• Prof. Dr. Sönmez Kutlu
    • Prof. Dr. Sönmez Kutlu

Üyelik Girişi
Başlıklar
Site Haritası

Anasayfa

Editörün Seçtikleri 


Rızâeddin Fahreddin, “Rusya Müslümanları içerisinde, eserlerinde İbn Teymiyye’den ilk bahsedenin Fâzıl Mercânî olduğu” iddiasını ispat için büyük bir çaba sarf etmiştir, fakat Şerhü’l-Akâid el-Adûdiyye’ye yazılan haşiyenin müsveddelerinin birinde gördüğü ve yukarıda aktardığımız bilginin dışında Mercânî’ye ait başka bir kaynağı göremediği ve bir neticeye ulaşamadığı için meseleyi muallakta bırakmıştır. O, daha çok İbn Teymiyye’ye nispet edilen “Allah’a cihet ve mekan ispatı” iddiasına takılmıştır. Aslında haşiyede geçen alemin kıdemi tartışmasıyla ilgili kısım önemli olduğu halde onunla ilgilenmemiştir. Oysa bu fikir İbn Teymiyye ile ilgili bilgilerin nereden alındığının kaynağına götürebilecek ipuçlarına sahiptir. Biz Mercânî’nin İbn Teymiyye’nin eserlerini, en azından haşiyenin basıldığı döneme kadar, görmediği kanaatindeyiz.
Hasan Onat’a göre, özgün düşünebilmek için kendi kavramlarımızı üretmek veya mevcut kavramları yeniden tanımlamak ve geçmişten bize intikal eden kavramların anlam değişiklikleri, daralma, genişleme ve tamamen farklı anlamlar kazanmış olabileceğini dikkate almak gerekir. Bugün “insanlık tarihinde derin izler bırakan oluşumların arkaplanını anlamaya çalışmak” kendi ürettiğimiz kavramlarla mümkündür. Çünkü kavramlar, içerik ve delalet açısından değişmektedir. Geçmişte üretilen kavramlar, farklı kültürel ortamlarda üretildiği için doğru bir şekilde tanımlanamamakta ve anlaşılamamaktadır.
Muhammed b. Tâvît et-Tancî, tahkik çalışmaları ve araştırmaları ile bilinen önemli bir alimdir. İlim yolculuğuna Mağrip’ten başlamış, Mısır’da devam etmiş; ömrünün yaklaşık 20 yılını ise, Türkiye’de geçirmiştir. Çalışmalarının büyük kısmını, İslam kültürünün klasik kaynaklarının incelenmesine ayırmıştır. Mezhepler Tarihi, Kelam, Felsefe, İslam Hukuku ve Tasavvuf alanlarına ait birçok kitap çalışması yapmayı planladığı ve buna yönelik çok sayıda bilgi topladığı halde tahkik çalışmalarından zaman bulup kitaba dönüştürememiştir. Onun fikirlerine daha çok tahkik çalışmalarına yazdığı mukaddimelerde, çeşitli dillerde yayınladığı az sayıdaki makalelerde ve İlahiyat Fakültesi ile İslam Enstitüsü’nde verdiği dersler için hazırladığı ders notları yoluyla ulaşmaktayız. Mısır ve Türkiye’deki yazma kütüphanelerde yapığı yoğun çalışmalarının meyvelerini toplayamadan, genç denebilecek bir yaşta (56) hayata veda etmiştir. Buna rağmen çeşitli konularda özgün görüşler ileri sürdüğü ve çağdaş İslam düşüncesine ve İslam bilimle
Tarihsel süreçte İslam’ı ilk benimseyen toplumların oluşturduğu dindarlıklar incelendiğinde, bu dindarlığın pratik uygulamalar üzerinden amelî-fıkhî tezahürleri; inanç konusunda siyasi ve itikâdi tezahürleri; bireysel dini tecrübeler konusunda mistik ve tasavvufi tezahürleri görülmektedir. Türkler İslam’a girdikten sonra İslam’ın inanç, ibadet-muamelat ve ahlak alanları kendi dini ve kültürel yapısına, toplumsal ihtiyaçlarına uygun olarak yeniden yorumlamış ve her üç alanda uygulanabilecek bir bilgi kuramı oluşturulmuştur. Türk dindarlığının amelî cephesi Hanefîlik, itikadî cephesi Maturidilik ve Tasavvufî-ahlakî cephesi Yesevilik olarak kurumsallaşmıştır.
İyi bir kavramsallaştırma, ifade edildiği döneme kadar fark edilmeyen varlıklara, nitelemelere ve ilişkilere dair bir soyutlama demektir. Son zamanlarda İslam’ı nitelemek ve İslam ile toplumların ilişkilerine dikkat çekmek için sıklıkla kullanılan “Türk İslamı”, “Arap İslamı” ve “Fars İslamı” kavramsallaştırmasında, Türklerin, Arapların ve Farsların İslam ile ilişkileri ifade edilmekle birlikte, bu terkiplerde belirleyici olan ve üstünlük atfedilen İslam değil ırklardır. Bu yüzden bu kavramlar masum olmayıp, siyasi ve ideolojik çağrışımlara sahiptir. İslam’ın karşılaştığı dinler, milletler ve kültürlerle çok yönlü bir etkileşim içerisine girdiğini ancak güçlü ve dinamik yapısıyla kendisine inananların zihniyetleri ve yaşam biçimleri üzerinde köklü değişimlere ve kırılmalara sebep olduğu bilinen bir gerçektir.
Orta Asya ve İdil-Ural, oldukça erken dönemlerden itibaren İslamla tanışmıştır. İslam’ın Horasan, Maveraünnehir ve Harezm’de yayılmasından kısa süre sonra bu bölgeler İslam medeniyetinin önemli kültür havzaları haline gelmişti. Bunun sonucunda Fergana, Merginan, Serahs, Semerkand, Buhara, Belh, Merv, Balasagun, Şaş ve diğer şehirlerde Hanefî tedrisinin yapıldığı yüzyıllarca devam eden ilim merkezleri kurulmuştur. Örneğin Semerkand’da kurulan Dâru’l-Cüzcâniyye, Hanefî-Maturidî akılcı din anlayışının en önemli ilk örneğidir. İmam Mâturîdî, burada hem ilim öğrenmiş ve hem de öğretmişti. Bu medeniyet havzaları ve ilim merkezleri, İdil-Ural’nın İslamlaşma sürecinde ve sonrasında, Hanefîlikle irtibatında son derece etkili olmuştur. İdil Bulgarları, 922 yılında “İslâmiyet’i resmen kabul etmişlerdir. Türkistan’daki gibi Sünnî Hanefî-Maturidî geleneğini takip eden İdil Bulgarları kısa zamanda zengin bir ilmî, siyasî ve kültürel geleneğe sahip olmuşlardır.
According to Imam Māturīdī, man is an educable being. People gain virtue by developing their artistic and aesthetic feelings through education and training. People cannot achieve gender superiority with ancestry and stick. However, individuals can achieve superior qualifications and moral virtues through education and training.
Siyaset-Din ilişkisi, nazariye ve uygulamada tarih boyunca Müslüman toplumlarda ve diğer toplumlarda birbirinden farklı ilişki biçimlerine sahip olmuştur. Müslümanların kurduğu devletlerde, İslam’da hakimiyetin kaynağı ve iktidarların tayini ilahî kaynaklı görülmediğinden genelde meşruiyetlerini halktan almışlardır ve siyasî iktidarlar dinî kendi kontrolünde tutmuşlardır. Bu sebeple İslam toplumlarında, siyasî iktidarlar, devletten bütünüyle bağımsız bir din eğitim ve öğretimine izin vermemişlerdir. Özellikle din eğitimi güvenlik bağlamında düşünülmüş ve toplumun birlik ve beraberliğini tehdit eden aşırı fırka ve anlayışlarla mücadele edebilmek için din eğitimi kurumları ihdas edilmişti. Örneğin Sünnî Selçuklular döneminde Batınî-İsmailî tehdidini bertaraf etmek için Nizamiye medreseleri kurulmuş; İsmailî Fatımîler döneminde ise Batıniliği yaymak ve sünnî tehdidine karşı Fatımî devletinin korumak için Camiu’l-Kâhire, Camiu’l-Ezher’e dönüştürülmüş ve davetin merkezi kılınmıştır.
Central Asia and Idyll-Volga tribes met Islam and Islamic culture from the very beginning times. Shortly after that Islam spread in the region, Khorasan-Transoxania-Khorezm (Farghana, Marghinān, Sarakhs, Samarkand, Bukhara, Balkh, Marw, Balasagun, Shash) became the important cultural center and basin of Islamic civilization. This cultural basin has tremendous effect on during and after the Islamization process of Eurasia. Having guided the light of Islam and science for themselves, Turkish societies helped many nations to meet Islam and gather under the umbrella of Islamic civilization by means of their own piety.
TRT 1’de yapılan iftar ve sahur programlarında, halka dindarlık adına aşılanmak istenen yukarıda menkıbelerle örülü batınî-mistik din anlayışıdır. Programlarda, bu din söylemini ele veren pek çok gösterge bulunmaktadır. Örneğin TRT 1’in programlarında, hemen hemen her gün, doğrudan veya dolaylı olarak sır, gizem ve sezgiye dayalı, seçkinci ve irfancı bir dinî tecrübenin adeta reklamı yapılmaktadır.
ي العصر الحديث، هناك خلط في المفاهيم في تعريف السلفية في الشرق والغرب. الباحثون لا يزالون غير قادرين على توضيح ما هو هذا المفهوم وتزيد الأحداث الاجتماعية من الاهتمام بالسلفيين أو تقلل من اهتمامهم بها. فقد جاء هذا المفهوم لوصف التطورات في التفكير الديني والسياسي، وخاصة في العالم العربي خلال فترة انهيار الدولة العثمانية ويدع المستشرقون ألغربيون تحت السلفية، من الذي يدعي إحياء فكرة المبدعين الفكريين والفلسفيين (الحداثيين) والحركات الإسلامية المتطرفة والمسلحة والإسلاميون السياسيون والإصلاحيون الذين يدعون أن لديهم فكرة الإسلام، أي هم يدعون في نفس سقف الجماعات المتعارضة التي تستخدم كمفهوم واحد. ولهذا السبب ، فإن قراءة التطورات الفكرية في الفكر الإسلامي الكلاسيكي والفترة الحديثة من خلال هذا المفهوم ستؤدي إلى سوء الحكم. وقد وجدت الوهابية والسلفية في البداية أتباع في دوائر الحنبلية ، ولكن في وقت لاحق أثار الاهتمام بدوائر المالكي والشافعي والأشعري والحنفي . مما أدى إلى صعوبة قراءة الفكر الإسلامي حول هذا المفهوم؟
Türkiye’nin toplumsal, tarihsel ve ekonomik açıdan oldukça sıkıntılı bir süreçten geçmektedir. Ülkemizin gündemini en çok meşgul eden sorunlardan başında Alevilik sorunu gelmektedir. Özellikle Cumhuriyeti döneminde Türkiye’de Alevilik kimliğindeki değişim ve dönüşümler, yeniden inşa süreci bu konudaki tartışmalarda önemli bir yer işgal etmektedir. Tarihsel hafıza, Türkiye Cumhuriyeti döneminde, kimliklere karşı algımız ve Alevi kimliğine bakış açımız üzerinde de etkin bir rol oynamış ve oynamaya devam etmektedir. Bu tarihsel arka planın yanı sıra Cumhuriyet döneminde yaşanan toplumsal değişme ve kırılmalar, bugün Alevilik ile ilgili birden fazla kimlik tanımlamalarıyla sonuçlanmıştır.
Cemaat üyeleri, kendi dışındaki hayatı kendisi için tehlikeli görür, kendisini bozacağına inanır. En tehlikelisi de, Cemaat dışındaki diğer yapıları ve bireyleri öteki olarak, düşman olarak ve hidayete erdirilmesi gereken sapıklar olarak görmesidir. Ahlaklı olmak insanları sevmekten ve Allah’ın yaratıklarına sevgiden geçer. Cemaatleşmeler, insanları Allah’ın yarattığı, saygı duyulması varlıklar olarak görmek yerine, kendi cemaatlerine mensup olmadıkları için ve kutsallaştırdıkları kişilere teslim olmadıkları için, onlara karşı hep kuşkulu, korku dolu veya kin ve nefret doludurlar. Sonuç olarak, insanların aklına ve iradelerine, özgürce karar verme haklarına saygı duymayan dinî-toplumsal yapılardan ahlaklı şahsiyetlerin çıkması imkansızdır. Erol Güngör’ün dediği gibi, “Ahlaklı olmak akıllıların işidir.” Aklını başkasına veya her hangi bir gruba teslim etmiş kişi, birey olma hakkını, ahlaklı olma yeteneğini ve imkanını kaybetmiştir. Aklını kullanmadığı için başı beladan kurtulmaz.
Tarihsel süreçte İslam üzerine yapılan yorumlar, fıkhî ve itikadî mezhepler; tarikatler ve cemaatler, farklı tarihsel gerçeklikler olarak kurumsallaştı. Bu oluşumlar, başlangıçta İslam’ın dünya görüşüne, hakikatlerine ve değerlerinin güçlenmesine bazı katkılarda bulundular. Ancak daha sonra bu dinî-siyasî veya dinî-toplumsal yapılar, destekçilerince İslam’ı temsil eden yapılar olarak algılandı. Hatta İslam’ın tarihsel ve toplumsal gerçekliği, daha sonra yaşanan siyasî, itikadî veya mistik tecrübeler üzerinden inşa edilmeye çalışıldı. Onun hakikatleri bir kişinin yazdığı eserlere veya bir mezhebin edebiyatına indirgendi. Böylece tevhid inancına sahip, tek kutsal kitaplı ve tek peygamberli bir İslam toplumu, “tevhidin yozlaştırıldığı, çok kutsal kitaplı, çok masum önderli ve her birisi kurtuluşu garantilemiş çok parçalı dinî topluluklar”a dönüştürüldü.
“Beklenen kurtarıcı” olgusu, dinî, kültürel, mitolojik, sosyolojik ve psikolojik unsurların içiçe geçtiği karmaşık bir olgudur. İlahî bir inanç değil insanî bir arayıştır. Sırf dinî bir olguya indirgenmesi veya İslamî bir inanç haline getirilmesi doğru değildir. Aslında bu olgu, bütün dinlerin ve kültürlerin tarihinde var olmuş bir halk inanışıdır. Ancak Mehdi ile ilgili tartışmalar, hadislerin müdafaası veya tamamen reddi şeklinde cereyan etmektedir. Rivayetlerin peygambere aidiyeti konusunda ne zaman, kime, nerede, nasıl ve niçin söylendiği soruları cevaplandırılmadan ve tarihsel tenkit yöntemi kullanılarak rivayetler tarihlendirilmeden, rivayetlere dayalı bir mehdilik tartışması sorunları çözmeyecektir. Kutsiyet atfedilen şahısların eserlerinde veya konuşmalarında geçmesi de, ilmi açıdan hiçbir mana ifade etmez. Hadis mecmualarında senet ve metinleriyle birlikte nakledilmiş olması, hadislerin sahihliğini tespitte sadece ilk adım olarak görülmelidir.
Hz. Muhammed’in etkileyicilik gücü, egemenliği ve dinî temsilinin kaynakları ile tarihsel süreçte İslam toplumunda ortaya çıkan mehdî ve velî tiplerinin etkinlik gücü ve tasarruf yetkisinin meşruiyeti ve günümüzde doğurduğu sorunları eleştirel bir bakış açısıyla analiz edeceğiz.
İmam el-Mâturîdî, hayatın çeşitli alanlarıyla ilgili dinî, itikadî, ahlakî, hukukî, siyasî ve toplumsal olay ve olguları değişen ve değişmeyen boyutlarıyla farklı açılardan analiz etmeyi başaran önemli alimlerden birisidir. O, aklî hükümler ve varlık kategorilerinden hareketle düşünce sisteminin merkezine genelde değişim, özelde sosyal değişim faktörünü yerleştirmiştir. Bu durum, onun dinî düşüncesini “değişmeyen değer ve yargılar ” ve “değişen değer ve yargılar” alanı şeklinde ayrı ayrı analiz etmeyi gerektirmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte, diğer alanlarda olduğu gibi bilimsel araştırmalarda ve eğitim-öğretim hayatında yeni bir dönem başlamıştır. Ülkenin din hizmetleri (mütefennin) ve dinî bilgi üretimi (diniyat mütehassısı) konusundaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere yeni kurumlar ihdas edilmiştir. İslam mezhepleri tarihi dersi, Darulfünun bünyesinde 1924 yılında kurulan “İlahiyat Fakültesi programında, İslam Mezhepleri Tarihi olarak yer almıştır. 1949 yılında açılan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi programında ise, İslam Dini ve Mezhepleri Tarihi dersi olarak İslam Medeniyetine ait ilimler grubu içinde programa dahil edilmiştir. İlahiyat Fakültesi’nin Ankara Üniversitesi’nde eğitim ve öğretime başladığı 1949-1950 öğretim yılında İslam Dini ve Mezhepleri Tarihi dersi haftada dört saat okutulmuştur. 1953-1954 yılında yapılan yeni programla birlikte dersin adı “İslam Mezhepleri Tarihi” olarak değiştirilmiş ve üçüncü sınıflarda iki, dördüncü sınıflarda da iki saat olarak yer almıştır. ....
Nakşibendiler arasında medrese geleneğine bağlılık artıkça, tekke ve sufî geleneği zayıfladı. Bir bakıma Sufi kimliği sembolikleşti. Başka bir deyimle medrese geleneğinden gelen nasların ve metinlerin zahirine aşırı bağlılık, onların bir kısmını Zahirî söyleme yakınlaştırırken, İbn Arabici Nakşibendiler arasında Bâtınî eğilimi artmırdı. Son zamanlarda artan Şiî-Selefî kutuplaşmanın da etkisiyle, medrese geleneği ağır basan Sufî çevreler Selefiliğe, melamî ve İbn Arabîci sufi çevreler ise aşırı Batınîliğe kaymaya başladı.
“Beklenen Kurtarıcı” inanışının farklı tezahürlerine, insanlık tarihinde hemen hemen bütün kültür ve dinlerde rastlanmaktadır. Bu olgunun bir yansıması olarak görülen kurtarıcı rolüne bürünmüş karizmatik şahsiyetler, kendi kültürlerinden veya diğer kültürlerden seçtikleri semboller ve mitolojik unsurlarla veya dini motiflerle müceddid, mehdi ve mesih kimliği ile ya da peygamber veya nebi iddiasıyla, bazen de bunların tamamını kendisinde birleştiren bir misyon ile ortaya çıkmışlardır. Bu gerçeğin bir yansıması olarak İslam’ın geldiği yıllarda Arap Yarımadası’nda Yahudi ve Hristiyanlar arasında kurtarıcı olarak mesih geleceğine inanılmakta idi.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile birlikte, dini meseleleri ilmi ve eleştirel yöntemle çözümleyecek din mütehassısları ve din hizmetlerini yürütecek imam-hatipler yetiştirmek üzere din eğitim ve öğretimi alanında bazı düzenlemelere gidilmişti. Diyanet İşler Başkanlığı’nın kurulması, İlahiyat Fakültesi ve İmam-Hatip Okulları’nın açılması bu türden yeniliklerdi. Birinci ilahiyat tecrübesi, çeşitli siyasi ve toplumsal sebeplerle uzun sürmedi ve birkaç yıl sonra kapandı. Ancak 1949 yılında Ankara Üniversitesi’ne bağlı yeni bir İlahiyat Fakültesi açıldı. İkinci ilahiyat tecrübesi, kısa sürede Üniversite kurumu içerisindeki yapılanmasını tamamlayarak uluslararası değeri olan faaliyetler içerisine girmiştir.
Beşincisi, dinî inançlarda körü körüne bağlanmanın ve kutsallaştırılan şahıslara sorgulamadan itaat etmenin nelere mal olduğu görülmüş, bundan kurtulmanın yolu olarak akılcılığın, sorgulamanın, bireysel farkındalığın ve eleştiri geleneğinin güçlendirilmesi görülmüştür. Bu beraberinde din eğitim-öğretiminin sağlıklı ortamlarda yapılmasını ve programların buna göre düzenlenmesini getirmiştir.
Müslümanlar, tarihte eşi ve benzeri görülmemiş sosyal, siyasî ve ekonomik sorunlarla karşı karşıyadır. Siyasî anlayış ve inanç farklılığı (teopolitik) temeline dayanan mezhepçilik ve mezhepçilik eksenli şiddet eylemleri, iç ve dış dinamikleri, pek çok yansımaları olan önemli hadiselerdir. Hemen yanıbaşımızda Irak’ta ve Suriye’de; daha uzağımızda Hint alt kıtasında Pakistan ve Hindistan‘da gün geçmiyor ki yazılı ve görsel medyada Şiî-Sünnî kutuplaşmasını ve çatışmasını çağrıştıran haberler yer almasın. Bu marazî durum o kadar yaygınlaşmış görünüyor ki İslam coğrafyasındaki ülkelerin kralları, iktidar sahipleri ve -varsa- muhlafet partileri halk nezdindeki ve uluslar arası düzlemdeki meşruyetlerini din, mezhep ya da etnisite eksenli dışlayıcı ve nefret aşılayıcı siyasî politikalar üzerinden sağlamaya çalışıyorlar.
Bu makalede, öncelikle “bir din olarak İslam’ın mahiyeti”, “siyasetin mahiyeti”, “dinîn siyasî temsili”, “egemenliğin (hakimiyet) mahiyeti”, “İslam’ın kurumsal siyasete ilgisi” “Nübüvvet-siyaset ilişkisi” ve “dinin maksatları”; daha sonra irade ve ihtiyara dayalı ahlakî ve hukukî değerlerin din (İslam) ve siyaset arasındaki ilişkide oynayacağı rolü genel hatlarıyla tartışılmaktadır.
Irak’ın işgali ile birlikte, Orta Doğu'da mevcut siyasî, toplumsal, ekonomik ilişkilerde köklü değişimler yaşandı. Bu yeni süreçte Amerika ve müttefikleri mezhep eksenli bir siyaset izleyerek Sünnileri Saddam destekçisi gösterip Saddam’ın suç ortağı ilan ederken Şiîleri mağdur ve mazlum ilan etti. Böylece işgal ve sonrasındaki gelişmeleri Şiîlerin özgürleştirilmesi olarak göstermeye çalıştı. Şiîlerin Irak’ta yeni siyasî bir aktör olarak ortaya çıkması ve iktidara gelmesi, İslam dünyasında ve batıda pek çok araştırmacının ilgisini çekti. Seyit Hüseyin Nasr'ın oğlu Veli Nasr, bu olguyu "Şiî Uyanış" olarak tanımladı. Bu araştırmada Veli Nasr'ın konuyla ilgili yayınlanmış kitap ve makaleleri, görsel medyadaki konuşmaları ve söyleşileri ile "Şiî uyanış" tartışmasına müdahil olanların makaleleri ve internet ortamındaki yazılarından yararlanılacaktır.
Toplumların kendine özgü oluşturdukları çeşitli dindarlıkları, batılı araştırmalarda olduğu gibi, “Türk İslamı”, “Arab İslamı”, “İran İslamı” ve benzeri şekilde tanımlamak veya kavramsallaştırmak toplumbilim açısından yanlıştır. “Türk Müslümanlığı”, “Arap Müslümanlığı”, “Fars Müslümanlığı”, Hint veya sayılabilecek diğer Müslümanlıklar, sosyolojik açıdan delaleti olan kavramlardır. Dinî açıdan bu Müslümanlıkların tamamı İslam kaynaklıdır, ancak bunların hiç birisi din değildir. Dolayısıyla tek bir İslam ve birden fazla Müslümanlık tarzı ile karşı karşıyayız. Müslüman ülkelere yapılacak kısa süreli müşahedelerde dahi, bunun yansımalarını gözlemlemek mümkündür. Aynı şekilde toplumların sözlü ve yazılı dinî kültürüne de yansımıştır. Özellikle Türk toplumlarının ürettiği yazılı dinî edebiyat ve sözlü gelenek, bunun ispatı ile ilgili verilerle doludur.
Bir toplumun, oldukça köklü değişimler karşısında milli kimliğini kaybetmeden varlığını sürdürebilmesi, dilini korumasına ve geleneksel kültürel değerlerini değişen şart ve ortamlarda koruyabilmesi, gelştirebilmesi ya da güncelleyebilmesiyle mümkün olabilir. Teşkilatçı bir millet olarak Türkler, Orta Asya’dan Anadolu’ya muhacereti sürecinde yeni karşılaştığı kültürlerden yararlanmasını bilmiş, güçlü kültürü ve İslamî değerlerle bütünleşmesi sayesinde tarihte hep özne olmayı başarmıştır. Bunun arkasında pek çok unsur bulunmakla beraber, asıl unsur kendine özgü kültürel değerlerin oluşturduğu zihniyet birlikteliği ve bunun doğurduğu dini düşüncedeki birlik ve bütünlük anlayışı etkili olmuştur. Türk toplumlarının yetiştirdiği İmam Maturidi, İbn Sina, Farabi, Serahsi, Ahmed Yesevi, Birunî, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre ve diğer alimlerin ortaya koydukları dinî yorumlar analiz edildiğinde, onların din söylemlerinde ve dünya görüşlerinde örtülü değerler sisteminde birleştikleri görülür.
Günümüzde ise İmam Mâturîdî’ye menkıbevî bir kişilik yüklemeye çalışanlar, onu bir sufî olarak görmek isteyen çevrelerdir. Ancak bizim için öncelikli olan Mâturîdî’nin fikirleri ve faaliyetleri etrafında oluşan tarihsel kişiliğidir. Üstelik İmam Mâturîdî’nin kitaplarında ilk dönem mutasavvıflarının eserlerine ve görüşlerine onları destekler nitelikte bir referansta bulunmaması ve Te’vîlât’ında sufî öğretinin iş’ârî yorumlarını kullanmaması onun bir mutasavvıf olarak tanımlanmasının önünde en büyük engeldir.
Bir ülkede eğitim ve öğretim ilköğretimden yüksek öğretime kadar bu unsurlarıyla bir bütündür; bu genel yapı göz önünde bulundurularak sorunlar sağlıklı bir şekilde teşhis ve tedavi edilebilir. İlahiyat eğitiminin yapılandırılmasının önündeki sorunların tespiti ve çözümünde de bu unsurların birlikte değerlendirilmesi kaçınılmazdır. Bu bakımdan ilahiyat eğitiminin yeniden yapılandırılmasının, Türkiye’de ilköğretimden yükseköğretime kadar büyük bir karmaşanın yaşandığı ve felç olma aşamasına geldiği din eğitim ve öğretiminin yapılandırılması sorunuyla birlikte düşünülmesinde yarar vardır.
. İmam Mâturîdî, şeriati toplumsal kurum olarak mümkünler içerisinde değerlendirmiş ve toplumsal değişimi İbn Haldûn(808/1406)’dan asırlar önce “halden hale değişen” bir olgu olarak tespit etmiştir. Onun toplum tasavvurunda, şerî hükümlerin meşruiyeti toplumun maslahatlarına bağlıdır. Maslahatlar ortadan kalktığında, örf ve toplumsal ihtiyaçlar ile aklî zorunluluklar, eskileri üzerinde tasarrufta bulunabilir ve yeni müeyyideler koyabilir. Kişilerin ve toplumların özgür iradeleri, İmam Mâturîdî’nin toplum tasavvurunda, değişimin ve yenilenmenin ana dinamiklerini oluşturur. Onun toplum tasavvurunu anlayabilmek için değişim ve toplumsal değişimin mahiyeti ve ilgili kavram haritası ile “değişmeyen ve değişen toplumsal değer ve yargılar” şeklindeki alan ayrımını ortaya koymakta yarar vardır.
İslam düşünce tarihinde, İslam’ı anlama, açıklama ve yaşamaya yönelik birbirinden farklı yorum gelenekleri ortaya çıkmıştır. Kimisi, dini anlama ve anlamlandırmada olgunun tahliline büyük önem vererek aklın ve akıl yürütmenin nüfuz alanını genişletmekte; kimisi aklı ayet, hadis ve dinî metinlerin lafzî anlamına hapsederek metnin hakimiyetini kurmaya çalışmaktadır.
Ayrıca diğer bazı İslamcı çevreler, Eşarî ve Şafiiliğe dayandırılan Kürt Müslümanlığını, “Maturidî aleyhtarlığı ve Türk düşmanlığı üzerinden inşa etmeye” çalıştı. Mezhepçilikten ve Eşarilik karşıtlığından beslenen Maturidilik veya Mezhepçilikten ve Maturidilikten karşıtlığından beslenen Eşarilik algıları, etnik dinamiklerle harekete geçirildiğinde, toplumsal dayanışmaya zarar verecek ve toplumu birleştirmek yerine bölecektir. Daha tehlikelisi, ideolojik ve seçmeci okumalardan beslenen yeni “operasyonel Eşari(ci)lik” ve “operasyonel Maturidi(ci)lik” algıları ortaya çıkaracaktır. Din-siyaset ilişkisi ve Laiklik konusundaki sorunlara sağlıklı çözümler üretebilmek için, tartışmaların doğru bilgi ve belgeye dayalı, İslam’ın ve bilimin eleştiri ahlakına uygun ve şahsileştirmeden uzak ilmî bir zeminde sürdürülmesi gerekmektedir.
İslam düşünce tarihinde, diğer teistik dinlerden Yahudilik ve Hristiyanlık'ta olduğu gibi, "dinin ne olduğu, nasıl anlaşılacağı, nasıl açıklanacağı, ne şekilde yorumlanacağı, nasıl anlamlandırılacağı ve ne şekilde yaşanacağı " konusunda birbirinden farklı siyasi, itikadi, fıkhi, içtimai, ahlaki ve felsefi pek çok söylem geliştirilmiştir.
İslam dünyası tefekkür ve uygarlık tarihinde Farabî, Bîrunî ve İbn Sînâ gibi bilginler sayesinde şerefli bir yer elde etmiştir. Şüphesiz ki, bugün Müslümanların iftiharı olan İslam medeniyeti sadece Türk kültür havzasında yetişen bilginler sayesinde oluşmamıştır. Bu uygarlık, çeşitli kavimlere mensup Horasan ve Güney Asya’lı çok sayıda bilim insanının ilmî gayretleriyle gerçekleşebilmiştir.
Sosyal bilimlerle doğa bilimleri arasındaki bir ayrım, metodik açıdan da bir farklılaşmayı beraberinde getirmiş ve her bir alan kendi sorunlarını çözebilecek farklı metod ve yaklaşımlar geliştirmiştir.
Ebû Muhammed Ali b. Osman b. Muhamed b Süleyman el-Oşî el-Ferganî (569/1174), Karahanlılar döneminin son yüzyılında yaşamış fıkıh, kelam, hadis alanlarında pek çok eser vermiştir. Onun ilmî kişiliğinin en önemli vasıflarından birisi fıkıhta Hanefî; itikatta Maturidî olmasıdır.
Maveraünnehir, Ceyhun nehrinin doğu tarafı olup, İslam'dan önce Hayatıla, İslam'dan sonra ise, Maveraünnehir olarak isimlendirilen bölgenin adıdır. Bu nehrin batı tarafına da Horasan denilmektedir.
Kur'ân'ın, bazı kelimeleri ve kavramları Arap dilindeki sözlük anlamını esas alarak daha önce oluşmuş sosyal gerçekliklere delalet edecek şekilde, bazılarını tamamen yeni anlamlar yüklemek suretiyle yeni oluşmuş tarihi, siyasi ve sosyal olgulara tekabül edecek tarzda kullandığı İslam düşünce ekolleri tarafından kabul edilen bir husustur.
Yaşanan geçmiş ile oluşturulan tarih algıları arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır. İlk dönem İslam tarihi ve meydana gelen siyasî olaylar da bundan nasibini almıştır. Bu dönemdeki siyasî olayları inceleyen kimsenin ya da tarihçinin tarih algısı, çoğu zaman geçmişi yansıtmamaktadır.
İslam aleyhtarlığı ve Sünnilik düşmanlığı üzerinden bir Alevilik tasavvuru oluşturma amacı ve ideolojisi ile yaklaşılmaktadır. Bu yüzden eserler içerik ve metin olarak büyük ihanete uğramaktadır. Bu hususlar dikkate alınmadan neşredilen özgün metinler, başka bir şekil ve muhtevaya kavuşmuş sahte veya sözde metinler olacaktır.
İslam inancının esaslarının tespiti ve ona yöneltilen eleştirilerin çürütülmesi için akıl ve vahiyden hareketle yazılan eserlerin bir kısmı Türkistan coğrafyasında yetişmiş mütekellimlerce kaleme alınmıştır. Sadece kelamî eserler yazılmamış, İslam’ın inanç, ibadet-muamelat ve ahlak alanları, bölgenin dini ve kültürel yapısına, toplumsal ihtiyaçlarına uygun olarak Türkistan alimleri tarafından yeniden yorumlanmıştır. Fakat bu kültür çevresinde yeni bir kelamî gelenek doğmuştur.
Orta Asya ve İdil-Volga Boyu, oldukça erken dönemlerden itibaren İslam ve İslam kültürüyle tanışmıştır. Bu bölgedeki İslamlaşma sürecinin başlangıcı ve hangi yollarla olduğu henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. İslamın bölgede yayılmasından kısa süre sonra Horasan-Maveraünnehir-Horezm (Fergana, Mergınan, Serahs, Semerkand, Buhara, Belh, Merv, Balasagun, Şaş) İslam medeniyetinin önemli kültür merkezi ve havzası haline gelmiştir.
Türkiye’de din eğitim ve öğretimi, son yıllarda dini, hukûkî, toplumsal ve siyasi boyutlarıyla pek çok bilimsel toplantı, çalıştay veya sempozyumun konusu olmaya devam etmektedir. Hatta İlköğretim ve Ortaöğretimde din kültürü ve ahlak bilgisi dersi etrafındaki tartışmalar, ulusal olmaktan çıkıp uluslar arası bir boyut kazanmıştır.
İslam düşüncesinde, Kur’an’ın ilme teşviki ve insanlara ilmi bir zihniyet kazandırma çabaları önemli bir etki bırakmıştır. Hz. Peygamber de buna uygun olarak ilmi, ilim öğretmeyi, ilim öğrenmeyi, bilgi aramak için seyahat etmeyi, ilim adamını, ilim öğrenmek isteyen öğrencileri ve bu yolda çekecekleri sıkıntıları öven, her yaştaki insanı ilme teşvik eden sözler söylemiştir.
Mezhepçilik ile ilgili genel bir fotoğraf çizmek istiyorum. Bundan yüz yıl önce, Osmanlı’nın çöküş dönemlerinde; İslam dünyasında kurtarıcı bir ideoloji olarak “İttihad-ı İslam”dan bahsediliyordu. Yani, Müslümanların birliğinden... Aslında bu, siyasi politika olarak yüzyıldan da eskiye gidiyor. Fakat belli bir süre sonra, gerek Rus Oryantalistler gerekse Batılı Oryantalistler, bu kavramı Panislamizm olarak kullandılar ve “İslam dünyasının tek bir halife etrafında, tek devlet olarak tekrar kendi hakimiyet ve özgürlüğüne kavuşması” olarak tanımladılar. Bunu İslamî yayılmacılık olarak gördüklerinden kendileri açısından olumsuz bir gelişme idi.
2023- Günümüzde dinin-inancın farklı yönleriyle yeniden toplumsal hayatta görünür olduğunu müşahede ediyoruz. Özellikle siyasal tavır alış biçimlerinde dinin önemli bir rol oynadığını görüyoruz. Bir siyasallaşma durumunun söz konusu olduğunu söyleyebilir miyiz? S. Kutlu- İslam, var olduğu andan bugüne kadar hayatın çeşitli alanlarında etkili olduğunu, fakat buhranlı dönemlerde siyasetin güçünü de kullanarak, daha etkin bir rol oynadığını görüyoruz. İslam sadece doktriner bir sistem olmadığı ya da teorik bir yapıya sahip olmadığı için, uygulama boyutuyla hayatın her alanına ilişkin - ahlakla, toplumsal hayat ve siyaset- her zaman söyleyecek sözü vardır.
İsmet ANLI: Mâturîdî kimdir, büyüdüğü ortam ve hayatı hakkında neler biliyoruz? Sönmez KUTLU: İmam Mâturîdî Türk Dünyasının yetiştirdiği abide şahsiyetlerden biridir. Kendinsin doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ölüm tarihinin hicri 333, miladi 944 yılı olduğu kesin gibidir. Mâturîdî bugünkü Özbekistan sınırları içerisinde bulunan Semerkant şehrine yakın Maturid adlı bir kasaba veya köyde dünyaya geldi. Asıl adı Ebû Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mansûr’dur. Mâturîdî’nin Türk olduğuna ilişkin kanaatler hemen hemen kesindir.
1. Ehl-i Sünnet isimlendirmesinin değeri nedir? Böyle bir isim belirlenmemiş olsaydı yerine ne önerilebilirdi? İslam düşüncesinde ortaya çıkan mezhep ve fırka isimleri, çoğunlukla o dini oluşumun önde gelenleri veya mensupları tarafından verilmiş değildir. Daha çok muhalifler tarafından kınamak ve küçük düşürmek amacıyla önyargılı ve tarafgir bir tutumla verilmiş isimlerdir. Bu bakımdan dini-toplumsal veya dini-politik oluşumların isimlendirilmesi veya bunlara yönelik kullanılan kavramların tanımlanabilmesi, bu kavramların ilk defa kim/kimler tarafından kime/kimlere, ne zaman hangi anlamda niçin kullanıldığını tespit edebilmek son derece zordur.
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam41
Toplam Ziyaret779512
 Türk Müslümanlığı Üzerine Yazılar


Güncel Dini- Siyasi Meseleler Üzerine Yazılar



Selefiliğin Fikri Arkaplanı