Üyelik Girişi
Başlıklar
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam62
Toplam Ziyaret461984

Türk Müslümanlığı Üzerine Yazılar

Prof. Dr. Sönmez Kutlu, Türk Müslümanlığı Üzerine Yazılar (Hanefilik-Maturidilik-Yesevilik),  
Ötüken Neşriyat, İstanbul 2017, 287 sayfa. ISBN 978-605-155-556-0

            Yüce Yaratıcı’nın insanlarla peygamberleri aracılığı ile iletişim kurması şeklinde tezahür eden ilahî dinlerde, bir ileti (vahiy), bir iletilen (insan) ve bir iletenden (Tanrı) söz edilmek durumundadır. Din teorik olarak tek olmasına karşın; muamelatta farklılıkların olması insan unsuru ve toplumsal unsur göz önüne alındığında kaçınılmaz görünmektedir. Din anlayışı muhatabın doğrudan insan olması hasebiyle Tanrı ile insan arasında bireysel bazda ilerleyen özel bir deneyim olmasının yanında toplumdan topluma farklılık gösterir. Türk toplumu, Hz. Muhammed’in VII. asırda ilahi vahiyle müşerref kılınmasının ardından; Arabistan yarımadasından tüm dünyaya dalga dalga yayılan İslam dini ile Emeviler döneminde karşılaşmıştır. Tarihî belgelerden edindiğimiz bilgilere göre Müslüman olmadan önce de dindar ve ahlakî değerlere sahip bir toplum olduğunu bildiğimiz Türkler, yaklaşık olarak iki asırlık bir süreç içerisinde Allah’ın yüce mesajını benimsemiş ve hayatının her alanında içselleştirerek kültürünün ayrılmaz bir parçası haline getirmiştir. İslam’ı, 920 yılında resmî devlet dini olarak kabul eden ilk hükümdar, Türk Müslümanlığının en önemli köşe taşlarından biri olan Mâturîdî’nin çağdaşı, Karahanlı Abdülkerim Satuk Buğra Han’dır. Türkler, dinî, millî ve ahlakî değerlerine uygun düşen İslamiyet’in kendilerine sağladığı bilinç, ufuk ve heyecan sayesinde milli benliklerinî koruyabilmiş, tarihsel süreç içerisinde insanlığa çok önemli katkılar sunmuştur. Ne yazık ki; Türklerin İslam ile olan serüveni bilimsel anlamda; gerek tarihsel, sosyolojik ve psikolojik olarak gerekse dinî, hukukî ve kültürel olarak yeterince ele alınmamıştır.  Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Mezhepleri Tarihi Anabilim Dalı öğretim üyelerinden Prof. Dr. Sönmez Kutlu tarafından kısa süre önce okuyucuların istifadesine sunulan Türk Müslümanlığı Üzerine Yazılar isimli eser, bu bağlamda hazırlanmış bir çalışma olarak okuyucular arasında büyük bir heyecan uyandırmış ve kısa süre içerisinde ikinci baskısını yapmıştır. Bu eser, İslam’ın husûsen Türk toplumlarında tezahür ettiği anlayış biçimleri olan, Fıkıhta Hanefilik, İtikatta Maturidilik ve Tasavvufî anlayışta Yesevilik şeklinde ifade edilen olgulara dair bilgi boşluklarını bilimsel ve doğru bilgilerle doldurmak adına hazırlanmış olması açısından önemlidir. Zihniyet çözümleyici/ tarihsel-sosyolojik bir yöntem kullanmakla tanınan Kutlu’nun eseri, bilimsel toplantılarda sunulmuş tebliğler ve akademik dergilerde yayınlanmış makalelerin bir araya getirilmesi ile oluşmuştur. Yeniden gözden geçirilmek sureti ile oluşturulan çalışma, sadece akademik çevrelere değil, genel okuyucu kitlesine de hitap edecek biçimde akıcı bir uslupla kaleme alınmıştır.
            Tespit edebildiğimi kadarıyla, ‘Türk Müslümanlığı’ tabiri ilk olarak 1920 yılında Yahya Kemal Beyatlı tarafından kullanılmıştır. İslam Mezhepleri Tarihi alanına Tarihsel Din Söylemleri, Selefiliğin Fikri Arka Planı, Türkler ve İslam Tasavvuru gibi zihniyet analizine dayalı çalışmalarıyla bilinen Kutlu’nun, kitabına böyle bir ismi vermesinin önemli bir amaca matuf olduğunu düşünüyoruz. O, bu kavramı, İslam’ın Türk toplumları üzerindeki çok boyutlu tesirinin sonucunda oluşan dindarlık ifade etmek için kullanmıştır.  ‘Türk Müslümanlığı’  ifadesi yerine zaman zaman kullanılan ‘Türk İslam’ı ve ‘Arap İslam’ı gibi kavramsallaştırmaları ise, sosyolojik ve etimolojik açıdan doğru bulmamaktadır. Bir dinin uygulama ve muamelata yansıma biçiminin kişi ya da toplum düzeyinde değişiklik, dinden değil, kişi veya toplumların din algısında kaynaklanmaktadır. Türklerin de Müslüman olduktan sonra inanç, ibadet, ahlak, siyaset, hukuk gibi alanlardaki özgünlükleri kanaatimizce İslam’ın yani “Dinin” farklı bir formunu ifade etmeyip onun bireysel ve toplumsal düzeyde psiko-sosyal yansımalarını göstermektedir. Sosyal ve antropolojik anlamda Türk, Hint, Fars, Uzak Doğu ve Arap Müslümanlığı gibi kullanımlar, insan unsuru ve toplumsal çeşitlilik noktasında din anlayışlarının farklılık arz ettiğinin göstergeleridir. Orta Asya’dan Balkanlara Türklerin dinî yaşantı biçimi ve dindarlık anlayışı,  nev-i şahsına münhasırdır. Bu durum göz ardı edilerek; ‘Türk Müslümanlığı’ kavramını “Din Milliyetçiliği” gibi sığ bir zaviyeye indirgemenin Ebû Hanife, İmam Mâturîdî ve Ahmet Yesevî’nin düşünce dünyasına, din anlayışına haksızlık etmek olacağı kanaatindeyiz. Tarih boyunca Türklerin İslam tasavvuru çeşitli merhalelerden geçmiştir. Günümüzde İslam medeniyeti olarak tanımlanan medeniyetin oluşumunda önemli katkıları olduğu bilinen Türkler, dinî yaşantının çeşitli boyutlarına getirdikleri yorumlarla kendi ufkunu, kültürel ve tarihsel birikimini de yansıtacak şekilde özgün bir dindarlık biçimi ortaya koymuşlardır. Yazara göre, bu dindarlığın ibadet boyutu Hanefilik, inanç boyutu Maturidilik ve tasavvufî/ahlakî boyutu da Yesevilik olarak örgütlenmiştir.
   Dinî, kültürel, askerî ve siyasî teşkilatları ile güçlü bir toplumsal yapıya sahip olan Türkler, Müslüman olduktan sonra oluşturdukları kurumlar sayesinde tarihsel süreçte İslam toplumlarının dünü, bugünü ve yarını açısından önemli katkılar sağlamışlardır. Mevlana Celaleddin Rûmî, Hacı Bektaş-ı Velî, Yunus Emre, Sarı Saltuk, Hacı Bayram-ı Velî gibi hümanistler, Pîr-i Türkistan olarak bilinen Ahmet Yesevî zaviyesinden dünyaya bakarak evrensel ölçekte İslam’a hizmet eden kişilerdendir. Yazara göre, ‘dinî metinleri aklın verileri ile bütünleştirerek ahlak merkezli bir din anlayışının ve dindarlığın’ temellerini atan Türkler Bîrûnî, Fârâbî, İbn Sîna, Serahsî, Uluğ Bey, Ali Kuşçu gibi ünlü bilim insanlarını dünya mirasına hediye etmişken ne yazık ki zaman içinde düşünsel bazda kendisini yenileyememiş ve gelenekçiliğe doğru kaymaya başlamıştır. İşte bu noktada Yazar, özellikle genç nesillere İslam şuurunun yeniden kazandırılması için İslam’ın akılcı yorumunun tezahürlerini sunmaktadır.
   İslam’ın akla, dinî özgürlüklere ve insana saygıya büyük önem atfeden yorum biçiminin zihinlerde yeni ufuklar açması noktasında ilk olma gibi bir iddia taşımamakla beraber bu anlamlı amaç uğruna belki de yalnızca bir adım sayılabilecek olan Eser, konuya dair kapsamlı on makale ve bir Ek bölümünden oluşmaktadır. Yazar, “Türkler Arasında İslam’ın Yayılışı ve İslam Anlayışının Oluşum Süreci”, “Türklerde İslam Tasavvurunun Kaynakları: Hanefilik, Maturidilik, Yesevilik” ve “Türkler Arasında Hanefiliğin Yayılışı” gibi Türk Müslümanlığının olgusal olarak tarihsel süreç analizini yaptığı makalelerinin ardından “İmam Ebû Mansûr el-Mâturîdî( 333/944) Hayatı, Eserleri ve Görüşleri” başlığı altında Türklerin itikadî olarak takipçisi olduğu İmam Mâturîdî, eserleri ve önemli görüşlerini analiz ettiği bir makaleye yer vermiştir.
   Kutlu’nun güncel meselelerden din-siyaset ilişkisi sorununu analiz eden en dikkat çekici makalesi, “İmam Mâturîdî’ye Göre Diyânet-Siyaset Ayrımı ve Çağdaş Tartışmalarla Mukayesesi” adını taşıyan makalesidir. Bu makalede, Doğu’dan Batı’ya tarih boyunca neredeyse tüm toplumlarda sorun olan din-siyaset ilişkisi, Hz. Muhammed ve sonraki dönemde yaşanan siyasi tecrübeden hareketle analiz edilmiş ve İslam tarihinde bu sorunla ilgili bazı farklı yaklaşımlar tartışılmıştır. Emevî-Haşimî çekişmesi ile başlayıp halifelik ya da imametin sınırsız dinî, siyasî ve hukukî yetkilerle donatılmış, itikadî bir kimliğe dönüşmesi haline getirilen İslam siyaset geleneği tarihsel süreç içerisinde Şiî ve Sünnî siyaset nazariyeleri olarak iki temel görüşe evrilmiştir. Kur’an’da halife ve imam kavramlarının iddia edildiği gibi siyasî otoriteyi elinde tutan kimse olarak kullanılmadığını belirten Yazar, Kur’an’ın siyaset konusunda; danışarak iş yapılması, insanlar arasında adalet ve hakkaniyetle hükmedilmesi, yetki sahiplerine itaat edilmesi, emanetin ehline verilmesi, insanlar arasında üstünlüğün yalnızca takva ile olabileceği gibi evrensel nitelikte genel ilkeler dışında herhangi bir hüküm getirmediğini belirtmektedir. Ayrıca, Peygamberimizin en ayrıntılı konularda bile tavsiyelerde bulunmasına rağmen siyaset konusunda bir açıklama yapmaması ve kendisinden sonra bir yönetici tayin etmemiş olması da Yazar’a göre hilafet/imamet meselesinin dinî-itikadî olmaktan ziyade siyasî ve dünyevî bir mesele olduğunun göstergesidir.
   İslam siyaset geleneğinde çok önemli bir yere sahip olan “Hilafetin Kureyşliliği” meselesi olarak bilinen ve Peygamberimizden sonra halife olarak tayin edilecek kişinin mutlaka Kureyş kabilesinden olması gerektiğini  aklî veriler ışığında değerlendiren İmam Mâturîdî, ilke olarak kabul edilmiş olan bu ifadenin ‘diyaneten’ değil ‘siyaseten ve sosyolojik’ açıdan doğru olabileceği fikrini ileri sürmüştür. Bu yorum, kendi dönemine kadar hiç yapılmamış bir yorum olup, ilk defa Kutlu’nun makalesiyle ilim dünyasının ıttılaına sunulmuştur. Mâturîdî, meseleye farklı bir bakış açısı getirmiştir. Yazar, makalesinde İmam Mâturîdî’nin ‘diyanet-siyaset ayrımı’, ‘din-şeriat ayrımı’ ‘iman-amel ayrımı’ ve ‘içtihatla nesih’ gibi meseleye dair orijinal fikirlerini tafsilatlı ve mümkün olduğu kadar anlaşılır bir şekilde açıklamaya gayret etmiştir. Hilafetin kaldırılmasından günümüze kadar uzanan bir tartışma olarak güncelliğini muhafaza etmiş olan din-siyaset tartışmaları, güncelliğini hep korumuştur. Yazar, Ziya Gökalp’in sosyolojik açıdan din-devlet ayrımı, 1924 yılında Hilafet’in Türkiye Büyük Millet Meclisi kararı ile kaldırılması tartışmalarında ‘Milli İrade’ bağlamında hukukî olarak temellendiren Seyyid Bey’in din-siyaset yaklaşımı ile Ali Abdurrazık’ın teolojik olarak nübüvvet-siyaset ayrımını ayrı ayrı incelemiştir. Kutlu, Mâturîdî’nin ve çağdaş mütefekkirlerin diyanet-siyaset veya din-siyaset ayrımının madde ve mana, din ve dünya ayrımı olmadığının altını çizmektedir. Zira İslam dininde ilkesel ve hükümsel olarak siyasi erki elinde bulunduran bir ruhban sınıfı yoktur. Bu noktada da İslam dininin laikleşmesi ya da laikleştirilmesi gibi bir durumdan söz edilemez. Yazar, bu bağlamda, Türkiye Cumhuriyeti örneğinden hareketle Müslüman toplumlarda uygulanan laikliğin Batıdaki laiklikten farklı olarak dinin laikleşmesi değil devletin laikleşmesi olarak anlaşılmasını savunmaktadır. Özellikle siyasetin itikadî bir inanç esası olarak algılanmamasının Türk düşüncesi açısından önemine değinmektedir. Ortak noktaları ancak hukuk ve ahlak olan din ve siyaset arasındaki ilişkinin kadim geleneğimizden hareketle yeniden düzenlenmesi gerektiğini düşünen Kutlu, ‘din üzerinde baskı yapan bir laiklik yerine, din ve vicdan özgürlüğünü koruyan ve geliştiren özgürlükçü bir laiklik’ sayesinde siyasi meselelerin inanç konusu olmaktan çıkarılmasının Türkiye’nin önünü açacağını ileri sürmektedir. Yazar, dinin istismar edilmesinin ya da toplumun dünyevileşmesi veya dine karşı kayıtsızlaşması şeklindeki bir laikliğin önüne bu sayede geçilebileceğini belirtmektedir.
İnsanlar ve özellikle de genç nesil için en büyük tehlikenin yanlış bilgi olduğunu altını çizen Yazar, çalışmasında, İslam dünyasında ve Orta Doğu’daki şiddet eylemlerinin önüne geçilebilmesinde; Batılı araştırmacılar tarafından ‘Doğu Hanefi Gelenek’ olarak isimlendirilen ve Türk Müslümanlığının temellerini oluşturan Hanefî-Maturidî-Yesevi damarın, başka bir adla “akılcı din söylemi”nin yeniden canlandırılmasının önemini vurgulamaktadır. Yazarın, Türk kültüründeki insan, ilim ve vatan olgularını Yunus Emre ve Ahmed Yesevî’den aktardığı birçok dize ile beraber zenginleştirerek ele aldığı “İmam Mâturîdî, Ahmet Yesevî ve Yunus Emre’de Ortak Değerler: İnsan, Akıl-İlim ve Vatan” isimli geniş makalesi de son dönemlerde yaygınlaşmaya başlayan akıl aleyhtarı, hoşgörü ve sevgi yoksunu, meşruiyetini dinden aldığını iddia eden şiddet eğilimli söylemlerin önüne geçilebilmesi noktasında kültürel dokularımızın yeniden canlandırılması, kendi öz varlığımızın ortaya koyduğu din anlayışının belki de yeniden tanıtılması ya da hatırlatılması açısından dikkat çekicidir. Türklerin din ve dünya görüşündeki özgürlük, vatan tutkusu ve devlet olgusunun özellikle genç nesillere aktarılabilmesi önemlidir. Kutlu’nun Ahmed Yesevî’den aktardığı şu dize, son dönemlerde hayatımızın her alanına sirayet eden hoşgörüsüzlüğün,  köklü İslam anlayışımıza yabancılaşmaktan kaynaklandığını açıkça göstermektedir:
Sünnet imiş kafir bolsa birme azar
Köngli kattığ dil-âzârdın Hudâ bîzâr[1]
 Prof. Dr. Sönmez Kutlu’nun bu çalışması, genç kuşaklara eğitim yolu ile akıl/tefekkür, hoşgörü, sevgi ve ahlak gibi değerlerin aktarılmasında önemli bir boşluğu dolduracaktır. Çünkü bu değerler Hanefîlik, Mâturîdîlik, Yesevîlik geleneği üzerinden analiz edilmektedir. Dinin, insan hayatını zorlaştıran değil kolaylaştıran bir olgu olarak yaşantımızda yer alması gerektiğinin altı çizilmektedir. Yapılan analizler, Türklerin tarih boyunca gerçekleştirmeye çalıştığı İ’la-i Kelimetullah’ı yani Allah’ın sözünün yüceltilmesi misyonunun önemini hatırlatmaktadır.  Konu ile ilgili bilimsel düzeyde hazırlanmış birçok çalışma olmasına karşın bu eserin, bir Mezhepler Tarihçisi tarafından kaleme alınmış olması kanaatimizce onu diğerlerinden ayırmaktadır.
   Eserde “Avrasya Coğrafyasında Dini Bilginin Kaynakları ve Yeniden Üretilmesi Sorunu” ve “Osmanlı’da Kelâmî Edebiyatın Türkistan Sahası Kaynakları” adlarını taşıyan son iki makale, Türk Müslümanlığının diğer önemli boyutlarına değinen makalelerin, genel okuyucu kitlesi dikkate alındığında; içerik açısından akademik yönünün ağır bastığı bunun da okumayı nispeten zorlaştırabileceğini düşünmekteyiz. Bu sebeple konu ile ilgili daha geniş bilgiye ulaşmak isteyenler için Yazarın; İmam Mâturîdî ve Maturidilik, Türkler ve İslam Tasavvuru, Güncel Dinî-Siyasî Meseleler Üzerine Yazılar gibi kitaplarına müracaat etmesi kaçınılmazdır.
   Yazar, çalışması boyunca dini bilgi üretirken aklı ve vahyi esas alan bir anlayışla günümüz insanlarının sorunlarına yönelik, sebep sonuç ilişkileri gözetilerek halkın gerçek ihtiyaçlarına uygun çözümler üretmeyi başaran bir din anlayışı oluşturmanın önemi, ihtiyacı ve aciliyetine vurgu yapmaktadır. Hanefilik, Maturidilik ve Yesevilik olarak bilinen tarihsel tecrübemiz, bunu mümkün kılacak değerlerle doludur. Yazara göre, Türk Müslümanlığını anlamanın yolu ‘insanı ve ilmî zihniyeti’ anlamaktan geçer. İslam bir kabilenin değil bütün insanlığın ortak mesajıdır. Bu nedenle insana ve insanî değerlere büyük önem vermek pek çok sorunun çözümünü kolaylaştıracaktır. Türklerin kendi dinî tecrübesinden hareketle gerçekleştirilecek bir yenilenme, genç nesillerin zihninde İslam’a mensubiyet şuurunu tekrar canlandıracak ve yeni bir İslam medeniyetinin kurulması için büyük görevler üstlenmeye hazır hale getirecektir.
   Eserin sonunda İmam Mâturîdî hakkında kendisiyle yapılmış olan bir söyleşiye de yer veren Yazar, daha önce Türk değerlerinin anısına Mevlana Yılı, Yunus Emre Yılı gibi uluslar arası ölçekli etkinlikler düzenleyen Birleşmiş Milletlerden, önümüzdeki yıllardan birinin de İmam Mâturîdî Yılı olarak ilan edilmesini talep emektedir. Türkler arasında Hanefilik ve Maturidilik sembolik bir aidiyet olarak savunulmaktadır. Bu iki anlayış tekrar güncellenemz ise, yerini mezhepçiliğe bırakacaktır.  Bu durumda Mâturîdî akılcılığını benimsemekten uzak bir din anlayışı,  bir taraftan şiddet içerikli söylemlere diğer taraftan da kuru, günlük hayatla irtibatı neredeyse kalmamış bir din anlayışına doğru savrulmalara neden olmaktadır. Gençler arasında mezhepçiliğe ve kendi öz kültürümüze yabancı din anlayışlarının etkilerine bir tepki olarak Ateizm ya da Selefilik gibi uç eğilimler hızla yaygınlaşmaktadır. Bu çalışmada yer alan analizler ve çözüm önerileri, bu tehlikelerin önlenmesi noktasında son derece önemlidir.
   Tanıtımını yaptığımız Türk Müslümanlığı Üzerine Yazılar Hanefilik-Maturidilik-Yesevilik isimli eser, Türklerin uzun bir süreçte Müslüman oluşlarının ardından kendileri tarafından oluşturulan fıkıhta Hanefilik, itikatta Maturidilik ve ahlakta Yesevilik üzerinde analizler yapmaktadır. Ancak Türklerin tarihsel dinî tecrübesindeki insan, ahlak, akıl, hoşgörü ve sevgi tasavvurunu bütün yönleri ile ortaya koyabilmek imkansızdır. Yine de söz konusu çalışmanın, akla, dini özgürlüklere ve insana saygıya büyük önem atfeden geleneğimizin özellikle genç nesillere tanıtılarak İslam şuurunun kazandırılması noktasında ihtiyaç duyulan çalışmalara kapı aralaması ve kaynakları kadim geleneğimizde bulunan din anlayışının günümüz ihtiyaçları doğrultusunda yeniden oluşturulmasına çaba sarf etmesi açısından önemli bir adım olduğunu düşünüyoruz.                                                      
                                                                        Ebru Koçak
                                         Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Araştırma Görevlisi
 
 


[1] Sünnet imiş, kâfir dahi olsa, incitme; katı gönüllü, gönül incitenden Allah dahi usanmıştır.

Takvim
Saat
 Türk Müslümanlığı Üzerine Yazılar


Güncel Dini- Siyasi Meseleler Üzerine Yazılar



Selefiliğin Fikri Arkaplanı