Üyelik Girişi
Başlıklar
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam129
Toplam Ziyaret464992

Hanefiliğin Anadolu'ya Gelişi (İngilizce'den)

XI.- XIII.  ASIRLARDA HANEFÎ ALİMLERİN ORTA ASYA’DAN BATIYA GÖÇÜ

Wilferd Madelung

Çev.: Sönmez Kutlu

 

Kufe’de Hanefî İslam hukuk ekolünün kurucusu olan Ebû Hanîfe(150/767)’nin  öğretisi,  kendisi hayatta iken Orta Asya’da yayılmaya başladı. Onun Orta Asyalı öğrencilerinden bazıları, Belhî ve Mervezî nisbesiyle bilinir. Belh,  bu ekolün geniş halk desteği elde ettiği Doğu İslam dünyasındaki  ilk büyük merkezi oldu. Akabinde Hanefî mezhebinin diğer merkezleri, birbiri ardısıra, Maveraünnehir’in  büyük kasabalarında inkişaf etti. Semerkant, önemli rakibi Buhara ile birlikte, Samanilerin ilk dönemlerinde Doğu Hanefî mezhebinin önde gelen medresesinin   merkezi oldu. Daha sonraki dönemde Harezm  ve belli ölçüde  Cürcan , Hanefi eğitimi veren  başarılı bir medreseye ev sahipliği yapmaya başladı. Bu mahallî medreseler, muhtemelen tamamen soyutlanmadan ve birbirinden etkilenmeksizin hep birlikte gelişti ve farklı kimliklerini sürdürdü.  Onlar,   bir grup olarak, İslam dünyasının merkezi eyaletlerinden Irak, Batı İran ve diğer yerlerdeki medreselerin geleneklerinden farklı olan bir Doğu Hanefî geleneği oluşturdular.

            Hanefî mezhebinin dikkat çeken ilk parlayışı Doğu’da olmasına rağmen, bir bütün olarak bu ekolün liderlik ve saygınlık  merkezi yüzyıllar boyu tartışmasız İslam’ın  başşehri  Bağdat oldu. Mezhebin kurucusu burada öldü  ve   mezarı  ziyaretgaha dönüştürülen türbe oldu. Bağdat, Abbasî hilafetinin başkenti olduğu için, tabii olarak, çeşitli fıkhî ve kelamî mezheplerin en önde gelen öğretim merkezi haline geldi ve  onların en seçkin bazı bilginlerinin cazibe merkezi oldu. Ebû Hanîfe’nin mezhebi, uzun süre Halifelerce desteklendiği için, diğer fıkhî mezheplerden bazılarıyla rakebet ederek burada gelişti. II/VIII. asırda Ebû Yusuf ve Muhammed eş-Şeybânî; III./IX. asırda Ebû  Şuca’ es-Selcî ve el-Hassâf; IV./X. asırda Ebû’l-Hasan el-Kerhî ve Ebû Bekir er-Razî  el-Cassâs ve V./ XI. asırda el-Kudûrî  gibi dünyaca ünlü pek çok Hanefî alim burada yaşadı ve burada ders verdi. Orta Asya’nın medrese geleneği burada pek az etkili oldu ya da tamamen ihmal edildi. Semerkant’ta Maturidî Kelam ekolünün yükselişi, çok sonraları iki büyük ortodoks Sünnî kelam ekollerinden biri olarak  kabul edilmesi sebebiyle, Irak ve Batı İran’da bir yüzyılı aşkın süre boyunca  dikkatleri çekmedi.

            Bu durum, V./XI. asrın ortalarında tamamen değişti. Hanefi mezhebinin en saygın merkezi olarak görülen Bağdat’ın üstünlüğü 428/1037 yılında el-Kudûrî’nin ölümüyle birlikte tamamen sona erdi. Ebû Hanîfe Ekolü’nün cazibe merkezi, doğuya  Orta Asya’daki başarılı Hanefî eğitim merkezlerine kaydı. Bu ekol, İslam dünyasının batı bölgelerinde, Abbasî hilafetinin ilk günlerinden itibaren rağbetten düşmüştü. Hanefilik, kısmen  orada devletle eskiden beri var olan yakın işbirliği içerisinde olması dolayısıyla,  Fâtimî Şiî yönetime karşı çok az direnebilmişti. Bu yüzden Hanefi ekolü Fâtimî hilafetinin ilk dönemlerinde Mağripte tamamen ortadan kaldırıldı ve Mısır ile Suriye’nin büyük bir bölümünde de etkisi zayıfladı.

            Bununla birlikte Orta Asya Hanefiliğinin yıldızının parlamasının öncelikle Selçuklu Türkleri’nin İslam’ın  ilk önemli merkezlerine  doğru batı istikametinde yayılmasıyla yakından ilişkisi vardı. Selçukluların geldiği boy olan Doğu Oğuz Türkleri, IV./X. asırda İslam’ı benimsemiş ve Maveraünnehir Hanefi mezhebi geleneğinin samimi mensupları olmuşlardı. Selçuk Türkleri İslamî ortodoksiyi bu mezhep geleneğiyle tanımlamayı tercih ettiler ve onu temsil eden alimlere büyük saygı gösterdiler. Her nereye gittilerse, Doğu Hanefi alimlerini de beraberlerinde götürdüler  ve   mevcut mahalli Hanefi alimler yerine   kadı, vaiz ve öğretmen olarak önemli mevkilere onları tayin ettiler. Selçuklu Sultanları, Doğu Hanefi alimlerini danışman olarak  ve onları  önemli diplomatik hizmetlerde elçi olarak  göndermeyi tercih etti. Her nerede bir Hanefî medrese kurulduysa, oradaki müderrislik makamları Doğu Hanefilerine verildi. Aslında çoğu kez böyle medreseler, özellikle Orta Asya asıllı  seçkin Hanefi bir alimi cezbetmek ve onu desteklemek amacıyla inşa edilerek ona bahşedildi.

Ünlü Selçuklu veziri Nizamülmülk, Siyasetname adlı eserinde Türk yöneticilere, devlet işlerinde vezir ve memur olarak sadece Horasanlı Hanefî ve Şafiîleri görevlendirmelerini  tavsiye etti. Çünkü  Iraklıların aksine gerçek ve sahih iman sahipleri oldukları için onlara güvenilebilirdi. Halbuki Iraklıların tamamı  Deylemileri destekleyen, Türkleri aldatan sapık Şiîlerdi. Irak Batı İran’ı içine alırken Horasan, bu dönemin dilinde, Müslüman Orta Asya’nın tamamı demekti. Nizamülmülk  Sultan Alp Arslan’ı da  Gazneli Mahmut gibi bu siyaseti destekleyenlerden  birisi olarak zikreder. Tabii ki bu soyut bir fikir değildir; bilakis Selçuklu Türkleri arasında müşterek bir temayül olarak görülmektedir. Bu sebeple Hanefî Türkler,  özellikle dini görevler için daima Hanefileri Şafiilerden daha fazla tercih etti. Öyleki Şafiî vezir Nizamülmülk, Şafiilere Hanefilerle  eşit muamele yapılmasını istedi.  Doğu Hanefî alimlerini tercih etme siyaseti, Selçuklular dönemi ve Selçuklular sonrası dönemde  Orta Asya’dan batıya Irak, Suriye, Mısır ve Anadolu’ya ciddi bir göç dalgasının yaşanmasını teşvik etti.  Bu göç VII./XIII. asırda azalmaksızın devam etti, Orta Asya’da Moğol saldırılarının sebep olduğu tahribatla kısmen  arttı ve VIII./XIV. asırda yavaş yavaş düştü.

            Biz , Tuğrul Beğ’in  aşamalı olarak İran’ı ele geçirdiğinde onun toplumsal hayatta Hanefî mezhebinin saygınlığını artırmak için  ve onun otoritesini diğer fıkhî mezheplerinkinin üstüne çıkarabilmek için  gösterdiği çabayı ele alabiliriz. Nisabur’a gelir gelmez,  önceden beri Şafiilerin elinde bulunan Şafiilere ait bir  Caminin hatiplik görevini ve şehrin reisliğini  onlara  vermek suretiyle Hanefilerin yetkisini genişletti. 434/1035 yılında Rey şehrini aldığında, Hanefiler için onlara ait yeni bir cami yaptırarak  Nisaburlu Hanefi Saidî ailesine mensup iki kişiyi birbiri ardına baş kadı olarak tayin etti.  Onların her ikisi de onun tarafından diplomatik bir görev için gönderildi.[1] O, 443/1051 yılında İsfehan’ı ele geçirdi ve çok geçmeden orayı saltanatının geriye kalan oniki yılı için payitaht seçti. Maveraünnehirli  Hanefi Ali b. Ubeydullah el-Hatıbî’yi başkadı olarak tayin etti ve tekrar (Şafiilere ait)  caminin kontrolünü, şehir sakinleri arasında küçük bir azınlığı oluşturmalarına rağmen,  Hanefilere teslim etti. el-Hatıbî, Nesef (Nahşeb) doğumlu idi ve Ebû Bekir es-Serahsî’nin hocası meşhur Buharalı Hanefî alim  Abdulazîz b. Ahmed b. Nasr el-Halvânî (öl. 408 veya 409/1017-18)’nin oğlu Ahmed b. Abdilaziz el-Halvânî’den Buhara’da ders aldı. Onun Nisabur’da[2] ders aldığı diğer hocası, Gazneli Mahmûd tarafından başkadı olarak atanmış olan Ebû Muhammed Abdullah b. el-Hüseyin el-Nâsihî ( öl. 447/1055) idi. Tuğrul Bey, onu Bağdad’a özel bir görevle gönderdi. Orada, başkalarıyla tartışmaya girmemiş olan  Şâfiî alim  Ebû Nasr Abdusseyyid b. Muhammed b. es-Sebbâğ ile tartıştı. Bu yüzden el-Hatîbî’nin öğrencisi onu, hayatını ilme vakfetmiş, zühd hayatı süren ve yöneticilerle birlikte olmayı hoş görmeyen birisi olarak tanımlamaktadır. Tuğrul Bey’in ölümünden sonra,  467/1074 yılında Hac esnasında ölümüne kadar başkadı olarak görevine devam ettiği halde, onun  her hangi bir sultanla görüşmekten kaçındığı söylenmektedir.

            Ali el-Hatîbî’den sonra başkadılık makamına önce kardeşi Ebû Tâhir Muhammed, daha sonra oğlu Ebû İsmâîl geçti. İkincisi, Sultan Muhammed b. Melikşah’ı  yönetimdeki Iraklı görevlileri Horasanlıların lehine tasfiye etmesi konusunda ikna etti. Öyleki onun bu girişimi, katip ve tarihçi İmâduddin’in şiddetli eleştirisine sebep oldu. Ubeydullah bir İsmailî tarafından Hemedan camiinde 502/1175  yılında öldürüldü.

            Hatîbî ailesi, en azından 571/1175’e kadar İsfehân’ın yönetimde etkili olmaya devam etti. Bu aileyle işbirliği yapan Maveraünnehirli diğer bir aile ise, Buharalı Saîdîlerdi. Onların İbn Râsmend olarak bilinen dedesi Ebû Bekir Muhammed b. Abdirrahmân el-Buhârî, muhtemelen, Ali el-Hatîbî ile birlikte İsfehân’a gelmiş olabilir.  Nitekim onun oğlu Ebû’l-A’lâ Saîd,  448/1056-57 yılında İsfehân’da doğdu ve burada Alî el-Hatîbî tarafından eğitildi. O, Sultan Berkyaruk  tarafından bir süre Ubeydullah el-Hatîbî’nin yerine kadı olarak atandı ve Sultan Melikşah’ın kızı Hatun’un halife Mustazhir’le 502/1109’de   nikahını kıyma şerefine nail oldu. Kısa bir süre sonra bir İsmâîlî suikastçi tarafından İsfehân camiinde öldürüldü.  Torunları, en azından  VII.XIII. yüzyılın ilk çeğreğine kadar İsfehan kadılıklarını sürdürdüler. Şehrin dinî ve sosyal liderliği için onlarla yarışanlar, -kayda değer bir nokta olabilir - Maveraünnehir’in Hocend şehrinden  Şafiî bir aileydi. Tuğrul Bey’in halefleri Orta Asyalı Hanefî alimleri vezir olarak  ve diplomatik görevlerde elçi olarak görevlendirmeye devam ettiler. Hanefî  Ebû Nasr Muhammed b. Abdilmelîk el-Buhârînin 463/1071 yılındaki meşhur Malazgirt savaşı sırasında Sultan Alp Arslan’ın kendisine danıştığı fakihi ve imamı olduğu kaydedilir. Melikşah döneminde Ebû’l-Muzaffer el-Muşattab b. Muhammed b. Usâme  el-Fergânî üst düzey resmî bir göreve yükseldi. O, 418/1027 yılında Fergâna’da doğdu  ve Hanefî fıkhı, hilâf ve cedel ilminde uzmanlaşıncaya kadar orada eğitim gördü. Melikşah’ın hizmetine girdiği için, her yerde orduya eşlik etti; vezirlerle birlikte yaşadı ve meşhur alimlerle yapılan tartışmalara katıldı. O, zenginliği, maiyeti ve köleleriyle böbürlenen,  fakihten çok bir asker edasıyla davranan birisi olarak tanımlanmaktadır.  İlk defa Nizamülmülk’le birlikte ziyaret ettiği Bağdad’da, Şâfii baş kadı el-Şâmî üst düzey bir devlet yetkilisi gibi giyinmesi dolayısıyla onun şahitliğini kabul etmedi. Melikşah’ın ölümünden sonra Halife Muktedî, ona ve Şâfiî el-Gazâlî’den,  Melikşah’ın henüz küçük yaştaki oğlu Mahmûd’un padişahlığının meşruiyeti konusunda fetva vermesini istedi. Çünkü Mahmud’un annesi Halife’nin askerî komutanlarının  ve üst düzey yönetime yapılacak tayinleri Mahmûd’un arzusu doğrultusunda yapmasında israr etti. el-Muşattab onun padişahlığına cevaz verirken el-Gazâlî  meşru olmadığı yönünde fetva verdi. O, 486/1093 yılında öldü ve Ebû Hanîfe’nin yakınına defnedildi.

            Sonraki kuşakta aslen Herat’lı mütevazi bir Hanefî alimi olan Ebû Sa’d Muhammed b. Nasr b. Mansûr el-Bişkânî, büyük itibar elde etti ve üst düzey bir göreve yükseldi.  492/1099 yılında  Selçûklu sultanı Dukâk b. Tutuş tarafından Şam, 502/1109’da halife Mustazhir tarafından "Akza Kuzât Dîni'l-İslâm"  ünvanıyla Bağdad ve çevresindeki Diyâr Muzar ve Diyâr Rabîa  kadılığına tayin edildi. On yıl sonra da Selçuk Sencer tarafından ülkesinin baş kadılığına getirildi. O Sencer’le halife Müsterşid ve Sultan Muhammed arasında  elçilik görevini yürüttü. Ayrıca Suriye ve Fâtimî  Mısır’a elçi olarak gönderildi. Hanefî Fıkhı ve Fıkıh Usûlü alimi olmasının yanısıra Arap Dili ve Hüsn-i hat uzmanı olup çok güzel Arapça şiirleri vardı. O, oğluyla birlikte 518/1124 yılında Hemedân camisinde  bir İsmâîlî tarafından öldürüldü.[3]

            Yukarıda zikredildiği gibi,  Bağdâd  daima güçlü bir Hanefî Cemaati'ne sahipti ve  İran’la Suriye’nin büyük şehirleri gibi çok büyük bir Selçuklu ordusu işgaline uğramadı.  Bu sebeple her ne kadar saygın doğu Hanefî alimleri tarafından sık sık ziyaret edilmişse de, bu şehrin V./XI. asırda  onlardan hiç birine sürekli ikamet için cazip gelmemesi şaşırtıcı değildir. Bununla birlikte VI./XII ve VII./XIII. asırlarda  Orta Asyalı pek çok Hanefî alim Bağdad’a yerleşti ve orada ders verdi. Onları tek tek saymanın yeri burası değildir. Doğu Hanefî skolastik geleneğinin  üstünlüğü, aşırı itibar gören Mustansırıyye medresesinde ders vermek için halife Mustansır tarafından 631/1234 yılında  atanan ilk müderrisine Raşîduddîn Ebû Hafs Ömer b. Muhammed el-Andukânî al-Fargânî’nin olması gerçeğiyle gayet iyi tasvir edilmektedir. el-Andukânî, Fergâna’da eğitim görmüştü ( büyük bir ihtimalle Hidâye’nin yazarı meşhur Burhânuddîn el-Mergınânî’den) ve Sûfî Şeyh Ömer es-Suhreverdî’nin ders halkasına katılmak üzere genç yaşta Bağdad’a gelmişti. Irak ve Suriye’ye yaptığı bir seyahatten sonra Sincar’da ders verdi. Eyyûbilerden  el-Melik  el-Eşref tarafından küstürülmesi sonucu Sincâr’ı terketti ve halifenin yeni kurulan Mustansıriyye medresesinde ders verme davetini kabul etti. Bu sırada Anadolu Selçuklu beylerinden Alaaddin Keykubad  bir elçi göndererek Anadolu’ya gelmesi için davet etti. Ancak el-Mustansır  onu Bağdad’da alıkoydu. O, burada göreve başlamasından tam bir yıl sonra  632/1235’de öldü.

            Türkmen Atsız’ın Şam’ı Fâtimîlerden 468/1076 yılında almasından önce, bu şehir Hanefî Cemaati’nden yoksun kalmıştı. Selçuklu Sultanı Tutuş, 471/1079 yılında gelişinden sonra  Doğu Hanefî alimlerinden Ali b. Muhammed el-Gaznevî’yi kadı tayin etti, fakat 477/1084’de azletti.[4] Oğlu Dukâk, 491/1098 yılında  Balâsâgûnlu bir Türk olan Ebû Abdillah Muhammed b. Mûsâ b. Abdillah’ı kadı olarak atadı. el-Balâsâgûnî, mutaasıp bir Hanefî olarak tanımlanmaktadır ve şöyle dediği söylenmektedir: “Eğer ben yönetici olsaydım, Şâfiîlerden cizye alırdım.” O, daha önce Şâfiîlerce yürütülen Şam Camii Kebir’in imamlığına Hanefî bir imamı görevlendirdi ve kâmetin  Hanefî usülüne göre iki defa  tekraralanması uygulamasını başlattı. Bu sebeple halk Hanefî imamın arkasında namaz kılmayı reddedi ve Cuma namazlarını Dâru’l-Hayl’de kıldılar. el-Balâsâgûnî, 506/1112 ‘de ölümünden kısa bir süre önce görevinden azledilerek kadılık makamı  daimi olarak tekrar Şâfîler’in eline geçti.

            Selçukluların Hanefî medreseler kurmak suretiyle Hanefîliği Şam’da yayma girişimleri oldukça başarılı oldu. Şam’daki ilk Hanefî medrese, 491/1098 yılında inşa edilen  Sâdiriyye medresesiydi. Bu medrese, Şâfiî ve Hanbelî bir medresenin kurulmasından uzun zaman önce yapılmıştı. İlk hocası Fergânalı  Ebû’l-Hasan Ali b. Mekkî el-Kâsânî idi. İbn Asâkîr’e göre o  Maverâünnehir’de eğitim gördü ve daha sonra Şam'a geldi. Orada hocalık yaptı, Hanefî hukukuna göre fetvalar  verdi, şahitlik yaptı  ve ihtilaflı fıkhî meselelerle ilgili tertiplenen tartışmalara katıldı.[5] Bununla birlikte Şam’da Hanefî geleneğinin gerçek kurucusu, onun halefi Burhânüddîn Ali b. el-Hasan el-Belhî el-İskilkendî[6] idi. Belh yakınında bulunan İskilkend doğumlu Burhânüddîn, Buhârâ’da Serahsî’nin öğrencisi ve Sadrü’l-Mazî diye bilinen meşhur Burhânüddin Abdülazîz b. Ömer b. Mâze'den fıkıh ve Mâturidî Kelâmı’nın önde gelen mütekellimlerinden  Ebû’l-Muîn en-Nesefî el-Mekhûlî'den hadis dersleri aldı. Onun  Şam’daki ilk görevi, 511/1117 -519/1125 yılları  arasına rastlamaktadır ve Sâdiriyye medresesinde Ali b. Mekkî el-Kâsânî ile birlikte ders verdi. O, ihtilaflı fıkhî meselelerle ilgilendi, ayrıca halka uyarıcı nasihatler vermesine (Meclisü't-Tezkîr)  müsaade  verildi. Geniş dinleyici kitlesini cezbetmedeki başarısı, İbn Asâkîr’e göre, el-Kâsânî’nin onu kıskanmasına sebep oldu. Diğer yandan muhtemelen antropomorfist kelam anlayışları sebebiyle Hanbelileri açıkça eleştirmesi sonucu, onların muhalefetine maruz kaldı. Şam’dan ayrılıp Mekke’ye giderek Kabe-i Muazzama’da Hanefîlerin imamı oldu.

            el-Kâsânî, bir süre sonra onun Sâdiriye'den ayrılmasına üzüldü ve  ona Sâdiriye medresesinin tekrar kendisine teslim edilmesini teklif eden bir  mesaj gönderdi. Biraz tereddütten sonra el-Belhî Bağdat’ı ziyaret etti ve bir süre sonra Şam’a dönerek öğretim ve vaazla meşgul olduğu bu medreseyi  takrar teslim aldı. O, gerek elit sınıftan, gerekse alelade halktan çok sayıda öğrenciyi cezbetti. Bu şehirde diğer üç medrese  daha kendisine verildi. Bunlardan birisi  Horâsân’dan getirtilmesini istediği kitapların korunacağı Tarhâniyye medresesidir. O, yapılan bağışlardan elde edilen gelirlere kati suretle dokunmayarak kütüphane yönetimine bıraktı. Şerîf  Kâdî Ebû İsmâil  b. İbrâhîm’in kızıyla evlenince, kızın erkek kardeşi  bu evliliği  feshetmek için müdahele etti. Çünkü o,  yaşı bakımından kıza denk değildi. İlk defa o zaman  kendisinin Peygamberin amcasının oğlu Ca’fer b. Ebî Tâlib soyundan birisi olduğunu açıkladı. İbn Asâkîr’in ifadesiyle, “ iyiliği emretmeye, kötülükten sakındırmaya “ devam ettiği için idareci Ebû (Mansûr ) Muhammed b. Bûrî ( 953-54/1039-40)’yi gücendirdi. Bu yüzden Ebû Mansur onu Şam’dan sürgün etti. Busrâ’ya gitmek üzere ayrıldı. Gittiği bu şehirde vali  onu  saygı ve hürmetle karşıladı ve bir süre burada kaldı. Sonunda Şam’a geri dönebildi.  543/1148 yılında Nureddîn  Mahmûd b. Zengî tarafından Halep’e davet edildi ve onun tarafından kurulan büyük ve  itibarlı Halâviyye medresesinde ilk müderris oldu. el-Belhî  bu görevi kabul etti ve Halep’te  o zamana kadar Şiîler tarafından  bazı ilavelerle okunan ezandan ilaveleri kaldırtma konusundaki mücadelesini başarıyla sürdürdü. Bununla beraber bir süre sonra tekrar Şam’a döndü ve 548/1153’te ölümüne kadar orada ders vermeye devam etti.

            Burhânü’d-Dîn el-Belhî kendi adına hiç bir eser yazmadı ve bu yüzden hocalarının doktrinini yakından takip etti. Rivayete göre, hocası İbn Mâze’nin Tarika’sını ezberinden iki defa okutmuştur. Kitapları gelince, onun dersleri, öğrenci iken oluşturduğu  nüshayla  karşılaştırılmış ve ikisinin birbiriyle tamamen aynı olduğu anlaşılmıştır.[7]

            Burhânü’d-Dîn el-Belhînin ve öğrencilerinin bu gayretleri sonucu Hanefî ekolü, Şam’da güçlü bir yapıya kavuşmuş oldu.  Kaynaklar, Bağdat örneğinde olduğu gibi,   VI./XII. ve VII/XIII. asırda  bu şehirde yaşamış ve ders vermiş Orta Asyalı Hanefî alimlerin uzunca bir listesini vermektedir. VII./XIII. asrın başlarında  en meşhur olan  546/1151’de Buhârâ doğumlu Cemaluddîn Mahmûd b. Ahmed  b. Abdisseyyid el-Hâsîrî idi. O, anayurdu Buhârâ’da  meşhur alim (imam) Kazîhân el-Özgendî  ve diğer alimlerden tahsil gördü ve 611/1214’de Şam’daki  büyük Nûriyye medresesine hoca olarak tayin edildi.  Orada, Eyyûbîler arasında istisnai bir Hanefî olan el-Melik el-Mu’azzam el-Eyyûbî (öl.624/1227)’ye, Sıbt İbnü’l-Cevzî’ye ve Memluk Sultan’ı Baybars’ın dostu, Kahire başkadısı Sadruddîn el-Ezraî’ye ders verdi. Onun çalışmaları arasında eş-Şeybânî’nin  el-Câmiu’l-Kebîr’ine bir kısa, bir de uzun şerhiyle el-Melîk el-Muazzam’ın oğlu el-Melîk en-Nâsır Dâvûd’a ithaf edilen Hayru’l-Matlûb fî’l-İlmi’l-Merğûb adlı eserleri bulunmaktadır.

            Daha sonra bu yüzyılda Hocendli Celaludîn Ömer b. Muhammed el-Habbâzî, 691/1291 tarihinde ölünceye kadar Şam’da ders verdi. O, Buharâ’da  Fıkıh Usûlü’nün önde gelen alimlerinden Alâuddîn Abdülazîz b. Ahmed el-Buharî ile çalışmıştı. el-Habbâzî el-Mergınânî’nin Hidâye adlı eserine bir şerh ve ilk şerhi Mekke’de Ebû Muhammed Mansûr b. Ahmed b. el-Müeyyed el-Ka’ânî el-Harezmî ( 705/1305) tarafından yazılmış olmak üzere pek çok şerhi bulunan  el-Muğnî fî Usûli’l-Fıkıh adını taşıyan Hukuk Usûlü alanında oldukça başarılı bir eser yazdı.[8]

            Halep’te Hanefî mezhebini yaymaya çalışan Türk fatihleri, farklı bir problemle karşılaştı. Bu şehir, Hamdanîler ve Fâtimîlerin hakimiyetiyle birlikte Şiîleşmeye başlamıştı. Geleneksel olarak kadılık görevini ellerinde tutan yerli aile Benî Ebî Cerâde ki daha sonraları Benu’l-Adîm olarak bilinirler, ismen Hanefî’dir; fakat Şiî yöneticilerle birlikte çalışmışlardı ve öyle anlaşılıyor ki  Şiî   fıkhına göre hüküm verdiler. Sünnî hakimiyeti kurmayı başaran tek kişi Nureddîn ( 541-569/1146-74) idi. Az önce de zikredildiği gibi, Burhânü’d-Dîn el-Belhî’ye  büyük Halvetiyye medresesinin hocalığını verdi ve Burhânü’d-Dîn Şiîler tarafından ezana ilave edilen kısımları kaldırttı.  Nureddîn’in vekili ile anlaşmazlığa düşmesinden hemen sonra görevinden istifa edince, Nureddîn onun yerine sırayla şu beş Orta Asyalı Hanefî alimi Halvetiyye medresesi hocalığına atadı: Alâuddîn Abdurrahman b. Mahmûd el-Gaznevî; oğlu Mahmûd;  Buharalı Sadru’ş-Şehîd  Husâmuddîn Ömer b. Abdilazîz b. Mâze’nin öğrencisi ve bir Hanefî fıkıh kitabı olan, 40 cilt olduğu söylenen ve iki cild olarak üç bölümde özetlenen Kitâbu’l-Muhît adlı eserin yazarı Razıyüddîn  Muhammed b. Muhammed es-Serahsî; Nâsıruddîn Ali b. İbrâhîm el-Gaznevî el-Balakî ve son olarak da Alâuddîn Ebû Bekr b. Mes’ûd el-Kasânî.

            Abdurrahmân el-Gaznevî el-Haleviyye’nin  hocası iken, diğer bir doğulu Hanefî alim Zahîruddîn Ebû Bekr b. Ahmed b. Ali b. Abdilazîz  el-Belhî es-Semerkandî  oraya yerleşti ve ders verdi. Onun ailesi aslen Belhli idi, fakat Semerkant’ta büyüdü. Orada Kutbeddîn Ali b. Muhammed  el-İsbicâbî es-Semerkandî’den  Hanefî hukuku okudu ve Necmuddîn Ömer b. Muhammed en-Nesefî’den onun bütün çalışmaları için icazet aldı.  Halep’e gelmeden önce bir süre Azerbeycan’ın Merâğa şehrinde  Medresetu’l-Halîfe’de  ders verdi. Akabinde kitaplarını Haleviyye’de bıraktığı için  ilk defa ders verdiği  Şam’daki  büyük caminin batı kütüphanesine ( Hızâne)   ve daha sonra  da şehrin dışında bulunan el-Hâtun camisine   döndü.  553/1158 yılında ölümünden kısa süre önce, kitaplarını Halep’teki Haleviyye’ye bağışladı.  İbnü’l-Adîm, bu kitaplar arasında kendi ifadesiyle sahasının en iyi kitabı olan eş-Şeybânî’nin el-Câmiu’s-Sağîr adlı  eseri üzerine yazılan bir şerhi gördüğünü kaydetmektedir.   Aslında Zâhiruddîn, Ebû Bekir es-Serahsî’nin  hayranı idi. Çünkü o, Merağa’da gördüğü bir rüyasında  onunla görüştüğünü rivayet etmektedir.[9]

            Alâuddîn el-Kâsânî, İbn Adîm tarafından Kâsân emiri olarak isimlendirilmektedir. İbnü’l-Adîm onu  yanında daima mızrak taşıyan ve atlara binen güçlü birisi olarak tanıtmaktadır. Buna rağmen hayatının sonlarında feci bir gut hastalığına yakalandı. Hocası, kızı Fâtıma’yı  kendisine nikahlayan  meşhur Hanefî-Mâturîdî alim Alâuddîn  Muhammed b. Ahmed es-Semerkandî idi. (Hocasının kızıyla evlenmişti.) Fâtıma da aynı derecede Hanefî fıkhı eğitimi almıştı ve babasınının Tuhfetu’l-Fukâhâ  kitabını ezberlemişti. Aynı zamanda kocasının verdiği fetvaları düzeltiyordu.  Daha sonra Alâuddîn bir süre Antalya’da  ders verdi.  Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslân ( 550-88/1155-92)’ın  huzurunda diğer alimlerle yapılan gergin bir tartışmada rakibini kamçısıyla tehdid etti. Sultan bu olaya sinirlenerek onu görevinden azletti; fakat  veziri, Sultana böyle önemli bir adamın  görevden alınmamasını, bunun yerine diplomatik bir göreve gönderilmesini önerdi. Bu sebeple el-Kâsânî Halep’te bulunan  Nureddîn’e  elçi olarak gönderildi. Nitekim Nureddîn, ulemanın baskısıyla ona Halvetiyye hocalığını teklif etti. el-Kâsânî, bu görevi kabul etti ve Nureddîn’in Kılıç Arslan’a cevabını iletmesinden sonra  Halep’e geri dönerek 587/1191 yılında ölünceye kadar Halvetiyye’de ders vermeğe devam etti.

            Alâuddîn el-Kâsânî Bedâiu’s-Sanâ’î  fî Tertîbi’ş-Şerâi’ adlı eserin yazarıdır. Bu eser, modern dönemlerde  sadece müslümanlar arasında değil batılı araştırmacılar arasında da  büyük takdir toplayan  Hanefî hukukuyla ilgili oldukça sistematik bir  incelemedir. Bu kitap Encylopedia of Islam ( İslam Ansiklopedisi)’da Hanefî fıkıh edebiyatında daha sonraları asla ulaşılamayan oldukça nitelikli bir eser olarak tanımlanmaktadır. Ayrıca el-Kâsânî, Kelâmla ilgili olarak da es-Sultânu’l-Mübîn  fî Usûli’d-Dîn başlıklı  bir eser ve Kur’an tefsiri yazdı.  İbnu’l-Adîm’e göre, onun inancı katıksız Sünnîlik idi. Hatta o, derslerinde  sık sık  Mu’tezile’yi  ve diğer heteredoks mezhepleri  eleştirirdi.

            Aslında Alâuddîn  el-Kâsânî,  Burhânü’d-Dîn el-Belhî’nin bir yüzyıl önce Şam’da yaptığı gibi, Halepte Hanefî öğretiyi sağlam temeller üzerine kurdu. Onun Halvetiyye’deki yardımcısı, oldukça yüksek mertebe sahibi bir alim olan  Tâcuddîn  Ahmed b. Mahmûd  b. Sa’îd el-Gaznevî ( 593/1197) idi.  el-Gaznevî,  Kitâbu Ravzati’l-Ulemâ, Hukuk Usulü üzerine yazılmış Hanefî fıkhı ile ilgili özet bir Mukaddime,   ve Muntekâ min Ravzatu’l-Mütekellimîn adıyla ihtisar ettiği Ravzatu’l-Mütekellimîn başlıklı bir Kelam kitabı yazdı.  İbnü’l-Adîm, onun Sufîlerin sema dönme, müzik dinleme ve kendinden geçme (vecd ve istiğrak) geleneğini eleştiren  bir şiirinden iki mısrayı nakletmektedir. O, bu şiirinde Sufileri Allah’a itaat etmek için değil, fakat daha çok midelerini doldurmak için biraraya gelmekle itham etmektedir.[10]  Bu dönemde Halep'teki Hanefî topluluğun lideri Belhli Abbâsi Şerifi İftihâruddîn  Abdu’l-Muttalib b. el-Fazl  idi.  O Hanefî  fakih  ve sufî Ömer b. Ali el-Mahbûbî’den ders aldı. İftihâruddîn, el-Şeybânî’nin el-Câmiu’l-Kebîr’ine  bir şerh yazdı. el-Kâsânî’nin ölümünden sonra,  Halvetiyye’deki koltuğa halef oldu ve 616/1219 yılında öldü.

            8./14. yüzyılın başlarında Halep’e gelen Orta Asyalı meşhur Hanefî alimlerden burada zikredilebileceklerdin birisi de Husâmüddîn el-Hüseyin ( veya Hasan) b. Ali  b. el-Haccâc es-Sağnâkî’dir. O, Buhârâ’da Hafızuddîn Muhammed b. Muhammed b. Nasr el-Buhârî ( 693/1204) ve Fahruddîn  Muhammed b. Muhammed b. İlyâs el-Meymarğî’den fıkıh tahsil etti.  Daha sonra Bağdad’a gelerek orada Meşhedu Ebû Hanîfe’de  (medresesinde) ders verdi ve  Şam’ı ziyaret etti.  el-Mergınanî’nin  el-Hidâye’sine en-Nihâye adını taşıyan meşhur bir şerh,  Ebû’l-Muîn en-Nesefî’nin kelamî çalışması olan Temhîd li Kavâidi’t-Tevhîd'i  üzerine, Ebû’l-Yüsr el-Pezdevî’nin Usûlu Fıkh’ına, Husameddîn Muhammed b.  Muhammed b. Ömer el-Ahsiketî’nin  Hukuk Usûlü ile ilgili  el-Muntehâb’ına ve de ez-Zemahşerî’nin gramer kitabı el-Mufassal kitabına şerhler yazdı. Üzerine Şerh’ler yazılan bu eserlerin listesi, bu çağda Hanefî skolastik öğretide  Orta Asyalı  alimlerin çalışmalarının üstünlüğünü açıkca  göstermektedir.

            Mısır, Fatımîlerin elinden iktidar yıllarında Şafiî mezhebini  resmî fıkıh mezhebi olarak  güçlü bir şekilde himaye eden Selahuddîn el-Eyyûbî el-Kürdî (?)  tarafından kurtarıldı.  Bununla birlikte 572/1176-7 yılında Kahire’da Sünniliği güçlendirme faaliyetleri çerçevesinde  çok şaşaalı  Şafiî ve Mâliki medreselerinin yanına Suyûfiyye  adlı mütevazi bir  Hanefî medresesi inşa ettirdi. İlk hoca olarak doğulu Hanefî alim Mecduddîn Muhammed b. Muhammed b. Muhammed el-Hutenî’yi tayin etti.  el-Hutenî’nin Huten yöneticisinin oğlu ve veliahti olduğu söylenmektedir. Bunula birlikte  o, yönetimi küçük kardeşine bırakmaya  ve  kendisini Semerkand, Buhârâ ve  Horasan’da Hanefî hukuk ilmini tahsile adamaya karar verdi.  Daha sonra Ribât’a katılmak amacıyla Suriye’ye gitti, fakat Nureddîn kendisini ziyaret ederek  Şam’daki Sâdiriyye medresesine hoca olarak tayin etti.  Sonra Selahuddîn’in idaresindeki Kahire’ye tekrarr geri döndü. Meşru ölçülere uymayan  haraç tahsilini protesto ederek görevini bıraktı ve meşhur Mâlikî Kur’an alimi Ebû’l-Kâsım   el-Şâtıbî ile  birlikte Endüls’e gitmek üzere bu şehri terketti. Salâhuddîn bu olaydan haberdan olunca, bu uygulamayı yürürlükten kaldırdı. Bunun üzerine el-Hutenî tekrar medresesine döndü. Bir süre sonra  567/1180 yılında öldü. 

            Kahire’de etkin Hanefî alim ve fakihlerinin pek çoğu, bundan sonra, ya yerli ya Suriyeli ya da Iraklıydı.  Buna rağmen onların bazısı  doğulu alimlerden  ders almışlardı. Orta Asyalı Hanefî alimlerin sadece birkaçı,  Memlûklerin ilk dönemlerinde  ders vermek üzere gelip buraya yerleşti. Buna örnek olarak Talas nehri üzerinde bulunan Tarâzlı Şuca’uddîn  Hibetullah b. Ahmed el-Tarâzî verilebilir. O, Hanefî fıkhını Şam’da Celâluddîn  Ömer el-Habbâzî’den, daha sonra Hukuk Usûlü’nü de muhtemelen Ebû’l-Berakât  Abdullah b. Ahmed en-Nesefî(710/1310)’den  öğrendi.  Abdulkadîr İbni’l-Vefâ, herhalde, Ebû’l-Berekât en-Nesefî’nin el-Menâr fî Usûli’l-Fıkh’ını  ve el-Menâr fî Usûli’d-Din’ini  onunla birlikte Kahire’de okudu. Orada, 773/1333 yılında ölümüne kadar Zâhiriyye medresesinde  ders vermeye devam etti.  Onun eserleri arasında eş-Şeybânî’nin  el-Câmiu’l-Kebîr’i,  el-Tahâvî’nin Akîde’si ve Ebû’l-Berkât en-Nesefî’nin el-Menâr ( fî Usûli’l-Fıkh ?) kitaplarına yazdığı  şerhleri bulunmaktadır.

            el-Tarâzî’den yaşça biraz daha küçük çağdaşlarından birisi  Kıvâmuddîn  Ebû Hanîfe Emîr Katîb b. Emîr Ömer b. Emîr Ğâzî el-İtkânî ( veya el-Etkânî) el-Farâbî idi. Onun Hanefî Fıkıh hocası, “ dönemindeki  alimlerin meliki”  ve "ilmî kerâmetler sahibi" olarak isimlendirdiği Burhânuddîn  Ahmed b. Es’ad  el-Harîfa’nî el-Buhârî idi.  Zaten o,  Hanefî alimlerler içerisinde  aşırı kibirli, Hanefi mezhebinin ateşli ve saldırgan bir savunucusu olarak tanınır. Öyleki o, el-Menhûl adlı eserinde Ebû Hanîfe’yi eleştirmesi dolayısıyla  el-Gazâlî’ye oldukça sert cevap verdi. O, bir süre Ebû Hanîfe Meşhedesi’nde ders verdi ve daha sonra oraya kadı olarak atandı. Kısa bir ziyaretten (720/1320’de ) uzun yıllar sonra,  747/1347 yılında  Şemsüddîn ez-Zehebî’nin yerine  Dâru’l-Hadîs ez-Zâhiriyye’de müderris olmak için Şam’a geldi. O gelir gelmez bir Şâfiî imamı Hanefîlerin aksine namazda rükudan sonra ellerini kaldırdığı için namazını bozmakla suçlaması  üzerine  zıtlaşmaya sebep oldu. Şafiî kadı Tâcuddîn  es-Subkî, bunun üzerine  onun iddialarını çürüten ve  arkasından el-İtkânî’nin bir reddiyeyle  cevap vermesine sebep olan  sert bir eser kaleme aldı.  Bundan dolayı   el-İtkânî,  751/1350 yılında Şam’ı terketmeye  ve ilk görev yaptığı Mardînî Camisi’nde ikinci defa ders vermek üzere  Kahire’ye geri dönmek zorunda kaldı.  Daha sonra Arap olmayanlara  aşırı meyilli ve mutaassıp bir Hanefî olan Memluk Emîri Serkatmış, onun için bir medrese inşa etti.el-İtkânî, orada bir yıl ders verdikten sonra, 758/1357 yılında öldü.  O, el-Mergınânî’nin el-Hidâye’sine  Ğâyetu’l-Beyân adıyla büyük bir şerh ve el-Ahsiketî’nin Muntahab’ına et-Tebyîn adıyla bir şerh yazdı.

             Selçuklu Türkleri  tarafından  İslam topraklarına katılan Aradolu’da Hanefî mezhebi başından itibaren büyük bir üstünlük elde etti.  Fatihler, açıkca Orta Asya asıllı Hanefî alimleri  tercih ettiler. Oradaki ilk meşhur kadı ve Hanefî  fıkıh hocası, Ebû Sa’îd  ( ya da Sa’d) Abdulmecîd b. İsmâîl b. Muhammed el-Herevî ( ö. 537/1143’de Kayseri’de ) idi. O, aslen Herat yakınlarında bulunan Evbe'li olup Maverâünnehir’de meşhur  Fahru’l-İslâm  Ali b. Muhammed el-Pezdevî’nin  öğrencisi idi.  Anadolu’ya göçmesinden önce Bağdad, Basra ve Hemedân’da müderrislik yaptı. Hanefî fıkhı ve Usûlü Fıkhı ile ilgili  aralarında Kitâbu’l-İşrâf ala Ğavâmizi’l-Hükümât’ın da bulunduğu eserler yazdı.        Oğlu Ahmed Malatya kadısı olurken, diğer oğlu İsmâil  Kayseri’de müderris oldu.  Onun başka bir öğrencisi Kadı Muhammed el-Büstî de Sivas’ta müderris oldu.[11]

            Orta Asyalı  ve Abdülmecîd el-Herevî’nin çağdaşı diğer bir saygın Hanefî alimi, bu dönemde Anadolu'da büyük bir saygınlık ve etkinlik kazandı. Alâuddîn Ebû Mansûr Muhammed b. Ahmed b. Ebî Ahmed es-Semerkandî,[12] Ebû’l-Yüsr el-Pezdevî(493/1100)’nin  ve Maturidî Ebû’l-Muîn en-Nesefî el-Mekhûlî ( 508/1114)’nin öğrencisiydi. O, Maverâünnehir’de yaşadı ve orada müderrislik yaptı. Ancak onun  şahsen  Anadolu’yu ziyaret edip etmediği  şüphelidir.  Bununla birlikte pek çok Anadolu Beyi’inin fıkhı  bizzat öğrettiği   kızı Fatıma’yı ondan istediği söylenmektedir; fakat o, kaydedildiğine göre, kızını zeki öğrencisi Alâuddîn el-Kâsânî’ye vermeyi tercih etti. Aalâudîn el-Kâsânî  hanımıyla birlikte Anadolu’yu ziyaret etti ve Nureddîn tarafından Halep’e gelmeye ikna  edilmeden önce, muhtemelen bir süre  Sultan’ın  sarayında kaldı. Alâuddîn es-Semerkandî, her ikisi de Anadolu'da oldukça meşhur olan Hanefî hukukunun bir özeti  Tuhfetu’l-Fukâhâ ile  el-Mâturîdî’nin Te’vilâtu’l-Kur’ân’ı üzerine yapılan şerhin sahibidir.  Ayrıca Hukûk Usûlü ile ilgili  Mizânu’l-Usûl fî Netâci’l-Ukûl adında bir eser yazdı.

            VII./XIII. asır  tarihçisi el-Bîbî, Amasya kadısı Fahruddîn el-Buhârî, Konya kadısı et-Tirmizî ve  Kemaluddîn (Cemalüddîn) el-Hutenî gibilerini  Orta Asya asıllı kadılar olarak  zikretmektedir. Anadolu’da Hanefî öğretiye büyük katkıda bulunan, fakat  bugüne kadar yeterli derecede ilgi görmemiş olan bir Harezmli  Hanefî alim, Necmüddîn  Ebû’r-Recâ Muhtâr b. Mahmûd  b. Muhammed ez-Zâhidî el-Ğazmînî’dir.  el-Ğazmînî, Harezm’de aralarında  Burhânu’l-Eimme Muhammed b. Abdi’l-Kerîm et-Türkistânî el-Harezmî, kadı Fahruddîn  Bedî’ b. Ebî Mansûr el-A’rabî el- Kubaznî ( veya  el-Kuzabnî) , Necmuddîn  Ebû’l-Meâlî  Tâhir b. Muhammed b. İmrân el-Hafsî, Alâuddîn Sedîd b. Muhammed el-Hayyâtî, Kur’ân alimi Reşîdüddîn  Yusuf b. Muhammed el-Kandî (?) el-Harezmî, Belağatçı   Sirâcuddîn Yûsuf b. Ebî Bekr es-Sekkâkî ve dilci Burhânuddîn  Nâsır b. Abdisseyyid el-Mutarrîzî’nin bulunduğu dönemin  oldukça saygın  pek çok aliminden  eğitim gördü.  O, Bağdad’ı ziyaret etti ve orada önde gelen alimlerle tartışmalar yaptı. Sonra   Anadolu'da yaşadı ve orada bir süre   müderrislik yaptı.  658/1260’da ölümünden kısa bir süre önce , Altınordu’nun Cengiz Han’ı  olan ve İslam’a ihtida eden Berke’ye sunduğu  Risâletu’n-Nâsıriyye adlı eserini tamamladı. Batı Harezm Altınordu’nun sınırlarının bir parcası haline gelmişti.  Böylece  el-Ğazmînî de kendi vatanının idarecilerine hitap ediyordu.  Muhtemelen Berke Han’ın İslam’a olan inancını güçlendirmek amacıyla yazdığı Risâle, bugüne kadar aydınlatılamamış olup içeriği sadece İbn Ebî’l-Vefâ   tarafından kısaca tanıtılmaktadır. Birinci bölümünde, el-Ğazmînî, Muhammed’in  nebevî misyonunun hakikatını ispat eden delillere yer vermekte ve  tamamı bin ya da üç bin kadar olduğu söylenen  pek çok mucizesini açıklamaktadır.  İkinci bölümde Muhammed’in peygamberliğine karşı çıkan düşmanlarını zikretmekte ve onların iddialarını çürütmektedir.  Üçüncü bölümde de bilhassa Müslümanlarla Hristiyanlar arasındaki  meseleleri tartışmaktadır.[13] Bu son tartışma, bu dönemde Müslümanlar ve Hristiyan misyonerler arasında  Moğol yöneticilerle tebaasını kendi dinlerine döndürmek için  yaşanan şiddetli rekabeti açık bir şekilde yansıtmaktadır.

            el-Ğazmînî, fıkhî eseri el-Kunye ( veya Tuhfetu’l-Munye)’de, hocası kâdı Fahruddîn Bedî’ in el-Bahru’l-Muhît ve Munyetu’l-Fukahâ’ adlı eserlerinden  belli hukûki hadiseler ve fetvaları seçerek  analiz etti. Zeki Velidi Togan’ın ilk defa ondaki  büyük ölçüde kaybolmuş İran Harezm dilindeki ibareleri ortaya  çıkarmasından sonra[14], bu eser modern alimlerin ilgisini çekmeye başlamıştır. Ayrıca Togan bu eserin o günkü Harezm’deki durumlarla ilgili oldukça önemli miktarda bilgiyi ihtiva ettiğine dikkat çekti. el-Ğazmînî’nin hocasının Munyetu’l-Fukahâ’ adlı eserini  esas alarak yazdığı  ikinci eseri, halihazırda bize kadar ulaşmış Hâvî Mesâilu’l-Vâkiât ve’l-Münye’dir. Bundan başka el-Ğazmînî, kendi eseri  Kunye’de olduğu gibi o günkü Harezm hakkında ilginç bilgiler ihtiva eden el-Kudûrî’nin Muhtasâr’ına bir şerh yazdı. Bu münasebetle o,  putperest Moğollar tarafından işgal edilen toprakların statüsünü, yani  buraların Dâru’l-Harb mı olduğu,  yoksa Dâru’l-İslâm olmaya  devam mı ettiği ile ilgili  bölge alimleri arasında yaşanan ilk tartışmaları anlattı. el-Ğazmînî’nin hukuk çalışmaları Anadolu’da büyük ilgi gördü ve muhtemelen en az iki yüzyıl Hanefî fıkhının  öğretiminde yaygın bir şekilde kullanıldı. Togan Kunye’nin Turkiye’de 78  adet yazmasını tespit etti. Sadece onun Şerhu’l-Muhtasâr el-Kudûrî adlı eserinin  Türkiye kütüphanelerinde en az  20 adet yazması bulunmaktadır.

            Dönemin Harezmli pek çok Hanefî alimi gibi el-Ğazmînî de itikatta bir Mu’tezilî idi. Bu durum, onun çalışmalarına olan rağbetin sonuçta kaybolmasına önemli katkıda bulunmuş olabir. O, muhtemelen,  amelde Sünnî bir alim tarafından Mu’tezilî öğretiyi savunmak için yapılmış en son çalışma el-Muctebâ adlı  kelamî bir eser yazdı. Şu ana kadar onun hiç bir yazma nüshası bulunmadı, fakat ondan bazı alıntılar,  Yemenli Zeydî müellif İbnü’l-Vezîr Muhammed b. İbrâhîm ( ö. 840/1436)’in  eserlerinde  bulunmaktadır.[15]

 



[1] Bkz., W. Madelung, “ Spread of Mâturîdism and The Turks”, Actas do IX Congresso de Árabes e IslâmicosCaimbro-Lisboa 1968, Leiden 1971, s. 127-28.

[2] İbn Ebî’l-Vefâ’ya gore, el-Nâsihî  Gazneli Sultan Mahmûd tarafından  Buhârâ’ya kadı olarak atandı. (el-Cevâhiru’l-Mudîe, thk., Abdulfettâh Muhammed el-Hulv, Kahire 1978-9, II/306) Buhârâ oldukça kısa bir süre Mahmûd’un kontrolünde kaldığı için, oraya gerçekten gitmiş olsa bile  el-Nasîhî’nin ders verecek kadar uzun süre  kalması muhtemel değildir.

[3] İbrâhîm b. Osmân el-Ğazzî , onun yeterliliğini eleştiren  hiciv dolu bir şiir yazdı. Bkz., İbn Ebî’l-Vefâ, II/381.

[4] İbn Asâkîr’e göre, sebep şuydu: el-Gaznevî, Sultan’a muhafızlarından bir grubun kendisini yakalayarak düşmanı Müslim b. Kureyş’e teslim etmeyi planladıklarını söyledi. Sultan kanıt getirmesini isteyince, bunu ispat edemedi. Tutuş’un emriyle feci bir şekilde dövüldü ve görevinden alınarak hapsedildi. ( Târîh Medîneti Dimaşk, thk. Muhibbüddîn el-Amravi, Beyrut, 1995-200, XLIII/226-27. Bu kelimenin okunuşu  Karnevî değil Gaznevî'dir. )

[5] İbn Asâkîr, Târîh Dimaşk, XLIII/252.

[6] Biyografik eserlerde  es-Sikilkendî olarak geçmektedir, ancak ünlü Cografyacı Makdisî’nin (Ahsen, 296, 303 ) eserinde bu kelimenin aslının İskilkend olduğu anlaşılmaktadır. Muhtemelen Arapça yazım hatası sonucu bu şekilde geçmiştir. Bu yüzden  biz , İskilkendî olarak  düzelttik.

[7] İbn Ebî’l-Vefâ, II/562.

[8] Hacı Halife, Keşfu’z-Zunûn, thk. Ş.Yaltkaya ve K. Bilge, İstanbul 1360-62/1941-43, II/  1749-50.

[9] İbnü’l-Adîm, Bugyatu’t-Tâlibîn fî Târîhi Haleb, thk. Suheyl Zekkâr, Şam 1408/1988 , X/4341.

 

[10] İbnü’l-Adîm, Bugyatu’t-Tâlibîn fî Târîhi Haleb, III/1029, 1126.

[11] İbn Asâkîr, Târîh Dimaşk, XXXVI/472-3. Aynı şekilde İbn Asâkîr  (Burhânüddîn) Ali ( b. el-Hasan) b. Muhammed el-Belhî el-İskilkendî (?)‘yi  Abdülmecîd’den  fıkıh okuyan öğrencileri arasında zikreder.

[12] Onun  ölüm tarihi bazan yanlışlıkla 539/1144 olarak kaydedilmektedir. Bu tarih, es-Sem’ânî tarafından Ebû Ahmed Muhammed b. Ahmed b. Ebî Hamîd  es-Semerkandî’nin ( İbn Ebî’l-Vefâ, III/77) ölüm tarihi olarak verilmiştir. Zaten onun Alâüddîn Ebû Mansûr’la aynı kişi olması çok zor görünmektedir. Alâüddîn’in Tuhfetü’l-Fukâhâ’ adlı eserinin tahkikinde, Muhammed Zekî Abdülberr bu tarihin Alâüddîn’in ölümüne işaret ettiğini ileri sürdü. Ancak  bu eddia yanlış bir temele dayanmaktadır. (Bkz.: İbn Ebî’l-Vefâ’, III/77) Bu yüzden Alaüddîn’in ölüm tarihinin bilinmediğinin göz önünde bulundurulması gerekir.

[13] İbn Ebî’l-Vefâ,  III/461-2.

[14] A. Zeki Velidi, “ Über die Sprache und Kultur der Alten Chwarezmier”, ZDMG., 90(1936), s. 27-30.

[15] Bkz. Mahmûd b. Muhammed el-Melâhimî, el-Mu’temed fî Usûli’d-Dîn, thk., McDermott and W. Madelung, London 1991, Giriş, s. vii.


Yorumlar - Yorum Yaz
Takvim
Saat
 Türk Müslümanlığı Üzerine Yazılar


Güncel Dini- Siyasi Meseleler Üzerine Yazılar



Selefiliğin Fikri Arkaplanı