• Prof. Dr. Sönmez Kutlu
    • Prof. Dr. Sönmez Kutlu

Üyelik Girişi
Başlıklar
Site Haritası
Türkiye'de Selefî-Sufî Kutuplaşması Karşısında Üçüncü Bir Yolun İmkanı: Akılcı-Reyci Geleneğin İhyası (YENİ)

 

TÜRKİYE’DE SELEFİ-SUFİ KUTUPLAŞMASI KARŞISINDA ÜÇÜNCÜ BİR YOL: AKILCI-REYCİ GELENEĞİN İHYASI
 
 
Allah,  iyi ile kötüyü, faydalı ile zararlıyı, güzel ile çirkini ayırabilmesi için insanı akıl sahibi bir varlık olarak yarattı. İnsan, aklını kullanmak suretiyle inanır, Allah’ın yaratma amacına uygun olarak varoluş bilinciyle ve yaptıklarının bir gün hesabını vereceği şuuruyla (mebde ve meada uygun ) güzel, kaliteli ve hayırlı işler (takva/salih amel) yapar. Akıl aynı zamanda sorumluluk ve hayata değer katan ahlaklı olmanın kaynağıdır. Kur’an, inanç konusunda, ataların inancını ve uygulamalarını araştırmadan körü körüne benimseyenleri eleştirmiş; başka birisinin aklıyla hareket etmeyi ya da aklını başkasına teslim etmeyi doğru bulmamıştır.  Geçmiş dini geleneklerde olduğu gibi bölünüp parçalanmayı dini parçalama olarak görmüş, tefrika ve fitneye düşmemeyi ve cehaletten yüz çevirip düşünen, bilen ve akleden bir toplum oluşturmayı hedeflemiştir. İnsanların, soru sorma, sorgulama, eleştirme yeteneklerini geliştirerek düşünce dünyasını ve eylem dünyasını bir nizama sokmak istemiş, düşünce, inanç ve eylem arasında bir tutarlılık ve mantıklılığı yerleştirmeye çalışmıştır. Allah, müslümanları, siyasal, toplumsal ve dinî alanlarda işlerini planlarken ve yürütürken alanında uzman, ehliyetli ve liyakatlı olanlarla çalışmaya, sorunların çözümünde kendi aralarında fikirler üretmeye, bu fikirlerden en iyisini seçmek için eleştiriye ve tartışmaya ve ortak aklı kullanarak (şura) problemleri çözmeye çağırmıştır. Aklın en birinci görevi, mükemmel bir şekilde yaratılan ve yaratıklar arasında saygın bir yere sahib olan insanı, kendi onuruna ve haysiyetine yakışır güzel işler yapmaya yöneltip kötülük, günah ve çirkin işlerden uzaklaştırmasıdır. İslam, ahlaklı olmak, ortak değerleri paylaşarak birlikte yaşayabilmek için, şahsiyetimizi ve kabiliyetlerimizi geliştirmek ve sorunları tespit edip çözümler üretmek için akletme ve aklı etkin ve doğru bir şekilde kullanmayı önermiştir.
Müslümanlar, saltanat yönetiminin, dünyevileşmenin (sekülerleşme), etnik ayrımcılığın (şuûbiyye/asabiyyet), siyasî despotizmin ve hukuksuzluğun ortaya çıkardığı dinî, siyasî ve toplumsal sorunlarla ilk defa modern dönemde karşılaşmadılar. Hz. Peygamber döneminden bugüne kadar bunlar sorun olmaya devam etti ve onlarla baş edebilmek için Müslümanlar yeni yol ve yöntemler denediler. İslam düşünce tarihinde sorunlara farklı çözüm arayışları ve farklı yaklaşımların ilk tezahürlerine bireysel olarak sahabe ve sonraki kuşak (tâbiîn) döneminde, toplumsal tezahürlerine ise Emeviler ve Abbasiler döneminde rastlanan Zahirilik (Haricilik ve Hadis Taraftarları), Batınilik (Şiî ve Sufî irfancılık)[1] ve Akıl Taraftarlığı (Rey Taraftarları, Mürcie, Mutezile ve Maturidilik) yaklaşımları, dini anlama, anlatma, yorumlama ve yaşama konusundaki tarihsel bakış açıları olarak[2], farklı isim ve görünümler altında günümüzde de bütün canlılığıyla varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla Müslümanlar günümüzde yaşanan sorunların benzerlerini tarihte de yaşadılar. Birçok sorun ve çözüm yolu, şekil ve muhteva olarak belki farklıydı, ancak sebep ve sonuçları incelendiğinde birbirine benziyordu. Sadece bu sorunların çözümü için üretilen yöntem ve usuller, ya da paradigmalar, farklı isimler altında ve değişik biçimlerde kendini gösteriyordu.
Emeviler ve Abbasilerin ilk yüzyılındaki sorunları, özellikle de din-siyaset ilişkisi ve din toplum ilişkisini doğru çözümlemek, Türkiye’de dini düşünce konusundaki zihniyet sorunlarını ve kutuplaşmaları daha iyi anlayabilmek açısından son derece önemlidir. Çünkü bu zihniyetler, Cumhuriyet döneminde yaşanan sorunların çözümünde de kendisini şu ya da bu şekilde göstermektedir. Türkiye’de hayatın dinî, siyasî ve toplumsal alanlarda yaşanan sorunlar ve onların çözüm yollarına ve bunları üreten söylem ve zihniyet sahiplerine baktığımızda Emevilerin son dönemleri ve Abbasilerin ilk yüzyılları, özellikle Memun dönemi aklımıza gelmektedir. O zamanda iktidar mücadelesi, önce Kureyş’in iki büyük kabilesi olan Emeviler ve Haşimiler arasında, daha sonra Haşimilerin iki büyük boyu Taliboğulları ve Abbasoğulları arasında yaşanıyordu. Güçlü olan kabile iktidara sahip oluyordu. Ancak iktidarın meşrulaştırılması dinî argümanlarla yapılıyordu.
Abbasiler döneminde de hayatın dini, toplumsal, ve siyasi alanlarında oldukça önemli sorunlarla karşı karşıya kalınmış idi. Aslında Abbasiler Kureyş’in Haşimî kabilesinin Abbasî kolundan geliyordu. Emevî-Haşimî çekişmesinin bir sonucunda iktidara ihtilal ile gelmişlerdi. Zâhirî, Aklî ve Bâtınî zihniyetler Abbasilerin ilk yüzyıllarına da damgasını vurmuştu. Örneğin Memun döneminde Talibî-Abbasî asabiyet kavgası ve iktidar mücadelesinde, Talibiler adına hareket eden Şiî-Bâtıniler, Hermesçilik ve Maniheist gnostisizmden beslenmekteydiler. İlk üç neslin dinî tecrübesini aktaran metinlerin zâhirine sıkı sıkıya bağlanan Ahmet b. Hanbel, Hadis Taraftarları’nın ön saflarında yer aldı. Bu iki söylemin yanı sıra sorunlara akıl yoluyla çözüm arayan Ebû Hanife’nin etrafında oluşan Rey Taraftarı/Akıl Taraftarları (Ashabu’r-Re’y) ve aklî söylemle sembolleşen Mutezile vardı. Siyaset, (Memun,  Mutasım ve Vasık dönemleri) en azından Mütevekkile kadar (216/831-232/846), bu üç gruptan üçüncüsünü din politikasında öne çıkarmak istedi. Özellikle Memun dönemi, bunun en tipik örneği idi. Abbasiler Şiî irfancılık ve Hadis Taraftarlığı’nın Zâhirî söylemiyle mücadele edebilmek için aklî söylemi seçmiş idi. Söylendiğine göre Memun rüyasında Aristo’yu görmüş ve Aristo kendisine “iyilik ve güzellik”i bilmenin yolu olarak önce aklı, sonra şeriatı ve sonra toplumu önermiş idi.
Memun, Şiî irfancılığı ve Hadis Taraftarlığının savunduğu Zâhirilik ile mücadele edebilmek için Dâru’l-Hikme’yi açtı.  Reyci Hanefî alimleri ve Mutezilî mütekellimleri destekledi. Onlardan bir kısmına  resmî görevler verdi. Devletin fıkıh ve kelam geleneğini onlara teslim etmek istedi. Memun döneminde Bağdat, İslam dünyası tarafından yakından takip ediliyordu. Olup biten tartışmalar diğer bölgelerde de yankı buluyordu. Sonuçta birinci derecede tehlike olarak gördüğü Şii-İrfancılığı ortadan kaldırma politikası ile meşgul iken karşısına ondan daha güçlü başka bir kesimi Zâhirî din anlayışı savunucularını buldu. Zâhirî-Hanbelî zihniyet, Ehl-i Sünnet’i kuşatmaya çalıştı. Batınî zihniyet Sünnî kesimlerde çok sayıda taraftar edindi. Eşarî’nin de katılmasıyla Sünnî İrfancı söylem güçlenmeye başladı. Memun’un ile başlayan yanlış din politikası, en büyük zararı İslam düşüncesinde reyci/akılcı kesime verdi. Alimleri işkence gördü, eserleri bidat ve sapık fikirler içerdiği iddiasıyla mahkum edildi ve böylece yasak yayın olarak görüldüğünden bize ulaşma imkanı bulamadı. Batınî ve Zahirî din söylemi, her geçen gün güçlenerek Müslümanların zihinlerini tasallutu altına aldı. Kelam, Felsefe ve Akılcılık, haksız itham ve saldırılara maruz kaldı.  Sufiliğe ve Zâhirî anlayışa yakınlaştıkça meşruiyet kazandı, uzaklaştıkça saldırıya uğradı.
Dinî bilginin oluşturulmasında ve dini sorunların çözümünde akla, akıl yürtmeye önemli bir nüfuz alanı tanıyan ve diğer bilgi kaynaklarının verilerini kontrolde aklı yetkili gören Akılcılığın/reyciliğin zayıfladığı dönemlerde, “dinin ana metinleri olan âyet ve hadislerin anlaşılması konusunda zâhir mânanın”[3] esas alduğunu iddia eden Zâhirî söylem ile “bilgi kaynağının keşif ve ilham olduğunu savunan”[4] İrfanî söylem arasındaki mücadele ve rekabetin arttığını görmekteyiz. Öyle ki, Zâhirîlik ve ve İrfanîlik arasındaki bu çekişme, kökleri reyciliğe dayanan Hanefî-Maturidî çevreleri de etkiledi. Zahirî zihniyet ile Batınî zihniyet kutuplaşması, Osmanlı’da katı Hanefî Kadızadeliler-Halvetî tarikatına mensup Sivasiler arasındaki tartışmalara yansıdı. Kadızadeliler arasında da Sufiliğe mensup olan kimseler vardı. Ancak bunlar, Anadolu’da etkili olan İbn Arabici ve Melami sufiliğe mesafeli davranan zahid Hanefilerdi. Bu tartışmalar karşısında Nakşibendilik içinde, medrese geleneğindeki zahirî ilimlerin eğitiminin de etkisiyle İbn Arabici damara karşı çıkan ve onun fikirlerini savunanlar şeklinde bir ayrışma oldu. Bazı Halidi Nakşibendiler, Vahdet-i Vücud fikrine ve aşırı batınî tevillere karşı çıkarak Zâhiri zihniyete kaymaya başladı. Mahmud Erol Kılıç Nakşibendilik içerisindeki bu farklılaşmaya şu şekilde dikkat çekmektedir:
            “Bu arada dini düşünce tarihimizde zahiri ilimler-batıni ilimler irtibatı keyfiyetinin mücessem hali olan Tekke-Medrese münasebetlerinde çok mühim bir rol oynayan Nakşi tarikatının ulema indindeki hüsn-ü kabulü de dikkat edilmesi gereken bir noktadır. Fakat bu hassas denge bazen bir tarafa kaçabildiği gibi bazen de diğer tarafa kaçabilmiştir. Tam demek istediğimiz bu noktada II. Mahmud'un Bektaşi tekkelerini kapatırken bir diğer uç gördüğü Nakşiyye'nin Halidiyye kolu şeyhlerini de Doğuya sürdüğünü unutmayalım. Çünkü yukarıda da göstermeye çalıştığımız gibi Fusus okuyan, Mesnevi okutan İstanbul Nakşi şeyhlerinin yanı sıra daha çok taşradan gelen bazı Halidî şeyhlerinin medreseli edasıyla bunları tenkit ve hatta tekfir etmeye başlamaları huzuru kaçırmaya başlayınca devlet bu tedbiri almıştır. Günümüz Nakşi geleneği ise sanki ilk dönem mümessillerinin neşvesine biraz uzaklaşmış bir görüntü arz ediyorlar. Medrese adeta Tekkeyi yok etmiş gibi duruyor. … Tevhid sohbeti yapılmayan yer hakikat de “tarikat” adını alamaz. Bir “cemaat” olur. Bir sosyal grup olur.”[5]
Zâhirî ve Batınî çekişmesi, 18. ve 19. asırlarda Tatarlar üzerinde de etkili olmuş,  Hanefileri Kadimciler ve Cedidçiler olarak ikiye ayırmıştır. Sufiliğin doktrinine ve uygulamalarına karşı duran ve Osmanlı Devlet’ine isyan eden Muhammed b. Abdilvehhab ve taraftarlarının ortaya çıkmasıyla Zahirî ve Bâtınî kutuplaşma, Sufî tarikatlar ile Vehhabiler arasında karşılıklı tekfire varan mücadeleye dönüştü. Bu hadise Osmanlı hakimiyetindeki İrfancı çevreleri Vehhabiliğe karşı tek vücud yaptı. Osmanlı topraklarında ve dışında yaşayan pek çok tarikat şeyhi tarafından İbn Teymiye, Muhammed b. Abdilvehhab ve Vehhabiliğe karşı onlarca reddiye yazıldı.[6]
Zahirî ve Batınî anlayış, medrese-tekke anlaşmazlıklarına da yansıdı. Bu ikisi arasındaki rekabet, Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıç döneminde yaşanan Tevhîd-i Tedrîsât ile tekke ve zaviyelerin lağv edilmesi gibi köklü değişimlerde ya doğrudan veya dolaylı yollardan kendisini göstermeye devam etti. Sufiler, medreselerin kapatılmasına, medreseliler tekke ve dergahların kapatılmasına olumlu baktı. Osmanlı döneminden başlayarak Türk toplumunu iyice kuşatan Bâtınî anlayış, Cumhuriyetin ilk yıllarında Hanefî-Maturidî çevreleri, Nakşibendilik ve Nurculuk yoluyla kontrol etmeyi sürdürdü. Nakşibendîliğin Halidî şeyhlerinden Ziyâüddin Gümüşhânevî ve Zahid Kotku, kendilerinin Maturidî geleneğinden geldiğini göstermek için Ehl-i Sünnet İ’tikadı adıyla eserler yazdılar. Bu eserlerde İmam Maturidî’nin eserlerine doğrudan atıf yapmadılarsa da Maturidilerin eserleri üzerinden bu mezhebi savundular. Muhtemelen Vahdet-i vücûd anlayışına daha açık olan Şafiî-Eşariliğe karşı, Hanefî-Maturidiliği sembolik olarak öne çıkarmak istediler. Nakşibendiler arasında medrese geleneğine bağlılık artıkça, tekke ve sufî geleneği zayıfladı. Bir bakıma Sufi kimliği sembolikleşti. Başka bir deyimle medrese geleneğinden gelen nasların ve metinlerin zahirine aşırı bağlılık, onların bir kısmını Zahirî söyleme yakınlaştırırken,  İbn Arabici Nakşibendiler arasında Bâtınî eğilimi artmırdı. Son zamanlarda artan Şiî-Selefî kutuplaşmanın da etkisiyle, medrese geleneği ağır basan Sufî çevreler Selefiliğe, melamî ve İbn Arabîci sufi çevreler ise aşırı Batınîliğe kaymaya başladı.
Cumhuriyet döneminde Zâhid Kevserî’nin şahsında bayraklaştırılan İslamcı söylem, hem Sufî-Bâtınî eğilimleri[7] hem de Zâhirî-siyasî eğilimleri içinde barındırmaktadır. Günümüzde tevessül, istiğase, istiane, ilham ve keramet savunusundan öteye geçmeyen İrfancı ve gelenekçi Hanefilik[8] bu çizgide devam etmektedir. Hanefiler arasında Hanefî-Maturidî çizgiyi devam ettiren ancak dini düşünced yenilenmeyi savunan bir kesim daha vardı. Bunların en meşhurları arasında Abdünnâsır Kursavî(1812)[9]Şihâbuddîn Mercânî(1889)[10]Ahmed Cevdet Paşa(1895), Muhammed Abduh (1905), İsmail Gaspıralı (1914)Alimcan Bârûdî(1921)Seyyit Bey(1925), Rızâeddîn Fahreddîn(1936)[11], Ziyâeddîn Kemâlî(1942)[12], Musa Carullah (1949)[13], Mehmet Akif Ersoy(1936), Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (1942), İsmail Hakkı İzmirli (1946) ve Yusuf Ziya Yörükân (1954) bulunmaktaydı. Bu şahsiyetler,  akılcılık ve yenilenme vurgusu ağır basan Cedîdcilik[14]  veya Yenilikçilik yanlısı olanlar tanındılar. Türkiye’de Zâhiriliği, Batıniliği veya Akılcılığı/Yenilikçiliği benimseyen bu üç  kesim arasındaki rekabet, bugün de devam etmektedir.
 Zâhirî ve Bâtınî zihniyeti benimseyenler, Akılcıları (Cedidcileri/Yenilikçiler) akla ve Kur’an’a müracaat etmeleri ve dinî düşüncede yenilenmeyi, kelam ve klasik fıkıh kitaplarını tenkid süzgecinden geçirmeyi savunmaları ve sufiliği eleştirmeleri veya ona mesafeli durmaları dolayısıyla modernist, reformist, oryantalist ve mezhepsizler olarak damgalamaktadır. Bu noktada Kadimci Hanefilik (Zâhirilik) ve İrfancı Hanefilik akılcı damara karşı birleşmiş görünmektedir. Bu eğilim Nakşibendiliğe mensup cemaatler arasında güçlü bir tabana sahiptir. Bu kesimler, İrfancı/Bâtınî söyleme kaymış Hanefî fıkıh kitaplarına ve metinlere mahkum olmuş, Ebû Hanife’nin akılcı ve reyciliğinden habersiz sözde Hanefilerdir. Medreseliler arasında yaygın olan ve  fıkıh geleneğine teslim olmuş Zâhid Kevserî’nin başını çektiği Kadimcilik, Türkiye’de Zâhirilik ve Bâtınilik arasında gidip gelen Hanefî tarzını temsil etmektedir. Cedidçilik ise, cumhuriyet, milliyetçilik, milli irade, laiklik ve demokrasi gibi insani değerleri İslamî değerlerle uzlaştırmaya çalışan fikrî ve felsefî bir hareket olarak var olmaya çalışmaktadır.
Hilafetin kaldırılması, Şeri hukukun ilgası ve Laikliğin benimsenmesiyle birlikte Türkiye’de dinî düşüncede önemli kırılmalar ve değişimler yaşandı. Bazı kesimler, bu değişimleri dinsizlik olarak yorumladı. Cumhuriyet’in kurucu kadrosu hukuk ve siyasette dinin etkinliğini azaltmak ve Osmanlı’dan devralınan İrfancı ve Zâhirî din anlayışıyla mücadele edebilmek için pozitivizmin din eleştirilerini kullandı. Bunun resmî din politikasına dönüşmesi Türkiye’de kutuplaşmanın taraflarını yeniden belirledi. Bir tarafta pozitivist anlayışa yönelen ve dinî özgürlükleri kontrol altına almak isteyen Katı Laikçiler, diğer tarafta onların baskılarından mağdur ve mazlum durumuna düşmüş Katı Muhafazakar veya Siyasal İslamcılar vardı. Bu kutuplaşma Sufî-İrfanî söylemi savunanlar ile Zâhirî gelenekçileri Pozitivizm, Laiklik ve Kemalizm aleyhtarlığı noktasında birleştirmekteydi. Cumhuriyeti döneminde, pozitivist ve katı laikçi politikalara uygun olarak dünyevileşme tezahürleri, ulusalcılık(asabiyet), dini yaşam ve özgürlükler üzerindeki baskılar ve yasaklar, tıpkı Abbasiler döneminde olduğu gibi, Bâtınîliğin/irfanîliğin ve Zâhirî/şekilci anlayışın güçlenmesiyle sonuçlandı. Bu baskı ve mihne dönemi,  İrfanî/sufî söyleme sahip kimseleri, kendilerini gizlemeye ve farklı ortamlarda farklı kimliklerle var olmaya sevk etti. Bu durumdan kurtulmak için, devleti ve onu yöneten kadroları ele geçirmeyi ideolojik bir hedef olarak belirlediler. Devleti iyi yönetilmesi gereken bir kurum olarak değil fethedilmesi gereken bir düşman olarak algıladılar. Tarikatlar ve dinî cemaatlere mensup İslamcıların hemen hemen tamamı evrim veya devrim yoluyla devleti ele geçirmeyi ve halifeliğe dönmeyi fikri sitemlerinin öncelikleri arasına koydular.
1950’lerden itibaren Türkiye’nin toplumsal tabanında ve dinî düşüncesinde etkili olmaya başlayan yeni aktörlerden Nakşibendilik kökenli Süleymancılar, Erenköy Cemaati, İsmailağa Cemaati, Işıkçılar, İskenderpaşa Cemaati, Nurcular ve Menzilciler ile Mevleviyye, Uşşakiyye, Rifaiyye, Melametiyye, Halvetiyye, Bektaşiyye ve Kadirileri gibi Sufî yapılanmaların tamamı, keşif ve mükaşefe yöntemini benimsemiş Bâtınî din söyleminden besleniyordu. Bu İrfancı söyleme mensup olanların bir kısmı kendisinin Hanefî-Maturîdî olduğunu iddia etse de, Hanefilikle ilişkileri fıkhî uygulamaları taklid düzeyini geçmemekteydi. İmam Mâturîdî ile ilişkilerine gelince, bütünüyle semboliktir. Bu kesimlerin akıl, kelam ve felsefe aleyhtarlığı yapmaları, içtihad ve tecdide karşı çıkmaları,  İmam Ebû Hanife ve İmam Mâturîdî akılcılığından ne kadar uzaklaştıklarını açıkça göstermektedir. Bu sebeple bazı Nakşibendilerin Kevserî üzerinden Hanefilik ve Maturidilik savunuları da sahici değildir. İmâm Mâturîdî ve Kevserî’nin görüşleri arasında yapılacak küçük bir mukayese, bu ikisi arasındaki uçurumu ortaya koyacaktır. Kevserî’nin fıkıh, tasavvuf ve kelamî görüşleri[15] İmam Mâturîdî’nin din-şeriat ayrımı, diyanet-siyaset ayrımı, içtihad ile nesih ve ilhamı bir bilgi kaynağı kabul etmeme gibi temel fikirleri ile çelişmektedir. Kevserî’nin “Mâtürîdiyye’ye mensup”[16] veya  “XX. yüzyılın Mâtürîdiyye müceddidi”[17] olarak takdim edilmesi onun temsil ettiği anlayış ile uyuşmamaktadır.
İrfancılar tarafından Osmanlı döneminde Selefiliğe ve Vehhabiliğe karşı  yazılan eleştiriler Cumhuriyet döneminde bu iki çevreye gösterilen tepkilere de kaynaklık etti. Bu eserlerde Selefilik ve Vehhabilik Ehl-i Sünnet dışı kabul edildi ve Selefiyye ile Selef-i Salih birbirinden ayrılmak istendi. Örneğin Nakşibendi Şeyhi Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî’nin Câmiu’l-Mütûn adlı eserini Türkçe’ye çevirip Ehl-i Sünnet İtikadı adlıyla 1980 yılında yayımlayan Bedir Yayınevi, muhtemelen Nakşibendî çevrelerde Arap dünyasındaki Selefî ideolojinin etkisini azaltmak için, bu konuyla ilgili şöyle bir “Tenbih ve Uyarı” koydu:
“Aziz Müslüman! Bil ki, itikad ve amelde yegâne hak yol Ehl-i Sünnet ve cemaat yoludur. Bu yol Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizle ashabının (radıyallahu anhum ecmaîn) mübarek yoludur. … İtikadda ehl-i sünnet mezhebinin iki büyük imamı vardır: İmam Eş'arî ve İmam Matüridî. Bu iki imam, Sünni Müslümanların inanç önderleridir. Cenab-ı Hak her ikisinden ve onların yolundan giden âlimlerden razı olsun. Daha sonraları «Selefiye» denilen hatalı bir mezhep çıkmıştır. Bunun kurucusu İbn Teymiye'dir. Devam ettiricileri de Muhammed İbn Abdülvehhab, Cemalüddin Afgani, Muhammed Abduh, Reşid Rıza gibi gayr-ı muteber eşhastır. «Selef-i Salihîn» ile «Selefiye Mezhebini» birbirine karıştırmamak gerek Birinciler ehl-i sünnetin öncüleridir, ikincisi ise ehl-i bid'attendir. Zamanımızda İslam dünyasında gerek itikad gerekse amel ve furuât sahasında hayli bozuk mezheb ve yol türemiştir. Bellibaşlıları: Selefiye, Vehhabiye, Lâ-mezhebiyye (Mezhepsizlik mezhebi), Mezhepleri telfîk (hükümleri ve kolaylıkları birbirine karıştırma), Dinde reformculuk, Humeynicilik gibi bid’at yollardır. Aklı başında her Müslümanın bu sapıklıklardan uzak durması ve ehl-i sünnet mezhebine sımsıkı yapışması gereklidir.”[18]
Nakşibendî Bedir Yayınevi çevresi, Selef-i Salih’in söyleminden vazgeçmedi, ancak Selefiyye’yi tehlikeli gösterdi. Bu uyarılar, muhtemelen Nakşibendilik içerisindeki batınî (tekkeli) ve zahirî (medreseli) çekişmesinin varlığına binaen yapılmış idi.  
Cumhuriyet döneminde tarikatların yasaklanması, tekke ve dergahların kapatılması, kaldırılan bu kurumlardan geriye kalan boşluğu dolduracak yeni kurumların konulamaması, bu yapıların yok olacağını beklentisini boşa çıkardı ve aksine tarikatları daha da güçlendirdi. İleri gelenlerinin hukukî ve yasal takibe tabi tutulmaları, zulme ve ikenceye uğramaları onları mensupları gözünde kahramanlaştırdı. Geleneksel dergah ve tekke yapılanmasını kaybeden tarikat çevreleri, modernitenin getirdiği yeni örgütlenme biçimlerinden dinî cemaat örgütlenmesine, dernek, vakıf ve sendikalaşmaya yöneldiler veya çok partili döneme geçişle birlikte siyasi örgütlenmelerin içinde yer almaya ya da onlar üzerinden siyasette etkili olmaya çalıştılar.  Bu durumda tarikat ve dinî cemaatler,  günümüzde Müslümanların dindarlığını (ve ahlakını) güzelleştirme çabasından ekonomik çıkar ilişkisine, siyaset projesine, sosyal örgütlenme modeline dönüştü. Kendilerinden menkul kutsal makam ve otoriteler ihdas edildi, nev-zuhur kutsallıklar ve onun üzerinden dünyevî projeler ortaya çıktı.”[19] Bir kısmı, tarikatların yasak olması ve yasal takibata uğrayacağı endişesiyle tarikat ismini kullanmamaya özen gösterdi. Örneğin Bâtınî anlayışı benimsemiş olan Said Nursi, “zaman tarikat zamanı değil cemaat/hakikat zamanı” diyerek etrafındakileri Nur Şakirtleri veya Nur Cemaati olarak isimlendirdi. Zamanla Cemaat kavramı, Nakşibendilik kökenli Süleymancılar, Erenköy, İsmailağa, Işıkçılar, İskenderpaşa ve Menzilciler ile Mevleviyye, Uşşakiyye, Rifaiyye, Melametiyye, Halvetiyye, Bektaşiyye ve Kadirileri kapsayacak şekilde ve Cumhuriyet ideolojisine karşı olmayı ima edecek şekilde kullanıldı. Bunlar, dergah ve tekkesi olmayan, faaliyetlerini cami merkezli alenî veya cami dışında gizli sürdüren sufî yapılardı. Cumhuriyet döneminde yeni bir forma giren bu cemaatlerden pek azı müstesna, hemen hemen tamamına yakını, kişileri kutsallaştırma, gizli ve ilahî bilgiye sahip olma, şeyhi ile Resulullah arasında soy bağı kurma, Ehl-i Beyt’en olma, mehdi ve mesih bekleme, tevessül, rüya, istihare ve ilhamlara kutsiyet yükleme ve onlarla hareket etme, şifahi kültürden beslenme, şahıslar etrafında mit oluşturma, gavs, kutup ve ricâlü’l-gaybın dünyayı kontrol ettiğine inanma; akıl, kelam ve felsefe aleyhtarlığı; laikliği dinsizlik ve küfür olarak algılama, Demokrasi ve Cumhuriyeti İslam’a ters bir sitem olarak görme konusunda hemen hemen aynı görüşleri paylaştılar. Bâtınî ve İrfanî söylemi benimseyen Tarikatler arasında benimsenen ortak görüşleri kısaca şöyle özetleyebiliriz: Sufilik, nesepte devam eden bir Allah dostuna bağlanmaktır. Seyr-i süluku onunla gerçekleştirmektir. Doğru bilgiye ulaşmanın yolu keşif ve mükaşafedir. Nasların zahir ve batını vardır. Kelam ve felsefe İslami bilim değildir. Dinde aklı kullanmak dini tahriftir. Farabi ve İbn Sina gibi flozoflar, bazı görüşleri dolayısıyla küfre düşmüştür. Ehl-i Sünnet’in kurucu unsuru, irfandır. Tevessül, vesile, istğase, istiane ve Rabıta caidir. Kuran ve Sünnet’te dayanakları vardır. Evliyanın ilham ve kerameti haktır.  İbn Teymiye ve Muhammed b. Abdillah Ehl-i Sünnet’ten değildir. Şia, Hz. Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ı gasıp olarak görmeleri ve bazı Şiilerin onları tekfir etmeleri dolayısıyla sapıktır. İçtihad kapısı kapalıdır. Tarikat şeyhlerini masum gibi gösterme, kutsama söz konusudur. Selef ve selef-i Salih ittiba iddiası vardır. Ancak Selefiyye ve Vehhabiyye sapıklıktır. Mürşidi Kamil, Kutbu Azam, Rehber, Mürid, Mürşid, İnsanı Kamil gibi kavramların kaynağı İslamidir. Hz. Peygamberin, Şehitlerin, Sıddıkların ve evliyanın şefaati haktır. Ölülerin arkasından Kur’an okunur. Rabıta, Tevessül, Himmet, Şefaat, imtidat ve İstiane dinen caizdir. Evliya, gaybı bilir. Selefilik mezhepsizliktir. Modernizim, Yenilikçilik, dini düşüncede ıslahat ve reform, dini tahriptir. Mezhepsizlik, dinsizliğin köprüsüdür. Bir mezhebe bağlılık esastır.
Tarikatlar ve dinî cemaatler arasında bazı kesimler, milliyetçiliğe kavmiyetçilik ve ırkçılık derken, kendi etnisitelerini İslamcılık ve ümmetçilik kisvesi altında savunmaktan geri durmadılar. Bu dinî gruplar, şehirleşme sürecinde zayıflayan veya tehdit altında olan kişilerdeki ailevî, millî ve mezhebî aidiyetler yerine, onlar için güven ortamı oluşturacak cemaat mensubiyetini öne çıkardılar. Baskı, zulüm ve işkencelere maruz kalan bu cemaatlerden bazıları, kendi içlerindekiler faklı, başkalarına farklı davrandılar; gizli örgütlenmenin getirdiği hâlet-i ruhiye ile dinin temel esaslarına, haram ve helallerine ters olan bazı inanç ve uygulamaları meşrulaştıran bir cemaat ahlakı veya fıkhı oluşturdular. Bu yolla, itikadı, siyaseti ve toplumun amelî hayatını kontrol altında tutmaya çalıştılar. Daha önce mağdur iken kendisine yapılanların daha fazlasını düşman addettikleri kişilere veya kesimlere yaptılar. Kemal Sayar, bu psikolojik süreci şu şekilde açıklamaktadır:
“Geçmişin mağdur  ve madunlarını, oynadıkları iktidar oyununda bekleyen en büyük tehlike, giderek, bir zamanlar kendilerine  düşman saydıklarına  benzemeleridir. Dil acımasızlaşıyor, yöntemler ahlaksızlığın dibini buluyor, amaca ulaşmak için her yolun mubah kabul edildiği yeni bir kötülük dili galip geliyor. Böylesi bir ortamda çocuklarımıza ve gençlerimize din ve maneviyatın dilinden söz etmek çok zorlaşıyor. İktidar oyunu on yılların kültürel emeğini berhava ediyor, iyilik ve güzellik adına söylenmiş olan bütün sözleri havada bırakıyor.”[20]
Cumhuriyet ideolojisi, baştan beri gelenekçi medrese zihniyetine damgasını vuran Zâhirî din söylemi ve halk dindarlığında baskın olan İrfanî din söylemlerinin önünü kesmeye çalıştı. Pozitivist bakış açısını güçlendirerek, baskıcı laikliği kullanarak onları kontrol altında tutmak istedi. Siyasî iktidarların ihtilal dönemlerinde ve sonrasında cemaatler üzerindeki baskıyı artırması ve hukuku atlayarak keyfi uygulamalara baş vurması, Zâhirî ve İrfancı din söylemin hayatın çeşitli alanlarındaki etkisini daha fazla artırmasına sebep oldu. Çok partili dönemde, sağ iktidarlar bu tarikatlar ve cemaatler ile yakın ilişkiler kurdular. Bazı cemaatler, maddî menfaatlerini koruyabilmek ve iktidarın nimetlerini paylaşabilmek için sağcı partilerle işbirliği yaptılar. Hatta bazen devleti iktidarla birlikte yönetmeye kalkıştılar. Siyasette, bürokraside ve ticarî sektörde büyük imkanlar elde ettiler. Gerek İrfanî anlayışı gerekse Zâhirî gelenekçi anlayışı benimseyen kesimler, daha sonra siyasal İslamcı cephelerle veya partilerle birlikte hareket ettiler. 
Türkiye’deki 1970’li yıllarda başlayan köklü siyasî, toplumsal ve kültürel değişimler, İslamcı tabanda önemli kırılmalara sebep oldu. Batınî unsurları bünyesinde barındıran Nurculuk, kendi içerisinde Okuyucular, Yazıcılar, Kırkıncılar, Fethullahçılar ve diğer gruplara ayrıldılar.  Sonuçta daha önce Katı Laikçiler karşısında tek cephe olan İslamcı blok, “İran İslam Devrimi” ve “Selefi ideolojinin etkisiyle” Bâtınîliği (Sufiliği) benimseyenler ve Zahirî söylemi benimseyenler olarak ikiye ayrıldı. İkinciler, tarikatları, şeyhlerini, müritlerin şeyhe olan aşırı ihtiramlarını ve dünyadaki Müslümanların sorunlarından uzak kalmalarını,  münzevi hayatı seçmelerini, bidat ve şirki çağrıştıran uygulamalarını eleştirdiler.
Arap dünyasında güçlenen Selefî ideolojiden ve “İran İslam Devrimi”nden beslenen siyasal İslamcılık, Türkiye’deki cemaatlerin din algılarında önemli değişikliğe ve parçalanmaya yol açtı. Bu durum bazı kesimlerin daha siyasal bir dil kullanmasına, Türkiye dışındaki siyasal İslamcı akımlardan İhvân-ı Müslimîn ve Cemaât-i İslâmiye gibi yapılarla ilişki içerisine girmelerine, onların Türkçe’ye çevrilen eserleri üzerinden dinî-siyasal kimliklerini yeniden tanımlamalarına ve Bâtınî söylem ile aralarına mesafe koymalarına sebep oldu. Başlangıçta Sufî tarikatlardan büyük destek alan Milli Görüş hareketi, İslam dünyasında siyasal İslamcılığın yükselme eğilimine bağlı olarak Sufî söyleme karşı mesafeli durmayı tercih etti. Milli Görüş Hareketi’nin lideri Necmettin Erbakan ile kendi siyasî otoritesine boyun eğmeyen bazı tarikatlar arasında sorunlar başladı. Onun başkanlığını yaptığı Refah Partisi, 1990’lı yılların başında İrfaniliği benimseyen İskender Paşa Cemaati ile yollarını ayırma noktasına geldi. Milli Görüş, İslam dünyasında Siyasal İslamcılığın ve Selefi akımların kullandığı “cihad”, “beyat” ve benzeri terimleri, partinin günlük siyasî söyleminin parçası haline getirdi. İskenderpaşa Cemaati’nin şeyhi Esad Coşan, Necmettin Erbakan’ın konuşmalarında, cihattan sık sık bahsetmesi, kendisini “cihad emiri” olarak tanıtması ve bu cemaat  önderlerinden kendisine “beyat” etmelerini istemesine karşı çıktı. Bu tartışmalar, aslında Sünnî İrfancılığı ile Siyasal İslamcılık arasındaki farklılaşmanın ilk işaretleriydi. Bu sürecin en önemli yansımalarını Esad Coşan’ın meşhur konuşmasında Necmettin Erbakan’a yönelttiği eleştirilerde görmek mümkündür:
“Cihad yapıyoruz” diyor. “ Ben Cihad emiriyim” diyor. Muhterem kardeşlerim! Şu anda bir harp var mı Türkiye’de? Var mı? Yani harp yok, yani silahlı bir çatışma yok, irşat var, tebliğ var, talim var, hakkı söylemek var, çeşitli çalışmalar var. Cihad kafirlerle olur. Sen cihad yaptın mı kafirlerle?Afganistan’a gittin mi?Orda düşmana silah attın mı? Mersedeslere kurulup saltanat sürüyorsun. Yaptın mı cihat? Cihad emiri!Nerede cihad emirliği yaptın?  Yapmadın. Sadece nutuk attın. …  Bana biat etmeyen kendine din arasın” diyor. Yani insanlıktan mı çıkıyor? Yani sen nesin?” … Cihad literatürü ifade ediyorlar, cihad literatüründen coşan gönülleri Müslümanlar üzerne tevci ediyorlar. Öyle şey olmaz, cihad Müslümanlarla olmaz, Müslüman Müslümanla cihad etmez. … Cihadı methediyor, ediyor ondan sonra da “ En büyük cihad parti sandığında parti müşahidi olmaktır” diyor. Peki öyleyse, niye reye en çok ihtiyacıolduğu dönemde, hem de seni en son seçimde bile desteklemiş dergahla savaşa kalkıyorsun? Niye benim dergilerime, vakıflarıma, şahsıma savaş açmış durumdasın?”[21]
Cumhuriyet döneminde Bâtınî söylemi benimseyen Tarikatlar ile Zâhirî anlayışı benimseyenler arasındaki kutuplaşmanın ilk önemli örneği İktibas Dergisi çevresiyle yaşandı. Derginin sahibi ve kurucusu Ercüment Özkan’ın eleştirileri bu  konuda önemli ipuçları vermektedir. O, Zâhirî/Selefî söylem ile ilk  defa Hizbü’t-Tahrîr yoluyla tanışmış idi. Özkan, bu örgüt ile ilişkileri dolayısıyla bir süre hapiste kaldı. Çıktıktan sonra kendine özgü bir sitem kurmaya çalıştıysa da Selefiliğin etkisinden kurtulamadı. O, Sufî çevrelere sert eleştiriler yöneltti. Sünnî Batınîliğin en temel kavramlarından velilik, tasavvuf, hikmet, irfan, vahdet-i vücûd, zikir, tevessül, şeyhe beyat, rabıta, ilham ve keramet gibi kavramların ya İslam dışı din ve kültürlerden alındığı veya İslam’da var olanların asıl anlamlarından saptırıldıklarını iddia etti.  Türkiye’de tarikatların uygulamalarının hurafelerle dolu olduğunu, İbn Arabi, Gazzali, Mevlana, Bahauddin Nakşibendi ve diğer saygın Sufileri, Selefî-Vehhabî çevrelerin eleştirdiği gibi eleştirdi ve onları şirke ve küfre  düşmekle veya ayrı bir din olmakla suçladı. İman ve amel arasındaki ilişkiyi açıklarken, Selefiliğe yakın izahlar yaptı ve  amelleri tevhid ile ilişkilendirdi.[22]  Onun gözünde Sufiler tevhid düşmanlarıdır. Ona göre, “Sufiliğin İslam ile alakası yoktur.”[23] İslam “Lâ ilâhe illallah (Allah’tan başka ilah yoktur) esasını getirmiş ve insanlar arasında bunu yerleştirmeyi hedef almıştır. Tasavvuf ise bu esasla bağdaşması mümkün olmayan “Lâ mevcûde illallah” (Allah’tan başka mevcut yoktur) akidesinin sahibi olmuştur. Ki bunun meşhur adı “VAHDET-İ VÜCUD” (Vücud Birliği)dir. Allah Kur’an’da: “Allah yaratıklarından hiç birine benzemez.”[24] (42/11) buyurduğu halde, Tasavvuf, yaratılanların tümünü Allah’ın benzeri olduğu inancındadır. … Konuya mukayeseli olarak bakıldığında görülmektedir ki gerçekten İslâm ayrı bir din, tasavvuf da bir ayrı din.”[25] Demokrasi, Cumhuriyet ve Laiklik karşıtı olan Özkan, “İslam devleti kurmak her Müslümanın görevidir”, diyerek 1971 yılında bir İslam Partisi kurdu. “Demokrasi İslam ile bağdaşır.” fikrine karşı çıkarak, demokrasinin “hevaya uyma rejimi” olduğunu ssavundu. Aynı şekilde Cumhuriyet kavramına da eleştirileri vardı ve bu kavramın İslamileştirilemeyeceğini düşünmekteydi.[26] Özkan, Şia ve Ehl-i Sünnet’in aşırı gelenekçiliğini ve mezhepçiliğini, özellikle de sufilerin gelenekçiliğini eleştiren radikal bir eğilim benimsedi. Bu bağlamda mezheplerin kendilerine delil olarak getirdikleri her hadise itibar etmedi. O, bu hadislerin Kur’an esas alınarak değerlendirilmesini önerdi. Tarikatların ve Nurcu çevrelerin Kur’an ile olan ilişkisini zayıf bularak tenkid etti. O, yukarıda zikredilen konuları sadece konuşmalarında ve makalelerinde eleştiri konusu yapmamış, aynı zamanda tasavvuf, Laiklik ve Demokrasi konularına yönelik değerlendirme ve eleştirilerini kitaplaştırmıştır.  Köktenci İslam’ı, Kur’an ve Sünnet’e dönmek veya Asr-ı Saadet’e dönmek şeklinde İslam’ın yükselişi olarak yorumladı.[27] İktibas Dergisi’nde Selefiler gibi, akılcılığa karşı çıkıldı ve onun yerine akıllı olma kavramı yerleştirildi:
“İslâm akılcıların değil, akıllıların dinidir. Ve aklını iptal edenlerin de dini değildir. Bir insan akıllı ise akılcı olamaz Akılcı ise akıllı olamaz. Akıllı olmak İslâm olmayı gerektirirken, akılcı olmak İslâmî reddetmeyi gerektirir.”[28]
Özkan, her ne kadar akılcılığa karşı akıllı olmaktan bahsetse de Tasavvuf ile İslam karşılaştırmasında İslam’ı zâhire göre hüküm veren Tasavvufu batına göre hüküm veren iki ayrı din olduğu iddiasıyla Zâhirî ve Bâtınî kutuplaşmada tercihini birinciden yana yaptığını şu şekilde açıkladı:
“İslamda zahire göre hüküm verilir. Zahir, insanlar arasındaki ilişkilerde esastır. Buna göre muhakeme olunurlar. Olaylar ve davranışlar buna göre değerlendirilir ve kabul veya reddedilir. Örneğin İslam’ın kerih gördüğü bir davranış göründüğünde bu reddedilir. Ma’ruf (ve) münker açıktır. Ma’ruf yapılması gereken şeyler iken, münker kaçınılması gereken şeylerdir. Tasavvufta ise asıl olan zâhir değil, bâtındır. Bâtın; gizli, görünmeyen, bilinmeyen demektir. Buna göre görünmeyen, bilinmeyene göre hareket etmeyi esas almaktadırlar. Bu düşüncelerinin sonucu da görüntüde haram olan bir işi rahatlıkla yapabilmekte ve sonucunda “bu görünen size öyle görünmektedir. Zahirde böyledir. Lakin batınında iş sizin bildiğiniz gibi değildir ve şöyle şöyledir” demektedirler. … Benim olayı böyle görmem bendendir demeli ve şeyhi hakkındaki kanaatında hiçbir değişiklik yapmamalıdır. Hatta böyle gördükçe şeyhi hakkındaki imanı daha da artmalıdır. Bu ve benzeri düşüncelerin inançlaşması zahiri ölçü edinmeyip, ne olduğu bilinmeyen, gizli olan batını ölçü edinmekten kaynaklanmaktadır. Durum böyle olunca da yeryüzü ifsad olmakta, bütün doğrular eğrilmekte, bütün eğriler rahatlıkla doğallaşmaktadır.”[29]
Türkiye’de bir taraftan İrfanilik adı altında görsel medyada sergilenen İslam’la alakası olmayan uygulamalar; diğer taraftan Batıniliğin propagandasını yapan  aktörlerin rüya, ilham, istihare ile insanların hayatlarına yön vermeye çalışmaları; masum şeyh iddiası, hayatta olan şeyhleri kutsama, şeyhlerin zihinden geçenleri bildiği[30],  ölmüşlerin mezarlarına aşırı ihtiram, kutup-aktap, keramet, mehdi ve mesih inanışı; “Kur’an sapıtır, okumayın”, “sünnete iman” gibi kavram ve akıl dışı iddiaları her geçen gün Zâhirî zihniyetin temsilcileri olan Selefiliğin Türkiye’de toplumsal meşruiyet kazanmasını güçlendirmektedir. Osmanlı dönemindeki Sufî-Vehhabî tartışmaları, yerini Sufî-Selefi tartışmalara bırakmıştır. Ancak bu defa Sufilik eleştiren konumunda değil, eleştirilen konumdadır. Üstelik siyasal İslam ideolojisine dönüşen Selefiliğin, İslam dünyasının çeşitli bölgelerinde yaşayan tasavvuf anlayışına karşı saldırıların saflarına Türkiye’deki tarikatlar da dahil edildi. Bu çerçevede Arap dünyasında Selefî aktörler tarafından, Selefiliği yaymak ve Sufiliği eleştirmek için kaleme alınan eserler Türkçe’ye çevrildi.[31] Eserleri çevrilen eski ve modern müellifler arasında İbn Teymiyye, İbn Kayyım el-Cevzîyye, Muhammed b. Abdulvehhab, Abdullan İbn Bazz, Muhammed b. Useymin, Salih Fevzan birinci sırada yer almaktadır. Selefi çevrelerin bugün Kur’an’ın Türkçe’ye üç ayrı çevirisi yapılmıştır.[32] Selefiliğin Türkiye’de davet araçları olarak Yayınevleri, Dernekler[33] ve Vakıflar, Medreseler, Kur’an Kursları[34] ve Mescitler, İnternet Siteleri bulunmaktadır.[35] Selefiler, Tevhid ve Akide, Kur’an, Sünnet, İbadetler, Davet ve Menhec, Siret, Ahlak ve Terbiye konusunda kendilerine ait  ders dökümanlarını kullanarak Türkçe eğitim vermektedirler.[36] Bu eğitimi dernekler üzerinden, Kur’an Kursları veya Medrese yoluyla yürütmektedirler.[37] Selefî çevrelerin, Altun’un verdiği bilgiye göre, “İstanbul’da Tevhid ve Sünnet İlimlerini Yayma Derneği bünyesinde bulunan İmam Muhammed b. Abdülvahhâb Şer’î İlimler Medresesi, İmam Ahmed İlim Araştırma ve Yayma Vakfı bünyesinde bulunan İmam Ahmed Medresesi, Antalya’da Ebu Said Balcıoğlu (Yarpuzlu-Yarbuzî) tarafından derslerin verildiği Yarpuzlu Medresesi vardır. Bu medreselerde talebeler yatılı olarak kalmaktadırlar.”[38] Bu kadar geniş faaliyetleri ve 2-3 bin kitap ve broşüre sahip bir grubun tanımlamak konusunda bazı sorunlar bulunmaktadır, ancak Türkiye Selefiliği kavramını kullanmak, diğerlerine göre daha  doğrudur.
Irak ve Suriye’deki hadiseler sebebiyle Türkiye’ye göç eden ve bir kısmı üniversitelerde görev alan Selefi eğilimli akademisyenler ile özellikle Suudi Arabistan, Mısır, Suriye veya diğer ülkelerde din eğitimi görmüş yerli Selefî aktörler, Türkiye’deki tarikatları ve uygulamalarını eleştirmekte daha aktif bir rol üstlenmeye başladılar. Bugün  adına ister Suud Selefiliği, Ilımlı Selefilik, Politik Selefilik, Pasif Selefilik, Cihadî Selefilik, İlmî Selefilik, Vehhabilik, Modern Selefilik veya Neo-Selefilik densin, isterse başka isimler verilsin Türkiye Selefiliği olarak isimlendirebileceğimiz geniş tabanlı ve güçlü bir yapı ile karşı karşıyayız. Çünkü daha önce Selefilik, hep dışarıdan beslenen bir olgu iken bugün çok ciddi yerli dinamiklere sahip bir harekete dönüşmüştür. Selefî eserlerin Türkçe çevirilerinden beslenme aşaması bitmiş yerli Selefî eserler üretilmeye başlanmıştı. Aslında şu anda Türkiye’de “Selefî davetçiler”,  güçlü edebî bir üslup ile Türkçe dersler vermekte ve programlar yapmaktadır. Bunların videoları pek çok kişi tarafından izlenmektedir. Türkiye’de Selefî davetin amacı laiklik, hurafe ve bidatlerle dolu tasavvufî din anlayış sebebiyle şirke bulaşmış Türk halkını bu durumdan kurtarmak ve Kur’an ve Sünnet’e dayalı Tevhid inancına döndürmek olarak belirlenmiştir. Artık Türkiye Selefileri, Türkçe’ye çevirdikleri veya Türkçe telif ettikleri Selefî kitapları, broşürleri ve ses kayıtlarını basıp dağıtacak yayınevlerine sahiptirler. Furkan, Tevhid, Guraba, Kitap ve Sünnet’e Davet ve diğer adlarla kurulmuş yayınevleri bunların başında gelmektedir.
Türkiye’de Selefiliği sistemli bir şekilde yaymaya çalışan en önemli grup Guraba Yayınevi çevresi olarak da bilinen Abdullah Yolcu ve takipçileridir. Bu grup, yayınları ve faaliyetleri ile etkili bir gruptur. Abdullah Yolcu, kendisiyle yapılan bir söyleşide, Selefiliği Türkiye’de ilk yayanın kendisi olduğunu iddia etmektedir.[39] Merkezi Kuveyt’te bulunan Müslüman Alimler Birliği’nin Türkiye temsilcisi, Kerküklü Abdullah Yolcu, Türkiye’de ilk defa 1992 yılında “selef-i salihîn metoduyla akide, tevhid, usul, fıkıh, hadis, tefsir ve Allah’a davet alanındaki İslamî esaslar ile ilgili temel kitapları -inşaallah- (Türkiye’deki İslam davetinin doğru bilgi kaynağı olması amacıyla) yayınlamak üzere … Akide, tevhid ve davet alanında kitap ve broşürler tercüme edip basımını gerçekleştirmek, Türkçe İslamî kasetler yayınlamak üzere”[40]  Guraba Yayınevi adıyla bir yayınevi kurmuştur. Kurucusu,  Kerkük kökenli Abdullah Yolcu’dur. Yayınlanan eserlerin sayısı oldukça yüksektir.[41] Bu yayınevinin hedefleri arasında Türk toplumunda yaygınlaşan “mezhepçilik, batılılaşma, aşırı tasavvuf, Şiileştirme faaliyetleri ve Hristiyanlaştırma ile mücadele” dikkat çekmektedir.[42] 2000’li yıllarda teknolojinin ve maddi gücün sağladığı imkanlarla kurdukları dernekler yoluyla hafta sonu dersleri ve seminerleri, piknikler ve diğer faaliyetler düzenlemektedirler. Guraba çevresinde Abdullah Yolcu’dan sonra öne çıkan şahsiyetler arasında İstanbul, İzmir ve Bursa’da dernek, yayınevi, Kur’an kursları ve medreseler kurma faaliyetlerini sürdüren Ubeydullah Arslan ve Mehmed Ali Akın vardır. Bu grub için 2002 yılı bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu tarihten sonra  Guraba Derneği, Tevhid ve Sünnet İlmini Yayma Derneği, Ülfet İlim Yayma Kültür, Yardımlaşma Derneği, Kitap Sünnet Derneği ve İlim Derneği gibi dernekler kurdular.[43]
Abdullah Yolcu, Türkiye’de Hanefî ve Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat kimliğinin baskın olmasından dolayı olsa gerek, Selefiyye’yi Ebû Hanife’yi de içine alacak şekilde yorumlamaktadır. İmam Mâturîdî’nin Ebû Hanife’nin takipçisi olamadığını Hanefî akideden saptığını iddia etmektedir. Arap dünyasındaki Selefiler, Ebû Hanife’yi ve Mâturîdî’yi Selef akidesinin dışına çıkmakla eleştirmektedirler. Ancak o, Ebû Hanife de dahil dört mezhep imamın Selefî olduğunu iddia etmekte ve muhtemelen Türkiye’deki faaliyetlerinin başlangıcında tepki almamak için Selefiyye yerine Selef-i Salihîn veya Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat ile eş anlamlı olarak Selef-i Salihin Yolu terimini kullanmaktadır. Çünkü Türkiye’de Sufî çevrelerde, Vehhabilik ile ilişkili kullanıldığı için  Selef-i Salihîn’i kabul edip Selefiyye’yi reddeden kesimler vardır. Ona göre Selefilik İslam’ın özüdür. Bir fırka değil, İslam’ın şemsiyedir.[44] O, yazdığı kitaplarda ve yaptığı konuşmalarda İman’ı diğer selefiler gibi ele almaktadır. İman, dil ile ikrar, kalb ile tasdik azalarla ameldir. İman itaat, ibadet ve salih ameller arttıkça artar, terkedildikçe ve günah işlendikçe eksilir. İmanda istisna vardır. Yani bir kimse “ben gerçekten müminim” diyemez. İnşallah müminim demesi gerekir.[45]  Yolcu, “farziyetini kabul etse bile farz namazı terk etmek, kişiyi dinden çıkarır.”[46] Namazı terk eden kimse ile ilgili olarak  “ onun mürted ve kafir olduğu; Müslümanlarla evlenemeyeceği, Kabe’ye giremeyeceği, onunla arkadaşlığın caiz olmadığı, cenazesinin yıkanmayacağı, kefenlenmeyeceği, cenaze namazının kılınmayacağı, Müslüman mezarlığına gömülmeyeceği, arkasından rahmet okunmayacağı, mirasının akrabalarına verilmeyeceği ve Kıyamet gününde Fravun, Haman, Karun ve Ubey b. Halef gibi küfür ve dalalet önderleriyle haşr olunacağı”[47] gibi hükümler vermesine bakılırsa,  Muhammed b. Useymin ve diğer Selefilerle aynı fikirdedir. Yolcu, 15 Temmuz darbesi dolayısıyla Türkiye’yi eleştiren Ebu Katade’yi eleştirmiştir.  Türkiye’deki diğer Selefî aktörlerden Tarık Ebu Abdullah da ona cevap vermiştir.[48] Yolcu’ya göre, “Sakal bırakmak, akıl baliğ müslüman tüm erkeklere farzdır. Çünkü Hz. Peygamber, sakal bırakılmasını emretmiş, kesilmesini yasaklamıştır.  Bu sebeple  sakal kesmek haramdır.”[49] O, “yılbaşı gibi Hristiyanlar’a ait bayramları kutlamayı ve onları bu bayramları dolayısıyla “Mutlu noeller” veya “Mutlu yıllar” vb. demek suretiyle tebrik etmeyi, İslam’a mensup olduğunu söyleyenlerin çoğunun içine düşmüş oldukları bâtıl bir yol” olarak görmektedir.[50] Resim yapma veya herhangi bir alet ile resim alma caiz değildir. Hatta Resulullah resim yapmayı haram kılmıştır. [51] Diğer Selefiler gibi, Kur’an ve hadiste mecazı kabul etmediğinden, Allah’ın arşı, kürsüsü ve makam-ı mahmud gibi ifadeleri hakiki anlamda anlamaktadır.[52]
Abdullah Yolcu’ya göre, Vahdet-i Vücud’u saçmalık ve şeytan işidir. Bu zındıklığın kaynağı Hallac-ı Mansur’dur, ondan sonra İbn Arabî  sürdürmüştür. İbn Arabî, zındık ve kafirdir. Türkiye’de vahdet-i vücud anlayışını benimseyenlerden birisini, şeyhi için “Allah, (Şeyhimiz) Mahmud (Efendi) olarak tecelli etti” dediği için eleştirmektedir.[53] Muhtemelen, Cübbeli Ahmed olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü’yü kast etmektedir. İrfancı söylemde sıkça kullanılan Gavs ile ilgili olarak, bu kavramın Sahabe, tabiin ve dört imamda olmadığını, bir tür Yahudi itikadı olduğunu ileri sürer. Ona göre, Tasavvuf, Yahudi kaynaklıdır. Şia’yı ve Tasavvufu  İblis kurmuştur. Büyük mutasavvıflardan Abdulkadir Geylanî, Cüneyd Bağdadî bizim imamlarımızdır. Onlara diyecek bir şey yoktur. Ama diğer bazı sufiler dört Gavsı kabul ediyorlar ve Allah’ın yardımcıları gibi görülüyorlar. Evtad, Gavsın daha aşağısındadır. Bu dört gavs, dolanır ve mümin insanların ihtiyaçlarını karşılar. Bu Rububiyet’te şirktir.[54] Orta Anadolu’da hepsi değilse de bidat ve hurafattan beslenen tasavvuf tehlikelidir. Türk milliyetçiliği ve akılcılık, şeytan işidir ve sünnet inkarcılığıdır. Kadın, en büyük tehlikedir.[55] Ehl-i Sünnet arasında racih olan görüşe göre, ölülerin arkasından Kur’an okuyup sevabını bağışlamak geçersizdir ve ölüye hiçbir faydası yoktur. “Ölünün arkasından Yasin okuyunuz.” rivayetiyle, ölüm döşeğinde okunması kastedilmiştir.[56] 
Abdullah Yolcu, 7 Haziran 2015 seçimlerinde oy kullanma ile ilgili tartışmalarda, diğer Selefiler gibi Demokrasi’yi, seçim sistemini ve oy kullanmayı şirk ve küfür olarak görmemektedir. Seçimlerde oy kullanmak, Şeriata yol açmak için her Müslüman’a vaciptir, oy vermeyen vebal altındadır. Bu görüşleri sebebiyle Türkiye Selefilerinden Tarık Ebu Abdullah’ın eleştirilerine hedef olmuştur.[57]  Yolcu’ya göre, oy kullanmak içtihadî bir meseledir. Oy vermek caizdir. Kimi durumlara göre vaciptir. İslam’da parlamentoya girmek caiz değildir ve İslam parlamentoyla gelmez. Yalnız Türkiye müstesnadır. Eğer İslam’ı savunan bir parti seçime girmiş ise oy vermek vaciptir. Bu sebeple oy kullanmak bütün Müslümanlara vaciptir.[58]
Türkiye en radikalinden en ılımlısına varıncaya kadar bütün Selefî akımların ilgi odağı haline gelmeye başlamıştır. Selefilerin Türkçe olarak düzenli bir şekilde yayınladığı, ilk sayısı Şaban 1436/Mayıs 2015 tarihinde çıkmaya başlayan Konstantiniyye ve ilk sayısı Ocak 2012’de çıkmaya başlayan ve elliden fazla sayısı çıkan Tevhid olmak üzere iki ayrı elektronik dergi bulunmaktadır. Bu iki derginin yayınlanmış sayılarının ana konuları ve içerisinde yazılar incelendiğinde Türkiye’nin geleceği ile ilgili ne tür senaryoların yazıldığı ve mürted ilan edilen Türk halkını ne gibi tehlikelerin beklediği görülecektir. IŞİD’in Türkçe yayın organı olan Konstantıniyye Dergisi, ilk sayısını Konstantıniyye’nin, yani İstanbul’un fethine ayırmıştır. Bu sayıda kıyamet kopmadan olacak olaylar hakkında Müslim’in Sahîh’inde geçen uzunca bir rivayet zikredilmekte ve bu rivayetin içerisinde geçen “Müteakiben İstanbul fethedilecektir.” sözü bir slogan dönüştürülerek her sayıda tekrarlanmaktadır. Bu hadisten hareketle Türkiye ile ilgili şu sonuçlar çıkarılmaktadır: “Allah resulü sallahu aleyhi ve sellem aynı şekilde Kostantiniyye’nin de (İstanbul) feth olunacağını bize müjdelemiştir. Kostantiniyye daha önce fethedildi ama bu müjdede bahsedilen fetih daha gerçekleşmemiştir. Nitekim bu fetih kıyamete yakın bir zamanda gerçekleşecek, savaşılmadan sadece tekbirlerle fetih edilecektir.”[59] “Demokrasi Tutuştu” başlığı altında, demokrasiyi yönetim biçimi olarak benimseyenler şirk dinine inananlar olarak tanımlanmaktadır.[60] Türkiye’de kesilen hayvanların etleri konusunda “İslam Devleti Araştırma ve Fetva Kurulu”na sorulan bir soruya verilen cevap Selefilerin ve onun radikal bir örgütü olan IŞİD’in ve mensuplarınınTürk halkı ile ilgili ne tür yargılara sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır: “Türkiye’den gelen etlerin kesiminde şüpheler vardır. İlk olarak, bunu kesenin buna ehil olup olmadığından. İkinci olarak, kesim yapan Türkiye’deki halkın çoğunun mürted olması (Bize ulaşan bilgiye göre). Bunlardan ötürü aksi beyan edilene kadar bu tür etlerin aslı üzerine kalmasıdır ki o da etlerde asıl olan haramdır.”[61] Türkiye’de radikal Selefiliği benimsemiş kimseler, yukarıda verilen bilgilere göre, mürted gördükleri Türk halkına, millî ve manevî değerlerine, dinî inançlarına karşı savaş açmış görünüyorlar. Bu sayıda, İbn Teymiyye, ibn Kayyim el-Cevziyye’nin görüşlerinden hareketle İslam devleti ve hicretin önemi, Rafızilere ve Nusayrilere mürted hükmünün uygulanması, put olarak kabul ettikleri heykellerin kırılması savunulmakta,  Safevî Rafiziliği ile mücadele, Haçlılarla ve tağutî düzenlerle savaş[62] önerilmektedir.  Bu dergi, her sayısında Türkiye’de tartışılan siyasî, toplumsal ve dinî sorunlarla yakından ilgilenmektedir. Dergi’nin 3. Sayısı’nda  Diyanet’in IŞİD raporuna “ Hıyanet Raporu” adı altında cevap verilmekte, Diyanet İşleri Başkanı’na ağır itham ve hakaretlerde[63] bulunulmakta ve Türkiye halkını tehdit eden yazılar[64] yer almaktadır.[65] Dergi’nin 4. Sayısı’nda ise, Türkiye’nin eğitim sistemini eleştiren “Türkiye’de Okullarda Bulunan Küfürler ve Haramlar” adlı bir makale yayımlanmıştır.[66] Bu yazıda kız-erkek öğrencilerin aynı sınıfta derslere katılmaları eleştirilmekte[67]; Türk devletine, halkına ve millî bayramlarına hakaretlerde bulunulmaktadır.[68]
Tevhid Dergisi’nin özel sayıları ve içerdiği fikirler Konstantıniyye Dergisi’nden geri kalmamaktadır.  İlk sayısında Selefiliğin öne çıkardığı Cahiliyye, Tağutu, Tevhid gibi kavramlarla ilgili müstakil makalelere yer verilmiştir. Konstantıniyye’den farklı olarak makalenin yazarları bellidir. Bu grup, Ebu Hanzala adıyla bilinen Halis Bayancuk ve görüşleri etrafında toplanmış bir gruptur. Basında yer alan bilgiler doğru ise, aslen Bingöllü olan Bayancuk, 1984 Diyarbakır doğumludur.[69] Türkiye Selefiliğinin önemli aktörlerindendir. Ebu Hanzala ve grubundan 96 kişinin yargılandığı bir davadaki savunmasında,  “demokrasinin şirk olduğu, parlamenter sistemlerin (Allah’ın dışında bir otorite olduğundan dolayı) putperest sistemler olduğu ve Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin kafir olduğuna inandığı” şeklindeki suçlamaları, “evet. Bu benim akidemdir, inancımdır.” diyerek kabul etmiştir.[70] Dergi’de başyazılar, genelde Ebu Hanzala tarafından yazılmaktadır. IŞİD ile olan görüş ayrılı dolayısıyla, bu gruba IŞİD sempatizanları Hanzaliyye adını vermişlerdir. 15 Temmuz darbe girişimine gösterilecek tepki konusu, IŞİD ve Türkiye’deki Selefî aktörler arasında tartışma konusu olmuştur. Ebu Hanzala’nın 15 Temmuz gecesi ayrı bir sancak altında darbeye karşı sokağa çıkmayı savunurken, IŞİD Türkiye’deki yönetimi şirk ve tağut yönetimi olarak gördükleri için sokağa çıkmayı şirk olarak görmüştür.[71] Ebu Hanzala, akla ve aklın verdiği hükümlere karşı çıkarak nasların delaletini iptal etmenin şirk olduğunu, akılların nakle takdim edilmesi neticesinde Allah'ın dışında varlıklara ibadet edilmeye başlandığını ileri sürmüştür.[72] Ona göre, putlara saygı gösteren, müşriklerin anayasasına bağlı kalacağına yemin eden, yavrularını küfür ve şirk okullarına teslim eden, anayasal düzeni korumak için askerlik yapan, demokrasinin faziletlerini anlatan herkes akıllarıyla tespit ettikleri maslahatları nassın önüne geçirmekle şirke bulaşmıştır.[73] Ebu Hanzala’ya göre, demokrasi ve laiklik ilkeleri üzerine kurulu olan parlamentoya girmek, hakimiyet kendisine ait Allah’ın uluhiyeti ile çekişme  anlamına gelir. [74] Egemenliğin Allah'a değil halka ait olması (demok­rasi), dinin devlete hükmetmeyip ondan ayrı olması (laiklik) ve cahiliyeden kalma halkı, milleti ve toprağı kutsamak gibi inanç ve uygulamalar, modern cahiliyenin esasları ve amentüsü olarak görülmektedir.[75] Ebu Hanzala çevresine göre, “başlarına sıkıntılar geldiğinde veya bela ve musibetlerle karşılaştıklarında, ölmüş salih insanlardan, evliyalardan ve velilerden yardım talebinde bulunmak ve bu çerçevede 'Medet ya Abdulkadir Geylani' demesi veya 'Himmet ya falan şeyh' vb. cümlelerle Allah'tan başkalarına dua etmek Allah’tan başkasından yardım dilemek olan istiğaseye örnektir. Bunun en kötüsü ise; yaşayan in­sanlardan bu yardımı istemeleridir.”[76] Bir çok kimse,  'La ilahe illallah' demesine rağmen “velilerden medet” ummasından dolayı, sıkıştığı zaman  'Ey felan veli beni kurtar'  dediği için Allah'ın dışındaki ilahlara ibadet ediyor.[77] Onlara göre, “Selefilik,  ismini İslam'dan alan ancak Hint, Budist ve Hristiyan ruhbanlığının karışımı olan mistisizme karşıdır. Allah'a tevek­kül, O'na kulluk, O'ndan yardım isteme, O'nun beraberliğiyle yaşama itikadına sahip Muham­med (sav.) ümmetini kabirlere ça­putlara, taş parçalarına kul yaptılar.”[78]
Kadın algılarına gelince, erkeklere çalışma görevi, kadınlara usulüne uygun harcama ve itaat görevi ve ev içi sorumluluk verilmiştir.[79] Onların hedefinde olan kurumlardan birisi de okullardır. Atatürk’ün heykellerinin bulunması dolayısıyla, onlar okulları puthaneler ve tağutlara kulluğun modern mabedleri olarak görürler.[80] Çocukların “tağuti rejimin” kurumlarından eğitim almasına, neo-putpe­restliğe yeni eleman temini sağlamak, körpecik beyinleri alıklaştırıp, düşünme ve muhakeme etmelerini dumura uğratacağını gerekçe göstererek karşı çıkarlar. [81] Onlara göre, “Müslüman olmak için okuma-yazma şart değildir. Yeryüzünün en seçkin topluluğu (sa­habeler) okuma-yazma bilmiyordu. … okuma-yazma bilmek faydalıdır. Ancak kullu­ğun esası için şart değildir.”[82] Kız ve erkeklerin aynı sınıfta karma eğitime ortam hazırladığı ve fıtri olan haya duygularının yok olmasına sebep olduğu iddiasıyla Tevhid-i Tedrisat’a karşı çıkarlar.[83] 
Ebu Hanzala Çevresi, Vela-Bera', 'Dostluk- Düşmanlık' ilkesini imanla ilişkili bir akide olarak görürler . Bu ilkeye göre, düşman olarak kabul edilen kâfirlere sevgi beslemek yasaklanmıştır.[84] Hatta vela ve bera akidesini insanlara anlatılmalı, kelime-i tevhidin bir parçası olarak nesillere öğretilmelidir.[85] Vela-bera inancının kaybolduğu için, giyimde, konuşmada, ibadette, süste ve yaşam biçiminde kafirlere benzeme artmıştır. Küfür inançlarında kafirlere benzemek, bayramlarını kutlamak,  “Mecusilerin 'nevruz', Hristiyanların 'yılbaşı' gecelerini ihya etmek” küfür ve şirktir. İçerisinde dostluk ve düşmanlık olmayan bir dinde hayır yoktur. [86]
Bu grub, kendilerini Selefî olarak tanımlamaktadır. Tevhid Dergisi, Selefilik konusunda, özel bir sayı çıkarmıştır. Bu sayıda, Selefî,  “Kitap ve Sünnet'te övülen, ölçü olarak belirlenen sahabe ve onlara ihsan ilkesi üzere tabi olanlar” şeklinde tanımlanmaktadır. Yazılan makalelerde, bir zaman diliminde yaşayan insanlar için kullanılan selef kavramından hareketle, o dö­nem insanın itikadî ve amelî sıfatlarıyla sıfatlan­mış herkese selefi denilebileceği savunulmaktadır.[87] Selefilerin kitap ve sünneti kabul eden diğer gruplardan ayırıcı özelliğinin bu kaynakları anlama metodu olduğu üzerinde durulmaktadır. Anlama metodunda birleşmek, ayrılık noktalarını ortadan kaldırma konusunda metin ve kaynak birliği kadar önemlidir.[88] Derginin kapağına da yansıtıldığı gibi, Selefilerin diğer gruplardan  ayırıcı özelliklerinin başında  tevhid ehli ve cihad ehli olmak gelmektedir. Selefiliğe gelince, “Selefilik, her dönemde; itikadî ve amelî sap­malara karşın, asla dönüş ve öze yapışmanın adıdır.”[89] Bu tanımda, Selefilik öze dönüş hareketi olarak  gösterilmektedir.
Tevhid Dergisi Çevresi’ndeki Selefilerin, tarikatlara ve Şiilere karşı hiç tahammülleri yoktur.  Selef tarafından benimsenen, çerçevesi şeriat tarafından belirlenmiş olan ve kişilere ve vicdanlarına bırakılmayan, dışa dönük yüzü olan bir zühd anlayışına karşı çıkmazlarken, daha sonra tasavvuf adıyla ortaya çıkan uygulamaları ve “Allah'ı gördüğünü iddia eden­lerin, rüyasında Allah Rasûlü'nden emir ve görev alanların, kendisine onlarca cilt, on binlerce sayfa kitap yazdırıldığını” [90] iddia edenlerin oluşturduğu tarikat yapılarını şirke bulaşmak ve küfre düşmekle eleştirmektedirler. Şia’ya gelince,  onları Rafiziler veya Safevi Şiası adı altında eleştirmektedirler. Onları “Irak-Şam İslam Devleti”’ne karşı çıkmak ve ihanet şebekesinin baş aktörü olmakla suçlamaktadırlar.[91] Orta Doğu’da bir çok cephede çatışmaları fiilî olarak başlatan tarafın “Rafızî İran” olduğu iddia edilmektedir. Onlara göre, İran, 'Şii Hilali' adını verdiği bir kuşak oluşturmaya çalışmaktadır. Bunun için onların “eğitip silahlandırdığı askerî örgütleri, siyasette onlar adına çalışan siyasetçileri ve Şii propaganda ya­pan din adamları mevcuttur.”[92] Bu sebeple “Sünnî kesim için en büyük tehlike, Rafıziliğin temsilcisi olan İran” gösterilmektedir.[93]
Ebu Hanzala ve çevresindekilerin en fazla önemsedikleri konulardan birisi “hakimiyetin Allah’a aidiyeti” ve ona taban tabana zıt olan demokrasinin küfür ve şirk olduğu konusudur. Ona göre, “seçimlerde oy kullanmak demokrasi dinine girip İslam dinini terk etmek demektir.[94] … Demokrasi için oy kullanmak Allah dışında rab edinmektir.”[95] Türkiye’deki Mayıs 2015 seçimleri ile ilgili özel bir sayı çıkarmışlardır. Ebu Hanzala, 2015 Haziran seçimlerine seçmen veya seçilen olarak katılıp oy kullanmayı, “Eğemenlik kayıtsız şartsız Allahındır.” inancına tamamen zıt olduğu gerekçesiyle reddetmektedir.[96] Ona göre, “kişinin Müslüman olabilmesi için hâkimiyeti kayıtsız şartsız Allah’ın olduğuna inanması gerekir.” [97] Bu bilginin öğretilmesine gerek yoktur. Hâkimiyet akide esasıdır ve onun bilgisi insan fıtratına yerleştirilmiştir. İslam hâkimiyetin Allah’a ait oluşunu, tevhidin üç ana rüknü olan Allah’ın ilah olması, Rabb olması ve El-Hakem olmasına bağlamıştır.[98] Dolayısıyla Allah’ın hükmüyle değil başka şeylerle hükmedenleri tağut olmakla suçlamaktadır: 
“Allah'ın hükümlerini terk edip beşerî kanunlarla, örf ve gelenekle, töreler ve indi kararlarla insanlara hükmedenler, İslam şeriatına göre birer tağutturlar. Ve Rabbimiz; onları kâfirler, fasıklar, zalimler, Allah'ın dışında tapılan ortaklar diye isimlendirir.”[99]
           
 Zahirî söylemin modern temsilcileri olan Selefilerin,  Türkiye’de yayınladıkları eser, makale ve video kayıtlarıyla; görsel ve işitsel medya yoluyla Türkiye’de kamuoyu üzerinde etkili olmaya başladıklarını görmekteyiz. Yapılan iki ayrı kamuoyu yoklaması ve bir emniyet istihbarat raporu Türkiye’de Selefi radikal akımlarla ilgili algıları açık bir şekilde ortaya koymaktadır. 2014 yılında yapılan araştırmada, Suriye ve Irak’ta faaliyet gösteren IŞİD sizce bir terör örgütü müdür? sorusuna verilen cevap şöyledir:
 
 
 
 
Haziran ayında ankete katılanların % 70’i  IŞİD’i bir terör örgütü olarak görürken % 11’i terör örgütü olarak görmemektedir. Eylül ayında yapılan kamuoyu yoklamasında bu oran düşmekle beraber yüzde sekseni  IŞİD’i bir terör örgütü olarak görürken % 8’i terör örgütü olarak görmemektedir. Fikrim yok diyenler de azımsanmayacak miktardadır. Türkiye’de IŞİD’e sempati duyanların oranı 1.3; çevresinden bu örgüte katılanların olup olmadığı sorusuna % 2’lik bir kesimin olumlu cevap verdiği görünmektedir. Katılımcıların % 53’ünün IŞİD’in Türkiye’de örgütlendiğini düşünüyor.[100] Bu oran Selefiliğin şiddet yanlısı örgütü için büyük bir orandır. Selefi ideoloji ile ilgili sorulacak bir soruda, bu sempati veya destek daha fazla çıkabilecektir. 2015 yılında yapılan bir başka kamuoyu yoklamasında ise, “IŞİD’e sempati duyuyor musunuz?” sorusuna, ankete katılanların % 73’ü IŞİD’e karşı herhangi bir sempati beslemediğini, % 19’u fikri bulunmadığını, % 8’i ise IŞİD’e karşı sempati beslediğini belirtmiştir.[101]
Türkiye’de Emniyet İstihbarat Dairesi’nin Türkiye Selefileri ile ilgili hazırladığı ve ilgili birimlere sunduğu gizli rapordan 25-26 Nisan 2016 tarihinde basına yansıyanlar doğru ise,  “Nisan 2011’den beri Irak ve Suriye’ye 2750 Türk Selefinin gidip geldiği, halen bölgede 1211 kişinin bulunduğu, bunlardan 749’unun IŞİD, 136’sının ise Nusret Cephesi’nde olduğu, bugüne kadar 457 Türk’ün bölgede öldüğü; “Radikal Selefî/Tekfirî ideolojiye müzahir (destekçi) kitlenin 10 bin-20 bin civarında olduğu”, “Doğu ve Güneydoğu’dan gidenlerin İç Anadolu’dan gidenlerin yarısı oranında olduğu belirtildi. Bu durumun, Doğu’daki tarikat ve cemaat varlığının çok güçlü olmasından...”;  “ ülkemiz açısından bir tehdit niteliği taşıdığı”, ancak  “Söz konusu grupların kısa vadede kollektif bir şekilde hareket edememesi için bir avantaj teşkil ettiği” sonucuna varılmaktadır.[102]
Yukarıda zikredilen verilerin güvenilirliği tartışılabilir. Ancak Selefilik olgusundan çok şiddet yanlısı Selefî bir örgüt olan IŞİD’e katılım ve ona karşı Türk toplumundaki algı üzerinde durulduğu görülmektedir. Aslında Türkiye’de Selefiliğin tarifi, doktrini ve toplumsal çevresi konusunda henüz yeterli araştırma bulunmamaktadır. Ayrıca akademik çevrelerin bu konuda kafaları  karmakarışıktır. Bir kısmı Selefiliği Ehl-i Sünnet’in bir alt kolu olarak görürken bir kısmı Ehl-i Sünnet dışı görmektedir. Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi maddelerinde geçen kullanımlar ve Kelam kitaplarındaki kullanımlar incelendiğinde Selefi, Selefiye, Selefilik ile ilgili ne kadar büyük bir kavram karmaşası olduğu görülecektir. Özellikle Arap ülkelerinde yüksek din eğitimi alanlar arasında Selefiliğe sempati ile bakanları, Irak ve Suriye’den Türkiye’ye sığınanlar arasında Selefiliğin propagandasını yapanların sayısı daha da artmaktadır.  Ruşen Çakır’ın da belirttiği gibi, “… gerek bayram kutlaması görüntülerinden, gerek internette ele aldıkları konular, yaptıkları yorumlardan hareketle Türkiye’de yeni-selefiliğin belli bir örgütlenme seviyesine gelmiş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu arada, İstanbul’da farklı Selefi grupların da bulunduğunu, İstanbul dışında, özellikle Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı kentlerde yeni-Selefilik akımına ilginin tırmandığını, kısacası Ömerli’de bu potansiyelin çok az bir kısmının ortaya çıktığını vurgulayalım.”[103] Ancak bunların ötesinde Türkiye’de din eğitim ve öğretimi yapan bazı kurumlarda modern dönemde Arap Selefilerin ürettiği metinler okutulmaktadır. IŞİD’e sempatisi olmayanların Selefiliğe sempati duyması söz konsudur. Selefilik ile mücadele, ülkemizde de güvenlik konseptinde yürütülmektedir.
            Yukarıda ılımlısından radikaline kadar zikredilen Zâhirî zihniyetin temsilcileri olan Selefî çevrelerin eserleri, ses kayıtları ve görsel yayın organlarında savundukları ortak fikirlerini şu şekilde özetleyebiliriz:
Kur’an’da geçen haberi sıfatlar tevil edilemez. Kuranı Kerim ve Hz. Peygamber’in hadislerinde herhangi bir şekilde mecaz yoktur.  Mecaz olmadığı için tevil yapılamaz. Türkiye’de yapılan çevirilerde Allah’a nibet edilen “el (yed)”, “yüz (vech)”, “istivâ” ve benzeri nitelemeleri mecazi anlamda bir kullanım olarak görülmüş ve ona göre çevrilmiştir. Selefiler, bu çevirileri yanlış bularak Selefi Kur’an Meali veya başka adlarla üç ayrı Kur’an meali hazırlamışlardır. Bu çeviride “el (yed)”, “yüz (vech)”, “istivâ” kelimeleri zahirî anlamıyla kullanılmıştır. Bununla birlikte Hucurat Suresi 1. ayete  mecaz anlamı vermişlerdir.[104] Allah’ın dini, zâhirdir, batın (gizli) bir şey yoktur.  Hz. Peygamber ondan hiçbir şey gizlememiş ve kimseye batınî bir bilgi bırakmamıştır. Onun een yakınları veya sahabeden hiç kimse böyle bir gizli bilgiye sahip değildir. Türkiye Selefilerine göre, ameller imanın, hatta Tevhid’in bir cüzüdür. İman salih amel ve taatleri işlemek  ile artar; günah işlemekle  ve amelleri terk etmekle azalır. İmanda istisna olmaz. İnananlar imanda eşit değildir. İman ve İslam aynıdır ve ameller, her ikisine dahildir. Rabıta ve tevessül şirktir veya en azından tehlikelidir. Sufilerin, Allah’a aracılar koymaları (tevessül/vesile),  Allah’ın dışındakilerden yardım dilemeleri, kabirlerde namaz kılmaları, ölünün arkasından Kur’an okumaları, Allah’tan başkasından şefaat dilemeleri şirktir. Ayrıca kabirleri ziyaret edip onlardan yardım dilemek ve medet ummak (istiğase ve istiane) şirktir. Şeyhinin suretini düşünerek veya resmini eline alarak Rabıta kurmak şirktir. Zühd ve takva, sahihtir ve İslamîdir. Ama tarikatleşmiş yapılar, İslami değildir. Sufiler, hurafe ve batıl şeylere inanmaktadırlar. Tarikat şeyhlerinin kabirlerine ihtiram göstermek şirktir. Onların yıkılması gerekir. Sahabe, sonraki kuşak (Tabiun) ve daha sonraki kuşak (Tebeittabiun), mübarek nesillerdir. Sahabe, Tabiun ve Tebeittabiuna, yani Selef-i Salihin’e uymak gerekir. Bidat ehliyle oturup kalkmak caiz değildir. Onların İslam anlayış ve yaşayışları dindir. Sünnet dindir. Onların yaşayışında bulunmayan şeyler bidattir. Her bidat sapıklıktır. Şiî-Rafıziler, Hz. Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ı tekfir etmekle küfre girmişlerdir. Dinde değişme ve ıslahat olmaz. Din ve Şeriat aynıdır.  Allah’ın düşmanlarına dost olunmaz (teberri), dostlarına düşman olunmaz (tevelli). Kafirlere ve müşriklere karşı cihad farzdır.  Allaha ve Resulüne ittiba esastır. Mezhepleri taklid caiz değildir. Akıl yürütme, Felsefe ve Kelam İslam’da sonradan ortaya çıkan bidatlerdir. Her bidat sapıklıktır. Dinde ve İtikadî konularda akla yer yoktur. Kitap ve sünnette ne varsa ona inanılır. Akıl ile konulan Tekvîn ve benzeri sıfatlar bidattir. Türkiye’deki İmam-Hatip ve İlahiyat eğitimi yerine medrese eğitimi şarttır. Diyanet İşleri Başkanlığı, Laik sistemin kurumudur. Demokrasi ve Laiklik bir tür dinsizliktir. Siyasî partiler yoluyla siyaset yapmak ve oy kullanmak küfür ve şirktir. Hâkimiyetin kayıtsız şartsız Allah’a ait olması, akide esasıdır. İslam’ın yönetim biçimi Hilafettir. Onu kurmak için mücadele etmek her Müslüman üzerine farzdır.
            Zâhirî/Selefi söylemi benimseyenler sadece yukarıda zikrettiklerimiz değildir. Türkiye’de Selefîyye veya selef-i salih sloganıyla hareket eden veya Sufilik ile Şiilik  arasında gidip gelen İrfancılar veya Selefilik ile Sufilik arasında gidip gelen başka çevreler de vardır. Şekilsel dindarlığı kutsayan ve dinin dışa yansıyan yönünü öne çıkaran kimse veya gruplar da Zâhirî eğilimin etkisinde kalmışlardır. Yukarıda özetlediğimiz görüşlerden bir kısmı, burada analizine girmediğim Alparslan Kuytul[105], Nureddin Yıldız[106], Yusuf Kaplan, Bedri Gencer, Ahmed  Mahmud Ünlü, İhsan Şenocak[107], Ebu Bekir Sifil ve onların etrafındaki oluşumlar tarafından da benimsenmiş görünmektedir. Her ne kadar onlardan bir kısmı kendilerini Sufî meşreb görseler de, farklı düzeyde Selefî veya Zâhirî zihniyetin etkisi altındadırlar. Hatta bazıları, Selefilik ve Sufilik arasında gidip gelmektedir. Şöyle ki, bir kısmının Zâhid Kevserî’nin takipçileri olması veya diğer bir kısmının İrfanî söylem ile müritlik düzeyinde bir ilişkileri olmasından dolayı, bir taraftan ölünün arkasında Kur’an okunmasını, rabıta, himmet, imtidad ve tevessül gibi konuları savunarak, batın fıkhı-zahir fıkhından bahsederek, tasavvufun kaynağını Hz. Peygambere dayandırarak Sufiliğin (Kadimci Hanefik) yanında yer alırlarken[108], diğer taraftan ilk üç nesli kutsama, Kütüb-i Sitte müelliflerini tebri etme, laiklik, demokrasi, dini düşüncede yenilenme, akılcılık/reycilik kelam, felsefe, İlahiyat, kadına bakış, din-şeriat ilişkisi, din-siyaset ilişkisi gibi konulardaki görüşleriyle[109]  Zâhirî-Selefî söylemden yana tercih yapmaktadırlar.  Bu çevrelerin bir kısmı, Türkiye’deki Ehl-i Sünnet’in sembolik olarak bir değer ifade etmesi, Selefî ve Vehhabî aidiyetinin olumsuz çağrışımları dolayısıyla  Selefîlikle ilişkilerini veya Selefi olduklarını açıkça söylemekten çekinmektedirler. Hatta pek çoğu bu aidiyeti konuşma kayıtlarında reddetmektedir. Ancak demokrasi, laiklik, cumhuriyet, tasavvuf, kelam, felsefe, akıl, musiki, hadis ve gelenek, metincilik, din-siyaset, din-şeriat, amel-iman ilişkisi konularında batınî  söylemden çok Selefî söylemi benimsedikleri görülmektedir. Özellikle sufî meşreb olanlar üzerinde zâhirî medrese geleneğinin tekke geleneğine galip geldiği söylenebilir.
 
SONUÇ
Tasavvufî düşünce, tarihsel süreçte içinde bulunduğu kültür, dini ve toplumsal yapıların etkisinde kalarak kendi içinde tarikatlar şeklinde bir kurumsallaşmaya gitmiştir. Bu farklılaşmaya binaen pek çok araştırmacı İslam’da Tasavvufi düşüncenin tarikatlar öncesi dönemine zühd ve takva hareketi olarak bakmış ve tarikat örgütlenmesiyle dinî cemaatleşmeyi tasavvuftan ayırmayı tercih etmişlerdir. Özellikle günümüzde bu iki yapının insanların ahlakî gelişimine, toplumda hoş görünün  yerleşmesi, birlik ve dayanışmanın güçlenmesi, birlikte yaşama kültürünün desteklenmesi, farklılıkların zenginlik olarak görülmesi gibi özellikler sahip tasavvufu, temsil edemedikleri görülmektedir. Hatta günümüzde dinî cemaatleşmelerin ve tarikat örgütlenmelerinin tasavvufî çerçeveyi zorladığını, insanların vicdanlarında meşruiyetlerini kaybederek ticarî ortaklıklara dönüştüğü noktasında ciddi eleştiriler yapılmaktadır.[110]   
Türkiye, İslam dünyasında giderek şiddetlenen Şiî-Selefî çekişmesinden etkilenmekte ve iki taraftan birisinde yar almaya zorlanmaktadır. Hatta Şiî-Selefî kutuplaşması Türkiye’de kendini  Ehl-i Sünnet olarak tanımlayan ve üçüncü bir seçenek olmaya namzet reyci ve akılcı damarı tehdit etmeye  başlamıştır. Şöyle ki gerek İrfanî gerek Zâhirî söylemin önemli ölçüde temsil edildiği Sünnî blokta Ehl-i Sünnet’in neliği ve kurucu ilkeleri konusunda ilginç tartışmalar yaşanmaktadır. Bir tarafta Ehl-i Sünnet’in kurucu ilkesinin irfan olduğunu diğer tarafta beyan olduğunu savunan iki kesimin ilginç bir tartışmasına şahit olmaktayız. “Sünnet dindir” diyenler Zâhirî din söylemine, yani Selefiliğe yaklaşırken İrfanı öne çıkaranlar söylem olarak Şiî irfancılığa kaymaya başlamıştır. Ancak bu kutuplaşmanın içinde yer alanlar henüz bunun farkında değillerdir. Bazı kesimler, tartışmayı Katı Muhafazakatlık-Katı Laiklikçilik kutuplaşmasına çekmeye çalışmaktadırlar. Türkiye’de medrese adı altında  alternatif ilahiyat eğitimleri veren kurumların oluşmaya başlaması yukarıda izah edilmeye çalışılan bir sürecin sonucudur. Başka bir deyişle Sünnî İrfancılık ile Zâhirî söylemi yakınlaştırma çabası olan Nizamiye mantığına dönüştür. Şiî-Sünnî kutuplaşması Türkiye’de özellikle Şafiî-Eş’arî çevrelerde daha büyük bir yarılma meydana getirmiştir. Türkiye’de Siyasal İslamcılığın ve Selefî propagandanın etkisinde kalan gençler,  radikalleştirmeye başlamıştır.  Suriye’deki radikal akımlara sempati ile bakan ve IŞİD’e taraf olan gençlerin sayısı her geçen gün artmaktadır.
Türkiye’de Sufi-Batınî cemaatler ve Selefî hareketler,  Ehl-i Sünnet üzerinde tahakküm kurmaya çalışmaktadırlar. Zâhiriler ve Bâtıniler, Ehl-i Sünnet adını kullanarak kelamın, özgür düşüncenin, aklın ve felsefenin devre dışı bırakılmasını propaganda etmektedirler. Halidilerin bir kısmı, Şiî-Selefî çekişmesinde Selefî siyasal İslam’a yakınlaşırken bir kısmı sözde Sufî, fakat hal, turum ve davranışlarında, özellikle tekfir konusunda Selefî gibi davranmaktadırlar. Bu kimseler, görsel medya ve sosyal medya yoluyla, ilim adamlarına ve farklı fikir sahibi İlahiyatçılara cevap vermek ve onlara ayar vermekle meşguller. Siyaset ve ticaret ile o kadar içli dışlılar ki, Türkiye’de 72 milleti bir gören, “yaratılanı yaratandan dolayı hoş gören”, hayır ve hasenatta yarışan özgün bir Sufî tecrübeyi yaşamak zorlaşmıştır. Geçmişte insanlar fıkhın katı kurallarından veya mezhepçilikten kurtulmak için Sufî yapılara yöneliyorlardı. Şimdi bu Sufî yapıların bir kısmı, Selefiliğe karşı durabilmek için güçlü mezhepçi eğilimlere kaynaklık ediyorlar. Selefi-Sufi kutuplaşması Sufiliği dışlayıcı ve tekfir edici bir çizgiye kaymasına sebep olmuştur. Türkiye dışında Şii-Selefi kutuplaşmasında her iki tarafın birbirine karşı nefret ve kin söylemi ülkemizde Sufî-Selefî kutuplaşma arasında cereyan etmektedir. Siyasî iktidar, toplumdaki bu kutuplaşmanın kısmen farkındadır. Bâtınî Gülen hareketinin şiddet yanlısı bir terör hareketine evrilmesi dolayısıyla, diğer batınî/irfanî cemaatlere karşı, toplumda irfancılığa bundan sonra şüphe ile yaklaşacaktır. Her ne kadar Selefilik ve Sufilik birbirinin panzehiri gibi görünse de, her iki eğilim akıl düşmanlığında birleşmektedir. Cumhuriyet döneminde İslam düşüncesinde sorun çözme yollarından birisi olan aklî ve reyci damarın daha güçlenmesi beklenirken, maalesef, bu iki kesimin saldırılarıyla gittikçe zayıflamıştır. Bugün üç tarz dindarlık ve zihniyet birbiriyle çatışma halindedir: Bâtınilik (Şiî ve Sünnî İrfancılık), Arap dindarlığı (Selefilik) ve Türk Dindarlığı (Hanefi-Maturidilik). Artık Türkiye, dini sorunları çözerken  üç tarzı dindarlıktan hangisini seçeceğine karar verme konusunda yol ayrımına gelmiştir. 
Köklü bir İslam tecrübesine ve güçlü bir akılcı-reyci düşünce geleneğine sahip olan Türk toplumunun, son zamanlarda akıl aleyhtarlığı, mezhepçilik, şiddet yanlılığı, kin ve nefret söylemi, tekfircilik ve Kur’an aleyhtarlığı ile başı beladadır. İçine düştüğümüz bu dini düşüncedeki bunalımdan ve sebep olduğu sorunlardan, mehdiler beklemekle değil ancak akılcı damarı tekrar güçlendirmek ve akla itibarını iade etmek suretiyle kurtulabiliriz.  Bu çerçevede İslam’ı yeniden okumak ve din anlayışımızı, dindarlığımızı sorgulamak durumundayız. Sahip olduğumuz geleneğin adı, akla, cüz-i irade ve milli iradeye önem veren Hanefî-Maturidî düşünce geleneğidir. Bu gelenekten yararlanılacaksa, İmam Ebû Hanife ve İmam Mâturîdî gibi alimlerin kendi dönemleri için ortaya koydukları fikirleri aynen bugüne taşımak yerine sorunları nasıl ve hangi yöntemle çözdüklerine[111] yoğunlaşılmalıdır. Böylece reyci/akılcı din anlayışı, bireylerin aklını ve zihnini özgürleştirecek, hukukun üstünlüğünü güvence altına alacak, insanî olan ile İslamî olanı uzlaştıracak ve milli iradeyi hakim kılarak demokrasiyi güçlendirecektir. Aksi takdirde toplum Şiî-Selefî mezhep çatışması veya Batınî-Zahirî zihniyet kutuplaşması zeminine daha fazla kayacaktır. Türkiye, sahip olduğu akılcı gelenek ile toplumsal, dinî ve ahlakî değerleri güncelleyerek tarihte olduğu gibi bugün de Müslümanlar ve insanlığa umut olacak yeni bir İslam Medeniyetinin inşası için elinden geleni yapmalıdır. Bunun için dinî ve felsefi alanda toplumsal bir aydınlanmaya ihtiyaç olduğu unutulmamalıdır.
 
 
 
 
 
 
 
 
 

[1]  Batıni-İrfanî söylemin Şiilik ve Sufilikteki yansımaları ile Şiilik-Tasavvuf ilişkisi konusunda geniş bilgi için bkz.: es-Seyyid Haşim Ma’rûf el-Hüseynî, Beyne’t-Tasavvuf ve’t-Teşeyyü, Dâru’t-Teâruf li’l-Matbûât, Lübnan 2006; Kamil Mustafa eş-Şeybî, es-Sılatü beyne’t-Tasavvuf ve’t-Teşeyyü, Dâru’l-Endülüs, I-II, 3. Baskı, Beyrut 1982.

[2] Tarihsel din söylemlerinin geniş bir çözümlemesi ile ilgili bkz.: İslam Düşüncesinde Tarihsel Din Söylemleri, Otto yayınları, Ankara 2012; Sönmez Kutlu, “İslam Düşüncesinde Tarihsel Din Söylemleri”, İslâmiyât Dergisi, IV/4(2001), 15-36 ss

[3] H. Yunus Apaydın, “ Zâhiryye”, DİA., İstanbul 2013, 44/93. Zahirilik hakkında geniş bilgi için bkz.: Ignaz Goldziher, Zâhirîler “Sistem ve Tarihleri”, Çev.: Cihat Tunç, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1982.

[4] Ömer Mahir Alp, “İrfaniyye”, DİA., İstanbul 2000, 22/444. H. Kamil Yılmaz, İrfan geleneğini şöyle tanımlamaktadır: “Gönül erlerinin temsil ettiği itfan geleneği; dinî hayatın görünen kısmını değil metafizik tarafını; yani görünmeyen kalbî ve ruhî boyutunu ifade eder.” (H. Kamil Yılmaz, “İrfan Geleneği ve Marifet”, Diyanet Dergisi, Ağustos 2013, sayı: 272, s. 6.

[5] Mahmud Erol Kılıç, “Anadolu İrfanının Nakşi Damarı”, http://www.yenisafak.com/yazarlar/ mahmuderolkilic/anadolu-irfaninin-naks%C3%AE-damari-2034412 04.12.2016.

[6] Bu reddiyelerin bir kısmı Hüseyin Hilmi Işık’ın fikirleri etrafında oluşan Işıkçılara ait Hakikat Yayınevi tarafından yayımlanmıştır. Bu eserlerin PDF’sine ve bazılarının ses kayıtlarına kendi web sayfalarında yer vermişlerdir. Bkz.: http://www.hakikatkitabevi.net/books.php (20.10.2016) Vehhabiliğe reddiye olarak yazılan bazı eserlerin isimleri şöyledir: Ahmed b. Zeynî Dahlan, Risâle fîma Yeteallaku bi Edilleti Cevâzi’t-Tevessül bi’n-Nebî ve Ziyâretuhu, Hakikat Kitabevi, İstanbul 2014; Mustafa b. Ahmed İbn Hasan eş-Şattî el-Hanbelî, en-Nukûlü’ş-Şeriyye fî’r-Reddi ala’l-Vehhâbiyye, Hakikat Kitabevi, İstanbul  2014; es-Seyyid Ahmed  b. Zeynî Dahlân, ed-Dürerü’s-Seniyye fî’r-Reddi ala’l-Vehhâbiyye, Hakikat Kitabevi, İstanbul 2015; İbrahim er-Râvî er-Rifâî, Risâletü’l-Evrak el-Bağdâdî fî’l-Havâdisi’n-Necdiyye, Hakikat Kitabevi, İstanbul 2015. s. 139-153; el-Hacc Malik bih İbn Şeyh Davûd, el-Hakâiku’l-İslâmiyye fî’r-Reddi ala el-Muzâim el-Vehhâbiyyeti, Hakikat Kitabevi, İstanbul 2014. S. 1-92; Ahmed b. Zeynî Dahlan, Fitnetü’l-Vehhâbiyye, Hakikat Kitabevi, İstanbul  2012. S. 1-14; Eş-Şeyh Süleyman b.  Abdülvehhab (Muhammed b. Abdilvehhâb’ın kardeşi), es-Savâiku’l-İlâhiyye fî’r-Reddi  ala’l-Vehhâbiyye, Hakikat Kitabevi, İstanbul 2012 s. 15-84; Davud b. Süleyman el-Bağdâdî en-Nakşibendî el-Halidî, el-Minhatü’l-Vehbiyyetü fî Reddi’l-Vehhâbiyyeti, Hakikat Kitabevi, İstanbul 2014, s. 1-42; Muhammed Abdülkayyûm el-Kâdirî el-Hezârevî, et-Tevessül, Hakikat Kitabevi, İstanbul 2012; Âmir el-Kâdirî , el-Medâric es-Seniyyefi’r-Reddi ala’l-Vehhabiyye, Çev. Abdulalîm el-Kâdirî, Hakikat Kitabevi İstanbul 2011.

[7] “Zâhid Kevserî’nin ilmî şahsiyetinde tasavvufun önemli bir yeri vardır. Babası Nakşî şeyhleri arasında yer aldığı gibi kendisi de Kastamonulu Nakşî şeyhi Hasan Hilmi Efendi’ye intisap etmiştir. Her iki şeyh de dönemin müceddidi kabul edilen Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî’nin dergâhına mensuptur. Ona göre nefsin ve  hevânın baskısına mâruz kalan kişiler kutsî âlemle irtibatı olan kâmil mürşidlerin irşad ve yardımına muhtaçtır. … Tevessül câizdir, çünkü tevessül edilen kâmil insanlar ruhlarını arındırıp temizlediklerinden mânevî tasarrufta bulunma melekesine sahiptir, onların bu nitelikleri ölümlerinden sonra da devam eder.” (Yusuf Şevki Yavuz, “ Zâhid Kevserî”, DİA., 44/77).

[8] Kevserî, Türkiye Selefileri tarafından “kabirlerin üzerine mescid yapmayı; mum yakmayı ve kandil koymayı; kabrin üzerine yapılmış olan mescidde, namaz kılmayı (Muhammed Zâhid el-Kevserî, Makâlât, Mektebetü’t-Tevfıkiyye, Mısır Trz., s.153-157); salih kişilerin ruhlarından isti'ane, istimdad, yardım dileme ve sığınmayı caiz görmesi; salih kişilerin ruhlarının kainatta mutlak tasarruf sahibi olduğunu, kainatı idare ettikleri; evliyaların kabirlerini ziyaret etmenin ziyaret edenlere feyiz kaynağı olacağı; salihler vefat edip ruhları bedenden ayrıldığında gaybi bileceklerini iddia etmesi; Peygamber (SAV.) bela anında ona sığınmak, ondan yardım istemek caizdir ve onun zatı ile tevessül caizdir demesi; vahdet-i vucudçu olan İbni A’rabi'yi ve İbni Farid'i müdafaa etmesi ” sebebiyle eleştirilmiştir. (Bkz.: http://www.islam-tr.net/forum/konu/ehli-hadis-dusmani-el-kevseri%E2%80%99nin-gercek-yuzu.12588/ 20.11.2016)

[9] “Kelâmcıların birçok fer‘î meseleyi inanılması zaruri konular içinde ele almalarına karşı çıktı, kendisini onların amansız bir hasmı olarak tanımladı. İslâmî naslar üzerinde sadece uzmanlaşmış kişilerin değil bütün müslümanların ictihad etmesinin önemini vurgulayarak her İslâm âliminin Kur’an ve hadisi yorumlamada yetkili olması gerektiğini savundu. Çünkü ona göre aklı kullanma ve tercihte bulunmada ictihadın geniş anlamı içerisinde yer almaktadır. Bu anlayıştan hareketle ictihad kapısının açık olduğunu ileri sürdü. Taklide, bid‘atlara, din istismarına karşı mücadele etti. Kursavî’nin medreselerde okutulan ders kitaplarını eleştirmesi de onun eğitim meselesiyle ilgilendiğini gösterdiği kadar dinî düşüncedeki asıl yeniliğin eğitimden geçtiğine inandığını ortaya koymaktadır. Ancak Kursavî, bu fikirleriyle çevresinde pek fazla taraftar bulamadığı gibi Buhara’nın muhafazakâr âlimleri arasında infial uyandırdı, zındıklık ve dinsizlikle suçlandı.” (İsmail Türkoğlu-İbrahim Maraş, “ Kursavî”, DİA., 26/447.

[10] “Ancak Mercânî’nin belli bir tarikata tamamen bağlanma konusunda çekinceleri olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü eleştirel bakışını bu alana da yöneltmekten çekinmemiş, meselâ Nakşibendiyye silsilesinin Selmân-ı Fârisî yoluyla Hz. Ebû Bekir’e bağlanmasının ilmî temeli bulunmadığını savunmuştur. Ayrıca intisap için tarikat önermesini isteyen bir öğrencisine en iyi mürşidin Kur’an olduğunu söylemiş, onu okuyup anlamını kavramaya çalışmasını tavsiye etmiştir.” (Ahmet Kanlıdere, “Mercânî”, DİA., 29/171.

[11] “Yazılarında yeni Selefî akımın ıslahçı tutumunu benimsemiş, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye ve Nakşî şeyhi Zeynullah Resûlî’ye duyduğu saygıya rağmen tasavvufa karşı mesafeli durmuştur. Kendisi de Gaspıralı İsmâil ve Mûsâ Cârullah gibi Türk dilinde birliği savunmuştur. Eleştirilerinde daima ılımlı bir üslûp benimsemiş, bu sebeple bazı kadîmci âlimler arasında saygı ve güven kazanmıştır. Müftülük makamına gelen ikinci ıslahçı din âlimi olmasında bu tutumunun rolü olmuştur.” (Goulnara Baltanova, “Rızâeddin Fahreddin”, DİA., 35/70.

[12] “Tasavvufu Kur’an ve Sünnet kaynaklı görmediği gibi sûfîlerin kullandıkları ıstılahları, yaptıkları uygulamaları da (istimdad, istiâne vb.) İslâm’a aykırı bulmakta ve bunların İslâmiyet’e Hint, Fars, Yunan kültüründen girdiğini kabul etmekteydi. Kemâlî’nin bu fikirleri Mûsâ Cârullah ve Abdülhamîd Müslimî gibi âlimlerce eleştirilmiştir.” (İsmail Türkoğlu-İbrahim Maraş, “Kemmâlî, Ziyâeddin”, DİA.,  25/234.

[13] “Ona göre kelâm ilmi İslâmiyet’in ilk yıllarındaki dinamizminin kaybolmasına sebep olmuş, müslümanların zihinlerini gereksiz tartışmalarla işgal etmiş, İslâmiyet’in sade ve saf olan akîdesini karmaşık hale getirmiştir. Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerîm’i ve Hz. Peygamber’in uygulamalarını en iyi bilen Selef’in tutumunu örnek almak en doğru yoldur. Fıkıh ve kelâm eleştirisine karşılık tasavvufa değer veren Mûsâ Cârullah aklın yanında keşfin de önemine inanır ve onun bir tür aklî bakış açısı olduğunu söyler. Tasavvufun hoşgörüsünü ve fikir hürriyeti gibi konularda müsbet yaklaşımını takdir eder. Bununla birlikte imâm-ı muntazar, gavs, kutub, evtâd, nücebâ, abdal gibi tasavvufî kavramların İslâmiyet’e sonradan girdiğini belirterek ruhbaniyete dönüşen tasavvuf anlayışını eleştirir.” (Ahmet Kanlıdere, “ Mûsâ Carullah”, DİA., 31/215.

[14] “XIX. yüzyılın sonuna doğru Rusya müslümanları arasında eğitim ve kültür alanında başlayan yenileşme hareketi. Batı’daki aydınlanma felsefesinin İslâm dünyasına yansıması ve “usûl-i cedîd” adlı eğitim hareketinin etkisiyle ortaya çıkmıştır. XIX. yüzyılın sonlarına kadar Rusya müslümanlarında ilk öğretim şehirlerde medrese bünyesinde, köylerde ise camilerin yanında bulunan mekteplerde geleneksel yöntemlerle yürütülerek sadece okuma yazma ve ilmihal bilgisi öğretiliyor, ayrıca Kur’an’dan bazı sûrelerin ezberletilmesiyle yetiniliyordu. “Usûl-i kadîm” denilen bu yönteme karşı çıkarak yerine usûl-i cedîd adıyla Batı’daki eğitim sisteminden etkilenen bir yöntem öneren kişilere Cedîdciler (Batı dillerinde Djadids) ve bunlar vasıtasıyla gelişen akıma da Cedîdcilik (Djadidisme) denilmiştir.” (Taha Akyol, “Cedîdcilik”, DİA.,  7/211.

[15] “Fıkıh, şeriat ve din kavramları birbirinden ayrı düşünülemez, çünkü fıkıh din bilgisi olup din bilgisi dine aykırı olamaz. Muâmelâta ilişkin dinî hükümleri diğerlerinden ayrı tutup değişebilirliğini ileri sürmek tutarsızlıktır. İyi özümsenip dirayetle tatbik edildiğinde İslâm ahkâmı müslümanların problemlerini her zaman ve her yerde çözmeye yeterlidir. Sahâbe, tâbiîn ve tebeu’t-tâbiîn fukahasının Kitap ve Sünnet’ten Arap dili kurallarına göre anladığı şey ne ise dinî ahkâm odur. Sonraki asırlarda yaşayan fakihler (müteahhirîn) öncekilerin Kitap ve Sünnet’ten çıkardıkları şeylere muhalefet edemez, sadece onların hüküm vermediği veya sonradan ortaya çıkan hususlarda hüküm verebilir; onların ihtilâf ettiği meselelerde tercihte bulunabilir. Bu çerçevede örf ya da maslahat hükümlerin değişmesine gerekçe yapılamaz. Bu gerekçelerle bazı şer‘î hükümleri yürürlükten kaldırmak ise ahkâm neshetmektir, bu ise insanın teşrî‘ alanına müdahalesi anlamına gelir. Teşrî‘ alanı münhasıran Allah’a aittir.” (Ebubekir Sifil, “Zâhid Kevseri-Fıkıh”, DİA. 44/80). Sifil, Kevserî’nin görüşlerini onun Maķālâtü’l-Kevŝerî adlı eserinin  107, 111, 113-116 sayfalarına referans ile tespit etmektedir.

[16] “Mâtürîdiyye’ye mensup olan Zâhid Kevserî’nin kelâma dair temel görüşleri şöyledir: Ehl-i sünnet’e dahil Mâtürîdiyye ile Eş‘ariyye büyük çoğunlukla ortak görüşler benimsemiştir, aralarındaki farklılıklar çok azdır; bu sebeple mezhepleri birbirine yaklaştırmaya çalışmanın bir anlamı yoktur; mezhepsizlik ise dinsizliğe götüren bir yoldur. Dinî emirleri hayata geçirebilmek için bir mezhebe bağlanmak zorunludur. Selefiyye (Haşviyye) ise Selef mezhebine intisap iddiasında bulunan ve kelâm ilmine vâkıf olmayan ehl-i hadîs zümresinin mezhebidir. Bu mezhep teşbih ve tecsîme götüren inançlar içerdiğinden Ehl-i sünnet’e dahil değildir” (Yusuf Şevki Yavuz, “Zâhid Kevserî”, DİA. 44/78.

[17] “XX. yüzyılın Mâtürîdiyye müceddidi olarak nitelendirilen Zâhid Kevserî’nin görüşleri Mısır’da ve diğer İslâm ülkelerinde dinî tartışmalara zemin hazırlamıştır, kendisini eleştirenler bulunduğu gibi savunanlar da vardır.” Yavuz, “ Zâhid Kevserî”, DİA., 44/77).

[18] Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin, Câmiu’l-Mütûn Ehl-i Sünnet İ’tikadı, Çev.: Abdülkadir Kabakçı- Fuad Günel, 1. Baskı, Bedir Yayınlarıİstanbul 1980. (Eserin başına konulan Tenbih-Uyarı)

[19] (Ali Bardakoğlu, “ Cemaatler Nasıl Siyaset Projesine Dönüştü?”, Karar, 28.07.2016. (http://www.karar.com/gorusler/cemaatler-nasil-siyaset-projesine-donustu-201375#). (20.09.2016)

[20] Kemal Sayar, “Kardeşliğin Yıkıntıları”,  http://www.star.com.tr/acikgorus/kardesligin-yikintilari-haber-853463/ (25.11.2016)

[21] Ruşen Çakır,  Ayet ve Slogan Türkiye’de İslami Oluşumlar, Metis yayınları, İstanbul 1990, s. 52-53. (Prof. Dr. Esad Coşan’ın 26 Mayıs 1990 tarihinde İstanbul’da yaptığı konuşmanı bant dökümü, s. 48-54)

[22] “Bu itibarla tevhîdin yalnız itikadda olması, zorunluluk ise de, kalması zorunluluk olamaz; çünkü itikadın uzantısı, ister istemez, meyvesi, deyin, ürünü deyin, tezahürü, dışta kendir gِsteriş şekli deyin, amellerdir, davranışlardır, tavırlardır...”.( Ercüment Özkan, “Tevhid Üzerine”, İktibas Dergisi, Ağustos 1987, sayı: 128, s. 11.)

[23] Geniş bilgi için bkz.: (Ercüment Özkan?), “Tasavvuf; Bir Ayrı Din”, İktibas Dergisi, Eylül 1990, sayı: 141, s. 11-12.) Ayrıca İbn Arabi’nin Vahdet-i Vücud anlayıcını şu şekilde eleştiri:  “Gerek nitelikleri, gerekse ihtiva ettiği düşünceler bakımından Vahdet-i Vücud anlayışı İslâmm şeriat ilkelerine karşıttır, onlarla bağdaşamaz. Çünkü İslâm dininin temel ilkesi kainatın yoktan, Allah tarafından yaratıldığı inancına dayanır. Kainat ile Allah(Yaratılanla, Yaratan) arasında öz(zât) değil, görünüş bakımından bile en küçük bir benzerlik, yakınlık yoktur. Kur’an, Allah insanın düşüncesinin, aklının sınırlarını aşan bir yüce varlıktır; O, insanın düşünebildiklerinin hiçbirine benzemez, eşi ve benzeri yoktur. Bu bakımdan allah ile Kainatı bir sayan Vahdet-i Vücud anlayışını reddeder.” (( Özkan?), “Tasavvuf; Bir Ayrı Din”, İktibas Dergisi, Eylül 1990, sayı: 141, s. 12.)

[24] 42. Şûra, 11.

[25] (Özkan?), “Tasavvuf; Bir Ayrı Din”, İktibas Dergisi, Eylül 1990, sayı: 141, s. 11.)

[26] Muharrem Balcı,  “Ercüment Özkan: Türkiye’de Radikal İslam’ın Öncüsü (1938-1995)” http://dusunceninokullasmasi.com/tr/musluman-dusuncesi-cagdas-donem-sembol-sahsiyetler. aspx?k=mdcds.221 ( 25.11.2016). Ercümen Özkan, Demokrasi ve Laikliğin İslamla yakından uzaktan ilgisi olmadığını iddia eder: “…. bugün demokrasinin ve hatta laikliğin islamlaştırılması, islamın tu muyle reddedilemediğindendir. Madem ki bu başarılamamaktadır o takdirde demokratik islamdan ya da laik islamdan bahsetmek gundeme getirilmekte, demokratik ve laik kavramlar islamda yaşatılmaya çalışılmaktadır. Kaldı ki ne demokrasi, ne de laiklik uzaktan yakından islamla ilgilidir. Hiçbir surette birbirine yakınlığı bulunmayan bu kavramlar tamamıyla reddedilemeyen, insanların akıl ve kalblerinden çıkarılamayan İslama sokulmaya, orada yaşatılmaya çalışılmaktadır. Kadir olsa idiler mutlaka islamı tümüyle, ismi dahil ortadan kaldırmayı ve yerine kendi dinlerini ikame etmeyi isterlerdi. İstemişlerdir de.” ((Özkan?), “Tasavvuf; Bir Ayrı Din”, İktibas Dergisi, Eylül 1990, sayı: 141, s. 14-15).

[27] “Geleneksel birikintiler İslam acısından bir güneş niteliğini haiz Kur’an ve Sunnet’in onunde onun  ışıklarını azaltan kara bulutlar gibi durmamalıdır, bu bulutlar dağıtılmalıdır ki Kitab ve Sunnet guneşinin ışıkları gölgelenmeden Allah’ın kullarının üzerine duşsun. İşte gelişen, yükselişi durdurulamayan Koklerine dayalı İslam bu İslam’dır. Ve muslumanlara 'tıpkı ASR-I SAADET’teki gibi hayat vadetmektedir. Dunya ve ahiret saadeti, Allah rızası bu İslam’dadır.” ( Ercüment Özkan, “Sorular ve Cevaplar”,  İktibas Dergisi, Kasım-Aralık 1989, sayı: 131-132, s. 12.)

[28] “Akıllılık ve Akılcılık”, İktibas Dergisi, Ocak 1987, sayı: 121, s. 7.

[29] Ercüment Özkan, “Tasavvuf; Bir Ayrı Din”, İktibas Dergisi, Eylül 1990, sayı: 141, s. 14.

[30] Halil Necatioğlu,  Ehl-i Sünnet Akaidi adlı kitabın başına yazdığı Müellifin Kısa Terceme-i Hali kısmında  Mehmed Zahid Kotku ile ilgili gizliyi ve gaybı bildiği, gönüllere ve rüyalara tasarrufu olduğunu iddia etmektedir:  “Gece ve sabah ibadetlerine çok riayet eder, talebelerini de bunlara teşvik eylerdi. İnsanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönullere ve rüyalara tasarrufu vardı. Bereket gittiği yere yağar; bolluk onunla beraber gezer, en hücra; en kıtlık yerde o gelince nimet dolardı. Beraberinde seyahat edenler, tevafuklara, tecellilere, maddi ve manevi hallere ve ikramlara şaşar, hayretlere düşerler, parmaklarını ısırırlardı.” (Mehmed Zahid Kotku, Ehl-i Sünnet Akaid, Seha Neşriyat, İstanbul 1992, s. XV. (Halil Necatioğlu, Müellifin Kısa Terceme-i Hali))

[31]  Türkçe’ye çevrilen eserlerden doğrudan Selefilik ile ilgili olanların sadece bir kaçını şöyle sıralayabiliriz: Ahmed b. Abdülkerim Necîb, Kitapları, Risaleleri ve Fetvaları Işığında Şeyh Muhammed bin Abdulvehhâb’ın Selef Akidesi, Terc: Ebu Turab Murad bin AbdurRahman es-Sivasî,  Kitap ve Sünnet’e Davet Yayınları;  Ebu Turab bin Abdurrahman es-Sivasi, Selef Menhecine Nasıl Ulaştım,  Kitap ve Sünnet’e Davet Yayınları; Ebû İyyad es-Selefî- Ebu Umeyr b. Muhammed et-Türkî (Der.), Selef ve Ehli Sünnet’te İman Söz ve Ameldir Artar ve Eksilir,  Kitap ve Sünnet’e Davet Yayınları; Şeyhulİslam ibn Teymiyye, Selef ve Halef Yolu, Tevhid Yayınları; Ebu AbdurRahman Amr Abdulmun’im Selim,  Selefi Davet Usulü, Terc.: Ebu Turab Murad bin AbdurRahman es-Sivasi, Kitap ve Sünnet’e Davet Yayınları; Kitap ve Sünnet’e Davet Yayınları; Şeyh Muhammed Nasıruddin el-Elbani, Selefi Davetimiz,  Terc.: Ebu Turab Murad bin AbdurRahman es-Sivasi, Kitap ve Sünnet’e Davet Yayınları; Şeyh Muhammed Nasıruddin el-Elbani, İstikbal İslam’a Aittir Selefi Davetin Zaferi, Kitap ve Sünnet’e Davet Yayınları; Selefi Kur’an Meâli, Haz.: Ebu Umeyr bin Muhammed et-Türki, Kitap ve Sünnet; Müslim b. Abdurrahman el-Muhacir, Selefi Menhec Kurtuluşun Yoludur,  Terc.: Ebu Turab Murad bin AbdurRahman es-Sivasi, Kitap ve Sünnet’e Davet Yayınları;  Şeyh Salih bin Fevzan, Selefi Salihin Menheci ve Ümmetin Ona İhtiyacı, Terc.: Ebu Turab Murad bin AbdurRahman es-Sivasi, Kitap ve Sünnet’e Davet Yayınları;  Şeyh Salih bin Sa’d es-Suheymî, Selefîler Arasındaki İhtilaflar Sebepleri ve Çözümler, Terc.: Ebu Turab Murad bin AbdurRahman es-Sivasi, Kitap ve Sünnet’e Davet Yayınları; İbn al-İslam, Selefilik Hakkındaki Yanılgılar, Terc.: Ebu Umeyr bin Muhammed et-Türki, Kitap ve Sünnet’e Davet Yayınları; Şeyh Salih bin Saad es-Süheymî, Selefilik Nedir?, Terc.: D. N. Taycıoğlu, Kitap ve Sünnet’e Davet Yayınları; Şeyh’ul-İslam İbn Teymiyye- İbn Kayyim el-Cevziyye, Selefte Tekfir Meselesi ve Cehâletin Mazeret Oluşu, Terc.: Abdullah Ebu Mervan el-Erzincani, Kitap ve Sünnet’e Davet Yayınları. Bkz.: www.kitabvesunnet.blogspot.com (10.11.2016 )

[32] 1. Ebu Umeyr bin Muhammed et-Turkî, Selefi Kur’an Meali: Selefi Salihin Menheci Işığında Kelimelerin Aslına Azami Uygun Türkçe Tercüme ve Açıklama, Kitap ve Sünnet’e Davet Yayınları, (Çevrimiçi) http://kitabvesunnet.blogspot.de/2014/11/selefi-kuran-meali.html, 21.11.2014.. 2. Şaban Piriş, Kur’an-ı Kerim Türkçe Meali, (Çevrimiçi), http://www.islamhouse.com/968/tk/tk/books/Kur’an-ı_Kerim_Türkçe_Meali, 01.12.2014.). 3.  Harun Yıldırım, Kur’an-ı Kerim Türkçe Meali, (Çevrimiçi) http://www.islamhouse.com/869/tk/ tk/books/Kur’an-ı_Kerim_Türkçe_Meali, (01.12.2014.).  Krş.: Bekir Altun, Selefîlik-Vehhabîlik ve Türkiye’deki Faaliyetleri, İstanbul 2015. (İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi), s. 113.

[33] “Günümüzde faaliyet yürüten bu derneklerin hemen hepsi 2002 yılından sonra kurulmuş olup bu derneklerin başlıcaları şunlardır: İstanbul’da Guraba Derneği, Tevhid ve Sünnet İlimle rini Yayma Derneği, Ülfet İlim Yayma Kültür ve Yardımlaşma Derneği (Ülfet-Der), Kitap İlim Kültür Eğitim ve Sosyal Yardımlaşma Derneği (Kitap-Der), Okur İlim Kültür Eğitim ve Dayanışma Derneği (Okur-Der); Bursa’da Uludağ Eğitim ve Araştırma Derneği, İzmir’de İlim Araştırma Eğitim Kültür Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği (İlim-Der), Gaziantep’te Asr-ı Saadet İlim Araştırma Yayma Derneği. Bu derneklerin dışında Ankara, Konya, Kayseri, Yozgat, Nevşehir, Adana, Osmaniye, Antalya, Denizli, Manisa, Kahramanmaraş, Diyarbakır, Şanlıurfa, Malatya, Erzurum, Bayburt gibi illerde de muhtelif isimlerde Selefî-Vehhabî dernekleri bulunmaktadır.” (Altun, Selefîlik-Vehhabîlik ve Türkiye’deki Faaliyetleri, s. 102-103.)

[34] “Mevcut Kur’an kursları ise şunlardır: İstanbul’da Tevhid ve Sünnet İlimlerini Yayma Derneği bünyesindeki kız Ku’an kursu, Gaziantep’te Asr-ı Saadet Derneği bünyesindeki yatılı erkek Kur’an kursu ve İzmir’de Çağrı Derneği’nin bünyesindeki Kur’an kursu.” (Altun, Selefîlik-Vehhabîlik ve Türkiye’deki Faaliyetleri, s. 104.)

[35] Altun, Selefîlik-Vehhabîlik ve Türkiye’deki Faaliyetleri, s. 101-106.

[36] Geniş bilgi için bkz.: Altun, Selefîlik-Vehhabîlik ve Türkiye’deki Faaliyetleri, s. 106-124.

[37] Altun, Selefîlik-Vehhabîlik ve Türkiye’deki Faaliyetleri, s. 124-128.

[38] Altun, Selefîlik-Vehhabîlik ve Türkiye’deki Faaliyetleri, s. 103-104.

[39] Altun, Selefîlik-Vehhabîlik ve Türkiye’deki Faaliyetleri, İstanbul 2015, s. 156. (EK-1: Abdullah Yolcu ile Mülakat)

[41] Abdullah Yolcu ile ilgili geniş bilgi için bkz.: Altun, Selefîlik-Vehhabîlik ve Türkiye’deki Faaliyetleri, s. 94-99; s. 153-160 (EK-1: Abdullah Yolcu ile Mülakat);  http://www.guraba-der.com/abdullah_yolcu.php (03.12.2016)

[43] Altun, Selefîlik-Vehhabîlik ve Türkiye’deki Faaliyetleri, s. 100-101. Hatta Abdullah Yolcu, söyleşisinde “Aslında AKP zamanına kadar pek bir şey yapamıyorduk. AKP iktidara geldiğinde önümüz açıldı.” (Bkz.: Altun, Selefîlik-Vehhabîlik ve Türkiye’deki Faaliyetleri, s. 157. (EK-1: Abdullah Yolcu ile Mülakat)

[44] “Selefîlik dört imamın yoludur. Selefîlik bugün Nurculuk, Süleymancılık, İhvan, Tebliğ gibi anlaşılmaktadır; ancak böyle değildir. Selefîlik bir gurup değil İslam’ın özüdür. Selefîlik herhangi bir guruba atfedilemez. Bir yönüyle Selefîyiz demek de doğru değildir, çünkü bu durumda bir guruba indirgemiş oluyorsunuz. Selefîlik bir guruptan daha büyüktür, asıl İslam’ın şemsiyesidir. Ancak Selefîlik Türkiye’de tanınmadan batmaya başladı. Çünkü burada Selefîlik denilince herhangi bir gurup akla gelmektedir. Bizim akidemiz Selefîliktir, yani itikatta Selefîyiz. (Bu bağlamda) dört imam da Selefîdir.” Altun, Selefîlik-Vehhabîlik ve Türkiye’deki Faaliyetleri, s. 156. (EK-1: Abdullah Yolcu ile Mülakat); Abdullah Yolcu, Selef-i Salihîn Akidesi: Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, çev. Ahmet İyibildiren, Mustafa Öztürk, Guraba Yayınları, İstanbul 1995/1416, s. 51-60.

Yayınları, 2014, s. 51-60.

[45] Geniş bilgi için bkz.: Abdullah b. Abdulhamid el-Eserî (Abdullah Yolcu), İman Onun Hakikati, Onu Zedeleyen ve Bozan Şeyler, Çev. Dr. Ahmed İyibilen- Dr. Mustafa Öztürk, Guraba Yayınevi, 3. Baskı, İstanbul 2014.

[46] Abdullah b. Abdulhamid el-Eserî (Abdullah Yolcu), İman Onun Hakikati, Onu Zedeleyen ve Bozan Şeyler, 736. Yolcu, namazın terkinin küfür olduğuna dair iddiasını sürdürür ve kendisini ayet ve hadislerden desteklemeye çalışır:  “Bütün ameller içerisinde sadece namazı terk etmenin küfür olduğuna delalet eden daha başka naslar da vardır. Bu naslar namazın kasten terkiyle tembellik veya vurdumduymazlık sebebiyle terkini birbirinden ayırmamıştır. Aksine hikmet sahibi Şari, namazı terk etmeyi tekfir sebebi olarak belirlemiştir. Malumdur ki namazı her terk eden, onu inkâr ettiği için terk etmez. Bilakis inkâr ettiği için terk edenler olduğu gibi, inkâr etmediği halde terk edenler de vardır.” (Abdullah b. Abdulhamid el-Eserî (Abdullah Yolcu), İman Onun Hakikati, Onu Zedeleyen ve Bozan Şeyler, s. 738 vd.

[47] Geniş bilgi için bkz.: (Abdullah b. Abdulhamid el-Eserî (Abdullah Yolcu), İman Onun Hakikati, Onu Zedeleyen ve Bozan Şeyler, s. 741-742.

[48] Geniş bilgi için bkz.:  http://www.ummetislam.org/abdullah-yolcunun-seyh-ebu-katadeyi-pervasizca-elestirmesi-hakkinda/(03.12.2016)

[49] Geniş bilgi için bkz.: Abdullah Yolcu, “ Sakal Dinen Gereklidir”, http://www.kitap-der.com/sakal-dinen-gereklidir-abdullah-yolcu.html (03.12.2016)

[50] Geniş bilgi için bkz.: Abdullah Yolcu, “Yılbaşı Kutlaması”, http://www.kitap-der.com/yilbasi-kutlamasi-abdullah-yolcu.html (03.12.2016)

[51] Geniş bilgi için bkz.: Abdullah Yolcu, “İslamda Resmin Hükmü”, http://www.kitap-der.com/islamda-resmin-hukmu-abdullah-yolcu.html  (03.12.2016)

[52] Abdullah Yolcu, “Makam-ı Mahmud Hadisi”, http://dinisohbetler.tv/makami-mahmud-hadisi/ (03.12.2016)

[53] Abdullah Yolcu, “Vahdet- Vücud Nedir?”,  https://www.youtube.com/watch?v=1vs5NHJRQdc (03.12.2016)

[54] Abdullah Yolcu, “ Tasavvufçulara Göre GAVS Reddiyesi”, https://www.youtube.com/watch?v=8c-Qz7R5Wgo (03.12.2016)

[55] Abdullah Yolcu, “Batıl Fırkalardan  En Zararlı Olanı Hangisidir”, https://www.youtube.com/ watch?v=a3YQXhs9ZmY (03.12.2016)

[56] Abdullah Yolcu, “ Ölülere Kur’an Okumak Caiz mi?”, http://www.dailymotion.com/video/ xrqypv_seyh-abdullah-yolcu-olulere-kuran-okumak-caizmi-youtube_news (03.12.2016)

[57] Bu tartımalar için bkz.: https://www.youtube.com/watch?v=b77b3bZHltk http://nakilkursusu.com/ tr/sorucevap/594-abdullah-yolcu-nun-seyh-ebu-katade-yi-pervasizca-elestirmesi-hakkinda. (12 Mayıs 2015 tarihinde yayınlandı. Ona yöneltilen eleştiri için bkz.: : http://nakilkursusu.com/tr/sorucevap/562-abdullah-yolcu (03.12.2016)

[58] Abdullah Yolcu, “ Oy Kullanma İle Alakalı Görüşümüze Yapılan Tenkitlere Verilen Cevaplar”, https://www.youtube.com/watch?v=YluG1ESedpI (28 Ekim 2015 tarihinde yayınlandı)

[59]  “İstanbul’un Fethi”,  Konstantıniyye Dergisi, Şaban 1436, sayı:1, s. 5; Derginin 4. Sayısı’nda Türkiye’ye tehditler yağdırılmaktadır. Bu tehdirlerden birisi söyledir: “Küfür, tüm çeşitleriyle bir araya gelmiş ve İslam Devleti’ne zarar vermek için elinden geleni yapmaktadır. Tağut Türkiye Devleti, belami teşkilatlarında onun aleyhinde hutbeler okutturarak İslam Devleti’ne zarar vermek istemektedir. Her gün yüzlerce Müslümanı katleden bu haçlılar hakkında bir kere hutbe okumayan bu satılık imamlar, İslam Devleti aleyhinde ciddi bir efor sarf etmektedir. Bütün bu uğraşlarınızı ve çırpınışlarınızı izlemekteyiz. Siz istediğiniz kadar çaba sarfedin, biz yine de Allah’ın izniyle İstanbul’u tekbirlerle fethedeceğiz. 1400 sene وnce bunu haber veren Peygamberin müjdesine nail olacağız. Küfrün, demokrasinin ve laikliğin hâkimiyetine son verip İstanbul’u şeriatle yöneteceğiz.” (Konstantıniyye Dergisi, Safer  1437, sayı: 4, s. 3).

[60] “Demokrasi de bir dindir ve bir Müslüman başka bir dine, ancak kendi dinini terk ederek girebilir. Demokrasiyi kabul edenler, İslam’ı ret etmiş Allah’ın dininde Allah’a ortak koşmuştur. Allah’ın onlar için seçmiş olduğu dinin bir kısmından yüz çevirip, bu dinde hoşlarına gitmeyen kuralları değiştirerek başka bir dine yönelerek şirk dinine tabi olmuşlardır.”,( “Demokrasi Tutuştu”,  Konstantıniyye Dergisi, Şaban 1436, sayı: 1, s. 8)

[61] “Türkiye’den Getirilen Etlerin Hükmü”,  Konstantıniyye Dergisi, Şaban 1436, sayı: 1, s. 11.

[62] “Kendisini müslüman addeden her bireyin yasama ve hüküm koyma yetkisini Allah’a verip bu konuda Allah’a şirk koşmaması gerekir. Tağutlardan herhangi bir tağutu seçme ve onların hevalarından ürettikleri sistemlerine oy kullanmayıp, rabbimizin bize seçmiş olduğu nizamı yani şeriatı hayatımıza hâkim kılmalıyız. İslam devleti kendi hükmettiği topraklarda Allah’ın şeriatini hayata hâkim kılmış ve bunun dışındaki tüm şirk sistemlerine savaş açmıştır. Rabbini razı etmek isteyen her kul demokrasi ve benzeri şirk sistemlerinden ve bunları halka dayatan tağutlardan uzak durmaları ve rablerinin kanun ve kurallarını hayata hâkim kılmaları gerekir.” “Ölüler Kur’an Dirilere Demokrasi”,  Konstantıniyye Dergisi, Şaban 1436, sayı: 1, s. 40.)tların meclisleri

[63] “Öncelikle bu yazıyı ele alışımızın gayesi, kısa bir süre önce Türkiye Devleti Diyanet İşleri Kurumu’nun, İslam Devleti hakkında küstahça hazırlamış olduğu rapordur. Rabbimizin, musemmasına uygun bir ismi, yani basiretsizliği, isim olarak kendisine layık gördüğü Diyanet İşleri Başkanı mürted Mehmet Görmez, mevcut hainliği yetmiyormuş gibi bir de İslam Devleti’ni kötülemeye kalkışması, basiretsizliğinin yanında ne kadar da arsız olduğunu gösterir.” (“Hıyanet Raporu Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığının İslam Devleti Aleyhinde Hazırlamış Olduğu Rapora Cevap”, Konstantıniyye Dergisi,  Zilhicce 1436, sayı: 3: s. 44)

[64] “Ey Türkiye halkı; Vakit geçmeden sizin bu ateistlere, haçlılara ve siz kandırıp haçlılara köle yapan bu tağutlara karşı ayaklanıp onlarla biran evvel savaşmanız lazım. Bundan önce de bu hain tağutun ve arkadaşlarının başınıza musallat olmasına neden olan esbaplardan tevbe etmeniz gerekir. Demokrasiyi, laikliği, beşeri kanunları, kabirperestliği ve bunların dışındaki tağutları inkâr edin. Ta ki savaşınız Allah yolunda cihad ve ölüleriniz Allah katında şehit olsun. Ve savaşınız melun cahiliyye savaşı, ölülerinizde ateist ve haçlılarla beraber ateşte olmasın.” ( “Türkiye’ye Mesaj”, Konstantıniyye Dergisi,  Zilhicce 1436, sayı: 3: s. 65.)

[65] “Hıyanet Raporu Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığının İslam Devleti Aleyhinde Hazırlamış Olduğu Rapora Cevap”, Konstantıniyye Dergisi,  Zilhicce 1436, sayı: 3: s. 44-54.

[66] “Türkiye’de Okullarda Bulunan Küfürler ve Haramlar”, Konstantıniyye Dergisi,  Safer 1437, sayı: 4: s. 5-16.

[67] “Erkek ve kızlar karma eğitim kanunu gereği aynı sınıfta hatta aynı sırada oturtulmaktadır. Özellikle bazı öğretmenler bir kızı iki erkek arasına ya da bir erkeği iki kız arasına zorla oturtturmaktadır.”, (“Türkiye’de Okullarda Bulunan Küfürler ve Haramlar”, Konstantıniyye Dergisi,  Safer 1437, sayı: 4: s. 11.)

[68] “23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim gibi kısmen de olsa kalan şeriatin tümden kaldırıldığı, cumhuriyet gibi küfür sisteminin ilan edildiği ve bu küfür sisteminin başarılı olduğu zan edilen bugünler okullarda bayram ilan edilip tِrenlerle coşkulu bir şekilde kutlanılmaktadır. Bu günler Müslümanın yas tutma günü olması gerekirken tağuti sistemin eğitim kurumlarında bayram olarak öğrencilere kutlattırılmaktadır.” (“Türkiye’de Okullarda Bulunan Küfürler ve Haramlar”, Konstantıniyye Dergisi,  Safer 1437, sayı: 4: s. 10.)

[69] https://iceriks.com/ebu-hanzala-kimdir/(03.12.2016)

[70] Din-devletin aynılığı, oy kullanma, demokrasiyi benimseyenlerin putperestliği ve anayasa hakkındaki görüşleri hakkında geniş bilgi için bkz.: “Ebu Hanzala Hoca’nın Mahkeme Konuşmasının Tam Metni”, http://www.tevhidigundem.org/ebu-hanzala-hocanin-mahkeme-konusmasinin-tam-metni-13685h.htm (03.12.2016)

[71] Tartışmalar için bkz.: Ferman Nazif, “Ebu Hanzala’nın IŞİD’e Reddiyesi ve Olayın Perde Arkası”, http://www.ummetislam.org/ebu-hanzalanin-iside-reddiyesi-ve-olayin-perde-arkasi/ (03.12.2016)

[72]  Ebu Hanzala, İhtilaf Fıkhı, Furkan Yayınları, 1. Baskı, Bursa  2014, s.35-36.

[73]  Geniş bilgi için bkz.: Ebu Hanzala, İhtilaf Fıkhı, s.37-38..

[74]  Ebu Hanzala, İhtilaf Fıkhı, s. 44.

[75] “Tağutların Modern Mabedleri”, Tevhid (Tağutlara Kulluğun Modern Mabedleri) Özel Sayı, Ekim 2012, yıl:1, sayı: 9, s. 15.

[76] Ferhat Cura, “İstiğase”, Tevhîd Tevhid ve Cihad Ehli Selefiler Özel Sayı, Şubat 2013, yıl:2, sayı: 13, s. 39 .

[77]  Ferhat Cura, “Tağutu İnkar -1”, Tevhid, Ocak 2012, yıl:1, sayı: 1, s. 24; “Vela/Dostluk, Bera/Düşmanlık Bağlamında Kâfirlere Benzemek”, Tevhîd, Ocak 2013, yıl:2, sayı: 12, s. 26.

[78] “Malum Olan Mechul: Tevhid ve Cihad Ehli Selefiler”, Tevhîd Tevhid ve Cihad Ehli Selefiler Özel Sayı, Şubat 2013, yıl:2, sayı: 13, s. 23.

[79] “Feminist miyim? Müslüman mı”, Tevhid, Ocak 2012, yıl:1, sayı: 1, s. 51.

[80] “Tağutların Modern Mabedleri”, Tevhid (Tağutlara Kulluğun Modern Mabedleri) Özel Sayı, Ekim 2012, yıl:1, sayı: 9, s. 11.

[81] Özcan Yıldırım, “Neo-Putperestliğe Kan Pompalama Merkezleri: Milli Eğitim Kurumları!”, Tevhid (Tağutlara Kulluğun Modern Mabedleri) Özel Sayı, Ekim 2012, yıl:1, sayı: 9, s. 40.

[82] “Tağutların Modern Mabedleri”, Tevhid (Tağutlara Kulluğun Modern Mabedleri) Özel Sayı, Ekim 2012, yıl:1, sayı: 9, s. 30.

[83] Kerem Çağlar, “Tevhidi ve Fıtratı Bozan Laik Bir Eğitim Kurumu Olarak Okul”, Tevhid (Tağutlara Kulluğun Modern Mabedleri) Özel Sayı, Ekim 2012, yıl:1, sayı: 9, s. 59. Liseye bazı seçme dersleri koymaları sebebiyle Ak Parti’yi Camiyi okula taşımakla suçlamaktadırlar. (Geniş bilgi için bkz.: Fikret Başkaya, “Eğitim Reformu: Neden ve Kimin İçin?”, Tevhid (Tağutlara Kulluğun Modern Mabedleri) Özel Sayı, Ekim 2012, yıl:1, sayı: 9, s. 68-69.)

[84] “Vela/Dostluk, Bera/Düşmanlık Bağlamında Kâfirlere Benzemek”, Tevhîd, Ocak 2013, yıl:2, sayı: 12, s. 4.

[85] “Vela/Dostluk, Bera/Düşmanlık Bağlamında Kâfirlere Benzemek”, Tevhîd, Ocak 2013, yıl:2, sayı: 12, s. 5, 10.

[86] “Vela/Dostluk, Bera/Düşmanlık Bağlamında Kâfirlere Benzemek”, Tevhîd, Ocak 2013, yıl:2, sayı: 12, s. 19; Ferhat Cura, “Kafirlere Banzemek: Yılbaşı”, Tevhîd, Ocak 2013, yıl:2, sayı: 12, s. 43.

[87] “Malum Olan Mechul: Tevhid ve Cihad Ehli Selefiler”, Tevhîd Tevhid ve Cihad Ehli Selefiler Özel Sayı, Şubat 2013, yıl:2, sayı: 13, s. 19.

[88] “Malum Olan Mechul: Tevhid ve Cihad Ehli Selefiler”, Tevhîd Tevhid ve Cihad Ehli Selefiler Özel Sayı, Şubat 2013, yıl:2, sayı: 13, s. 15.

[89] “Malum Olan Mechul: Tevhid ve Cihad Ehli Selefiler”, Tevhîd Tevhid ve Cihad Ehli Selefiler Özel Sayı, Şubat 2013, yıl:2, sayı: 13, s. 19.

[90] “Malum Olan Mechul: Tevhid ve Cihad Ehli Selefiler”, Tevhîd Tevhid ve Cihad Ehli Selefiler Özel Sayı, Şubat 2013, yıl:2, sayı: 13, s. 22.

[91] Kerem Çağlar, “Kaybolan Sınırlar Birleşen Hizipler ve İslam’ın 2Devlet2 Yürüyüşü”, Tevhîd Fiten ve Melahim Hadislerine Yaklaşım Metodu Özel Sayı, Aralık 2014, yıl: 3, sayı: 35, s. 52.

[92]  “Orta Doğuya Sıçrayan Kan Safeviler”, Tevhîd Orta Doğu’ya Sıçrayan Kan Safevi İran Özel Sayı, Nisan 2015, yıl: 4, sayı: 38, s. 19.

[93]  Geniş bilgi için bkz.: “Orta Doğuya Sıçrayan Kan Safeviler”, Tevhîd Orta Doğu’ya Sıçrayan Kan Safevi İran Özel Sayı, Nisan 2015, yıl: 4, sayı: 38, s. 20.

[94] Ebu Hanzala,  “ Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Allah’ındır”, Tevhîd Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Allah’ındır, Haziran 2015, yıl: 4, ÖZEL SAYI, s. 28.

[95] Ebu Hanzala,  “ Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Allah’ındır”, Tevhîd Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Allah’ındır, Haziran 2015, yıl: 4, ÖZEL SAYI, s. 32.

[96] Ebu Hanzala,  “ Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Allah’ındır”, Tevhîd Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Allah’ındır, Haziran 2015, yıl: 4, ÖZEL SAYI, s. 10.

[97] Ebu Hanzala,  “ Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Allah’ındır”, Tevhîd Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Allah’ındır, Haziran 2015, yıl: 4, ÖZEL SAYI, s. 11.

[98] Geniş bilgi için bkz.: Ebu Hanzala,  “ Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Allah’ındır”, Tevhîd Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Allah’ındır, Haziran 2015, yıl: 4, ÖZEL SAYI, s. 5, 13.

[99] Ebu Hanzala,  “ Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Allah’ındır”, Tevhîd Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Allah’ındır, Haziran 2015, yıl: 4, ÖZEL SAYI, s. 27.

[100] Araştırma için bkz.: www.metropoll.com.tr; http://www.radikal.com.tr /politika/iside-turkiyeden-destek-var-mi-1214948/( 26.11.2016)

[102] İsmail Saymaz, “İşte Emniyet’in selefi raporu: Türkiye tabanları 20 bine ulaştı, bu bir tehdit”,  http://www.hurriyet.com.tr/iste-emniyetin-selefi-raporu-turkiye-tabanlari-20-bine-ulasti-bu-bir-tehdit-40094417.  (30.11.2016)

[103] http://www.rusencakir.com/Selefiler-aramizda/2767.  (30.11.2016)

[104] “Ey iman edenler, Allah'ın ve Resûlu'nun önüne geçmeyin ve Allah'tan korkun. Şübhesiz Allah, Semî'dir, Alîm'dir.” ( Selefi Kur’an Meâli, s. 346).

[105] Belli başlı görüşlerine web sayfalarından ulaşmak mümkündür. Bkz.: http://www.tvfurkan.com. (30.11.2016)

[106] Ölünün arkasından Kur’an okuma ve mevlid okuma, kadınınların çalışması ve İlahiyatlarda okumaları ile ilgili görüşleri için bkz.:https://www.youtube.com/watch?v=WohloAjWxf4. (30.11.2016) Oy kullanma, tarikata girme, tasavvuf ve rabıta gibi konulardaki görüşleri için bkz.: https://www.youtube.com/watch?v=fySEIS-nF5A (30.11.2016); https://www.youtube.com/watch?v=lOC3csaGQfU (30.11.2016); https://www.youtube.com/watch?v=L06dduHQjb0. (30.11.2016)

[107] Ölünün arkasından Kur’an okuma,  tevessül, vesile, Hz. Peygamber’in tasavvufî misyonu, Selefilik konusundaki bazı görüşleri için bkz.: İhsan Şenocak, “Mahmud Efendi Hazretleri Gitme Dedi”, https://www.youtube.com/watch?v=8duYIecOnr0 (30.11.2016); İhsan Şenocak, “Allah Resulünden Yardım istemek Caiz midir?”, https://www.youtube.com/watch?v=YsfHfQ48-iw (30.11.2016);  İhsan Şenocak, “ İslamda Tasavvuf Var mıdır?”, https://www.youtube.com/watch?v=xy2nEHargMs (30.11.2016); İhsan Şenocak, “Vesile Caiz midir?”, https://www.youtube.com/watch?v=x-uFP05ojeM. (30.11.2016).

[108] Örneğin bkz.: Ebubekir Sifil, “Tasavvuf-2”, https://ebubekirsifil.com/okuyucu-sorulari/tasavvuf-2/ (30.11.2016); Milli Gazete, 25.Aralık 2005; Ebubekir Sİfil, “ Tasavvuf-1”, https://ebubekirsifil.com/okuyucu-sorulari/tasavvuf-1/?hilite=Selefilik (30.11.2016); Milli Gazete, 24. Aralık 2005.; Ebu Bekir Sifil, “İbn Teymiyye Hakkında”, https://ebubekirsifil.com/gazete-yazilari/ibn-teymiyye-hakkinda/ (30. 11.2016); Milli Gazete, 9 Eylül 2003; Ebubekir Sifil, “Selefte; Kutup, Gavs, Ricâlu’l-Gayb İnanışları Varmıydı?”, https://www.youtube.com/watch?v=Va3NV8pgSdo. 0.22- 1.54 aralığı (30.11.2016); Ebubekir Sifil, “Selefte; Kutup, Gavs, Ricâlu’l-Gayb İnanışları Varmıydı?”, https://www.youtube.com/watch?v=Va3NV8pgSdo. 2.45-2.54 aralığı (30.11.2016); Ebubekir Sifil, “Selefilik”, https://ebubekirsifil.com/gazete-yazilari/selefilik/ (30.11.2016); ; Milli Gazete, 26 Ekim 2009.;

[109] Ölünün arkasından Kur’an okuma,  tevessül, vesile, Hz. Peygamber’in tasavvufî misyonu, Selefilik konusundaki bazı görüşleri için bkz.: İhsan Şenocak, “Mahmud Efendi Hazretleri Gitme Dedi”, https://www.youtube.com/watch?v=8duYIecOnr0 (30.11.2016); İhsan Şenocak, “Allah Resulünden Yardım istemek Caiz midir?”, https://www.youtube.com/watch?v=YsfHfQ48-iw (30.11.2016);  İhsan Şenocak, “ İslamda Tasavvuf Var mıdır?”, https://www.youtube.com/watch?v=xy2nEHargMs (30.11.2016); İhsan Şenocak, “Vesile Caiz midir?”, https://www.youtube.com/watch?v=x-uFP05ojeM. (30.11.2016).

[110] “Günümüzdeki dinî cemaatleşmeler ve tarikat örgütlenmeleri geçmiş dönemlerdeki geleneksel sınırlarında kalarak insanların ahlakî gelişimine, derunî dindarlığına katkı sağlayıcı bir çizgide hizmet üretse, toplumda engin bir hoşgörünün yerleşmesine öncülük etse, toplumun sosyal bağını güçlendirici roller alsa hem meşruiyetlerini perçinlemiş, hem de dine ve topluma hizmet etmiş olurdu ama üzülerek görüyoruz ki öyle olmadı. Yani tarikat ve dinî cemaatleşme günümüzde Müslümanların dindarlığını güzelleştirme çabasından ekonomik çıkar ilişkisine, siyaset projesine, sosyal örgütlenme modeline dönüştü. Kendilerinden menkul kutsal makam ve otoriteler ihdas edildi, nev-zuhur kutsallıklar ve onun üzerinden dünyevî projeler ortaya çıktı. Bu gelişme de, hem tasavvufa hem İslâm’ın o güzel dindarlık modeline büyük zarar verdi. Sonuçta bugün tarikat örgütlenmeleri; İslâm’ın ana ilkeleriyle ve akidevî esaslarıyla uyuştuğunu söylemenin kolay, hatta bazen mümkün olmadığı bir anlayış, bağlılık ve inanışlar üreterek yola devam ediyor, varlığını güçlendiriyor. Hem de tarihte İslâm davetine öncülük etmiş alperenlerin yerine yeni bir tipoloji üreterek çevresindekilerin ve dünyanın İslâm algısını hayli hırpalayıcı bir rol icra ediyor.” (Ali Bardakoğlu, “ Cemaatler Nasıl Siyaset Projesine Dönüştü?”, Karar, 28.07.2016. (http://www.karar.com/gorusler/cemaatler-nasil-siyaset-projesine-donustu-201375#)

[111] Geniş bilgi için bkz.: İmam Mâturîdî ve Maturidilik (Tarihi Arka Plan, Hayatı, Eserleri, Fikirleri, ve Maturidilik Mezhebi), haz. Sönmez Kutlu, 5. Baskı, Otto Yayınları,  Ankara 2015.

  
3057 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın