• Prof. Dr. Sönmez Kutlu
    • Prof. Dr. Sönmez Kutlu
Üyelik Girişi
Başlıklar
Site Haritası

Anasayfa

Editörün Seçtikleri 


Toplumların kendine özgü oluşturdukları çeşitli dindarlıkları, batılı araştırmalarda olduğu gibi, “Türk İslamı”, “Arab İslamı”, “İran İslamı” ve benzeri şekilde tanımlamak veya kavramsallaştırmak toplumbilim açısından yanlıştır. “Türk Müslümanlığı”, “Arap Müslümanlığı”, “Fars Müslümanlığı”, Hint veya sayılabilecek diğer Müslümanlıklar, sosyolojik açıdan delaleti olan kavramlardır. Dinî açıdan bu Müslümanlıkların tamamı İslam kaynaklıdır, ancak bunların hiç birisi din değildir. Dolayısıyla tek bir İslam ve birden fazla Müslümanlık tarzı ile karşı karşıyayız. Müslüman ülkelere yapılacak kısa süreli müşahedelerde dahi, bunun yansımalarını gözlemlemek mümkündür. Aynı şekilde toplumların sözlü ve yazılı dinî kültürüne de yansımıştır. Özellikle Türk toplumlarının ürettiği yazılı dinî edebiyat ve sözlü gelenek, bunun ispatı ile ilgili verilerle doludur.
Tarihsel süreçte İslam üzerine yapılan yorumlar, fıkhî ve itikadî mezhepler; tarikatler ve cemaatler, farklı tarihsel gerçeklikler olarak kurumsallaştı. Bu oluşumlar, başlangıçta İslam’ın dünya görüşüne, hakikatlerine ve değerlerinin güçlenmesine bazı katkılarda bulundular. Ancak daha sonra bu dinî-siyasî veya dinî-toplumsal yapılar, destekçilerince İslam’ı temsil eden yapılar olarak algılandı. Hatta İslam’ın tarihsel ve toplumsal gerçekliği, daha sonra yaşanan siyasî, itikadî veya mistik tecrübeler üzerinden inşa edilmeye çalışıldı. Onun hakikatleri bir kişinin yazdığı eserlere veya bir mezhebin edebiyatına indirgendi. Böylece tevhid inancına sahip, tek kutsal kitaplı ve tek peygamberli bir İslam toplumu, “tevhidin yozlaştırıldığı, çok kutsal kitaplı, çok masum önderli ve her birisi kurtuluşu garantilemiş çok parçalı dinî topluluklar”a dönüştürüldü.
Nakşibendiler arasında medrese geleneğine bağlılık artıkça, tekke ve sufî geleneği zayıfladı. Bir bakıma Sufi kimliği sembolikleşti. Başka bir deyimle medrese geleneğinden gelen nasların ve metinlerin zahirine aşırı bağlılık, onların bir kısmını Zahirî söyleme yakınlaştırırken, İbn Arabici Nakşibendiler arasında Bâtınî eğilimi artmırdı. Son zamanlarda artan Şiî-Selefî kutuplaşmanın da etkisiyle, medrese geleneği ağır basan Sufî çevreler Selefiliğe, melamî ve İbn Arabîci sufi çevreler ise aşırı Batınîliğe kaymaya başladı.
Beşincisi, dinî inançlarda körü körüne bağlanmanın ve kutsallaştırılan şahıslara sorgulamadan itaat etmenin nelere mal olduğu görülmüş, bundan kurtulmanın yolu olarak akılcılığın, sorgulamanın, bireysel farkındalığın ve eleştiri geleneğinin güçlendirilmesi görülmüştür. Bu beraberinde din eğitim-öğretiminin sağlıklı ortamlarda yapılmasını ve programların buna göre düzenlenmesini getirmiştir.
Ayrıca diğer bazı İslamcı çevreler, Eşarî ve Şafiiliğe dayandırılan Kürt Müslümanlığını, “Maturidî aleyhtarlığı ve Türk düşmanlığı üzerinden inşa etmeye” çalıştı. Mezhepçilikten ve Eşarilik karşıtlığından beslenen Maturidilik veya Mezhepçilikten ve Maturidilikten karşıtlığından beslenen Eşarilik algıları, etnik dinamiklerle harekete geçirildiğinde, toplumsal dayanışmaya zarar verecek ve toplumu birleştirmek yerine bölecektir. Daha tehlikelisi, ideolojik ve seçmeci okumalardan beslenen yeni “operasyonel Eşari(ci)lik” ve “operasyonel Maturidi(ci)lik” algıları ortaya çıkaracaktır. Din-siyaset ilişkisi ve Laiklik konusundaki sorunlara sağlıklı çözümler üretebilmek için, tartışmaların doğru bilgi ve belgeye dayalı, İslam’ın ve bilimin eleştiri ahlakına uygun ve şahsileştirmeden uzak ilmî bir zeminde sürdürülmesi gerekmektedir.
Bu makalede, öncelikle “bir din olarak İslam’ın mahiyeti”, “siyasetin mahiyeti”, “dinîn siyasî temsili”, “egemenliğin (hakimiyet) mahiyeti”, “İslam’ın kurumsal siyasete ilgisi” “Nübüvvet-siyaset ilişkisi” ve “dinin maksatları”; daha sonra irade ve ihtiyara dayalı ahlakî ve hukukî değerlerin din (İslam) ve siyaset arasındaki ilişkide oynayacağı rolü genel hatlarıyla tartışılmaktadır.
Hz. Muhammed’in etkileyicilik gücü, egemenliği ve dinî temsilinin kaynakları ile tarihsel süreçte İslam toplumunda ortaya çıkan mehdî ve velî tiplerinin etkinlik gücü ve tasarruf yetkisinin meşruiyeti ve günümüzde doğurduğu sorunları eleştirel bir bakış açısıyla analiz edeceğiz.
İmam el-Mâturîdî, hayatın çeşitli alanlarıyla ilgili dinî, itikadî, ahlakî, hukukî, siyasî ve toplumsal olay ve olguları değişen ve değişmeyen boyutlarıyla farklı açılardan analiz etmeyi başaran önemli alimlerden birisidir. O, aklî hükümler ve varlık kategorilerinden hareketle düşünce sisteminin merkezine genelde değişim, özelde sosyal değişim faktörünü yerleştirmiştir. Bu durum, onun dinî düşüncesini “değişmeyen değer ve yargılar ” ve “değişen değer ve yargılar” alanı şeklinde ayrı ayrı analiz etmeyi gerektirmektedir.
İslam dünyası tefekkür ve uygarlık tarihinde Farabî, Bîrunî ve İbn Sînâ gibi bilginler sayesinde şerefli bir yer elde etmiştir. Şüphesiz ki, bugün Müslümanların iftiharı olan İslam medeniyeti sadece Türk kültür havzasında yetişen bilginler sayesinde oluşmamıştır. Bu uygarlık, çeşitli kavimlere mensup Horasan ve Güney Asya’lı çok sayıda bilim insanının ilmî gayretleriyle gerçekleşebilmiştir.
Günümüzde ise İmam Mâturîdî’ye menkıbevî bir kişilik yüklemeye çalışanlar, onu bir sufî olarak görmek isteyen çevrelerdir. Ancak bizim için öncelikli olan Mâturîdî’nin fikirleri ve faaliyetleri etrafında oluşan tarihsel kişiliğidir. Üstelik İmam Mâturîdî’nin kitaplarında ilk dönem mutasavvıflarının eserlerine ve görüşlerine onları destekler nitelikte bir referansta bulunmaması ve Te’vîlât’ında sufî öğretinin iş’ârî yorumlarını kullanmaması onun bir mutasavvıf olarak tanımlanmasının önünde en büyük engeldir.
Ebû Muhammed Ali b. Osman b. Muhamed b Süleyman el-Oşî el-Ferganî (569/1174), Karahanlılar döneminin son yüzyılında yaşamış fıkıh, kelam, hadis alanlarında pek çok eser vermiştir. Onun ilmî kişiliğinin en önemli vasıflarından birisi fıkıhta Hanefî; itikatta Maturidî olmasıdır.
. İmam Mâturîdî, şeriati toplumsal kurum olarak mümkünler içerisinde değerlendirmiş ve toplumsal değişimi İbn Haldûn(808/1406)’dan asırlar önce “halden hale değişen” bir olgu olarak tespit etmiştir. Onun toplum tasavvurunda, şerî hükümlerin meşruiyeti toplumun maslahatlarına bağlıdır. Maslahatlar ortadan kalktığında, örf ve toplumsal ihtiyaçlar ile aklî zorunluluklar, eskileri üzerinde tasarrufta bulunabilir ve yeni müeyyideler koyabilir. Kişilerin ve toplumların özgür iradeleri, İmam Mâturîdî’nin toplum tasavvurunda, değişimin ve yenilenmenin ana dinamiklerini oluşturur. Onun toplum tasavvurunu anlayabilmek için değişim ve toplumsal değişimin mahiyeti ve ilgili kavram haritası ile “değişmeyen ve değişen toplumsal değer ve yargılar” şeklindeki alan ayrımını ortaya koymakta yarar vardır.
“Beklenen Kurtarıcı” inanışının farklı tezahürlerine, insanlık tarihinde hemen hemen bütün kültür ve dinlerde rastlanmaktadır. Bu olgunun bir yansıması olarak görülen kurtarıcı rolüne bürünmüş karizmatik şahsiyetler, kendi kültürlerinden veya diğer kültürlerden seçtikleri semboller ve mitolojik unsurlarla veya dini motiflerle müceddid, mehdi ve mesih kimliği ile ya da peygamber veya nebi iddiasıyla, bazen de bunların tamamını kendisinde birleştiren bir misyon ile ortaya çıkmışlardır. Bu gerçeğin bir yansıması olarak İslam’ın geldiği yıllarda Arap Yarımadası’nda Yahudi ve Hristiyanlar arasında kurtarıcı olarak mesih geleceğine inanılmakta idi.
İslam düşünce tarihinde, diğer teistik dinlerden Yahudilik ve Hristiyanlık'ta olduğu gibi, "dinin ne olduğu, nasıl anlaşılacağı, nasıl açıklanacağı, ne şekilde yorumlanacağı, nasıl anlamlandırılacağı ve ne şekilde yaşanacağı " konusunda birbirinden farklı siyasi, itikadi, fıkhi, içtimai, ahlaki ve felsefi pek çok söylem geliştirilmiştir.
İslam düşünce tarihinde, İslam’ı anlama, açıklama ve yaşamaya yönelik birbirinden farklı yorum gelenekleri ortaya çıkmıştır. Kimisi, dini anlama ve anlamlandırmada olgunun tahliline büyük önem vererek aklın ve akıl yürütmenin nüfuz alanını genişletmekte; kimisi aklı ayet, hadis ve dinî metinlerin lafzî anlamına hapsederek metnin hakimiyetini kurmaya çalışmaktadır.
Sosyal bilimlerle doğa bilimleri arasındaki bir ayrım, metodik açıdan da bir farklılaşmayı beraberinde getirmiş ve her bir alan kendi sorunlarını çözebilecek farklı metod ve yaklaşımlar geliştirmiştir.
Maveraünnehir, Ceyhun nehrinin doğu tarafı olup, İslam'dan önce Hayatıla, İslam'dan sonra ise, Maveraünnehir olarak isimlendirilen bölgenin adıdır. Bu nehrin batı tarafına da Horasan denilmektedir.
Kur'ân'ın, bazı kelimeleri ve kavramları Arap dilindeki sözlük anlamını esas alarak daha önce oluşmuş sosyal gerçekliklere delalet edecek şekilde, bazılarını tamamen yeni anlamlar yüklemek suretiyle yeni oluşmuş tarihi, siyasi ve sosyal olgulara tekabül edecek tarzda kullandığı İslam düşünce ekolleri tarafından kabul edilen bir husustur.
Yaşanan geçmiş ile oluşturulan tarih algıları arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır. İlk dönem İslam tarihi ve meydana gelen siyasî olaylar da bundan nasibini almıştır. Bu dönemdeki siyasî olayları inceleyen kimsenin ya da tarihçinin tarih algısı, çoğu zaman geçmişi yansıtmamaktadır.
İslam aleyhtarlığı ve Sünnilik düşmanlığı üzerinden bir Alevilik tasavvuru oluşturma amacı ve ideolojisi ile yaklaşılmaktadır. Bu yüzden eserler içerik ve metin olarak büyük ihanete uğramaktadır. Bu hususlar dikkate alınmadan neşredilen özgün metinler, başka bir şekil ve muhtevaya kavuşmuş sahte veya sözde metinler olacaktır.
Türkiye’de din eğitim ve öğretimi, son yıllarda dini, hukûkî, toplumsal ve siyasi boyutlarıyla pek çok bilimsel toplantı, çalıştay veya sempozyumun konusu olmaya devam etmektedir. Hatta İlköğretim ve Ortaöğretimde din kültürü ve ahlak bilgisi dersi etrafındaki tartışmalar, ulusal olmaktan çıkıp uluslar arası bir boyut kazanmıştır.
İslam düşüncesinde, Kur’an’ın ilme teşviki ve insanlara ilmi bir zihniyet kazandırma çabaları önemli bir etki bırakmıştır. Hz. Peygamber de buna uygun olarak ilmi, ilim öğretmeyi, ilim öğrenmeyi, bilgi aramak için seyahat etmeyi, ilim adamını, ilim öğrenmek isteyen öğrencileri ve bu yolda çekecekleri sıkıntıları öven, her yaştaki insanı ilme teşvik eden sözler söylemiştir.
Mezhepçilik ile ilgili genel bir fotoğraf çizmek istiyorum. Bundan yüz yıl önce, Osmanlı’nın çöküş dönemlerinde; İslam dünyasında kurtarıcı bir ideoloji olarak “İttihad-ı İslam”dan bahsediliyordu. Yani, Müslümanların birliğinden... Aslında bu, siyasi politika olarak yüzyıldan da eskiye gidiyor. Fakat belli bir süre sonra, gerek Rus Oryantalistler gerekse Batılı Oryantalistler, bu kavramı Panislamizm olarak kullandılar ve “İslam dünyasının tek bir halife etrafında, tek devlet olarak tekrar kendi hakimiyet ve özgürlüğüne kavuşması” olarak tanımladılar. Bunu İslamî yayılmacılık olarak gördüklerinden kendileri açısından olumsuz bir gelişme idi.
2023- Günümüzde dinin-inancın farklı yönleriyle yeniden toplumsal hayatta görünür olduğunu müşahede ediyoruz. Özellikle siyasal tavır alış biçimlerinde dinin önemli bir rol oynadığını görüyoruz. Bir siyasallaşma durumunun söz konusu olduğunu söyleyebilir miyiz? S. Kutlu- İslam, var olduğu andan bugüne kadar hayatın çeşitli alanlarında etkili olduğunu, fakat buhranlı dönemlerde siyasetin güçünü de kullanarak, daha etkin bir rol oynadığını görüyoruz. İslam sadece doktriner bir sistem olmadığı ya da teorik bir yapıya sahip olmadığı için, uygulama boyutuyla hayatın her alanına ilişkin - ahlakla, toplumsal hayat ve siyaset- her zaman söyleyecek sözü vardır.
İsmet ANLI: Mâturîdî kimdir, büyüdüğü ortam ve hayatı hakkında neler biliyoruz? Sönmez KUTLU: İmam Mâturîdî Türk Dünyasının yetiştirdiği abide şahsiyetlerden biridir. Kendinsin doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ölüm tarihinin hicri 333, miladi 944 yılı olduğu kesin gibidir. Mâturîdî bugünkü Özbekistan sınırları içerisinde bulunan Semerkant şehrine yakın Maturid adlı bir kasaba veya köyde dünyaya geldi. Asıl adı Ebû Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mansûr’dur. Mâturîdî’nin Türk olduğuna ilişkin kanaatler hemen hemen kesindir.
1. Ehl-i Sünnet isimlendirmesinin değeri nedir? Böyle bir isim belirlenmemiş olsaydı yerine ne önerilebilirdi? İslam düşüncesinde ortaya çıkan mezhep ve fırka isimleri, çoğunlukla o dini oluşumun önde gelenleri veya mensupları tarafından verilmiş değildir. Daha çok muhalifler tarafından kınamak ve küçük düşürmek amacıyla önyargılı ve tarafgir bir tutumla verilmiş isimlerdir. Bu bakımdan dini-toplumsal veya dini-politik oluşumların isimlendirilmesi veya bunlara yönelik kullanılan kavramların tanımlanabilmesi, bu kavramların ilk defa kim/kimler tarafından kime/kimlere, ne zaman hangi anlamda niçin kullanıldığını tespit edebilmek son derece zordur.