Üyelik Girişi
Başlıklar
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam20
Toplam Ziyaret456998

Alevilik-Bektaşilik Yazıları

 

Alevilik-Bektaşilik Yazıları

Kitap Tanıtımı: Dr. Sıddık Korkmaz[1] 
 
Sönmez Kutlu, Alevîlik Bektaşîlik Yazıları, Alevîliğin Yazılı Kaynakları, Buyruk, Tezkire-i Şeyh Safî, Ankara Okulu, Ankara, 2006, 254 s.               Alevîlik ve Bektaşîlik meselesi güncelliğini sürekli koruyan, gündemden düşmeyen ve hakkında bilimsel araştırmaların maalesef çok yaygın olmadığı bir konudur. Sorunun anlaşılmasına ve aydınlatılmasına katkıda bulunacak bir içerik taşıdığını düşündüğümüz, bundan dolayı da okuyucuyu haberdar etmek istediğimiz Sönmez Kutlu'nun kitabı, aslında yazarın daha önceden yayınladığı bu konu ile ilgili makale ve çalışmalarının derlemesinden oluşmaktadır. Böyle olmakla birlikte bu problemin anlaşılması ve çözüm yolları teklif etmesi açısından dikkate değer bir eserdir.          

Sönmez Kutlu, eserine Aleviliğin problemleriyle ilgili şu önemli tespitlere yer vermektedir:  Alevîlik ile ilgili araştırmalarda göze çarpan en önemli sorunlardan birisi, Alevîliğin tarihinin Şîa'nın veya İsmâilîliğin tarihiyle başlatılmasıdır. Aslında bu dinî-kültürel havzalardan bazı unsurları bünyesinde taşıyan Alevîliğin, ne İmamiyye Şîası ne de İsmailîlikle aynîleştirilmesi doğru değildir. Maalesef, şimdiye kadar bu olguyu Safevî Şiîliğinin gölgesinde veya Şah İsmail ile Yavuz arasındaki iktidar mücadelesi çerçevesinde ele almak, konunun pek çok boyutunun ihmal edilmesine yol açmıştır. Özellikle Anadolu'nun hemen hemen her köşesinde, örnekleri bulunabilecek olan doğrudan ve dolaylı olarak Şeyh Safî ile ilişkilendirilen devasa bir yazılı edebiyat görmezlikten gelinmiştir. Şayet bizler eskiden olduğu gibi meseleyi siyasî menfaat çekişmelerine kurban etmek yerine, Alevîliği kendi öz kaynaklarına müracaat ederek, incelemiş olsaydık, belki de bu gün bu alandaki çalışmalarda, bir hayli yol kat etmiş ve bu gün tartışılan konuların birçoğunu çoktan aşmış olacaktık.

Bugün için Alevîlik konusunun önemli problemlerinden birisi bu kavramın ne olduğu ve kimlere tekabül ettiğidir. Aslına bakıldığında bu ifade, sanıldığı gibi tek bir oluşumu ifade etmekten oldukça uzaktır. "Alevî" kavramı birçok dinî oluşum tarafından ortaklaşa kullanılmaktadır ve ortada tek ve net bir tanım bulmak neredeyse imkânsızdır. Örnek olarak Sûfîler bu kavramı sıkça kullanırlar ve silsilesi Hz. Ali kanalıyla Hz. Peygambere ulaşan Kâdiri, Mevlevî, Bektaşî ve benzeri oluşumların hepsine birden Alevî demektedirler. İslam Mezhepleri Tarihi’nde de bu ad, genel anlamda Şîa’nın kollarından Zeydiyye, İsmâiliyye, Oniki İmamiyye, Nusayriyye ve diğer kolları için kullanılmaktadır. Öyle ise bu kavram anlam bakımından kullanıldığı kitleye, zaman dilimine ve coğrafyaya göre değişiklik arz etmektedir. Başka bir örnek olmak üzere bu gün İranlılar, Ali soyundan gelen kimseler için Alevî demektedirler. Aynı şekilde on dokuzuncu asırdan itibaren Türk ve batılı araştırmacılar arasında Anadolu ve Balkanlarda yaşayan önceleri Kızılbaş, Babaî, Işık, Abdal, Torlak, Hurufî daha genel anlamda da Kalenderî ve Bektaşî adıyla bilinen dinî mistik oluşumlar için de bu adı kullanmışlardır (15-16). Şu halde bu kavramın tek başına bir yapıya işaret ettiği şeklindeki kullanımı, Osmanlı döneminde var olan bu ve diğer sûfî oluşumların anlaşılması hakkında bazı sorunlara yol açabilecektir. Böylece bir çok farklı mezhep ya da tarikat, bugünün küçük hesapları yüzünden, tanınamaz ve anlaşılamaz hale gelebilecektir. Netice olarak da Alevî-Bektaşîlerin bu kavramı tek bir kitlenin adı imiş gibi topluma sunma haklarının olmadığını hatırlamak gerekmektedir. 

Alevîlik-Bektaşîliğin Diyanet’te temsil edilip edilemeyeceği ise kitapta incelenen başka bir konudur (69-94). Günümüzde bazı Alevî çevrelerce sıklıkla dile getirilen bu husus, tartışmaya oldukça açık bir noktada yer almaktadır. Bunun Alevîler'in taleplerinin ne ve nasıl olacağı gibi konulardaki isteklerinin netleşmemesiyle birlikte daha başka sebepleri de vardır. Mesela İslam dinin, Hıristiyanlığın aksine, ruhbanlığı ve ruhban sınıfını kabul etmediği, bu yüzden de din işlerinin Allah’ın yetkisini temsil eden bir sınıf ya da bir kuruma verilmesinin mümkün olmayacağını belirtmek gerekir. Aslında din işlerini düzenlemek ve kontrol etmek üzere oluşturulan her hangi bir kurumun, dini temsil ettiğini iddia etmek mümkün bile değildir. Yani ne Diyanet'in ne de başka bir kurumun böylesi bir yetkisi zaten yoktur. Diyanet meselesi ile ilgili olarak Avrupa’da yaşayan Alevî-Bektaşî vatandaşlarımızın orada gördükleri din-devlet ve toplum arasındaki ilişkiyi kendi ülkelerinde de görmek istemelerini anlamak gerekmektedir. Ancak toplumların kültürel arka planlarının iki farklı dine dayalı olduğu, farklı birer kültürel mirasa sahip oldukları ve birbirleriyle kıyaslanamayacak ekonomik, siyasi ve toplumsal desteği kullandıkları gerçeğini de hatırlamakta fayda vardır. Alevîlerden bazı kesimlerin zaman zaman kendileri hakkında iddia ettikleri, "sevgi, kardeşlik, eşitlik ve saygıya dayalı bir toplumsal barış, bütünlük ve huzurun teminatı" olmalarını, neden Türkiye'de oluşturmaya çalışmasınlar ki? Çözüm aramak yerine sürekli olarak Sünnî kesimi suçlayıp "onlar bize dirlik vermediler" demeleri ne kadar sorunu çözebilir? Kaldı ki, günümüzdeki mevcut olan Alevî-Bektaşî kurum ve kuruluşları arasında bile yeterli bir bütünlük ve birliktelik de sağlanabilmiş değildir. Birbirlerini suçlamak yerine Alevîlerin, hem kendi içlerinde hem de Sünnî kesim içinde, beraberce yaşama kültürünü geliştirmeyi denemeleri daha da faydalarına olacaktır. Alevîliğin bu günkü hali ve dile getirilen talepler doğrultusunda, Diyanet'te temsil edilmesi bir takım yasal engeller yüzünden de mümkün değildir. Öncelikle yasalara göre böylesine bir talebi dile getirebilmek için, her hangi bir azınlığa mensup olmak gerekmektedir. Oysa Alevî'ler dinî ya da etnik bir azınlık olmayıp, Müslüman'dırlar ve diğer Sünnî Müslümanlar gibi bu ülkenin asıl sahiplerindendirler. Öncelikle ülkemizdeki azınlıkların Rumlar, Ermeniler ve Musevîler olduğunu, bunun Lozan anlaşmasıyla tespit edildiğini hatırlamak gerekmektedir. Öte yandan uygulanmakta olan laiklik anlayışının öteki ülkelerdeki ile aynı olmadığını, daha çok Türkiye'ye özgü olduğu da hatırlamak gerekmektedir. Bu anlayışın bir sonucu olarak; herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sepelerle, her hangi bir ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu, hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınmayacağını da hatırlamak gerekmektedir. Şayet Diyanette var olan bu yapı değiştirilmek isteniyorsa, din hizmetleri işini sivil örgütlere bırakmayı ve devletin dışında bir yapılanmayı savunmak mümkün olabilir. Oysa tekke ve zaviyelerin kapatılması kanunu yürürlükte olduğu sürece, hiçbir tarikatın ya da dinî kurumun, tekke ve zaviye görevi gören mekânlar açması yasal değildir. Aynı şekilde Diyanet'in yetki ve sorumluluk alanlarını belirleyen kanunlar; bütün siyasî görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışmayı ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanunda belirtilen görevleri yerine getirmek şeklinde tanımlandığı için Alevî ve Bektaşîlerin kendilerine herhangi bir ayrıcalık tanınmasını beklemeleri doğru değildir. Bu kurum ister Sünnî olsun ister Alevî, bütün Müslümanların hizmetini yerine getirmek üzere kurulduğuna göre, inananlar arasında her hangi bir ayrıma gitmesi de doğru olmayacaktır. Özetle bu kurumdan, öyle ya da böyle mezhepçilik-tarikatçılık yapmasını beklemek yerine, bütün Müslümanların lehine olacak çalışmalar yapmasını beklemek gerekmektedir. Bu noktada pratik bir örnek olmak üzere, bünyesinde büyük miktarda paraları da barındıran bir vakfa sahip olan böylesi bir teşkilat, bu kaynağını kullanarak, Müslümanlığın temel ve vazgeçilmez kaynağı olan Kur'an'ı Kerim'i, isteyen herkese, her hangi bir ayırım gözetmeksizin, dağıtma görevini üstlenebilir. Öyle sanıyoruz ki, bu talep yerine getirilemeyecek bir istek de değildir. Şayet Alevîler Diyanet'in daha verimli olmasını istiyorlarsa, bunun gibi yapıcı teklifleri daha çok gündeme getirebilirler. Diyanet İşleri teşkilatının hâlihazırdaki yapısı ile Türkiye'deki Müslümanların ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kaldığı da bilinen bir husustur. Bu noktada Diyanet'ten bir şey istenilecekse, o da; din hizmeti alanındaki çalışmalarının kalitesini artırması, belli bir mezhebin sözcüsü gibi davranmak yerine, Kur'an'da anlatılan ve Hz. Peygamber dönemindeki din anlayışının hâkim olduğu bir Müslümanlığın hizmetçisi gibi çalışmasını beklemek olmalıdır.           

Alevîlik-Bektaşîlik konusu ile ilgili olarak tartışılan meselelerden birisi de "zorunlu din öğretimi" meselesidir (95-114). Bu noktada taraftarları arasından bu oluşumun eğitiminin kendi istekleri doğrultusunda, resmî kurumlarda yer alması gibi teklifler gündeme getirilmektedir. Oysa bu teklifin içinden çıkılması mümkün olmayan birçok problemi içinde barındırdığını hatırlamak gerekmektedir. Mesela bu tip bir uygulama Türkiye için, Sünnî-İslam Din Dersi, Şiî-İslam Din Dersi, Hanefî-İslam Din Dersi, Şafiî-İslam Din Dersi, Alevî-İslam Din Dersi ve Mevlevî-İslam Din Dersi gibi daha uzayabilecek bir listesinin oluşumuna yol açabilecektir. Oysa din eğitim ve öğretimi resmi okullarda verilir ve cemaat, mezhep veya her hangi bir doktrine bağlı kalınamaz. İşte bu realite Alevî-Bektaşîlerin bu konudaki taleplerinin çıkmazına işaret etmektedir. Öte yandan Türkiye ve çoğu İslam Ülkelerinde her ne kadar namaz ve orucun bazı uygulama ve pratikleri Hanefî mezhebine göre verilmekte ise de, bu o dersi Sünnî bir ders yapmaya yeterli değildir. Namaz, oruç, hac ve zekât gibi ibadetler bütün mezheplerce kabul edilen, mezhepler üstü ibadetler cümlesindendir. Bunların pratikleri hem Hz. Peygamber, hem de Hz. Ali zamanında, hiçbir tartışmaya mahal bırakmayacak biçimde mevcuttur.          

Öte yandan Alevî-Bektaşîliğin resmî kurumlarda eğitim malzemesi olarak kullanılmasına, bu oluşumların kendi bünyelerinden kaynaklanan bazı engeller de vardır. Mesela tarikat ayinlerine çocuklar alınmamaktadır. Bunun anlamı, tarikat esaslarının çocuklara değil yetişkinlere verilmesi gerçeğidir. Bu takdirde Alevî-Bektaşî öğretilerinin ilköğretim okullarında zaten okutulmaya müsait olamayacağıdır (109). Belki de bu yüzden bazı Alevî çevreleri "zorunlu din eğitiminin toptan kaldırılmasını" talep etmektedirler. Bu teklifin kabulü ise yine birçok sorunu beraberinde getirecektir. Böylesi bir uygulamanın, Cumhuriyet'in ilk yıllarında denendiğini, devamında ise çözülmesi imkânsız birçok problemi getirdiğini hatırlamakta yarar vardır. Yeniden Alevîliğin devlet okullarında eğitim ve öğretim malzemesi olarak kullanılması konusuna dönecek olursak, görevi halkını bilgilendirmek olan devlet okullarının din öğretiminde, bir dinin alt gruplarına ve farklı yorumlarına eşit mesafede durmasını ve o dinin bizzat kendisinin eğitimini ve öğretimini temin etmesini isteyebiliriz. Din eğitiminin son derece hassas bir konu olduğunu ve ancak uzman kişiler tarafından verildiği takdirde olumlu sonuçlar alınabileceğini göz önünde bulundurursak, devletten bu işi hakkıyla yapabilecek elemanlar temin etmesini ve topluma iyi bir mezhep mensubu daha katmasını değil, aksine iyi bir insan yetiştirmeyi hedeflemesini bekleyebiliriz.           

Alevî-Bektaşîlerden bazı kesimlerin, devlet eli ile din eğitimine sıcak bakmamalarına, kendilerinin sahip olduğu "cemaatçi" yapının engel olduğunu düşünebiliriz. Meselenin bu noktasında insanın aklına şöyle bir soru gelmektedir: Tarikatın bir dedesi ya da babası tarafından, düzenlenen bir âyin-i cem sırasında veya bir musahiplik/düşkünlük toplantısında öğretilmesi gereken şeylerin, medeni okullarda, sıralarda, kara tahtada ya da kitaplarda, yerine göre sorgulanmak üzere nasıl öğretilecektir. Şayet hedeflenen düşünce bu ise, şunu hatırlatmakta fayda vardır: Yirmi birinci yüzyıl insanının dine bakışını, artık gurup ve cemaatlerin baskısı ya da kontrolü belirleyememektedir. Artık insanlar modern okullarda okudukları bilimle ters düşmeyen, aklın ve felsefenin verilerine aykırı olmayan din anlayışını öğrenmek istemektedirler. Özetle Alevî-Bektaşî çevreler, gizlisi saklısı olmayan bir din anlayışının, bilim kurumlarında, uzmanları eli ile öğretilmesi herkes için son derece önemlidir.          

III. Bölüm’de ise Kitapta "Din Anlayışındaki Farklılaşmalar ve Türkiye'deki Alevîlik Bektaşîlik" konusu da incelenmiştir. Eser, din ve mezhep olgusu ile mezheplerin ortaya çıkış sebeplerini, bunlardan; insan unsurunu, toplumsal değişmeyi ve dinî metinlerin anlaşılması ile ilgili sorunlara yer vermiştir. Bu noktada üzerinde durulması gereken en önemli husus, dinin ve mezhebin birbirinden ayrı şeyler olduğu, dinin ve siyasetin sıkı bir ilişki içinde olmasına rağmen birbirlerinden farklı şeyler olduğudur. Kitabın en orijinal taraflarından birisi, Alevî-Bektaşî geleneğinin temel dayanakları olan/olması gereken yazılı kaynaklar üzerinde durmasıdır. Görebildiğimiz kadarıyla, akademik çevrelerde onun kadar bu meseleye dikkat çeken az sayıda araştırmacı vardır. Bu konudaki çalışmalar daha çok sözlü geleneğe (şiir, gülbank, deyiş vb) yönelmişken, yazılı kaynaklarının önemine değinmek yeni bir açılım olarak kabul edilmelidir. Söz konusu oluşumlar her hangi bir yönlendirmeye maruz kalmadan kendilerini tanımak istiyorlarsa, kendi öz yazılı kaynaklarına müracaat etmekten başka çareleri yoktur. Kitabında yazar, Buyruklar üzerinde durmuş ve bazı tespitlerde bulunmuştur. Alevî-Bektaşî geleneğinin tek yazılı kaynaklarının Buyruklar'dan ibaret olmadığına işaret ederek; Cönknâmeler, Fütüvvetnâmeler, Velâyetnâmeler, Menâkıplar, Makâlâtlar, Tercümânlar, Adâb ve Erkannâmeler, Âyin-i Cem Risâleleri, Dîvanlar, Gülbenkler, ve Cabbâr Kulu gibi eserlerin de bulunduğunu haber vermektedir. Bunlara ilaveten Kenzü'l-Mesâib (Kumru), Hüsniye ve Hutbetü'l-Beyân gibi eserlerin Kızılbaş ve Bektaşîleri Şiîleştirmek için kaleme alınmış eserler olduğunu tespit etmektedir.             Buyruklar günümüzde Kızılbaş Alevîler arasında yapılan anketlerde Kur'an-ı Kerim ve Kumru kitabından sonra en çok okunan kitapların başında gelmektedir. Buyruk kitaplarının yazarının kim olduğu ve ilk kaynağının ne olduğu henüz aydınlatılmamış olsa da bu eserlerin XVI. asırdan itibaren yazıya geçirildiği tahmin edilmektedir. Bu eser içerisinde bazı farklılıklar barındırarak halk arasında; Menâkıb-ı Cafer-i Sadık, Tarikat-ı Cafer-i Sadık, Menâkıbu'l-Esrâr Behcetü'l-Ahrâr, Menakıbu Şeyh Safî, Şeyh Safî Buyruğu, Dürr-i Meknûn, Cafer-i Sadık Buyruğu ve diğer bazı adlarla da bilinmektedir. Öte yandan bu eserlerin bazı yabancı araştırmacıların iddia ettikleri gibi Kızılbaş Alevîlerin kutsal kitabı olmadığı (160-161), aksine inanç, ibadet ve ahlak konusunda uyulması gereken temel prensipleri içeren ilmihal niteliği taşıyan eserler olduğu bilinmelidir.          

Yazılı kaynaklarının değeri, yer yer Alevî-Bektaşî çevrelerin daha çok, okuma yazma bilmeyen, kitabî kültürden uzak kesimler olarak tanımlandığına şahit olmaktayız. Söz konusu çevreler ise haklı olarak, bu türlü iddialardan oldukça rahatsız olmakta ve yanlışlığını ispata çalışmaktadırlar. Hem samimi bir Alevî-Bektaşî olmak isteyen kardeşlerimizi üzen hem de konuyla ilgili bilimsel araştırma yapmak isteyen araştırmacıları yoran, Alevîlik hakkındaki yalan yanlış bilgilerin kökeninde, genellikle yazılı ve aslî kaynağına dayanmayan bilgi eksikliği yatmaktadır. Özellikle Alevîlik-Bektaşîliği kendi kaynaklarından değil de, ikinci el kitaplardan ya da batılı araştırmacıların kasıtlı olarak kaleme alınmış eserlerinden, bilimi siyasete ya da bazı hesaplara kurban edenlerin yazdıklarından öğrenmeye çalışanlar, yanlış sonuçlara varmaktadırlar. Öncelikle bilinmesi gereken şey; Avrupa ve oryantalizmin, sürekli farklılıkları öne çıkararak mevcut dinî toplulukları kendi menfaatleri doğrultusunda yeniden inşa etmeye çalışmakta olduğudur. Yazar yapmış olduğu bu çalışmasında, örnek olmak üzere, Kitâbu'l-Menâkıb ve Tezkire-i Şeyh Safî'nin günümüz Türkçesine çevirisini sunmaktadır. Sırf bu örneklere bile bakıldığında, Alevîlik-Bektaşîliğin kendi öz kaynaklarının, günümüzde tartışılmakta olan problemlerinden birçoğunu zaten çözmekte olduğu görülecektir.          

Sonuç olarak Alevîlik-Bektaşîlik hakkında bilimsel metotlarla yapılmış araştırmalar çoğalacak olursa, kültürel farklılıklarımızın nasıl birer zenginlik olduğu/olabileceği kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Öte yandan genelde tüm İslamî cemaat, tarikat ve benzeri diğer kurumların, özelde de Alevîlik-Bektaşîliğin, içinde bulundukları durum ve yaşadıkları sorunlar göz önüne alındığında, Kutlu’nun de dediği gibi, şöyle bir çıkarımda bulunmak zor değildir: “Artık doktrin merkezli din anlayışları günümüz insanını tatmin etmemektedir. İnsanlar daha özgürlükçü ve mezhepler üstü bir din anlayışına yönelmektedirler. Geçmişteki “cemaat dindarlığı”nın yerini "bireyselleşmiş dindarlık" almaktadır. Bunu temin edebilmek için de İslam'ın iki temel kaynağı olan Kur'an ve Peygamber'in sünnetine dönerek, İslam'ı mezhepler üstü bir bakış açısıyla anlamaya ve anlatmaya çalışmak gerekmektedir. Böylesine bir bakış açısını, hem Alevîlerin hem de Sünnîlerin, sahip oldukları dinî mirası, gelecek nesillere aktarabilmenin teminatı olarak görmeleri gerekmektedir.”

[1] Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Mezhepleri Tarihi Araştırma Görevlisi. skorkmaztr@gmail.com

Yorumlar - Yorum Yaz
Takvim
Saat