kişi) olması mümkün olmadığına göre, bunların yaratıcısının, her ikisinin böyle olmasını isteyen alemlerin Rabbi Allah Ta’âlâ olması gerekir. Çünkü, hiçbir cisim bunları yaratamaz. Zira cisimlerin kendileri dışındaki varlıklarda bir şey yapmaları mümkün (caiz) değildir. (el-Eşarî, 1953, 39.)

90. Soru: İnsan, şeyleri, gerçek şekliyle, batıl bir küfür ve güzel biriman olarak kesb edebilir mi? 

Cevap: Bu yanlıştır. Çünkü “iktesebe’l-kufre” (küfrü iktisab etti) ifadesinin anlamı, o, sonradan meydana gelmiş (muhdes) bir güçle (kuvvet) kafir oldu demektir. Aynı şekilde, “iktesebe’l-imâne” (imanı iktisab etti) dediğimizde, bunun anlamı bu şeyi hakikatı üzere iktisab etmeksizin, sonradan meydana gelmiş (muhdes) bir güçle (kuvvet) iman etti demektir. Bilakis, o şeyi hakikatı üzere yapan Alemlerin Rabbi’dir. (el-Eş’ari, 1953, 40.)

                                              

HARİCİLİK

 NECDET B. AMİR VE NÂFİ’ B. EZRAK ARASINDAKİ BİR TARTIŞMA 

Yemame'deki Haricilerin başına geçen Necdet b. Amir, İbn Ez­rak'a bir mektup yazarak fikirlerinden vazgeçmesini ve ilk haline dön­mesini istedi ve dedi ki: "Besmeleden sonra ... Sana tavsiyem, yetimlere karşı merhametli bir baba, zayıflara karşı da müşfik bir kardeş gibi olmandır. Allah yolunda yaptığın işlerde hiç bir kınayıcının kınaması sana dokunmasın ve zalimin yardımı da senden uzak olsun. Sen ve arkadaşların bu yolda idi­niz. - Eğer adil imama, bütün tebaasının ecri kadar ecir verileceğini bil­memiş olsaydım, Müslümanlardan iki kişinin bile başına geçmezdim, dediğini hatırlamıyor musun ? Allah'ın rızasını isteyerek nefsini Rabbinin taatine sattığın ve acılığına galebe çalar tam hak ve hakikata ulaştığın­da şeytan sana musallat oldu. Oysa şeytana - senden ve senin arkadaş­larından daha ağır basan kimse yoktu. Ama o, senin gönlünü çeldi, hük­mü altına aldı ve seni saptırdı. Böylece sen, Allah'ın Kitab'ında 'mazur gördüğü Müslümanlardan kaade'de olanları ve zayıfları tekfir ettin. Oysa Allah: "Güçsüzlere, hastalara ve sarfedecek birşeyi bulunmayanlara, Allah ve peygamberine bağlı kaldıkları müddetçe sorumluluk yok­tur. İyi davrananlara sorumluluk olmaz." (9. Tevbe, 81) buyurmakla,onları iyi kimseler olarak vasıflandırmaktadır.Sonra sen, çocukların öldürülmesini helal saydın. Oysa Resululah onların katlini yasaklamıştı. Diğer taraftan Allah bu hususta: "Kim yola ge1irse ancak kendi lehine yola gelmiş ve kim saparsa da ancak ken­di aleyhine sapmıştır. Kimse kimsenin günahını çekmez.” (17. İsrâ’, 15) buyurur.Allah, oturanları (kaade) da hayırla anmıştır. Her ne kadar cihad edenleri üstün kılmış ise de, bu, amel bakımından insanların çoğunluğuna, ondan aşağıda bir yer verilmesini gerektirmez. Allah'ın bu husustaki buyruğunu yukarıda, geçen Nisa Suresi’nin 95-96. ayetlerini işitmedin mi? Görüyorsun ki Allah, bunları mü'minlerden kılmış ve cihad edenleri, amelleri bakımından onlardan üstün tutmuştur.Sana muhalefet edenlere emanetleri vermeyeceğini söylüyorsun. Oysa Allah, emanetlerin ehline verilmesıni emreder. Allah'tan sakın ve kendine dön? ... (E.Ruhi Fığlalı, İbadiyye’nin Doğuşu ve Görüşleri, Ankara:Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları No:160, 1983, 77-78) Bu mektuba İbn Ezrak'ın verdiği cevap da şudur:"Besmeleden sonra ... Bana vaazettiğin, hatırlattığın, nasihat et­tiğin, azarladığın, doğruluk üzere olduğum zamanı ve sevabı tercih et­mekle vasıflandırdığın mektubunu aldım. Allah'tan beni, söz dinleyen ve dinlediğinin, en iyisine uyan kullarından etmesini dilerim.Oturanları tekfir etmeyi, çocukları öldürmeyi ve emaneti helal saymayı kabul ettiğim için, beni ayıplıyorsun. Şimdi sana bunları niçin yaptığımı açıklayacağımBu oturanlar (kaade), Hz. Peygamber zamanındaki zikrettiklerin­den değildir. Hz. Peygamber zamanında Mekke'de olanlar, ezilmiş ve mahsur durumda idiler. Kaçmaya ve Müslümanlara katılmaya imkan bulamıyorlardı. Bugünküler ise, dini anlamış ve öğrenmişler, Kur'an'ı da okumuşlardır. Kendileri için yol, apaçık bellidir. Allah'ın bu durum­da olanlar için: “Melekler kendilerine yazık edenlerin canlarını aldıkları zaman: Ne yapıyordunuz? deyince, 'Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik, diyecekler, melekler de: 'Allah'ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Ne kötü dönülecek yerdir." ( 4. Nisâ’, 97) buyurduğunu bilirsin. Bu hususta şu ayetleri de buyurmuştur: "Allah'ın peygamberinin rağmına, geri kalanlar, oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad hoşlarına gitmedi. "Sıcakta savaşa çıkmayın" dediler. De ki: "Cehennem· ateşi daha sıcaktır! Keşki bilseydiler." (9.Tevbe, 81) "Bedevilerden, izin almak üzere, özür beyan eden kimseler geldiler. Allah'a ve peygamberine yalan söyleyenler, özür bile beyan etmeden kaldılar." (9.Tevbe, 81) Bu ayette bunların, mazeretlerinin doğru olmadığını, Allah'a ve Resulüne yalan söylediklerini haber veren Allah, ayetin sonunda bu­yurmuştur ki: "Onlardan kafir olanlar can yakıcı azaba uğrayacaktır.” İşte onların isimlerini ve alametlerini gör .. Çocukların işine gelince .. Ey Necdet! Unutma ki, Allah'ın elçisi Nuh, Allah'ı senden ve benden iyi bilirdi. Bu konudaki Allah'ın buyruğunu biliyorsun -yukarıda anılan Nuh Suresi’nin 26-.27. âyetleri-. Bu ayetlerde küfürle isimlendirilen çocuklardır; Nuh kavminin " çocukları doğmazdan önce" kafir olur da, biz bu hükmü kendi kavmimiz hakkında söyleyemez miyiz? Keza Cenabı Allah şöyle buyu­ruyor: "(Ey-Mekke putperestleri) Sizin inkarcılarınız bunlardan daha mı üstündür? Yoksa Kitaplarda size sorumsuzluk belgesi mi var ?"(54. Kamer, 43)  İşte bunlar Arap müşrikleri gibidir.Onlardan cizye kabul etmeyiz. Bizimle onlar arasında ya İslam'ı kabul etmek ya da kılıç vardır. Bize muhalif olanların emanetlerini helal sayma işine gelince, Al­lah bize, onların kanlarını helal kıldığı gibi, mallarını da helal kılmıştır, Böylece kanları tam anamıyle helal, malları da Müslümanlar için fey' (kafirlerden savaşmaksızın alınan mallar)'dır. Allah'tan sakın ve kendi­ne dön. Çüllkü senin için tek mazeret kapısı tövbedir ... " (E.Ruhi Fığlalı, İbadiyye’nin Doğuşu ve Görüşleri, Ankara:Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları No:160, 1983, 78-79)                          

MÜRCİE

  KİTÂBU’l-İRC 

“ .. Daha sonra bu ümmetin başına Allah'ın gerçekleşeceğini haber verdiği fitne belası inince, insanlar birbirlerini terkettiler ve aynı tarafta yer alanlar birbirlerini dost edindiler. Bu konuda bizim tavrımızı ve fikrimizi soranlara cevabımız şudur: Biz öyle bir grubuz (kavimiz) ki , Rabbimiz Allah; dinimiz İslam; önderimiz Kur'an, Nebimiz Muhammed'dir. Görüşlerimizde onu ölçü alıyoruz, durumumuzu Allah'a ve Resûlü’ne havale ediyoruz. Biz, imamlarımız Ebu Bekir ve Ömer'den razıyız. Bu sebepten onlara itaat edilmesini istiyoruz. İsyan edenleri ise nefretle kınıyoruz. O ikisine düşman olanları düşmanımız olarak ilan ediyoruz.  Onlardan ilk ayrılıklarda yer alanlara (Ehlü'l-Firkati'l-Ûlâ) gelince, onlarla ilgili verilecek hükmü  Allah'a bırakıyoruz. Ebu Bekir ve Ömer yüzünden bu ümmet birbiriyle savaşmadı, hatta onların durumları hakkında ihtilaf etmek şöyle dursun, şüpheye dahi düşmedi. Gerçekte İrcâ, bizzat yetişemediğimiz ve daha önce yaşamış kimseler ( fî men Ğâbe ani'r-Ricâl)  hakkındadır.

Bu ümmetten bazı kimseler, " İrcâ " fikrimiz dolayısıyla bizi ayıplayarak bu fikrin ne zaman ortaya çıktığını soruyorlar ? Bize göre, İrcâ, Allah'ın nebisi Musa zamanında ortaya çıktı. Şöyleki, Firavun Musa'ya: " Peki ya ilk nesillerin hali ne olacak diye sorunca " (20. Taha, 51), kendisine vahiy gelen Musa şöyle dedi: " Onların bilgisi Rabbimin yanında bir kitaptadır, Rabbim şaşmaz ve unutmaz." (20. Taha, 52) Firavun onun bu deliline karşı başka bir cevap veremedi.

Sebeiyye Mütemenniye   de bizim düşman olduğumuz kimseler arasındadır. Çünkü onlar, Allah'ın kitabına görünüşte uydular.  Ama diğer yandan   Allah'a ve Nebi'sine karşı yalan ve iftirada bulundular. Onlar, insanları müslümanlıkları konusunda şaşmaz bir gözle ve yanılmaz bir akılla ayıramadılar. Bir tarafta günah işleyeni günahı dolayısıyla suçlarken diğer tarafta aynı günahı kendileri işlediler.  Böylece günah işlemekle fitneye yardım etmiş oluyorlardı, ancak bu fitneden nasıl kurtulacaklarını bilmiyorlardı. Arab'ın Ehl-i Beyt'ini imam edindiler ve onların dinlerini taklid ettiler, onların sevdiklerine dost oldular, sevmediklerini terk ettiler. Kur'an'dan yüz çevirip  kahinlere uyarak Kıyamet kopmadan önce bir devletin kurulacağı beklentisi içerisinde oldular.  Allah'ın kitabını tahrif ettiler. Onun hükümlerini rüşvetle saptırdılar    ve " yeryüzünde bozgun çıkarmak  için çalıştılar. Allah bozguncuları sevmez. "(5. Mâide, 64)  Böylece Allah'ın kapadığı kapıları açıp açtıklarını da kapadılar.

Bu Sebeiyye'nin   bildiğimiz düşmanlıklarından birisi de, insanların şaşırdığı, yüz çevirdiği bir vahiy ile ve gizli bir ilim ile hidayete erdik demeleri  ve Allah'ın nebisinin Kur'an'ın onda dokuzunu gizlediğini iddia etmeleridir. Eğer o, kendisine indirilen her hangi bir şeyi gizleyecek olsaydı, Zeyd'in karısının durumu ile ilgili  " Ey Muhammed Allah'ın nimet verdiği ve senin de nimetlendirdiğin kimseye eşini bırakma Allah'tan sakın diyordun, fakat Allah'ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun.... "(33. Ahzâb, 37) ayetini ve şu iki ayeti gizlerdi: " Ey Peygamber, niçin Allah'ın sana helal kıldığı şeyi, eşlerinin hatırı için  kendine haram kılıyorsun....." (66. Tahrîm, 1) ve  " Eğer seni pekiştirmemiş olsaydık, and olsun ki, az da olsa, onlara meyledecektin. "(17. İsrâ’, 74)

Bizim tavrımız ve görüşümüz, işte budur. Bize katılanları Allah yoluna çağırıyor, bize böyle bir çağrıda bulunanların çağrısını da kabul ediyoruz. Bu konuda Rabbimize itaat etmekten ve üzerimize düşeni yerine getirmekten geri durmuyoruz.  Biz kendi grubumuza ve imamlarımız hakkında bizi sorgulayarak   kanlarımızı helal kılan  veya kendi kanlarını bizim için döken kimselere bunu hatırlatıyoruz. İnsanlar doğruların galip olacağı bir yer olan Allah'ın huzurunda toplanacaklar.  Allah'ın hakkı ve haklıyı tesbit edeceği o günde satıcı alıcıdan kaçaçaktır. Kişi kendi nefsine feryat ederek bağırıp çağıracaktır. Allah katında geçerli delillerinizi şimdiden hazırlayın. Çünkü bu dünyada sağlam kanıtlar ileri sürerek galip olamayan Ahirette asla galip olamıyacaktır.

Bu, fikirlerimi kabul edenlere bir öğüt,  terkedenlere karşı ise bir hüccet olarak yazdığım bir kitaptır. Selam bütün Peygamberlerin üzerine olsun. Alemlerin Rabbi olan Allah'a da hamdolsun.  

(Hasan b. Muhammed, Kitâbu’l-İrcâ’. (" İlk Mürciî Metinler ve Kitâbu'l-İrcâ ", (AÜİFD., 37 (1997),  317-332)

                                            

MUTEZİLE

  

“Biz, birçok kişinin adalet ilkesinde bize muvafakat edip teşbih görüşünü de benimsemesini, tevhid ilkesinde bize muvafakat edip cebri savunmasını ve yine tevhid ve adalet ilkelerinde bize muvafakat edip de vaad, esma ve ahkam konusunda bize muhalif kalmasını savunuyor değiliz. Bu insanlardan hiçbiri, şu beş temel ilkeyi kabul etmedikçe Mu’tezile ismine layık değildir. (Bu beş ilke) tevhid, adalet, vaad ve vaîd, el-menziletü beyne’l-menzileteyn ve emri bil’i maruf ve nehyi ani’l-münkerdir. (Hayyat, 1957, 92-93)

(İbn Ravendî, bu beş prensipten biri olan el-menziletü beyne’l-menzileteyn konusunda Mu’tezile’nin icmadan ayrıldığı suçlamasını yöneltmektedir. Hayyat’ın bu ithama şöyle cevap vermiştir:)  Vasıl b. Atâ, ümmetin daha önce söylemediği yeni bir görüş ortaya atıp da icmadan çıkmış değildir. Fakat o, ümmeti, ehl-i kebirenin (büyük günah işleyen kimsenin) fısk ve fücurla nitelendirilmesi hususunda görüş birliği, yani icma halinde bulmuştur. Bu icmaya rağmen farklı isimlendirmeler ortaya çıkmıştır. Vasıl onların icma ettikleri hususu benimsemiş, görüş ayrılığına düştükleri konuda ise fikir beyan etmekten geri durmuştur. Bunun açıklaması şudur; Hariciler, Hasan Basri’nin ashabı ve Mürcie, sahib-i kebirenin fasık-facir olduğu hususunda görüş birliği içindedir. Sonradan Hariciler, bu konuda farklılaşmış ve şu görüşü ileri sürmüştür: O (sahib-i kebire), fısk ve fücuruyla birlikte kafirdir. Mürcie de şöyle diyerek icmadan ayrılmıştır: O, fısk ve fücuruyla birlikte mü’mindir. Hasan Basri ve takipçileri ise şöyle demiştir: O, fısk ve fücuruyla beraber münafıktır. Vasıl onlara şunu söylemiştir: Sahib-i kebireyi fısk ve fücurla isimlendirmiş olmakla icma ettiniz, bu, onun için doğru bir isimdir. Kur’an, kazf (iffetli bir kadına iftira) ayetinde ve diğer bazı ayetlerde bunu beyan etmiştir ve onun bu şekilde isimlendirilmesi gerekli olmuştur. Ama sizden herbir grup isimlendirme konusunda farklı görüşler öne sürdünüz. Doğru olan, Allah’ın Kitab’ından veya Nebi’nin sünnetinden bir açıklama olmadıkça bunun kabul edilmeyeceğidir. Sonra Vasıl, Haricilere şunu söylemiştir: Kur’an’daki nasslarda yer alan kafirlerin ahkamının, tamamen sahib-i kebirenin durumuyla örtüşmediğini tesbit ettim. Hükmün olmaması sebebiyle küfr isminin de olmaması gerekir. Çünkü isim fiile tabi olduğu gibi, hüküm de isme tabidir. Kur’an’da küfrün ahkamıyla ilgili olan ayetlerden iki misal: Allah, şöyle buyurmaktadır: “Kitap verilenlerden Allah'a ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Peygamberin haram kıldığını haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın„ (9. Tevbe, 29). Allah’ın Ehl-i Kitap hakkındaki bu hükmü, sahib-i kebireyle ilgili değildir. Yine Allah şöyle buyurmaktadır: “Savaşta inkar edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun; sonunda onlara üstün geldiğinizde onları esir alın; savaş sona erince onları ya karşılıksız ya da fidye ile  salıverin.„ (47. Muhammed, 4). Allah’ın, müşrik Araplar ve Ehl-i Kitap dışındaki kafirler hakkındaki bu hükmü, sahib-i kebireden uzaktır. Sonra sünnetteki ehl-i küfürle ilgili olan hükümler, onların varis olamayacakları ve ehl-i kıblenin mezarlığına defnedilemeyecekleri yönündedir. Büyük günah sahibi hakkında böyle bir uygulama yoktur. Münafık hakkında Allah’ın hükmü, onun nifakının gizli olduğu ve bu sebeple bilinemeyeceği, İslam oluşunun ise zahir olduğudur. Bize göre o, diğer Müslümanlarda olduğu gibi Müslüman kabul edilir. Eğer küfrünü açıklarsa tevbe etmesi istenir, tevbe ederse eder, tevbe etmediği takdirde katledilir. Bu hükmün, sahib-i kebireyle ilgisi yoktur.

Allah’ın mü'min hakkındaki hükmü, velayet, muhabbet ve cennetle muştulamadır. Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah inananların dostudur.„ (2. Bakara, 257) ; “Allah mü'minlerin dostudur.” Al-i İmran, 3/68; “İnananlara Rabbından büyük bir lutuf olduğunu müjdele.” Ahzab, 33/47; “Allah mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara temelli kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler, Adn cennetlerinde hoş mekanlar vadetmiştir.” (9. Tevbe, 72) ; “Allah, Peygamberini ve onunla beraber olan mü'minleri o gün utandırmayacaktır.”  (66. Tahrim, 8). Allah’ın Kitab’ında yer alan sahib-i kebire hakkındaki hükmü; lanetlenmesi, ondan beri olması ve onun için büyük bir azabın hazırlanmış olmasıdır. Allah şöyle buyurur: "Biliniz ki, Allah'ın laneti haksızlık yapanlaradır." (11. Hud, 18); "Allah'ın buyruğundan çıkanlar (facirler)  cehennemdedir." (82. İnfitar, 14). Kur’an’da buna benzer ayetler vardır. Böylece büyük günah işleyen kimsenin, Allah’ın Kitab’ında ve Rasul’ün sünnetinde yer alan müminlerin, kafirlerin ve münafıkların ahkamına uymadığı için mümin, kafir ve münafık olmadığı kesinlik kazanmıştır. Onun, Allah’ın Kitab’ındaki ve ümmetin icmaındaki bu şekilde isimlendirmeden dolayı fasık-facir olduğu açıklığa kavuşmuştur. O halde nasıl olur da, Vasıl b. Atâ ve Mu’tezile, el-menziletü beyne’l-menzileteyn görüşü nedeniyle icmadan çıkmış olur?

 (Hayyat, Kitabu'l-intisar ve'r-reddu ala Ravendiye'l-mulhıd, (trc. Albert Nader Nasri) Beyrut: Matbaatü’l-Katolikiyye, s. 92-93; s. 118-119.)                                    

ŞİA

  

ZEYDİLİK

  ZEYDİYYE’NİN TEMEL ESASLARI  

1-     Tevhid: Allah birdir, hiçbir şey ona benzemez. O her şeyin yaratıcısıdır. O gözleri idrak eder; ancak gözler onu idrak edemez. O latif ve her şeyden haberdardır.

2-     Adalet: Allah zalim değildir, hiç kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez. Ancak günahlarından dolayı onlara azap eder. Hiç kimsenin kendisine itaat etmesine engel olmaz; aksine kendisine itaati emreder. Hiç kimseyi günaha sokmaz aksine ondan men eder.

3-    el-Va‘d ve’l-Va‘îd: Allah, Va‘d ve Va‘îd’ine sadıktır. Zerre miktarı iyiliğin ve zerre miktarı kötülüğün karşılığını verir. Cennete gönderdiği kimse orada ebedi kalıcı olduğu gibi, cehenneme gönderdiği kişi de orada ebedi kalıcıdır.

(Kasım b. İbrahim er-Ressî (246), “Usûlü Hamse”, Mecmû‘u Kutub ve Resâili’l-İmâm el-Kâsım b. İbrâhim er-Ressî, thk. Abdülkerim Ahmed Cedbân, San‘a 2001 içerisinde, I, 647.)

4-    el-Emr bi’l-Ma‘rûf ve’n-Nehy ‘ani’l-Munker: Mazluma yardım etmek, zalimin elinden almak zorunlu bir farzdır. Çünkü iyiliği emretmeyi terk etmek hak için ölüm; kötülükten sakındırmayı terk etmek de batıl için hayattır. Bu sebeple Allah kullarına bunu bütün imkânlarıyla vacip kılmıştır. Bu hususta Allah şöyle buyurmaktadır: “İyilik ve takvada yarışın, günahta ve düşmanlıkta yarışmayın. Allah’tan korkun. Allah’ın cezası çok çetindir.” (Maide, 2); “Şayet biri diğerine saldırıyorsa, Allah’ın emrine dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın.” (Hucurât 9). “Erkek ve kadın bütün inananlar birbirlerinin dostudurlar. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar.” (Tevbe 71). Bu ve benzeri birçok ayet söylediklerimizi doğrulamaktadır.

5-    İmâmet: Ali b. Ebî Tâlib, Allah’a ve resulüne itaatinden, Hz. Peygambere yakınlığından, Kuran’a olan vukufiyetinden ve bu dünyadaki zahit yaşantısından dolayı Hz. Peygamberden sonra bu ümmetin en hayırlısıdır. Bu nedenle peygamberden sonra hilafete en layık olan kişi peygamberin amcasının oğlu ve kızı Fatıma’nın eşi Ali b. Ebî Talib’tir. Babaları Ali b Ebî Tâlib’ten sonra ki imamlar da Hasan ve Hüseyin’dir. Bu konuda Hz. Muhammed, “Size iki şey bırakıyorum; Eğer bunlara tutunursanız, benden sonra kesinlikle dalalete düşmezsiniz. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Ehl-Beyt’imin temiz soyudur.” demektedir. Bundan dolayı, nasıl ki, Allah’ın kitabını terk etmek caiz değilse, aynı şekilde Ehl-i Beyti terk etmek de caiz değildir.”    

 (el-Hâdî ilâ’l-Hak Yahya b. Hüseyin b. Kasım b. İbrahim (298/911), “Kitâbu Usûli’d-Dîn”, Mecmu‘u Resâili’l-İmâm el-Hâdî ilâ’l-Hak Yahya b. Hüseyin b. Kasım b. İbrahim, thk. Abdullah b. Muhammed eş-Şâzelî, Sa‘da 2001, 194-196.)

         

İSMAİLİLİK

   İmamın Gizlenmesi (Gaybeti) Fikrinin Eleştirisi

İmam, hangi şekilde  ve sebepten olursa olsun gaybete giremez. Şayet bir fetret dönemi olursa, Şiasının önde gelenleri (havâssu şiatih) onunla temas halinde olup, makamından haberdar olurlar, niyeti halis olanlara rehberlik yaparlar. Ğaybet üç şekilde olabilir. Bunlardan birincisi, ğaybetin Allah’tan olması; ikincisi bizzat imamın kendisinden olması; üçüncüsü ise, düşmanlarından korktuğu (hîfeten) için insanlardan olmasıdır. Gaybetin Allah’tan olması mümkün değildir. Çünkü bu durum insanların güç yetiremeyeceği bir sorumluluk (teklîf mâ lâ yutâk) demektir. Allah bizden gizlediği (ğayyabahu annâ) birine itaati emretmez. Bu durumda Gaybetin Allah’tan olması hususu geçersiz olmaktadır. Çünkü bu, Hakîm ve Âdil olan Allah’a yakışmaz. Gaybetin imamdan olmasına gelince, bunun imamdan sadır olmadığını görmekteyiz. Çünkü imam hata işlemekten korunmuştur/ masumdur. Onun velayetinin farziyeti, onun yeryüzünde bulunmasını (hudûruh) gerektirir. Bu nedenle ortaya çıkmasından  (zuhûr) sonra gizlendiğini (istitâr) söylemek doğru değildir. Çünkü imamın gaybeti ve gizlenmesi demek, imamın gönderilme ve seçilme amacını, yol göstericilik özelliğini (hidâyetih) yitirmesi anlamına gelmektedir. Şayet gaybet insanlardan olursa, bu durumda Allah’ın dininden şüphe duyulur. Çünkü Allah onu tayin edip (nassabehu) onun vasıtasıyla ümmete yol göstermeyi üstlenmiş (tekeffül), ona (imama) kendisi gibi bir yol göstericiyi (hâdî) yerine varis bırakamadan yeryüzünden ayrılamayacağını öğretmiştir (arrafehu). Bu durumda, imamın insanlardan korkması için bir sebep (vech) olmadığı gibi, onun durumundan da şüphe duymayı gerektirecek bir durum yoktur. Zamanın imamları (eimmetu’z-zamân) bu çirkin sözlerden beridirler. Eğer Musa’nın “ Sizden korkunca, aranızdan kaçtım. Ancak Rabbim bana hükümdarlık verdi ve beni elçilerden eyledi. (26. Şuara, 20)” sözü delil getirilerek Musa’nın kaçtığı gibi onun da kaçması gerektiği öne sürülürse, şöyle cevap verilir: Bu söylenenler doğrudur. Musa kaçmıştır, ancak dünyayı (âlem) hemen terk mi  etmiştir ya da gaybete mi girmiştir? Allah’ın emri gelinceye kadar İsrail oğulları arasında nerede ve nasıl olduğu malum bir şekilde yaşamaya devam etmiştir. İmam, Hakîm ve her şeyden haberdar olan (Habîr) Allah tarafından kendisine verilen yetkiyle Allah’ın kulları arasında hükmedendir; İnsanlar üzerinde Allah’ın hilafetinin vekili, yeryüzünün varisi ve hükümleriyle tasarrufta bulunandır. Yüce Allah’ın şu ayeti bu hususa delalet etmektedir: “Bir zamanlar Rabbin meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.’ demişti. (Melekler) ‘Oraya bozgunculuk yapan, kan döken birini mi halife yapacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz.’ dediler. (Rabbin) ‘Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.’ dedi.” (2. Bakara 30). Dolayısıyla ne sebeple olursa olsun imamın yokluğu (zevâluh ve ‘ademuh) gerekmez. (Ali b. Muhammed el-Velîd el-Kureşî (612/1215), Tâcu’l-Akâid ve Madenu’l Fevâid, Dımaşk 1986, Dâru’l-Maşrık, 69-70)             

ONİKİİMAMİYYE ŞİASI

 [Birinci fırka, İmâmiyye olarak bilinen fırkadır. Bunlar şöyle derler: Hasan b. Ali'nin ölümünden  sonra, Hasan b. Ali b. Muhammed b. Ali Rızâ'nın soyundan  yeryüzünde Allah'ın kulları için bir hücceti, ülkelerinde halîfesi ve emriyle hükmeden birisi (Kâim) olacaktır. O,  emreden, yasaklayan, atalarından aldığını tebliğ eden ve seleflerinin Allah'tan aldıkları ilimleri, kitapları, ahkamı, faraizi ve sünnetleri kendisine emanet ettiği kişidir. Ayrıca o, insanların ihtiyaç duydukları dinî emir  ve dünyevî maslahatları   bilir. Babasının halefi ve vasisi olup kendisinden sonra görevi yürütecek olan Kâim’dir. Kıyamet gününe kadar, nesillerin yaşam süreleri ve doğum düzeni bakımından  imâmların daha önce yaşayanları için geçerli ve daha sonrakiler arasında da yürürlükte olacak ilk metodu  ve uygulana gelen sünneti üzere doğru yola erdiren, ümmetin hidayet rehberi ve mehdisidir. İmâmetin  işleyişinde her hangi bir değişiklik olmaz ve ortadan kalkmaz. İmâmet, Hasan ve Hüseyin'den sonra  iki kardeşte olmaz ve kardeşten kardeşe geçmez. Bu, caiz değildir; insanlık son bulup Allah'ın emirleri, yasakları ve kulları üzerindeki sorumluluk kalkıncaya kadar İmâmet ancak Hasan b. Ali b. Muhammed'in soyundan devam edebilir. Allah'ın emirleri yürürlükte olduğu sürece bu durum da geçerlidir. Yeryüzünde sadece iki kişi  kalsa, birisi hüccet olur. Allah'ın kullarına yönelik emir ve yasakları devam ettiği ve yarattıkları ile ilgili yükümlülük varoldukça,  onlardan birisi ölse, diğeri hüccet olur. İmâmet, babası hayattayken ölen birinin soyundan devam edemeyeceği gibi ölen kişinin imâmeti, babası hayattayken   kesinleşmemişse ve insanlar onu hüccet olarak kabul etmemişse, kardeşi veya başkası da ona vasî olamaz. …  Buna göre Hasan ve Hüseyin'den sonra kıyamete kadar imâmet kardeşten kardeşe geçmez. Yeryüzü kendisinden önceki imâmın soyundan gelen bir hüccetten hali olamaz. Şayet yeryüzü bir saat bile imâmsız olsaydı, üzerindekilerle birlikte batardı. Biz, Hasan b. Ali'nin imâmetine kesin olarak bağlıyız, onun öldüğüne kabul ediyoruz, kendisinden sonra soyundan bir halefi olduğuna inanıyoruz ve bu inancımızda samimiyiz. O, babası Hasan b. Ali'den sonraki imâmdır; şu anda gizlenmektedir, korkması dolayısıyla saklanmaktadır  ve  böyle davranmakla emrolunmuştur. Ne zaman ki, Allah (ac.) kendisine izin verirse,  kendisinden önceki ataları gibi o da ortaya çıkıp durumunu ilan edecektir….  Onun durumunun gizlenmesi ve zikredilmemesinde canın korunması ve yaşatılması; dinimizin  selameti, Allah'ın ve imâmlarımızın emrine yönelmek ve itaat etmek vardır. .. Biz ve insanlardan hiç kimse, imâmı kendi  görüşüyle, aklıyla ve ictihadıyla  seçemez. … Hüccetleri ve imâmları seçme ve  onları görevlendirme  yetkisi sadece Allah'a aittir. Bu sebeple Allah onları görevlendirir, seçer ve gizler. Dilediği zaman onları  otaya çıkarır ve durumlarını ilan eder. Dilediği zaman da onu gizleyerek açığa çıkarmaz. Çünkü Allah yarattıkları hakkında yapacağı işleri ve onların menfaatlerine olan şeyleri daha iyi bilir. İmâm da  kendi işlerini, döneminin olaylarını ve  Allah'ın emirleri sonucu meydana gelen  olayları bizden daha iyi bilir. … Bütün bunlar düşmanlardan  şiddetle gizlenmek ve takiyye yapmanın gerekliliğinden dolayıydı. … "Kâimin doğumunun  insanlardan gizleneceğine, adının anılmayacağına ve isminin bilinmeyeceğine,  kıyamından önce ortaya çıkıp kendisine uyuluncaya kadar bulunduğu yerin bilinmeyeceğine dair pek çok sahih rivayet vardır. …  Bir imâmın kendisinden sonraki imâmı vasiyyet ile belirlemesi, ancak seçkin dostlarından meydana gelen en az iki veya daha fazla adaletli şahit huzurunda  geçerli ve sabit olur. …. O halde İmâmet, Allah'ın emirleri yürürlükte olduğu müddetçe,  Hasan b. Muhammed'in soyunda olup kardeşten kardeşe, amcaya, amca oğluna, - dedesi hayatta iken babası ölen çocuğa- çocuğunun çocuğuna (torununa) geçmez. Çünkü imâmet, kişiden sadece kendi sülbüne geçer;  imâm  sulbünden bir çocuğu ve torunu olmadıkça da  ölemez. ( İmâmette )   herkesce bilinen usul budur. Bu husus, Allah'ın rahmeti üzere, hidayet üzere olan İmâmiyye Şiası'nın üzerinde icma ettiği zorunlu ve gerekli bir prensiptir. (Kumm/Nevbahtî, Şiî Fırkalar Kitâbu’l-Makâlât ve’l-Fırak/ Fıraku’ş-Şîa, 242-247.)                                                     

NUSAYRİLİK 

Süleyman el-Adanî’nin el-Bâkûratü’s-Süleymâniyye adlı kitabından. Kitabu’l-mecmû’dan bir sure ve tefsiri.

İkinci Sûre: Velî’nin Takdisi.

Uyuyan bir insanın uykusunda gördüğü en güzel şey, his yolu ile işitmesidir. O, sesin sahibi olan şahsı (bu durumda) görmez, nidasını işitir. Ve şöyle der: Lebbeyk lebbeyk ey Arıların Emiri, ey Ali b. Ebi Talib, ey bütün rağbet edenlerin rağbeti, ey ulûhiyyete kadim olan zahir olarak bizdesin. Ey bâtın olan şeylerde zahir olan ve zahir olan şeylerde bâtın olan ve perde ile zahir olan; görünmekle perdelenen ve giren; sen kendine kendinle kendinden çağıransın. Ey Arıların Emiri, ey Ali, senin nurun doğdu, ziyaların gönülleri fethetti, nimetlerin azametli oldu, övgün yüce oldu.

Sen, başka şekle girmenin şerrinden beni koru. Aynı şekilde bizi ve mü’min kardeşlerimizin hepsini aciz olmanın şerrinden, yok olmaktan, çirkin şekle dönmekten, kirlenmekten, aynı yerde kalmaktan, ayrılmaktan, değiştirmekten, kötü bir şekle getirilmekten, pislikten, kerhen kabul etmekten (fesh, nesh, mesh, resh), kaşiy ve kaşşâş (basitlikten ve basit insanlardan) koru. Şüphesiz ki sen bütün bu şeylerin hepsine kâdirsin. Veli b. Veli Ebu’l-Hüseyn Muhammed b. Ali el-Cillî’nin sırrını korumamız şarttır. Selâm onun zikrindedir. Allah onu yüceltsin. Son.

(Müellif Süleyman el-Adanî İkinci Sûre’nin tefsirinde sûrede geçen bazı ibareleri şöyle açıklamaktadır:)

Sûrede geçen “nâim” (uyuyan) Ali Zeynu’l-Abidin’in oğlu Muhammed Bâkır’ın hizmetçilerinden biridir. Bu hizmetçi birgün evinde uyurken kendisine şöyle bir ses geldiğini sanıyor: “Filan kimsenin yanına git ve onu dehşetli uykusundan uyandır.” Bu hizmetçi nurlardan başka bir şey görmüyor. Sonra “lebbeyk lebbeyk ey Arıların Emiri, ey Ali b. Ebi Talib” demeye başlıyor. Bu, Kitabu’l-mecmû’da açıklanmıştır. Musalli bu sûre ile mesûhiyyeden (başka bir şekle, yani çirkin veya hayvan şekline girmekten) kurtulmayı istiyor. Bu Mesûhiyye, yedi şekildir. Her şeklin birtakım kısımları vardır. Bu mezkur yedi şekil deve, sığır, koyun gibi hayvanları, vahşi hayvanları ve diğer hayvanatı ihtiva eder. Nusayrilere göre bu yedi şekil Kur’an’da Hicr Sûresinde geçen cehennemin yedi tabakasıdır. Her tabakanın yedi kapısı ve her kapının da mukavvim cüz’ü vardır. Hatalı kişi korkulu bir kalb ve Rabbi Ali b. Ebi Talib’e bağlanmış bir ruhla bütün şeylerin şerrinden kurtulmak için buraya tevessül eder.

(Sinanoğlu, A. (1997), Nusayrîler’in inanç dünyası ve kutsal kitabı, Konya: Esra Yayınları, s. 97-98. )

          

DÜRZİLİK

   

Dürzî İlmihâli’nden Bir Bölüm

S.: Sen bir Dürzî misin?

C.: Rabbimiz el-Hâkim’in (Takdir ve sena ona olsun!) inayetiyle, evet.

S.: Dürzî kime denir? Veya (muhtemelen kastedilen) ed-Derezî kimdi?

C.: Ahdi yazan ve Rabbimiz Hâlık’a hizmet edendi.

S.: Senin üzerine düşen nedir?

C.: Hakikati ikrar; el-Hâkim’e ibâdet; ve yedi vasiyete (vasâya) dayanma.

S.: Muvahhid bir Dürzî olduğunu nasıl bilirsin.

C.: Helâli yeyip, haramı terketmekle.

S.: Neler helâl, neler haramdır?

C.: Helâl olan şeyler, âlimlerin (ukkâl) ve köylülerin (cuhhâl) mallarıdır. Haram olanlar da vâliler ve mürtedlerin servetidir.

S.: Rabbimiz el-Hâkim’in zuhûru nasıl ve ne zaman olmuştur?

C.: Hizmetin 400. yılında (m.1010).

S.: O nasıl zuhûr etti ve kendisinin Muhammed’in tohumu olduğunu nasıl söyledi, ki böylece ulûhiyetini saklamış oldu? Ve ulûhiyetini saklayışının sebebi ne idi?

C.: Çünkü ona tapanlar azdı ve onu sevenler de çok değildi.

S.: O ne zaman zuhûr etti ve ulûhiyetini ne zaman izhâr etti?

C.: Hicretin 408. yılında (m.1017).

S.: Ulûhiyetini, açığa vurmak suretiyle kaç senede yerleştirdi?

C.: Baştan sona sekiz sene; dokuzuncu senede kendini gizledi; çünkü bu yıl gizlenme yılı idi. Sonra o, onuncu ve onbirinci yılların başında zuhûr etti; sonra onikinci yılda kendini sakladı. Artık kıyamet gününe kadar yeni bir zuhûr olmayacaktır.

S.: Bu kıyamet günü nedir?

C.: Kıyamet günü, onun beden kalıbı içinde zuhûr edeceği ve yeryüzüne kılıç ve şiddetle hükmedeceği gündür.

S.: O ne zaman olacaktır?

C.: Bu, bilinmeyen bir iştir; lâkin alâmetleri gösterilecektir.

S.: Alâmetler nelerdir?

C.: Tahtlarından indirilen krallar ile Müslümanlara gâlib gelen Hıristiyanlar gördüğün zaman. İşte bunlar alâmetlerdir.

S.: Kıyamet hangi ayda olacaktır?

C.: Cuma’da veya Receb aylarında olacaktır.

S.: Onun, farklı zümreler ve fırkaları idaresi nasıl olacaktır?

C.: Kılıç ve şiddetle onlara üstün gelecek ve onların hepsini de mahvedecektir.

S.: Onların imhasından sonra ne olacaktır?

C.: Silsile kaidelerine göre ikinci bir hâkimiyet devri onları geri getirecek ve sonra o, onların arasında dilediğince hüküm sürecektir.

S.: Onların arasında hüküm sürerken onlar nasıl olacaklardır?

C.: Onlar dört bölük olacaklardır: Hıristiyanlar, Yahudiler, mürtedler ve muvahhidler.

S.: Daha küçük grupların durumu nedir?

C.: Nusayriyye ve Mutâvile, Hıristiyanlarla beraberdir; ayrıca Yahudiler, Müslümanlar ve mürtedler ile Rabbimiz el-Hâkim’in (hamd ona olsun!) dinini benimseyenlerdir.

S.: O, muvahhidlere nasıl davranacaktır?

C.: Onlara hükümet, krallık, hâkimiyet, servet, altın ve gümüş verecektir ve onlar, bu dünyada prensler, paşalar ve sultanlar gibi kalacaklardır.

S.: Soruşturma yapan birinin huzurunda, neden Kur’an’ın dışındaki bütün kitaplar reddolunmalıdır?

C.: Bil ki biz, İslâm imânına dayanmak zorundayız. Böylece Muhammed’in kitabını ikrar ederiz. Bu sebepten, bu işte, bizim için bir sadakatsizlik söz konusu değildir. Ve cenaze merasimleri, başka şeye değil, yalnızca bu itimâda (yani bu inanca) uygun olarak yapılır. Gerçekten mezhebin saflığı bunu taleb etmektedir.

…..

(Toftbek, E. (1981), Kısa Dürzî ilmihali, (Çev.:  E.R. Fığlalı), AÜİFD, Ankara, XXV/215-217.)                                        

 

YEZİDİLİK

  

Yezîdilerin kutsal kitaplarından Kitabü’l-cilve‘nin Birinci Bölümü.          

Melek Tavus bütün yaratıklardan önce var oldu. Seçilmiş halkını uyarmak ve yanlışlardan uzak tutmak üzere, yardımcılarını bu dünyaya gönderdi; kullarını önce sözlü olarak uyardı, ikinci olarak bu kitapla ki, yabancıların okuması ya da bakması yasak kılındı.

Birinci Bölüm

Ben ki vardım, varım, sonsuza dek var olacağım; tüm yaratılmışlara hükmüm geçer, tüm olaylar ve benim erkim altındaki varlıklarla ilgili herşey, benim buyruğumla olur. Kim buna inanır da gerektiğinde beni çağırırsa, ben hemen onun yanındayım, benim var olmadığım hiçbir yer düşünülemez. Beni benimsemeyen kimselerin, kendi isteklerine uygun olmadığı için kötülük diye nitelendirdikleri tüm olaylar, benim isteğimle olur. Her çağın bir yönetici vekili vardır; onu ben seçerim. Her kuşakla birlikte, bu dünyanın başkanı da değişir; başkanlar sırayla gelirler, kendi dönemleriyle ilgili görevlerini yerine getirirler. Yaratılıştan kazanılan özelliklerin değerleriyle orantılı olarak, suçları bağışlarım. Kim ki buna karşı çıkar, sıkıntılarla acılar ondan eksik edilmeyecektir. Başka hiçbir tanrı, benim işlerime ve yaptıklarıma karışamaz: ben neye karar verirsem, o olur.

Yabancıların ellerinde bulunan kutsal kitaplar, peygamberler ve havariler tarafından yazılmış olsalar bile, artık geçersizdirler, isyancı bir nitelik kazanmışlardır, bozulmuşlardır; bunlar birbirlerini yalanlamakta ve geçersiz kılmaktadırlar. Doğru olanla yanlış olan arasındaki ayrım, yaşanılan çağın koşullarına göre yapılacaktır. Bana inananlara verdiğim sözleri yerine getireceğim; belirli dönemler çin yetkilerimi devrettiğim akıllı ve sezgili vekillerimin yargılarına göre, kullarımla aramdaki sözleşmeye uyacağım ya da uymayacağım. Olayların gelişimini dikkate alırım; içinde bulunulan zamanda yararlı olan neyse, onu uygularım. Benim eğitmenliğimi kabul edenleri yönlendirir, eğitirim; onlar bana uymakla, ruhun duyacağı sevinç ve zevklerin en büyüğüne kavuşurlar.

İkinci Bölüm

Çok iyi bildiğim tüm yöntemlerle, Ademoğullarını ödüllendirir ve cezalandırırım. Yeryüzünde, üstünde ve altında ne varsa, benim denetimimdedir. Öbür ırklara yardım etmeyi üstlenmem, onlara iyilik yapmaktan uzak da durmam, hele benim seçilmiş topluluğumdan ve bana uysallıkla hizmet edenlerden bunu hiç esirgemem. Sınadığım insanlara etkin bir denetim yetkisi veririm; bu insanlar, benim irademe uygun olarak, belirli durumlarda, bana inanıp öğütlerimi tutanlara yardım ederler. Alan da benim, veren de; zengin eden, fakir eden de, mutlu kılan, mutsuz kılan da, bütün bunlar, çevre koşullarına ve zamana uygun biçimde gerçekleşir; benim işlerime karışmak ve herhangi bir insanı denetimimden çıkarmak hakkına ve yetkisine sahip hiçbir güç yoktur. Bana engel olmaya çalışanların üzerine acılarla hastalıklar yağdırırım. Kim benim buyruklarıma uyarsa, öbür insanlar gibi ölmez. Bu düşük dünyada hiç kimsenin, kendisi için belirlediğim süreden fazla kalmasına dayanamam; ama istersem, onu bu dünyaya iki kez, üç kez ya da daha fazla, geri gönderirim, ruhunu başka bedenin içine sokarak; bu evrensel bir yasadır.

(Guest, J. S. (2001), Yezidiler Tarihi Meleke Tawus ve Mıshefa Reş’in izinde, çev. İbrahim Bingöl, İstanbul: Avesta Yayınları, 349-351.)

         

BABİLİK-BAHAİLİK 

Her şeyin Tanrı isim ve sıfatlarını aksettirmekte olduğu bu izahattan anlaşılır. Filvaki, her bir şey kendi istidadına göre Tanrı'yı tanıtır ve O'na delâlet eyler; şöyle ki Tanrı isim ve sıfatlarının tecellisi, görünen ve görünmiyen bütün şeyleri sarmıştır. Bunun içindir ki "Senden özgesi için Senin olmıyan bir zuhur var mıdır ki onunla Senin mazharın olsun? Kör olsun Seni görmiyen göz!" buyurulmuştur. Ve yine Beka Sultanı diyor:"Hiç bir şey görmedim ki, Tanrı onun içinde, önünde veya sonunda olmasın". Kümeyl'in rivayet ettiği hadîste de şöyle deniyor:"İşte ezel Sabahından bir ışık parladı; onun dalgaları Birlik Vücudlarını yalıya durmada". İnsan, yaratıkların bu en yücesi ve en mükemmeli, Tanrı nurunu öbür yaratıklardan fazla aksettirir ve Onu en iyi bir şekilde ifade eder. İnsanlar içersinde en mükemmeli, en üstünü ve en güzeli ise Gerçeklik Güneşini yansıtanlardır. Hayır, başkaları hep Onların iradesiyle mevcud ve onların bağışlarıyla hareket etmektedirler."Sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım". Hayır, bütün kâinat Onların mukaddes alanında kelimenin tam mânasıyla bir hiçtir. Ne diyorum, insan dili Onların senâsını gereği gibi terennüm edemez, hiç bir vasıf Onları olduğu gibi anlatamaz. Bu kudsiyet Heykelleri, Ezel Sultanının ilk aynalarıdır; bunlar o Görünmezler Görünmezinin ancak birer ifadesidir; bunlar O'nun ilim, kudret, azamet, rahmet, hikmet, izzet, cömertlik ve kerem gibi bütün isim ve sıfatlarını aksettirirler. Bütün bu sıfatlar, bu Tanrı birliği Mücevherlerinin görünmesiyle görünür. Bu sıfatlar hiç bir zaman bir kısım nebilerden esirgenerek diğer bir kısım nebilere tahsis edilmiş değildir. Hayır, aksine, Tanrı'ya yakın bütün nebiler ve mukaddes seçkinler bu sıfatlarla vasıflanmış ve bu isimlerle isimlenmiştirler. Ancak şu var ki, bâzıları bâzılarına nisbetle zuhurca daha şiddetli ve aydınlıkça daha aydındır. Nasıl ki buyurulmuştur: "Bu Tanrı elçilerinin kimini kiminden üstün tuttuk.". (2. Bakar, 253) Şimdi, açıkça anlaşıldı ki, bütün bu yüce sıfatların ve sayısız isimlerin ışığı bütün nebilerin ve velilerin heykellerinde parlar, bâzı sıfatların ışığı bir kısım Nur Heykellerinde ister zahiren parlar görünsün, ister görünmesin. Her hangi bir sıfatın görünürde bu Mücerred Ruhlarda görünmemesi, o sıfatın onlarda mevcud bulunmadığına delâlet etmez. Bunun için, saltanat, azamet ve bunlara benzer bütün Tanrı sıfatlarının bu Aydınlatıcı Varlıklarda ve İmrendirici Simâlarda mevcud bulunduğuna hükmolunur. Onların zâhirî bir saltanat ve saire ile meydana çıkmamaları onların hakikatte bu vasıflarla nitelendirilmelerini önlemez. Bunun böyle olduğu her görür göz sahibi kimsece kabul edilmiştir; delil ve isbata hacet yoktur. ( Bahâullah, 1996, İkan, 60-61)              

KADİYANİLİK

 “ Birinci Mesîh bir nebî olduğu için İkinci Mesîh de bir nebî olmalıdır, denilecek olursa, buna Hazret-i Peygamberimizin ikinici Mesih için koyduğu şartlar arasında, nebîlik şartının bulunmadığı cevabı verilebilir. Hz. Peygamber’in söylediği şartlarda onun bir Müslüman olacağı ve bütün Müslümanlar gibi, ‘ben bir müslümanım,Müslümanların önderiyim’ diyerek İslâm şeraîtini yerine getireceği belirtilmektedir. Bundan başka şu  da bir gerçektir ki, bu âciz kul bir muhaddes (kendine hitap edilip konuşulan) olarak tayin olunmuştur ve bir muhaddes, bir anlamda bir nebîdir. Gerçe o, tam ve kâmil bir nebî değildir; ama cüz’î de olsa bir nebîdir. Niçin? Çünkü Allah’la birlik kurmaktan payını ve O’ndan haberler alır. İlâhî sırlar ona vahyedilir. Vahiyleri, nebîler ve resullerin vahiyleri gibi, Şeytan’ın bozmasından uzaktır. Ona şerîatın esası öğretilir ve geldiği zaman da, gelişi, bir nebînin gelişi gibidir. İddiasını küçükten büyüğe herkese açıkça ilân etmek, nebîler üzerinde olduğu gibi, onun üzerinde de bir yük ve gerekliliktir. Onu inkâr edenler, bazı cezâlara uğrarlar. …”“Eğer şu anda, nübüvvet  kapısı kapanmıştır ve nebîlere inen vahye mühür vurulmuştur, denirse; cevâbım, nübüvvet kapısının her anlamda kapalı olmadığı ve vahyin her çeşidinin mühürlenmediği olacaktır. Aksine vahiy ve nübüvvet kapıları, bu kutlu ümmet için cüz’î olarak açıktır ve dâima açık kalır. Ancak hatırlayın ki, bu daima açık kalacak nebîlik, tam nebîlik değildir; açıkladığım gibi bu, muhaddesiyyât denilen cüz’î nübüvvettir. …” Bir kimse bu noktaya, nübüvvetin meydana geldiği, bütün mükemmelliklerin tevdî edildiği Kâmil İnsân’a teslimiyeti sebebiyle ulaşır. Burada kastettiğimiz Kâmil İnsan, Peygamberimiz, en iyi, en dindar, efendimiz ve önderimiz olan Muhammed Mustafa (sav)’dır.  … Bil ve Allah yolunu aydınlatsın ki, nebî bir muhaddes’tir ve muhaddes de bir nebî. Muhaddes, nübüvvetin çeşitli türlerinden birini elde eder. Hz. Peygamber (sav) dedi ki, nübüvvetin çeşitli türlerinden birini elde eder. Hz. Peygamber (sav) dedi ki, nübüvvetin çeşitli türlerinden biri olan mübeşşirât’tan başka nebîlik yoktur. Yalnızca bir cins nebîlik kalmıştır ki, o da mübeşşirât’tır veya nebevî tecrübeler demek olan doru rüyalar (rü’yâ-ı sâliha), keşifler ve vahiylerdir.  … Biliyorsunuz ve okudunuz ki, Sâlih rüyâlar, tam nebîliğin kırk altıda biridir. Sâlih rüyâlar bu mertebeye çıkarıldığına göre, Allah’dan muhaddeslerin kalplerine indirilen vahiylerin derecesini siz tayin edin artık ! ”( Mirza Gulam Ahmed, Explanation of Objectives (Tavzîhu’l-Merâm-1891), (Çev.: Qazi Muhammad Aslam),  Lahor 1972, 11-14; İlgili kısmı Türkçe’ye Çev.: Ethem Ruhi Fığlalı, Kadiyânilik, 1994, 151-53. )                   

VEHHABİLİK

“ Bil ki – Allah seni doğru yola ulaştırsın- Allah mahlukâtı kendine ibadet etsin ve hiç bir şeyi kendisine şirk koşmasın diye yarattı.  Allah Te’âla şöyle buyurdu: “ Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (51. Zâriyât, 56) İbadet’ten maksat Tevhîd’dir. Çünkü Nebilerle toplumları arasında bu konuda bir düşmanlık ve anlaşmazlık vardı. Nitekim Allah Te’âlâ şöyle buyurdu: “ And olsun ki biz, her millet içinde: “ Allah’a kulluk edin, şeytandan kaçının” diye bir elçi gönderdik. …” (16. Nahl. 36) Tevhîd’e gelince, o üç çeşittir: Tevhîdu’r-Rubûbiyye, Tevhîdu’l-Ulûhiyye, Tevhîdu’l-Esmâ’ ve’s-Sıfat.

Tevhîdu’r-Rubûbiyye, Kafirlerin Resûlullah (sav) döneminde kabul ettikleri, İslam’a girmelerine engel olan,  Resûlullah (sav)’nin onlarla savaşmasını gerektiren, canlarını ve mallarını helal kılan şeydir. Bu tevhîd, Allah’ın kendi fiiliyle birlenmesidir.  Bunun delili Allah Te’âlâ’nın şu sözüdür: “ De ki: “Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya da o kulak ve gözlerin sahibi kimdir? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? Kim buyruğu yürütüyor? “Allah” diyecekler. De ki: “O halde korunmuyor musunuz?” (10. Yun”us, 31)  “ Andolsun ki biz, Nûh’u kavmine gönderdik: “ Ey kavmim, dedi, Allah’a kulluk edin, O’ndan başka bir Tanrınız yoktur, korunmaz mısınız?” (23. Mü’minûn, 86) Bununla ilgili ayetler, sayılamayacak kadar çoktur ve zikre gerek duyulmayacak kadar da meşhurdurlar.

İkincisi, Tevhîdu’l-Ulûhiyyettir. Tevhîdu’l-Ulûhiyyet, geçmişte ve günümüzde hakkında niza olan bir konudur.  O, kulların dua, bağış,  yakınlık, ümit, korku, tevekkül, arzu, korku ve tevbe gibi fiilleriyle Allah Te’âla’yı birlemeleridir. Dua’nın delili, Allah Te’âlâ’nın şö sözüdür: “ Rabbiniz buyurdu ki, “Bana dua  edin, duanızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeye tenezzül etmeyenler, aşağılık olarak Cehennem’e gireceklerdir.” (40. Mü’min, 60)  ( Bu türden Kur’an ayetlerinin tamamı,  bu konuda delildir. İbadetin aslı,  sadece ve sadece Allah’a için olan ihlas ve yalnız Resûl (sav)’e tabi olmaktır. Allah Te’âla şöyle buyurur: “ Mescidler Allah’a mahsustur. Allah ile beraber bir başkasına dua etmeyin. (72. Cin, 18) Ve yine Allah Te’âla şöyle buyurur: “ Senden önce hiçbir Peygamber göndermedik ki ona: “Benden başka Tanrı yoktur, bana kulluk edin!” diye vahyetmiş olmayalım.” (21. Enbiya, 25) Ve yine Allah şöyle buyurur: “ Gerçek dua , ancak O’na yapılır. O’ndan başka çağırdıkları ise, kendilerinin hiçbir istediklerini karşılayamazlar. Tıpkı ağzına gelsin diye suya avuçlarını uzatan kimse gibidir. Oysa ona gelmez. İşte kafirlerin duası, böyle boşa gitmektedir. (13. Ra’d,14). Ve Allah Te’âla buyurur: “  Böyledir, çünkü Allah Hakk’tır, O’ndan başka yalvardıkları batıldır. Gerçekten ulu ve büyük olan, yalnız Allah’tır.” (31. Lokmân, 30) Bu ayetler bilinenlerdir. Ve yine Allah buyurur: “ … Elçi size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir. ” (59. Haşr, 7). Başka bir ayette şöyle buyurur: “ De ki: “ Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayan, esirgeyendir.” (3. Âl-i İmrân, 31)

Üçüncüsü Tevhîdu’z-Zât ve’l-Esmâ’ ve’s-Sıfât’tır. Allah Te’âlâ şöyle buyurur: “ De ki: O Allah birdir. Allah Samed’dir. Kendisi doğurmamıştır ve doğurulmamıştır.” (112. İhlâs, 1-4) Ve yine Allah te’âlâ buyurur: “ En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na onlarla dua edin ve O’nun isimleri hakkında eğriliğe sapanları bırakın; onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.” (7. A’râf, 180) Ve bir başka ayette şöyle buyurur: “ … O’na benzer hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir. ” ( 42. Şûra, 11)

(Muhammed b. Abdilvehhâb, Keşfu’ş-Şübehât ve’r-Risâle el-Müfîde el-Mühimme el-Celîle, (nşr.: Muhammed Abdulazîz Mani’), Riyad:  er-Riâsetu’l-Amme li İdâreti’l-Buhûs el-İlmiyye ve’l-İftâ ve’d-Da’ve ve’l-İrşâd, 1988. 24-26)


Yorumlar - Yorum Yaz
Takvim
Saat