• Prof. Dr. Sönmez Kutlu
    • Prof. Dr. Sönmez Kutlu

Üyelik Girişi
Başlıklar
Site Haritası
TRT 1’DE YAYINLANAN “RAMAZAN SEVİNCİ” VE “SAHUR BEREKETİ” PROGRAMLARININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Ramazan ayı, Müslümanlar tarafından, özellikle Türk toplumlarında bir misafir gibi karşılanır, bir misafir gibi ağırlanır ve özlemine doyulamadan uğurlanır. Oruç ibadetinin yerine getirildiği Ramazan, Müslüman-gayr-i müslim, zengin ve fakir,  çocuk-yaşlı herkesi etkiler. Kur’an ayı olarak da tanımlanan bu ayda, inananlar Kur’an’ı okuyup anlamaya ve sonraki hayatında ona göre bir hayat yaşamaya çaba gösterir. Ramazan ayı, insanların kendini tanıması, fıtratına dönmesi, ahlaklı olması, öğrenmesi ve öğretmesi  açısından yoğunlaştırılmış bir eğitim dönemidir. Dolayısıyla din konusunda doğru bilgilenme ve bilgilendirmek için önemli bir fırsattır. Çünkü oruç, sabırlı,  çalışkan, üretgen, şefkatli ve merhametli, ahlak sahibi iyi bir insan olmanın yolunu açar.  Kısaca Kur’an ahlakı ile ahlaklanmayı ve onu içselleştirmeyi öğreten bir mekteptir. 
Ülkemizde, hemen hemen bütün televizyon kanalları, bir kaçı hariç, program akışında bu ayda iftar ve sahur programlarına yer vermektedir. Bazı özel kanallar,  kendi dini ideolojilerini, mezhep, cemaat veya tarikatlarının propagandasını yapmak için Ramazan ayını fırsat olarak görmektedir. Maalesef bazı iftar ve sahur programları, bazı medya vaizleri için, tebliğ ve irşad adı altında kapital üretme  aracıdır.   Bazı cemaat veya tarikatların, ya da mezhep mensuplarının kendi özel kanallarında kendi meşrebine ve mezhebine uygun programlar yapmaları ve kendi ideolojilerini aşılamaya çalışmaları, diğerlerini dışlamadığı, kin ve nefret aşılamadığı sürece doğal karşılanabilir. Ancak bunların dini temsil iddiasında bulunmaları, bu ayı dinî ve ticarî boyutu olan bir kapital yarışına dönüştürmeleri, İslam’a ait kavram ve sembollerin içini boşaltmaları ve kendi anlayışlarını dinle aynileştirmeleri ayrı bir tartışma konusudur. Amacımız, Ramazan ayı münasebetiyle diğer televizyon kanallarında gerçekleştirilen programları değerlendirmek değildir. Asıl amacımız TRT 1’de tek sunucu ve değişen iki konukla gerçekleştirilen “Ramazan Sevinci” ve “Sahur Bereketi” programları ve onlarda takdim edilen din anlayışıdır.      
Toplumumuzun vergileriyle yayın yapan, Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu’na bağlı resmi bir kanalın, yani TRT 1’in  ilham, rüya, gizemli ve sırlı menkıbelerle süslenmiş Batınî-İrfanî din söyleminin iftar ve sahur programlarında propagandasının yapılması vakası, sorgulanması ve konuşulması gereken bir husustur. Bu kanaldan beklenen dini konularda toplumun konunun uzmanları yoluyla doğru bilgilendirilmesidir. TRT 1’de Ramazan boyunca, aynı sunucu tarafından Ramazan Sevinci adıyla iftar; Sahur Bereketi adıyla sahur programı olmak üzere iki ayrı program geçekleştirilmektedir. Bu programlarda belli temalar yerine sözde “Muhabbet” formatında çeşitli konular, farklı konuklarla konuşulmaktadır. Bu programlarda, akademik ünvanlı aynı konuklar, daha ziyade örgün eğitim kurumlarında köklü bir din eğitim ve öğretimi almamış fakir (?) ve dervişler(?) ya da İlahiyatın dışındaki alanlardan dini ilgi alanı olarak seçmiş alaylıların yer aldığı gözden kaçmamaktadır.
Bu yazıda programa katılanları ve bütün söylediklerini tek tek değerlendirmek gibi bir amacım yoktur. Dillendirilen fikirlerin tamamının yanlış olduğunu da iddia etmiyorum. Amacım kişiler değil,  sunucu tarafından programlarda öne çıkarılmak istenen ve geleneksel din anlayışımızın kurucu unsurlarıyla uyuşmayan bir söylemin, resmi bir kanalda muhatap kitlesinin tabii beklentilerine cevap vermeyecek şekilde, gayr-i adil bir şekilde herkese dayatılmasına dikkat çekmektir. Bu konuda gerekli tepkiyi göstermek adalete sahip çıkmanın bir gereğidir. Çünkü adalet, “bir şeyi konulması gereken yere koymak; konulmaması gereken yere koymamaktır. Hak sahibine hakkını vermektir. Hak etmeyene, hak verildiğinde ona karşı çıkmaktır.” Konuyla ilgili görüşlerimi, kişiselleştirmeden ve isim vermeden, söylem analizi formatında sizlerle paylaşmak istedim.
Önce giriş/mukaddime olarak  birkaç hususa dikkat çekmek istiyorum:
  1. Toplumda İslam hakkında üç temel bakış açısı veya üç tarz-ı dindarlık biçimi bulunmaktadır. Birincisi İslam’ın naslarını ve metinlerini mistik-batıni usullerle yorumlayan ve vakıayı sebep sonuç ilişkisi içerisinde değil de  her şeyi olağanüstü, gizemli sırlarla açıklayan menkıbeci-batınî din söylemi. İkincisi, İslam’ı naslarını ve metinlerini zahiri ve şekilci bir usul ile anlamaya ve açıklamaya çalışan;  İslam’ı ilk dönem dinî tecrübesine hapsederek toplumu ona döndürmek için şiddet dahil her yola başvuran zahiri-selefî din söylemi. Üçüncüsü Allah’ın naslarını ve metinleri akılcı bir usulle anlayan, olayları ve olguları tarihsel ve toplumsal bağlamları içerisinde  ve sebep sonuç ilişkisi doğrultusunda anlamaya çalışan akılcı-ahlak merkezli din söylemi. Türk toplumlarının mensubu olduğu Hanefilik-Maturidilik ve bazı dönemlerde Mutezile, bu üçüncü din anlayışının önde gelen temsilcileri arasında zikredilir.
  2. Türk toplumlarında en yoğun yaşanan ibadetlerden birisi oruçtur. Kırgız, Kazak, Özbek, Tatar, Türkmen ve diğer bütün Türk boylarında Ramazan başka bir coşku ve heyecanla yaşanır.[1] Halk arasında namaz kılmasa dahi oruç ibadetini bütün zorluklara rağmen yerine getirmeye çalışanlar vardır. Hatta 15 saat süren sıcak yaz günlerinde dahi, güneş altında en ağır işlerde bu ibadeti terk etmezler.  Türkiye’de oruç tutma oranları geçmişte yapılan bazı anketlere göre değişse de, Sünnilerde % 70-75, Alevi-Bektaşi kesimlerde % 30-35 civarındadır.
  3. Yıllardır yapılan kamuoyu  araştırmalarında, Türkiye’de cemaat ve tarikatlara mensup olanların oranı  % 8-14 arası çıkmaktadır. Bu rakamlara Süleymancı, Işıkçı, Nurcu, Nakşi (Kadiri-Müceddidi), Cerrahi, Bayrami, Uşşaki ve benzeri cemaat ve tarikatlara mensup olanların tamamı dahildir. Toplumun geriye kalanının ise, bu yapılarla doğrudan bir bağlantısı yoktur. Ayrıca Yesevî geleneğinden gelen ve erkanları bakımından yukarıdaki yapılardan farklılık arzeden Alevi-Bektaşiler olarak kendisini tanımlayan bir kitle vardır.  Toplumda cemaat ve tarikatların dışında Müslüman dini gruplar arasında fıkıhta Hanefî, Şafiî ve Caferî olanlar; itakatta Maturidî, Eşarî ve Şiî mezhebinden olanlar vardır.
  4. Laik ve demokratik bir hukuk devletinde yaşayan herkes, istediği dine inanma, istediği tarikat veya cemaate mensup olma, inancını yaşama ve ifade etme hürriyetine sahiptir. Bu sebeple herhangi bir dini-toplumsal grup, başkalarını kendi inanç ve ideolojisinin tazyiki altında tutmak, insanları ayrıştırmak, insan hak ve özgürlüklerini ihlal etmek, başka din ve anlayış mensupları hakkında kin ve nefret aşılamak şeklinde bir eylemde bulunduğunda hukuku karşısında bulur. Bir Müslüman, din ve inanç farkı gözetmeksizin, İslam’ın beş maksadına, yani kişilerin canına, malına, ırzına, inanç hürriyetine ve düşünce özgürlüğüne hürmeti ve bu hakları korumayı bir ibadet olarak görmelidir.
TRT 1’de yapılan iftar ve sahur programlarında, halka dindarlık adına aşılanmak istenen yukarıda menkıbelerle örülü batınî-mistik din anlayışıdır. Programlarda, bu din söylemini ele veren pek çok gösterge bulunmaktadır. Örneğin TRT 1’in programlarında, hemen hemen her gün, doğrudan veya dolaylı olarak sır, gizem ve sezgiye dayalı, seçkinci ve irfancı bir dinî tecrübenin adeta reklamı yapılmaktadır. Yıllar önce yazdığım bir makalede, bu İslam yorumunu keşifçi-inzivacı din yorumu/söylemi şeklinde isimlendirmiştim. Bu programlarda bu söylem için tespit ettiğim bazı göstergelerin ve kavramların tekrarlanarak topluma aşılanmaya ve kişinin bilinç altına gizli mesajlar gönderilmeye çalışıldığı açıktır. Örneğin veli, evliya, ebrar, aziz, eren, marifet, tarikat, keşif, ilham, mükaşefe, sezgi, keramet, batın, hikmet, sufi, derviş, kalp, gönül, gönül adamı, gönül kirası, himmet, gönül kapıları, gönül ehl-i, irfan, Allah dostu/dostları, hazret, “Tasfiye-i kalp/Tezkiye-i nefs”, “Aziz sözüdür”,  “Gönül ehli”, “Arif bir zat”  ve benzerleri. Sufî söylem, hiçbir eleştiri ve değerlendirmeye tabi tutulmadan gizemli menkıbeler yoluyla servis edilmektedir. Bu söylemin sloganı şudur: " Mutlak hakikata ve dini bilgiye, erenlerin-şeyhlerin (evliya ve ebrar) keşif ve ilhamlarıyla ve  onların yol göstericiliğinde  ulaşılır. " Bu söylemde seyidler, şerifler, şeyhler, kutup ve aktaplar, evliyalar ve mehdiler itiraz edilemez otoritelerdir. Hatta bazılarına göre, Allah adına tasarrufta bulunabilirler. Örneğin depremi engeller, uzay aracının vidasını gevşetebilir veya üzerinden içtiği su ile hastalara şifa dağıtabilirler.
İftar ve sahur programlarında, sunucu bazı konukların desteği alarak aklı kalbin arkasına yerleştirmek veya aklı kalbin emrine vermek suretiyle onu itibarsızlaştırmaya çalışmaktadır. Her defasında akılla hakikate ulaşılamayacağı iddia edilmekte, onun yerine aklın kalbe veya bir mürşide teslim edilmesi önerilmektedir. Hatta zaman zaman programlar, akıl aleyhtarlığına dönüşmektedir.  Öyle ki, kutsallaştırılan sufi önderlere ve şeyhlere mutlak teslimiyet aşılanmakta, şeyhe intisap dinin emri imiş gibi savunulmakta, keşif ve ilham merkezli din ve dünya görüşü tek kurtuluş yolu olarak gösterilmektedir. Bunu önünü açabilmek için ilim, kelam ve felsefe düşmanlığı yapılmakta, sorma ve sorgulama dinden çıkma olarak görülmektedir. Bu anlayışa göre, batınî tevil/yorum,  doğruluğu başkalarınca test edilemeyen öznel ve kontrol dışı kutsal bilgi (keşif ve ilham),  mutlak doğruya giden yegane oldur. (Bkz.: Sönmez Kutlu, “İslam Düşüncesinde Tarihsel Din Söylemleri Olgusu”, http://www.sonmezkutlu.net/?Syf=26&Syz=6028&/%C4%B0slam-D%C3%BC%C5%9F%C3%BCncesinde-Tarihsel--Din-S%C3%B6ylemleri-Olgusu-)  
Türk sufi geleneğinde akıl kalbe rehberlik ederken; Hanefi-Maturidi gelenekte kalp aklın fonksiyonlarından birisini icra eder. Kalp akıl manasında kullanılır. Mesela Yunus, “akıl bana yoldaş oldı sultanlığa düşdi gönül” diyerek gönlün sultanlığa aklı rehber edinerek ulaştığına dikkat çeker. Gönül ülkesini/mülkünü nefsin ordusundan kurtarmanın ve oraya barış, esenlik ve kurtuluş getirmenin, nefsi kötü hasletlerden arındırmanın yolu akıl sultanının ruh ve gönül sultanını desteklemesi ve ona rehberlik yapmasıyla mümkündür. Gönül mülkünde ruhanî ve nefsanî olmak üzere iki sultan vardır.(Yunus Emre, Nasihatler Kitabı Risâletu’n-Nushiyye (Haz.: Ziya Avşar), Eskişehir 2013, s. 19-22) Bu sultanların üzerinde vücud kalesinin sultanı akıldır. (Yunus Emre, Yunus Emre Dîvanı II Tenkitli Metin, (Haz.: Mustafa Tatçı), Kültür Bakanlığı, Ankara 1990, s. 410 (412/1-7)) Aklı başında olan hayır ve şerri birbirinden ayırır.( Yunus Emre, Yunus Emre Dîvanı II, s. 224 (208/3)) Gönül aklı yoldaş edinirse sultan olur.( “Akıl bana yoldaş oldı sultanlığa düşdi gönül” (Yunus Emre, Yunus Emre Dîvanı II, s. 161 (152/7)) Eğer gönül akıl tarafını tutarsa ve ikisi bir işi ortaklaşa yaparlarsa, düşman hiçbir şey elde edemez. Bunu bir şiirinde şöyle dile getirir: Eger ‘akıl başdayısa gönül de ol tuşdayısa İkisi bir işdeyise düşman bana kâr eylemez. (Yunus Emre, Yunus Emre Dîvanı II, s. 122 (112/3))
Programlarda yapılan konuşmalarda, “Erenlere, onlara gönül verenlere selam olsun”,  “Allah’ın dostlarına dost olmak”, “Allah dostu”, “güzel zat”, “gönül adamı”, “derviş ol”, “Himmeti risalete sığınacağız ve Allah yolumuzu açacak.”, “Bizi Allah’a yaklaştıran yollar ve insanlar vardır.”, “Zikir ve esmayı, kendi başına çekme”, “Sayıya dökmeden çek. Zikir ve evradı ne kadar, kaç adet çekeceğin ancak bir Mürşid’in rehberliğinde olur. Mürşidsiz olmaz.”,  “Evliyanın kabr-i şeriflerini ziyaret et, hürmet gereği arka üstü eğilerek çık.” gibi ifadeler kullanılarak izleyiciler bir tarikat şeyhine mensubiyete yönlendirilmektedir. Halbuki Kur’an’a göre, Allah’a inanan ve salih amel işleyenler Allah’ın dostu, velisi ve evliyaullahtır. (Yunus, 62-64) Bunun dışında velinin çoğulu olan evliya adı altında müminlerin dışında bir seçkinler grubundan ve onların otoritesinden bahsedilmemektedir.
Programlara çağrılan alaylı konukların seçimi de ilginçtir. İlk programa sunucunun mensubu olduğu tarikatın önde gelenlerinden birisi ile başlandı, bir hafta sonrasında aynı zat tekrar çağrıldı. Ayrıca sufi söylemin önde gelenlerinden birisi her hafta Sahur bereketi programına daimi konuk olarak alındı. Burada insanların bir tarikata mensubiyetini asla sorgulamıyorum. Yanlış anlaşılmasın. Benim eleştirdiğim köklü bir din eğitimi almamış bazı kimselerin, TRT’nin iftar ve sahur programlarında uzman edasıyla konuşturulmasıdır. Yapılan gafları merak edenler, 17 Nisan 2022 tarihinde 16. Sahur Bereketi Programı kaydından “Kul olmak ne demektir?” sorusuna verilen cevaba -yayından kaldırılmadan- bakabilirler. Sunucu Zariyat Suresi 56. Ayetiyle ilgili, meallerdeki çeviriye itiraz ederek ve çevirmenliğini konuşturarak “Ben insanları ve cinleri bana ibadet etmelerinden başka bir şey etmeleri için yaratmadım.”[2] şeklinde bir mana verdikten sonra, konuk buna itiraz ederek, kendine özgü Arapça bilgisiyle  bir düzeltme yapma yoluna gitmektedir. Ayetin meali şöyledir: “Ben cinleri ve insanları, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.” Bu diyaloğun çözümünü, meraklılarına sunmak istiyorum:
-Sunucu: “Çok kıymetli bir ev sahibim var. Kendisi Pazar sabahlarının ev sahibidir. ….
-Konuk: “Müsaadenle tercümeye bir ufak itirazım var. “İlla”, ancak, “İlla li-ya’budûn”. “Ya’budûn” deniliyor. “Ya’budîn” denmiyor ayet. Yani bana “kul olsunlar” sözü lafzen yok. Satır arasında ve derunî manada var. Ama satırda yok. Çünkü “kul olsunlar.” “Ya’budûn”, kulluk yapsınlar. “Bana” demesi için tercümenin, “Ben” koyması için “Ya’budîn” demesi lazım. Yani “Fedhulî fî ibadî; vedhulî cennetî”.  Bak, “Cennete girsinler değil, oradaki ayet. Cennetime girsinler. Yani benim kendilerinden razı olduğum. Onların da benden razı oldukları insanlar, kullarımın arasına, “ibadî” bak, “ibadî” benim kullarım ve cennete girsinler değil, cennetime girsinler, muzaf kelimesidir malum. Dolayısıyla “illa li-yabudûn”, “kulluk yapsınlar, kul olsunlar” diye. Bana kul olsunlar değil. Ama peygamber diyince akla Muhammed gelir. …. Dolayısıyla kulluk yalnız Allaha yapılabileceğinden dolayı, doğrusunun bu olduğundan dolayı “bana kulluk etsinler”, lafı lafızda olmamasına rağmen manada var. Peki lafızda olmamasının önemi nerede. Evvele bir mecburiyet ve mahkumiyet karşısında olduğumuzu bileceğiz. Ayetin lafzında ben sizi cinleri–onlar da kendi kendilerine uğraşa dursunlar- Sizi kul olun diye yarattım. Bir kere kul olmaya mecburuz. Şimdi kime kul olacağımız meselesi var. Yaradılış sebebimiz, kul olmak, ancak her yaratılan insan kul olsa idi ayette, demin arzetmeye çalıştığım manasını yani, “Estaizü billah, Ya eyyetühennefsül mutmainneh, irciî ila rabbiki, raziyeten merzıyyeh, fedhulî fi ibadî vedhulî cennetî.” Benim kullarımın arasına girmek için, ancak benim sizden sizin benden razı olmanız gelir, manası da var, ama siz benden ben sizden razı olduğum halde, o hal ile, o halde deyince tenakuzumuz olmasın, o halimiz ile kullarımın arasına, yürü (?). Demek ki kulları olmayan da var. Evvela bunu bir doğru anlayalım. Çünkü bazen laf icabı filan, böyle.” (Video kayıt aralığı: https://www.youtube.com/watch?v=0ly9H6JhuQ4 04:20-10:20)
Bu izahı siz değerli okurların, özellikle Arapça bilenlerin ıttılaına sunuyorum. Neyi nasıl düzelttiğini konuğun kendi ağzından dinlemek gerekir. Burada çözümlemesini verdim, ancak konuşmadaki anlatım biçimini de dinlemekte yarar var.
Ankaralı birisi olarak sunucunun, her gün İstanbul’dan Aziz İstanbul, orucunuzu Allah kabul etsin; Ankara için ise, Ankara veya sayın Ankara Allah kabul etsin” diyerek taltif etmesi; hele hele, iftar vakti Edirne’ye geldiğinde İzmir’e sıra geldi mi diye sorması oldukça ilginçtir. Bunu birkaç gün aynı şekilde tekrarlaması; orada bulunanlar tarafından veya yönetmen tarafından İzmir’in daha önce iftarını açtığı söylenerek düzeltilmesi, birinci de komik ikinci ve diğer defalarda trajikomik oluyor.  Otuz gün boyunca her gün,  aynı şekilde, “Nur topu gibi bir orucunuz oldu.” diyerek daha trajikomiklik örnekleri sergileniyor.
Ulusal bir kanal olan TRT 1’de, iftar ve sahur programlarında, sunucunun programda dostlarına, çevresine ve kendi özel hayatından anekdotlara yer vererek,  “… falancaya selam göndermesi, hayırlı iftarlar, hayırlı ramazanlar dilemesi ve hal hatır sorması; bazı kişilerin reklamını yapması, bazı dostlarının şiirimi oku dediği için siparişle şiir okuması, kendi dostlarından N…. Abi geçmiş olsun demesi, hatta Pazar sohbetlerinin ev sahibi olarak nitelendirdiği konuğun “23.04.2022 tarihinde Diyanet’in Kitap Fuarı’nda Büyük Çamlıca Camiinin İç Avlusunda kitaplarını imzalayacak” diyerek kitap imzalama saatini yayında duyurması; TRT’nin elektronik adresinden çok kendi post adresine her programdan sonra kitap çekilişi için üç kişinin etiketlenerek katılmalarını istemesi ayrıca hayreti muciptir. Bu durum, izleyenlere, TRT 1 kanalı değil de  sunucunun özel Youtube kanalını izliyormuş intibaını veriyor.  
 
Sunucunun programda kendi batınî-işarî söyleminin lügatine ait bazı kelime, kavram ve deyimleri tekrarlaması bu iki programı sıkıcı ve itici hale getirmektedir. Mesela Konya Belediyesi’nin karşıladığı Mevlana ile ilgili hediye kitapları “fakirin gönül kirası” olarak takdim etmesi; kendi elektronik adresini takipçisini artırmak için kullanarak kitap çekilişi için fakirin postunu  adres olarak göstermesi. Konuklardan birisinin, bu sırada “Dikkat et! Post paylaşılmaz.” demesi. Sunucunun gece sahur ve gündüz iftar programında tekrarladığı mesajı şöyle: “Fakirin İnstegram hesabına üç kişiyi etiketleyerek mesaj gönderirseniz çekilişe katılmaya hak kazanıyorsunuz.”
Türkçe’nin en iyi konuşulduğu kanal olarak bilinen TRT 1 gibi bir kanalda seviyesiz hikayeler anlatılması ve “lan”lı, “şerefsiz”li ve benzeri seviyesiz kelimelerin kullanılması, bu kanalın tarihinde son zamanlarda yaşanan bir durumdur.
Sunucu, sürekli bilinç altına mesajlar gönderme misyonuyla,  konuşmacılara  söyletemediklerini, onların konuşmasını keserek “ben fakir bu konuda şöyle düşünüyorum” veya “şöyle desek olmaz mı?” gibi ifadelerle kendi görüşlerini tekrarlamakta ve söyleyeceğini söylemeye çalışmaktadır.
Sunucu, Ramazan öncesinde iftar ve sahur programı için Semerkand, Buhara ve Tirmiz’de tek başına çektiği video kayıtlarını aralara koyarak insanlara izlettirmektedir. Bu formatla kime ne vermek istediği, iletişim uzmanlarınca ayrıca değerlendirilmelidir.  Örneğin Semerkant’ta İmam Mâturîdî’nin mezarı başında, Registan meydanında ve Tirmiz’de İmam Tirmizî’nin mezarının başında, bu mekanlarla ilgili izleyicilerin merakını giderecek ve bu mekanlardaki kişiler ve görüşleri hakkında doğru bilgi verecek yerde Türkiye’den zihninde arşivlediği ve oralarla ilgisi olmayan hikayeler anlatarak hem sunucu hem de konuk edasıyla şov yapması.  
10.04.2022 tarihinde  mezarının başında Maturidi’nin hayatı ve akılcı fikirlerinden bahsedecek yerde veya konuyla ilgili Özbekistan’lı uzmanlardan yararlanarak izleyicileri bilgilendirecek yerde, vaiz rolüne bürünerek namaz, oruç ve zekattan bahsetmesi, bunun en tipik örneği idi.  Registan meydanında ve diğer yerlerde tek başına çekilen  kuru ve sınırlı görüntüler. Ne zaman çekildiğine dair herhangi bir bilgi ve alt yazı konulmadan, bazı çekimlerin programa dahil edilmesi de program yapım teknikleri açısından değerlendirilmesi gereken bir vakadır. İmam Mâturîdî’nin mezarı başında mistik söyleme ters olduğu için zikretmeyi unutmuş olabileceği Mâturîdî ve takipçilerinin akıl ve önemi hakkındaki şu sözlerini sizlere bayram hediyesi olarak burada sunmak istiyorum:
“İnsana aklı kullanmamayı teşvik eden, şeytan vesvesesidir.”
“İrade ve ihtiyarın kullanılmadığı hiçbir iş ve ibadette hayır yoktur.”
“Her azanın bir ibadeti vardır. Alın ibadeti ise ilim ve tefekkürdür.”
“Akıl, en güvenilir bir ölçüttür.”
“Dinde delil, akıl ve vahiydir.”
“İlham, rüya, keşif ve mükaşefe dinde delil değildir.”
“Akıl, Allah’ın hüccetidir.”
“Aklı kullanmamamak, kişiyi fıtrattan uzaklaştırır.”
“Akla ve Kur’an’a muhalif her çeşit haber (hadis/menkıbe ve hikaye), reddolunur.”
“İlim farz, cehalet haramdır.”
Gece sunulan “Sahur Bereketi!” programında,  “Namaz arasına / teheccüt namazına gitmek lazım”, “İki rekat teheccüt namazı kılın” faslında, ilk günlerde Ankara için imsak vaktine on dakika kala 04:10-04:20 arası Vakıf Katılım’ın sunduğu 10 dakikalık reklama girilmesi, maddi açıdan da Ramazanın bereketlendirilmesi için iyi bir fırsat oluşturduğu anlaşılmaktadır Reklam şu reklamla sona eriyor: “Vakıf Katılımın sunduğu Sahur Bereketi programı devam ediyor.”  TRT’de yapılan Ramazan programlarında daha önce arada reklamlar görülmezdi. “Ramazan bereketi ve teheccüt arası” adı altında, bu şekilde on dakikalık reklamlara girilerek, dinî değerler üzerinden kapital üretilmesi ayrı bir tartışma konusudur.
Şairin konuk alarak yer aldığı bir programda, şiirini şairine okutmak yerine, sunucunun okuması da başka bir gariplikti. Yani şairinin yanında onun şiirini sunucu okuyor. Sunucu, Şair konuğun “ S…. cığım öyle şeyler söylüyorsun ki insanın içinde bir şeyler hareket ediyor.” şeklindeki  güzellemeleri karşısında,  sunucu şu ilginç cevabı veriyor: “Bana bunun için program yaptırıyorlar.” Başka bir kere de, Pazar sabahı ev sahibi olarak tanıttığı konuğuna övgüler  yağdırdıktan sonra, konuğu da onun için “Çok büyük işler yapıyorsun, bu programlarla büyük hizmet ediyorsun” şeklinde övgüler yağdırıyor. Hatta Ramazan programı sunucuyu kesmemiş olmalı ki “Yetkililere teklif ediyorum. Bu programları 6 gün Şevval orucu için de yapalım. Bu ayda oruç tutmak çok faziletlidir.” mealinde sözlerle, bu bereketi(!) sürdürmek istiyor. Çeşitli şehirlerden dostlarına ve ailesine teşekkürlerin yanı sıra “Ramazan-ı Şerif’ten sonra Bursa’da Edebali Camii’nde bir çorba içelim” diyerek Ramazan sonrası için program ayarlama çabaları, “Mekke-i Mükerreme’den selam geldi, seyrediliyormuşuz. Önemli yerden selam var.” şeklinde programın itibar gördüğüne dair mesajları okuma fasılları da önemli fasıllar idi.
Programa çağrılan konukların isimlerinin akış içerisinde konuşurken unvan, isim ve soyadlarının nadiren verilmesi, konuklardan çok sunucunun konuşması program için eleştiri konusu olarak zikredilecek bir başka husustur.   
Programda bilinç altına yerleştirilmek istenen en dikkat çekici mesajlar, akla güvensizlik oluşturmakla ilgiliydi: “Akıl mum ışığı gibidir.”, “Aklı bıraksın.”, “Bilgiyi bıraksın kalbine dönsün.”,  “Musa bile peygamber olduğu halde Hızır’a teslim oldu.”, “Aklı kalbin arkasına koyun.”,  “Akıl haddini bilmesi gerekir.” ve   “Mürşitsiz ve rehbersiz akıl şaşırır.” Propagandası yapılan bu sufilik anlayışı Türk kültüründe Yesevilik olarak bilinen anlayışa yabancılaştıran bir anlayıştır. Çünkü Türk sufiliği, kendi kültürüne yabancılaşmayan İslam’ın değerleri ile milli değerlerini aynı ufukta buluşturan bir ahlak hareketidir. Öyle anlaşılıyor ki, başkalarına akılları teslimin sonucunda yaşadığımız 15 Temmuz Vakası’ndan hala ders alınmamış. Yunus Suresi’nde aklı kullanmaya yönelik ayet ile aklı kullanmayanların aşağılandığı başka bir ayet, herhangi bir tefsire ihtiyaç duymadan ve herhangi bir mealden anlaşılabilecek ayetlerdir.
“Allâhın izni olmadıkça hiç bir nefs için iman edebilmek yoktur ve akıllarını hüsni isti'mal etmiyenleri o pislik içinde bırakır.” (10. Yunus, 100- Elmalılı Hamdi Yazır)
“Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar.(25. Furkan, 44- Diyanet İşleri Başkanlığı (Yeni))
Kur’an-ı Kerim’de  akletme, tefekkür, tezekkür ve tedebbür ile ilgili 500’ü aşan ayetin varlığını bilenler bilir. Bu ayetler, sorunların çözümünde düşünmeyi ve akıl yürütmeyi önerir; ayetleri anlamada da onu hakem olarak tayin eder.   
Bu programlarda özelde iftar ve sahur dualarının, genelde diğer duaların Arapça okunduğunda dualardan peygamber kokusu alınacağını öğrendik. Sunucu,  27 Nisan 2022 tarihli Ramazan Sevinci programında konuktan dua istiyor. Konuk Türkçe güzel bir dua ediyor. Dua sonrasında sunucu, konuğa şöyle diyor: “Hocam, dua Arapça olsaydı da şöyle bir Peygamber kokusu alsaydık.” şeklinde serzenişte bulunuyor. Bunun  üzerine konuk, haklı olarak şöyle diyor: “Duanın dili önemli değil, hangi dilde olursa olsun. Arapça olunca o koku gelecek değil Türkçe ile de gelir. Kalıplaşmış dua olmaktansa kişinin kendi dilinde samimi dua etmesi önemlidir.”
Tepki almış olmalı ki, bu program Youtube’a konulmamış veya kaldırılmış.
Bu programlarda meallerin Türkçe yazıldığı şeklinde bir başka bilgi öğrendik. 28 Nisan 2022 tarihli iftar programına konuk olan bir tiyatro sanatçısı ile sunucu arasındaki diyalog akıllara ziyandı. Sunucu ile birinci konuk arasında “Mealllerden hareketle din kurulamayacağını, kitap, sünnet, icma ve kıyastan hareketle din kurulacağı” konusunda hararetli bir muhabbet yapılırken, ikinci konuk araya girerek;
- Konuk: Hocam, mealler hangi dilde yazılıyor?
- Sunucu: Türkçe yazılıyor.
- Konuk: Yani Latin alfabesi. İşte bakın hata burada başlıyor. Kendi dilinden yazmayınca Avrupai bir özenti havası siniyor. Soldan sağa yazıyoruz ve okuyoruz mecburen. Bu bizim kültürümüze uygun değil.
Konuk, ne dediğini de bilemeden, güya Latin alfabesiyle yapılmış bir meal(?)den dinin anlaşılmayacağını, eğer Arapça Alfabe ile yazılsa anlaşılacağını söylüyor. Gerekçe de Latin alfabesi soldan sağa, Arapça alfabesi ise sağdan sola yazılıp okunduğu için bizim kafa yapımıza uygun değil. Örnek olarak da yaşlıların, buna alışık oldukları için, Gazeteleri sondan başa doğru okumalarını veriyor. Ne demek istediğini ben anlayamadım;  anlayana aşk olsun. TRT 1’de yapılan dini programlarda Türk dili hakkında ne tür hezeyanların yaşanmakta olduğunu anlamak için yukarıdaki iki örnek yeterde artar.
Kur’an ayı olan Ramazan ayında ve TRT’de yapılan bu programlarda daha ilginç olan başka saçmalıklar da tekrarlandı. Kur’an meali okumanın yanlış olduğu, birkaç tefsir okumak gerektiği, o da yetmez Arapça öğrenmek gerektiği iddiası iftar ve sahur programlarında pek çok kez gündeme getirilerek Meal okumanın tehlikeli olduğu fikir empoze edilmeye çalışıldı. Toplumda aşırı iki uç olan “Kur’an yeter iddiasına karşı Kur’an yetmez” veya “Kur’an İslam’ı/Müslümanlığı karşısında Hadislerle İslam/Müslümanlık” iddiaları gündeme getirilerek ikinciden yana savunmaya girilmesi de dikkat çekiciydi. Bu iddiayı, “Kur’an’ın anlaşılamayacağı, meal okumanın doğru olmadığı, tefsirleri okumak gerektiği, onun da yeterli olmadığı Arapça öğrendikten sonra Kur’an okumanın doğru olacağı ve Arapça öğrendikten sonra Kur’an hakkında konuşanın dinlenebileceği” şeklinde mesajlarla Müslüman ve müminler ile kendilerine gönderilen ilahi kitap arasındaki irtibatı koparmaya yönelik mesajlar tekrarlanmaya devam edildi. Konuklardan birisi, delil olarak kendi öğrencileri arasında uyguladığı bir yönteme dayanarak, “doktora öğrencilerinin bile kaynaklara bakmadan Kur’an’ı anlayamıyorsa, bu açıkça onun anlaşılamayacağını gösterir.” sonucuna vardı.
Kur’an, İslam’ın asıl kaynağı ve kurucu metnidir. İslam’ın bu kurucu metnini anlayacak olan akıldır. Hz. Peygamber’in aklı bu konuda birinci sırada yer alır. Onun Allah’ın vahyini anlama konusundaki çabaları ve uygulamaları aklın verisi olarak bizim için esastır. Ondan bigane kalınamaz. Ancak Hz. Muhammed bütün ayetleri baştan sona ayet ayet tefsir etmedi. Çünkü ayetlerin büyük çoğunluğu onun tefsir ve tebyinine ihtiyaç duymadan da anlaşılabiliyordu. Mealin asıl metni karşılayıp karşılamayacağı ve dini konuda kişisel kararlarda bağlayıcı olup olmayacağı ayrı bir tartışmadır. Bazı ayetleri anlamak için nüzul sebeplerine ve peygamberin örnekliğine tabii ki ihtiyaç vardır. Ama bu demek değildir ki Kur’an mealler üzerinden anlaşılmaz. Böyle bir iddia, bütün ayetler için ileri sürülemez. Ayetleri mealden okuyanlar, seviyesine göre mutlaka bir şeyler anlayacaktır. Kur’an’ın ister mealler üzerinden ister Arapça aslı üzerinden anlaşılmazlığını iddia etmek, onun gönderiliş amacına ve anlaşılır bir kitap olma iddiasına terstir. Anlaşılamayan veya anlamakta güçlük çekilen ayetleri araştırmak, uzmanlarına sorarak anlamaya çalışmak her Müslümanın görevidir. Asıl ibadet, Kur’an’ı anlayarak okumaktır. Onu anlamaya yönelik her çaba bir ibadettir ve teheccüddür. Çünkü bu kitap, anlaşılmak ve yaşanmak için indirilmiştir. Kur’an’ın her bir ayetinin anlaşılması konusunda bir sünnet aramayı veya bir mürşide başvurmayı şart koşmak insanları yanlış yönlendirmektir. Çünkü her ayeti, Hz. Peygamber tefsir etmemiştir. Tabii ki Kur’an’ı en iyi anlayan ve onu beyan eden Hz. Muhammed’dir. Beyan görevi gereği, bir ayeti yorumlamış veya uygulamışsa ona başvurmak şarttır. Ancak bu Kur’an’ı sadece Hz. Peygamber ve sahabe anladı; başkaları anlayamaz ve akli yorumlar/teviller yapamaz derse, Tefsir tarihinde ortaya konulan dirayet/tevil yöntemini değersizleştirmiş olur. Halbuki aklı kullanmadan, Kur’an anlaşılamaz. Ayette de belirtildiği gibi, “Aklını kullanmayanların başı beladan kurtulmaz.” Tefsirlerin ve Meallerin gündeme geldiği programlarda sunucu ve konukların, Cumhuriyet döneminin benzersiz Tefsir ve Meal çalışması olan Elmalılı Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kuran Dili tefsirine ve mealine herhangi bir atıfta bulunmaması ilginçti.
Programda, “seçilmiş ve seçkin dostlar”dan fırsat kaldıkça, ara sıra alanında uzmanlar veya İlahiyatçılar ya da Diyanet’te müftü, vaiz ve Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi  sıfatını taşıyan bazı konuklar yer aldı. Ama genelde belli bir çevrenin “Allah dostları”, “Azizler” olarak itibar ettiği kimseler veya sufî meşrep olanlar ağırlandı. Resmi bir kanal olan TRT 1’in Ramazan programlarında Diyanet İşleri Başkanlığı ve İlahiyat Fakülteleri’nin rolü ne olabilirdi? Baskıcı Laiklik dönemlerinde bile bu programlarda önemli bir çeşitlilik vardı. Bu seviye dahi yakalanamadı.  Aslında konukların İlahiyatçı olması,  programın seyrini çok da değiştirmiyordu. Programlardan birisinde, kendisi de İlahiyatçı olan bir konuk,  “Ey İlahiyatçılar, dini niye daraltıyorsunuz?” diyerek her iki lafın arasında İlahiyatçıları eleştiriyordu. Ama İslam’ı sufiliğe ya da her hangi bir din yorumuna indirgeyen mi yoksa bütün Müslümanları ve hatta insanları dikkate alarak din dilini yenilemeye çalışanlar mı, dini daraltıyor, bilemedim.  
Ramazan ayında devlet televizyonunda dini programlar yapanların din/ilahiyat alanında ve iletişim (radyo ve televizyonculuk) alanında yeterli donanıma sahip olan uzman kişiler tarafından yapılması gerekirdi. Yani İlahiyat Fakültesi ve İletişim Fakültesi lisans ve lisansüstü diplomasına sahip olması beklenirdi. Bu iki alanın yeterliliklerine sahip olsa da,  bir kişinin bir ay boyunca her iki programı sunması veya gece gündüz TRT 1’i işgal etmesi pedagojik açıdan  ne kadar doğrudur? İlgililerin insafına bırakıyorum. Yukarıdaki şartlara uygun program ekibiyle bu programlar gerçekleştirilseydi; içerik farklı olacak konu merkezli konuklar çağrılarak dini mesajların uygun kanallarla, muhataba ulaştırması sağlanacaktı. İzleyici, karşı karşıya olduğu sorunlara uzmanlarından doğru çözümler duyacaktı. Seksen milyona hitap edecek bir programda sunuculuk için, şair olmak, güzel şiir okumak, İmam Hatip mezunu olmak veya 3 üniversiteyi kazanıp ikisine hiç gitmemiş olmak ve birisini ise bitirememiş olmak yeterli değildir. Sunucunun yüksek öğrenimi ile ilgili bu bilgilere, CV’de bir beceri olarak yer vermesi de şaşırtıcıdır. Bununla hangi mesajı verilmek isteniyor? Üniversite okumanın önemi mi, önemsizliği mi?  Ben anlayamadım. Anlayanlara aşk olsun.
Bir ay boyunca, menkıbelerden ve mistik söylemden yer kaldıkça namaz, oruç ve hac konusu tekrarlandı durdu. İbadetler, namaz (beş vakit namaz ve teheccüd), oruç, hac ve zekattan ibaret değildir. Bir Müslümanın topluma kendisine, ailesine, milletine ve insanlığa faydalı olacak şeyler yapmaya yönelik bütün çabaları, bir ibadettir. Bu yolla Allah’ın rızası kazanılır. Bu sebeple, şu anda toplumumuzda yaygınlaşan ahlakî yozlaşmanın, adam kayırmanın, rüşvetin, cinsel tacizlerin, kadına şiddetin, boşanmaların, aldatmaların ve ayrımcılığın; siyasi, toplumsal ve hukukî konularda liyakat, ehliyet ve adaletin gözetilmemesinin önemle üzerinde durulması gerekirken, bunların yeterince gündeme getirilmemesi büyük bir vebaldir. Bu sorunların çözümü ile ilgili uzmanların önerilerini dinlemek ve bu yolla halk arasında bir farkındalık oluşturulmak gibi önemli bir fırsatı kaybetmiş bulunuyoruz. Programlarda en dikkat çeken yönlerden birisi, dünyada mazlum ve mağdur durumda olan Müslüman veya gayr-i Müslimlere yeterli ilginin gösterilmemesidir. Mesela; Doğu Türkistan’da Çin tarafından soy kırıma uğrayan ve zulüm gören Müslüman Uygur Türk kardeşlerimize Filistin’deki  Müslüman kardeşlerimize gösterilen ilgi layık görülmedi. Onlar bu ümmetin bir parçası değil mi? Halbuki, “Zulmü kim yaparsa yapsın, mağdur ve mazlum kim olursa olsun, zalimin karşısında,  mazlum ve mağdurun yanında olmak” dini bir vecibedir.  
TRT 1’de Ramazan boyunca icra edilen programlarla ilgili basın ve yayında, sosyal medya mecralarında ciddi herhangi bir yazı ve eleştirinin yer almaması da ilginçtir. Ama en garibi de, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu konuda sessizliğidir. Az sayıda dinleyici kitlesi bulunan Diyanet Televizyonu’ndaki Ramazan programlarını kendileri için yeterli görüyor olabilirler. Ama İslam’ın İnanç, İbadet ve Ahlak alanlarında halkı bilgilendirmek DİB’na verilmiş anayasal bir görevdir. Bu görevin yerine getirilebileceği en iyi araçlarından birisi devletin resmi kanalı/kanallarıdır. TRT Kurumuna bağlı kanallarda yapılacak programların kalitesi konusunda, Diyanet ve İlahiyatlar önemli bir sorumluluk duymalıdır. 100 aşan İlahiyata rağmen halkın din konusunda belli bir bakış açısına kurban edilmesi, bilime ve bilim adamlarına ne kadar önem verildiğini açıkça göstermektedir. Ama “mistik ve irfancı din söylemi”nin Türkiye’de her derde deva olarak bu yoğunlukta verilmesi, en çok genç nesilleri etkileyecektir. Şöyle ki, bu söylem bir kesimi miskinleştirirken, diğer kesimi Zahirî-Selefî din yorumunun ya da deizm, teizm veya dine lakayıtlığının kucağına atacaktır. Erol Güngör, bu sebeple 1980’li yılların başında yazdığı İslam Tasavvufunun Meseleleri adlı kitabında bu meselelere dikkat çekmiş; o yıllarda gençlerin arasında moda haline gelen tarikatlara yönelmelerini ve cihad adı altında şiddeti çözüm yolu olarak seçmelerini eleştirmiş ve onların ilme, içtihada ve üretmeye yönelerek toplumlarına katkı için çalışmalarını önermişti. Aradan geçen kırk yıla rağmen değişen bir şey olmadı. Aynı tas aynı hamam.

 

 

 



[1] Yurt dışı görevlerim sırasında bu coşkuya bizzat tanık olmuştum. Bkz.:  Sönmez Kutlu, “Kırgızstan’da Ramazan ve Bayramlar”, http://www.sonmezkutlu.net/?pnum=115&pt=K%C4%B1rg%C4%B1zistan%27da+Dini+Bayramlar

  
8988 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın