• Prof. Dr. Sönmez Kutlu
    • Prof. Dr. Sönmez Kutlu

Üyelik Girişi
Başlıklar
Site Haritası
Mehdi ve Mesih İnanışının metodolojik, sosyolojik ve psikolojik tutarsızlığı

“Beklenen kurtarıcı” olgusu, dinî, kültürel, mitolojik, sosyolojik ve psikolojik unsurların içiçe geçtiği karmaşık bir olgudur. İlahî bir inanç değil insanî bir arayıştır. Sırf dinî bir olguya indirgenmesi veya İslamî bir inanç haline getirilmesi doğru değildir. Aslında bu olgu, bütün dinlerin ve kültürlerin tarihinde var olmuş bir halk inanışıdır. Ancak Mehdi ile ilgili tartışmalar, hadislerin müdafaası veya tamamen reddi şeklinde cereyan etmektedir. Rivayetlerin peygambere aidiyeti konusunda ne zaman, kime, nerede, nasıl ve niçin söylendiği soruları cevaplandırılmadan ve tarihsel tenkit yöntemi kullanılarak rivayetler tarihlendirilmeden, rivayetlere dayalı bir mehdilik tartışması sorunları çözmeyecektir. Kutsiyet atfedilen şahısların eserlerinde veya konuşmalarında geçmesi de, ilmi açıdan hiçbir mana ifade etmez.  Hadis mecmualarında senet ve metinleriyle birlikte nakledilmiş olması, hadislerin sahihliğini tespitte sadece ilk adım olarak görülmelidir. Bunların itikatta ve amelde delil, hüküm ve asıl olup olamayacakları sonraki aşamalarda tespit edilebilecek şeylerdir. Buna uygun olarak, İbn Haldun’un Mukaddime’si hariç tutulursa, rivayetlerin kapsamlı bir eleştirisi yapılmamıştır.
Hadis kolleksiyonlarında ve Sünnî-Sufi edebiyatta geçen rivayetlerden hareketle Mehdinin hüviyeti, kavmi, kabilesi, ne zaman geleceği, nereye geleceği, kaç yıl görev yapacağı, sonrasında neler olacağı, yeryüzünü adaletle nasıl dolduracağı, hangi şeriat ve mezhep ile amel edeceği konularında ortak bir sonuca ulaşabilmek mümkün değildir. Mehdinin bir an için geldiği farz edilse dahi, Müslümanları birleştirmek şöyle dursun ayrıştıracaktır. Çünkü rivayetlerde tek bir mehdi tipolojisi yoktur. Bu yüzden rivayetlerin, öncelikle dini (Hristiyanlık ve Yahudilik) kültürlerle, Arap kültürü, kavmiyetçiliği ve mitolojisiyle ilişkisi ortaya koyulmalıdır. Bundan sonra rivayetler arasındaki çelişkiler ve farklılıkların sebepleri anlaşılacaktır. Daha sonra geriye kalanlar, Kur’an’a, akla, tarihî gerçeklere, sünetullaha/adetullaha ve klasik kelam geleneğinde ortaya konulan ölçütlere arz edilmelidir. Bazı alimlerin savunmaları dolayısıyla Mehdiliği savunan çevrelerin argümanları incelendiğinde onların savunmalarında bu tür ilmî endişelerden hiç birisinin olmadığı görülmektedir. Bazı müzakerecilerin metinlerinde, Mehdi hadislerini savunma Said Nursî ve eserlerinin savunmasına dönüşmüştür. Mehdinin gelişini ve İsa’nın nüzulünü savunan müzakerelerde metodolojik, sosyolojik ve psikolojik açıdan pek çok tutarsızlıklar bulunmaktadır. 
a)      Mehdi Hadisleriyle Mehdi’nin Gelişine ait Bir İnanç Koymak Ehl-i Sünnet Kelam’ının Metodolojisine Aykırıdır
Mehdiliğin İslam inanç sistemini ele alan Sünnî kelam kaynaklarında bir inanç esası olarak yer almadığı bilinen bir gerçektir. Yalnız sonraki asırlarda halka yönelik yazılan akaid türü eserlerde, genellikle rivayetler zikredilmeden, “Mehdi haktır ve Nüzul-i İsa haktır” şeklinde ifadelere yer verilmiştir. Bu ifade kalıplarıyla akideleştirilmek istenmiştir. Ancak inanç esası oluşturmak için delil olma şartlarını taşımadığı için  Ehl-i Sünnet’in Eşarî ve Maturidî Kelam geleneğinde  mehdiliğin inançla ilişkilendirilmediği konusunda bir ittifak vardır. Günümüzde bazı kimselerin iddia ettiği Mehdiliğin Müslümanlar arasında veya Ehl-i Sünnet çevrelerinde ittifakla kabul edildiği bilgisi yanlıştır.
Mehdilik sorunu, Usûlü’d-Dîn ve Kelam kaynaklarında yapılan çok ciddi bir usul tartışmasını ilgilendirmektedir. Siyasî veya itikadî görüşlerden her hangi birisinin inanç esası olabilmesi için o fikrin temellendirilmesinde kullanılan deliller veya fikrin dayandığı temeller için “Sübûtu Kat’î ve Delaleti Kat’î” olan bir nassa dayandırılması” şeklinde iki önemli şart ileri sürülmüştür. “Sübûtu Kat’î” ile kastedilen Allah’tan geldiği konusunda şüphe olamayan Kur’an ayetleridir. Kaynağının Allah olmasında Şiî ve Sünniler ittifak ettiği için, bir konunun inanç esası olup olmamasında ilk başvuru kaynağı Kur’an olmuştur. Ayetlerin sübûtunun kat’î olması her ayetin inançta delil olmasını zorunlu kılmamaktadır. İkinci şartın yani delaleti bakımından açık ve seçik olması, yani tevil ve tenzili arasında uyum olması gerekir. Eğer tenzil ve tevil arasında bir uyumsuzluk olursa, müteşabih veya anlaşılması zor, delaleti tartışmalı ise, delil getirildiği konuyu inanç esası seviyesine çıkarmaz. Çünkü onun delaleti konusunda birden fazla tevil ve tefsir yapılmıştır. Örneğin Kur’an’da Allah için kullanılan “yed”, “vech” , “arş”, “nüzul” ve benzeri müteşabih  ifadeler ile Allah’ın görülüp görülemeyeceği gibi pek çok kelamî tartışma burada zikredilebilir. Allah’ın eli ve yüzü ifadelerini ve Allah’ın görülüp görülemeyeceği ile ilgili ayeti birbirine zıd şekilde yorumlayanların hiç birisi bunu kesin bir inanç esası olarak insanlara dayatmamıştır. Her ikisi de tevile dayalıdır. Her hangi bir taraf diğerinin yorumunu (tevilini) inkar etmekle dinden çıkmaz. Eğer mehdiliğin İslam’ın inanç esası olsaydı, ayetlerde açıkça zikredilmesi ve delaletinin açık ve seçik olması gerekirdi. Halbuki Mehdilik, bu şatları taşıyan ayet veya ayetlere konu olmamıştır. Ama Şia imamet konusunun bir parçası olarak imameti ve dolayısıyla mehdiliği Kur’an ayetlerinden temellendirmeye çalışmış, bazı Sünnî alimler de, mehdilik inancını hadisler yoluyla yaygınlaşması sonucu Kur’an’dan ayetler bulmaya çalışmışlardır. Delil getirilen hiçbir ayet yukarıdaki şartları sağlamadığından mezhebin görüşü veya bazı alimlerin fikri olarak kalmıştır.
Mehdilik, daha ziyade hadislerde geçtiği için, yukarıdaki iki şartı hadislere uyguladığımızda da sonuç değişmemektedir. Şöyle ki, Kelam ilminde hadislerin itikatta delil olup olmaması tartışılmıştır. Sonraki bazı alimler hadislerin mütevatir olması şartını getirmişlerdir. Ancak hadislerin mütevatirliği ve bunların kaçının imanla ilgili içeriğe sahip olduğu konusunda ciddi tartışmalar vardır. Bir kısım alimler sayısını onun altında derken bir kısmı sayıyı artırmaktadır. Mütevatir olsa dahi, manevî ve lafzî mütevatir, fıkıhta meşhur anlamında mütevatir ve kime göre mütevatir tartışmaları vardır. Her ne olursa olsun mütevatir hadisler, Kur’an ayetlerindeki gibi “Sübutu Kat’î” şartını sağlamamaktadır. Hadislerin vürud şartları ayrı bir tartışma konusudur. Ayrıca tevatür, bazı alimlere göre “Vürûdu Kat’î” şeklindeki birinci şartı sağlasa dahi, inanç esasını belirlemek Allah’a ait olduğundan ve Peygamberlerin vahyin dışında inanç esası koyma yetkisi olmadığından, mütevatir de olsa hadislere dayalı olarak inanç esası koymak mümkün görünmemektedir.
b)      Mehdiliği İslam İnancıyla İlişkilendirenler Şiiler, Bazı Sufiler ve Seleflerdir.
Mehdilik rivayetlerindeki “mehdinin hangi soydan geleceği, kaç gün/yıl kalacağı” ile ilgili rivayetlerle, soydan gelmeyi kaldıran “mesihten başka mehdi olmayacağı” şeklindeki rivayetler birbiriyle çelişmektedir. Bu durum bile mehdilik rivayetlerini hem mütevatir olmaktan çıkarmakta hem de delaletinin açık ve seçikliğini ortadan kaldırmaktadır. Bu yüzden Mehdilik Şia’da iman esasıyla ilişkilendirilirken Sünnilikte klasik dönemde inanç olarak savunulmamıştır. Sadece son zamanlarda Selefi çevrelerde Elbanî ve benzerleri mehdilik hadislerini inanç ile ilişkilendirmiş itikadî çerçeveye taşımaya çalışmıştır.
Şiî çevreler ve bazı Sünnî alimler, mütevatir olarak kabul ettikleri haberlerle veya tevatür derecesinde değilse fıkıhta meşhur statüsüne çıkararak veya tevatür yollarının artırarak sonradan tevatür kazanan haberlerle inanç esası koymaya çalışmaları meseleyi çözmemektedir. Kaldı ki mehdilik hadislerinin mütevatir olduğunu hadis usulü tekniği açısından da savunmak mümkün değildir. Bunları savunanlar sonraki dönemlerde ve çağdaş dönemde hadislerleştirilmiş rivayetleri savunmayı amaç edinen kesimler olmuştur. Bir hadisin,  Buhari veya Müslim’in eserlerinde ya da diğer hadis kolleksiyonlarında yer alıp almaması onu sahih kılmaz. Senet açısından sahih olup olmaması ile hadisin gerçekten peygambere aidiyeti ve mana olarak doğruluğu, Kur’an’a ve akla uygunluğu, sosyal gerçekliği ve tarihsel gerçeklere uygunluğu farklı şeylerdir. O zaman mehdilik konusundaki hadisler, sayıları ne kadar olursa olsun, bir tanesi dahi mütevatir olsa, ondan hareketle bütün müslümanların inanması gereken bir inanç esası koymak, Kelamın bilgi kuramı açısından mümkün görünmemektedir. Bir kimse veya bir kesim, onlardan hareketle bir esas ortaya koymaya çalışılsa dahi, bu iman esası değil, olsa olsa mezhep esası, hatta bir mezhep içerisinde belli bir metodolojiyi savunan kesimin, Ehl-i Sünnet içerisinde Hadis Taraftarları olarak bilinen kesimlerin anlayışı veya bir alimin düşüncesi olabilir.
c)      Mehdilik Hadislerini Tartışmaya Açmak Peygamberi Tartışmaya Açmak veya Hadisleri İnkar Değildir
İslam kültüründe hadis kaynaklarındaki veya Mehdilik ile ilgili rivayetleri bir araya toplayan müstakil eserlerdeki rivayetlerin inanç konusunda delil ve bilgi değeri, Kur’an’da ve hadislerde geçen veya toplumsal uygulamalar yoluyla günümüze kadar gelen namaz ve oruçla ilgili olanlar gibi değildir. Mehdilik ile ilgili hadislere itiraz edenlerin ameli konularla ilgili olanlara da itiraz etmeleri gerektiği iddia etmek ilmî bir yöntem değildir. Mehdilik rivayetlerini senet ve metin tenkidine tabi tutmak Hz. Peygamber’i eleştirmek değil bilakis ona söyletilen sözlerin ona ait olup olmadığını ortaya koymak ile ilgili ilmi bir faaliyettir.  Nitekim Ebû Hanife, “Hırsızlık yapan mümin olarak zina etmez. Zina eden mümin olarak zina etmez ….” hadisini kabul etmemiş ve Hz. Peygamber adına söylenmiş bir söz olduğunu savunmuştur. Bu hadis mehdiliğin geçtiği veya hiç geçmediği bütün hadis kitaplarına sahih diye girmiştir. Ebu Hanife bu rivayetlerin Hz. Peygamber’e ait olmadığını söylemekle bütün hadisleri inkar mı etmiş oluyor? Yoksa Hz. Peygamber’i doğru anlamak için ilmî bir tavır mı sergilemiş oluyor? Buna rağmen onu da kendi döneminde hadis inkarcısı, mürted, bidatçi gibi yaftalarla yaftalayanlar oldu. Mehdilik hadislerini imanla ilişkilendirip sonra da onları kabul etmeyenleri Hz. Peygamber’i tartışmaya açan ya da onun bütün hadislerini inkar edenler olarak ilan etmek Ehl-i Sünnet’in geleneğinde olmayan bir adettir. Mehdilik hadislerini imanla ilişkilendirenler ve sonra da onu kabul etmeyenleri tekfire kalkışanlar Şiiler ve çağdaş Selefilerdir.
İbn Haldun’un, bu rivayetleri eleştirisini onun hadisçi olmadığı gerekçesiyle dikkate almamak da yanlış bir yöntemdir. Günümüzde Mehdilik hadislerini araştıranlar ve tartışanların eserlerindeki argümanlara bakıldığında İbn Haldun’un ilmî seviyesinin ne kadar gerisinde olduğu görülecektir. İbn Haldun, bu rivayetleri sadece senet tenkidi yoluyla değil sosyal tarih ve sosyal değişim açısından tenkit ederek çürütmüştür. İbn Haldun’un bize sağladığı en önemli katkı, budur. 15. Asrın başlarında vefat eden İbn Haldun, Arap kültürünü ve asabiyet ruhunu iyi bilen birisi olarak sosyolojik tahlillerde bulunmuş ve bunları o gün hala devam eden kavmiyetçiliğin bir ürünü olduğunu ve onu kullanarak iktidarı ele geçirmeye çalışanların olduğunu bunu da Peygamber’e nispet edilen rivayetlerle, keşif ve müşahede yoluyla meşrulaştırmaya çalıştıklarını ortaya koymuştur.
            Mehdilik fikri ve inanışı, Hz. Peygamber’in son  nebi ve son peygamber olduna iman esasına da aykırıdır. Bazıları Mehdiliği, Hz. Peygamber’in gelecekte gerçekleşecek mucizesi olarak görmektedirler. İslam inancında, Maturidi’nin de belirttiği gibi “Peygamberler öldükten sonra tasarrufları sona erer.” ilkesi bulunmaktadır. Hz. Peygamber’in aklî ve hissi mucizesi Kur’an’dı. Kur’an, onun kıyamete kadar devam eden bir mucizesidir.  Ona inanmak ve inanmamak konusunda insanlar serbest bırakıldı. Onun gerçekleşmemiş mucizesi yoktur. Artık bu ölümsüz mucieden muziler yaratacak olan Müslümanlardır. Kurtuluşu, mehdiden beklemek yerine toplumun kurtuluşu ve saadeti için projeler üretmek ve onları gerçekleştirmek çağımızın mucizeleri olacaktır. Allah'tan Mucize bekleme dönemi sona ermiştir. Mehdi’yi Peygamber’in gelecekte gerçekleşen mucizesi olarak görmek İslam Kelamı’na aykırıdır. Mucize, Peygamberlerin hayatta iken, peygamber olduğunu ispatlamak için Allah’ın yardımıyla ortaya koydukları insan gücünü aşan olaylardır. Hz. Peygamber gaybı vahyin bir parçası olarak bilebilir. Geleceğe ait verdiği bilgiler Kur’an’a yansımıştır. Verilen bilginin Hz. Peygamber hayatta iken gerçekleşmesi, Rumların mağlubiyeti ile ilgili ayette olduğu gibi, Kur’an vahyinin bir mucize olmasının sonucudur. Ayette önceden haber verilen, Hz. Peygamber hayatta iken gerçekleşmiştir. Ona inanıp inanamamakta insanlar serbestir. Dolayısıyla mehdiden haber vermeyi Hz. Muhammed’in gelecekle ilgili haber vermesi çerçevesinde bir mucize veya vahiy gibi görmek doğru değildir. Hatta Mucize ile inananların, iradelerini kullanmadan ve mecbur kaldıkları için inandıklarından dolayı,  imanı dahi tartışılmıştır. Asıl iş o mucizenin gösterilmesinden sonra başlar. Uzun bir mücadeleyi gerektirir.
d)      Mehdilik, bir inanç değil inanıştır; İslamî değil insanî ve kültüreldir.
“Beklenen Kurtarıcı” inancı, Yahudi ve Hristiyanlıkta  bir inançtır. İslam inancında ise kendine yer bulamamıştır. Ancak İslam kültür tarihinde  Mehdilik olarak Şiilerin iman esaslarına girmiştir. Aslında bazı Müslümanlar arasında buhranlı dönemlerde bir inanç olarak değil bir halk inanışı olarak yer edinmiştir. Bu sebeple Mehdi ve Mesih inanışı, İslamî değil insanîdir. İslam tarihinde birbirinden farklı pek çok mehdi ortaya çıkmıştır. Çıktığı ortamlarda reddedilenler olduğu gibi belli bir bölgede taraftar bulanlar da olmuştur. Ama hiçbir zaman ona bel bağlanmamıştır. Onlar ya soy yoluyla veya takva ve dindarlık kisvesine bürünmüş sufî şeyhler olarak böyle bir iddiada bulunmuşlardır. Bu iddiaların tamamı başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Ne Gazneli Mahmud,  ne Selahuddin Eyyubî ne de Fatih Sultan Mehmed dönemlerinde mehdilik inanışı Müslümanların gündemindeydi. Örneğin Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u mehdi iddiasıyla fethetmemiştir. Halbuki şimdiki mehdilik rivayetlerini kabul edenler, İstanbul’un Mehdi tarafından fethedileceği gibi saçma bir iddiadan bahsetmektedir. Dolayısıyla bu üçü için hiç kimse mehdi dememiştir. Onlar kurtuluşu vahiy, akıl ve Peygamber’in rehberliğinde görmüş kimselerdir. Onlar, “her insana çalıştığının karşılığı vardır.” Ayetine inanmaktaydılar. Buna uygun olarak ilmî, maddî ve manevî bütün imkanları kullanarak başarıya ulaştılar.  Örneğin Osmanlılar Mehdiye inansalardı, Fatih’in İstanbul’u Mehdi sıfatıyla fethetmesini beklerlerdi. Mehdi olduğunu iddia etseydi, Peygamber soyundan gelmediği için mehdi olarak kabul etmezler ve İstanbul’un fethinde ona destek olmazlardı.
e)      Mehdi’nin Gelişine en büyük engel Peygamber Soyunun kimlerde devam ettiğini Belirlemenin İmkansızlığıdır.
Mehdilik rivayetlerinde bahsedilen, “Ehl-i Beyt’ten”,  “Fatıma soyundan” veya “Haşimilerden” ya da “ Abdimenafoğullarından” gelen bir mehdinin ortaya çıkması imkansız hale gelmiştir. Etnolojik ve sosyolojik olarak ele alınacak olursa, Hicaz’da ve onun dışında Peygamber soyundan geldiği kesin olarak ispatlanmış topluluklar veya kabileler yoktur. Çünkü Hz. Muhammed’in soyundan geldiğini ve Seyyit veya Şerif olduğunu iddia eden  Türk, Afgan, Fars, Arap  asıllı topluluklar vardır. Mehdi olmak için Arap olmak da yetmiyor. Onun peygamber soyundan geldiğini ispatlamak gerekir. Geçmişte Ensab ilmi uzmanları veya soyun devam ettirenler, bu konuda karar mekanizması idi. Böyle olmasına rağmen Fatıma soyundan gelmediği halde ve Fatıma soyundan gelenlerin tanıklığına rağmen bu soydan geldiğini iddia eden Ubeydullah el-Mehdi Fatımiler devletini kurmuştu.  Günümüzde Mehdi hadislerinin sahih olup olmaması değil mehdinin soyunun sahih olup olmaması problemdir. Mehdinin soy kütüğünü belirlemede kim yetkili olacaktır? Şii ulema mı? Sünnî ulema mı? Yoksa keşif ve cifir yolunu kullanacak sufi meşayıh mı? İbn Haldun döneminden önce keşif, Mükaşafe ve cifir yoluyla mehdinin gelişine tarihler tespit edilmiş idi. Ancak hiç birisi tutmadı. İbn Haldun, tarihsel gerçekliğe ters düştüğü için bu rivayetleri eleştirdi ve uydurma kabul etti. Şiî ulema ve Sünnî ulemanın çıkacak olan mehdinin kimliğini ve soyunun sahihliğini tespitte aynı kişi üzerinde birleşmeleri de imkansızdır. Mehdi’nin soy kütüğünü tespit için, öncelikle Mehdi olarak gönderilen kişinin kendisinin mehdi olduğunu bilmesi gerekir. Hayatta iken mehdi olduğunu bilmeyen kimseye, Müslümanlar nasıl inansın. Bir peygamber düşünelim, peygamber olduğunu bilmiyor ve peygamber olduğunu iddia etmiyor ve onun etrafındakiler onu peygamber olarak görüyor ve inanıyor. Böyle bir peygamberden hayır gelir mi? Müzakerelerde bazıları, Mehdinin kendisini mehdi olduğunu bilmediği, onu İslam bilginlerinin teşhis edeceği iddia edilmektedir. İslam bilginleri, günümüzde mehdinin varlığı ve yokluğunda bile anlaşamamış iken onu nasıl tespit edecektir? Şiilerin mehdisine mi, Sünnilerin mehdisine mi  inanılacaktır? Dolayısıyla mehdilik birleştirici değil, bölücü olacaktır. Mehdinin soyunu belirlemenin tek yolu, kala kala tıbbî analizlerdir. Hz. Peygamber, Hz. Ali, Fatıma ve Hz. Hüseyin’in mezarlarından alınacak DNA örnekleriyle Mehdi olduğunu iddia eden veya mehdi olduğuna inanılan kişinin DNA örneklerini karşılaştırmaktır. Bu tür bir analiz,  sakal-ı şerif ve seyyit-şeriflik iddialarını da çözecektir. Ya da psikonevrotik kişiliklere sahip Mehdilik ve Mesihlik iddiasında bulunanları veya öyle görülen kişileri, Psikiyatır Polikiliniğine gönderip tedavi ettirmektir. 1999 yılının sonlarında İsrail’de Mesihlik iddiasında bulunan 2000’e yakın kişi, Psikiyatır Polikliniğine sevk edilmiştir. Mesih geleceği inancı olmasına rağmen, doğrusunu tespit için değil tedavi etmek için hastanelere gönderildiklerini unutmyalım.
f)       Mehdinin gelişi Allah’ın adetullahına ve sosyolojik kanunlarına aykırıdır.
Sosyolojinin ortaya koyduğu sosyal değişim yasalarına göre, bir toplumun olumlu yönde değişmesi, değişim ne kadar hızlı olursa olsun,  en az bir nesil gerekir. Bunun sayısal olarak süresi 20-25 yıldır. Gelecek Mehdi, rivayetlerde belirtildiği gibi, üç, beş, yedi veya dokuz yılda bütün yer yüzünü adaletle doldurması veya bazı rivayetlere göre sadece Arapları kurtarması mümkün değildir. Allah, “bir toplum kendisini değiştirmedikçe, o toplumu değiştirmeyeceğini” açıkça belirttiğinden, böyle bir şey Allah’ın sünnetine de aykırıdır. Peygamber’in nübüvvet sünnetine de aykırıdır. Hz. Muhammed dahil, hiçbir Peygamber’in yer yüzünü adalet ile doldurma gibi bir amacı yoktu. Tek gayeleri iyiliğin hakim olduğu bir toplum oluşturmaktı. Bu toplumda, inançsızlara, Yahudi ve Hristiyanlara ve diğer inanç sahiplerine de yer vardı. Allah hiçbir zaman insanların tek bir ümmet olmasını istemedi. Mehdi’ye Allah’ın sosyal ve fiziki kanunlarına aykırı bir görev yüklemek veya ondan bunları başarmasını beklemek, Allah’ın dinine karşı din koymaktır. Eğer Kur’an ve Sünnet’e göre amel edecekse, Kur’an ve Sünnet ile tarihte gerçekleştirilen değişimlerin hiçbirisi bu rivayetlerde belirtilen sürede olmamıştır.  Bu durum Sünnet-i Resulullah’a da aykırıdır.
Günümüzde toplumlararası hukukî, ticarî, sosyal ve siyasî ilişkiler, 1400 yıl öncekinden oldukça farklı ve karmaşıktır. Böyle bir yapıyı değiştirmek için asırlık projelere ve ayrıntılı ihtisas alanlarının işbirliğine ihtiyaç vardır. Müslüman toplumların toplum olarak önce kendilerini değiştirmekle işe başlaması gerekir. İkinci bir nokta, Müslümanlarda mehdi anlayışını cazip kılan, Müslümanlardaki hep kötüye giden tarih algısıdır. Kıyamete yakın her şey daha kötü olacak ve ondan kurtulmak mesih ve mehdi yoluyla olacaktır. İslam’ın gelişinden sonra insanlık ve özelde Müslümanlar, hep kötüye giden ve kötülüklerin hakim olduğu dönemler yaşamadılar.  Mesele Abbasiler dönemi Emevilerden daha adaletli idi. Karahanlılar ve Selçuklular Abbasilerden daha adil idiler. Osmanlıların bazı dönemleri, İslam’ın amaçlarını gerçekleştirmede daha layık idi. Tarih, sanıldığı gibi her zaman kötüye gitmedi. İyi dönemler de oldu. Müslümanların uzun süren Osmanlı tecrübesi, iyi ve kötüleriyle beraber, Mesih veya mehdiler önderliğinde başarılmadı. Bilakis bu tür seslere kulak asmadığı için ve hatta onları devre dışı bırakarak başardı.
Sonuç olarak mehdi hadislerinde eserlerinde bu hadislere yer verenlerin bu hadislerin sahihliği için belirledikleri ölçüler, yeterli değildir. Bu hadislerin tarihlendirilmesi ve Peygamber’e aidiyetini ortaya koyacak yeni yollar bulmak gerekir. Bun yolu her bir hadisin Hz. Peygamber’in ağzından çıktığı şekliyle tespiti ve tarihlendirilmesi üzerinde çalışmaktır. Bunlardan daha önemlisi Kur’an’da Allah’ın ortaya koyduğu sosyal ve fiziki kanunlar ile tarihsel ve toplumsal gerçeklik esas alınarak bu rivayetlerin değerlendirilmesidir. 3-5 yılda bütün dünyayı cennete çevirecek ve herkese adalet dağıtacak bir güç yoktur. Böyle bir adaleti ancak Allah kıyamet günü hesaba çektikten sonra gerçekleştirecektir. Allah’ın Peygamberleri, mucizeler göstermişlerse de, değişimleri Allah’ın sosyal ve tabii kanunlarına uyarak belli bir süreçte gerçekleştirmişleridir. Sosyal değişim kanunları ve akl-ilmî veriler bu kurtarıcıları yalanlamaktadır. Mesih ve mehdi ile ilgili rivayetler, Arab’ın ufkunun ve kültürünün bir yansımasıdır. Semiyyat’a yegane delil Kur’an ve Sahih değildir, akıl, vahiy ve duyulardır.  Hilafet konusu bunun en tipik örneğidir. Mehdi rivayetleri kendi içerisinde birbiriyle çelişmektedir. “Mesihten başka mehdi yoktur” rivayeti oldukça ve bu rivayetin diğerlerinden önce söylenmediği ortaya konulmadıkça diğer rivayetlerin bilgi değeri yoktur. İslam tarihinde bu iddiada bulunanlar başarısızlığa uğramışlar ve kendisinin mehdiliğine inananlar da hayal kırklığına uğramışlardır. Bütün dinlerde ve kültürlerde olması İslami olduğunu göstermez, ancak insanî bir olgu olduğunu gösterir. Yahudî ve Hristiyanlıkta, kutsal kitaplarına girmiştir. Eğer Kur’an’a da girmiş olsaydı, bu iddia o zaman doğru olurdu. Arap asabiyetçiliği, Yahudi ve Hristiyan kültüründeki Mesihlik fikrinden etkilenerek, mehdiliği üretmiş ve her kabile mehdinin kendisinden çıkacağını ümit etmiştir. Dolayısıyla Mehdilik din ile doğrudan ilişkili bir inanç değildir. Dinî kültürlerle ilişkili bir inanıştır. Mehdi ve Mesih inancı, İslam’ın felsefesine de terstir. Çünkü Kur’an ve Hz. Peygamber’in sünneti ortada iken sorumluluk ve İslam’a mensubiyet şuuru ile yaşamak her Müslümana farzdır. Mehdi geldiğinde, bunun yaşanacağına inanmak İslam’ın bütün dönemler ve bütün toplumlar için kurtuluş vadetmesi şeklindeki evrenselliğine de aykırıdır.
  
264 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın