• Prof. Dr. Sönmez Kutlu
    • Prof. Dr. Sönmez Kutlu

Üyelik Girişi
Başlıklar
Site Haritası

Anasayfa

Editörün Seçtikleri 


Türkiye’nin toplumsal, tarihsel ve ekonomik açıdan oldukça sıkıntılı bir süreçten geçmektedir. Ülkemizin gündemini en çok meşgul eden sorunlardan başında Alevilik sorunu gelmektedir. Özellikle Cumhuriyeti döneminde Türkiye’de Alevilik kimliğindeki değişim ve dönüşümler, yeniden inşa süreci bu konudaki tartışmalarda önemli bir yer işgal etmektedir. Tarihsel hafıza, Türkiye Cumhuriyeti döneminde, kimliklere karşı algımız ve Alevi kimliğine bakış açımız üzerinde de etkin bir rol oynamış ve oynamaya devam etmektedir. Bu tarihsel arka planın yanı sıra Cumhuriyet döneminde yaşanan toplumsal değişme ve kırılmalar, bugün Alevilik ile ilgili birden fazla kimlik tanımlamalarıyla sonuçlanmıştır.
“Beklenen kurtarıcı” olgusu, dinî, kültürel, mitolojik, sosyolojik ve psikolojik unsurların içiçe geçtiği karmaşık bir olgudur. İlahî bir inanç değil insanî bir arayıştır. Sırf dinî bir olguya indirgenmesi veya İslamî bir inanç haline getirilmesi doğru değildir. Aslında bu olgu, bütün dinlerin ve kültürlerin tarihinde var olmuş bir halk inanışıdır. Ancak Mehdi ile ilgili tartışmalar, hadislerin müdafaası veya tamamen reddi şeklinde cereyan etmektedir. Rivayetlerin peygambere aidiyeti konusunda ne zaman, kime, nerede, nasıl ve niçin söylendiği soruları cevaplandırılmadan ve tarihsel tenkit yöntemi kullanılarak rivayetler tarihlendirilmeden, rivayetlere dayalı bir mehdilik tartışması sorunları çözmeyecektir. Kutsiyet atfedilen şahısların eserlerinde veya konuşmalarında geçmesi de, ilmi açıdan hiçbir mana ifade etmez. Hadis mecmualarında senet ve metinleriyle birlikte nakledilmiş olması, hadislerin sahihliğini tespitte sadece ilk adım olarak görülmelidir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte, diğer alanlarda olduğu gibi bilimsel araştırmalarda ve eğitim-öğretim hayatında yeni bir dönem başlamıştır. Ülkenin din hizmetleri (mütefennin) ve dinî bilgi üretimi (diniyat mütehassısı) konusundaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere yeni kurumlar ihdas edilmiştir. İslam mezhepleri tarihi dersi, Darulfünun bünyesinde 1924 yılında kurulan “İlahiyat Fakültesi programında, İslam Mezhepleri Tarihi olarak yer almıştır. 1949 yılında açılan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi programında ise, İslam Dini ve Mezhepleri Tarihi dersi olarak İslam Medeniyetine ait ilimler grubu içinde programa dahil edilmiştir. İlahiyat Fakültesi’nin Ankara Üniversitesi’nde eğitim ve öğretime başladığı 1949-1950 öğretim yılında İslam Dini ve Mezhepleri Tarihi dersi haftada dört saat okutulmuştur. 1953-1954 yılında yapılan yeni programla birlikte dersin adı “İslam Mezhepleri Tarihi” olarak değiştirilmiş ve üçüncü sınıflarda iki, dördüncü sınıflarda da iki saat olarak yer almıştır. ....
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile birlikte, dini meseleleri ilmi ve eleştirel yöntemle çözümleyecek din mütehassısları ve din hizmetlerini yürütecek imam-hatipler yetiştirmek üzere din eğitim ve öğretimi alanında bazı düzenlemelere gidilmişti. Diyanet İşler Başkanlığı’nın kurulması, İlahiyat Fakültesi ve İmam-Hatip Okulları’nın açılması bu türden yeniliklerdi. Birinci ilahiyat tecrübesi, çeşitli siyasi ve toplumsal sebeplerle uzun sürmedi ve birkaç yıl sonra kapandı. Ancak 1949 yılında Ankara Üniversitesi’ne bağlı yeni bir İlahiyat Fakültesi açıldı. İkinci ilahiyat tecrübesi, kısa sürede Üniversite kurumu içerisindeki yapılanmasını tamamlayarak uluslararası değeri olan faaliyetler içerisine girmiştir.
Cemaat üyeleri, kendi dışındaki hayatı kendisi için tehlikeli görür, kendisini bozacağına inanır. En tehlikelisi de, Cemaat dışındaki diğer yapıları ve bireyleri öteki olarak, düşman olarak ve hidayete erdirilmesi gereken sapıklar olarak görmesidir. Ahlaklı olmak insanları sevmekten ve Allah’ın yaratıklarına sevgiden geçer. Cemaatleşmeler, insanları Allah’ın yarattığı, saygı duyulması varlıklar olarak görmek yerine, kendi cemaatlerine mensup olmadıkları için ve kutsallaştırdıkları kişilere teslim olmadıkları için, onlara karşı hep kuşkulu, korku dolu veya kin ve nefret doludurlar. Sonuç olarak, insanların aklına ve iradelerine, özgürce karar verme haklarına saygı duymayan dinî-toplumsal yapılardan ahlaklı şahsiyetlerin çıkması imkansızdır. Erol Güngör’ün dediği gibi, “Ahlaklı olmak akıllıların işidir.” Aklını başkasına veya her hangi bir gruba teslim etmiş kişi, birey olma hakkını, ahlaklı olma yeteneğini ve imkanını kaybetmiştir. Aklını kullanmadığı için başı beladan kurtulmaz.
Siyaset-Din ilişkisi, nazariye ve uygulamada tarih boyunca Müslüman toplumlarda ve diğer toplumlarda birbirinden farklı ilişki biçimlerine sahip olmuştur. Müslümanların kurduğu devletlerde, İslam’da hakimiyetin kaynağı ve iktidarların tayini ilahî kaynaklı görülmediğinden genelde meşruiyetlerini halktan almışlardır ve siyasî iktidarlar dinî kendi kontrolünde tutmuşlardır. Bu sebeple İslam toplumlarında, siyasî iktidarlar, devletten bütünüyle bağımsız bir din eğitim ve öğretimine izin vermemişlerdir. Özellikle din eğitimi güvenlik bağlamında düşünülmüş ve toplumun birlik ve beraberliğini tehdit eden aşırı fırka ve anlayışlarla mücadele edebilmek için din eğitimi kurumları ihdas edilmişti. Örneğin Sünnî Selçuklular döneminde Batınî-İsmailî tehdidini bertaraf etmek için Nizamiye medreseleri kurulmuş; İsmailî Fatımîler döneminde ise Batıniliği yaymak ve sünnî tehdidine karşı Fatımî devletinin korumak için Camiu’l-Kâhire, Camiu’l-Ezher’e dönüştürülmüş ve davetin merkezi kılınmıştır.
Müslümanlar, tarihte eşi ve benzeri görülmemiş sosyal, siyasî ve ekonomik sorunlarla karşı karşıyadır. Siyasî anlayış ve inanç farklılığı (teopolitik) temeline dayanan mezhepçilik ve mezhepçilik eksenli şiddet eylemleri, iç ve dış dinamikleri, pek çok yansımaları olan önemli hadiselerdir. Hemen yanıbaşımızda Irak’ta ve Suriye’de; daha uzağımızda Hint alt kıtasında Pakistan ve Hindistan‘da gün geçmiyor ki yazılı ve görsel medyada Şiî-Sünnî kutuplaşmasını ve çatışmasını çağrıştıran haberler yer almasın. Bu marazî durum o kadar yaygınlaşmış görünüyor ki İslam coğrafyasındaki ülkelerin kralları, iktidar sahipleri ve -varsa- muhlafet partileri halk nezdindeki ve uluslar arası düzlemdeki meşruyetlerini din, mezhep ya da etnisite eksenli dışlayıcı ve nefret aşılayıcı siyasî politikalar üzerinden sağlamaya çalışıyorlar.
Bir toplumun, oldukça köklü değişimler karşısında milli kimliğini kaybetmeden varlığını sürdürebilmesi, dilini korumasına ve geleneksel kültürel değerlerini değişen şart ve ortamlarda koruyabilmesi, gelştirebilmesi ya da güncelleyebilmesiyle mümkün olabilir. Teşkilatçı bir millet olarak Türkler, Orta Asya’dan Anadolu’ya muhacereti sürecinde yeni karşılaştığı kültürlerden yararlanmasını bilmiş, güçlü kültürü ve İslamî değerlerle bütünleşmesi sayesinde tarihte hep özne olmayı başarmıştır. Bunun arkasında pek çok unsur bulunmakla beraber, asıl unsur kendine özgü kültürel değerlerin oluşturduğu zihniyet birlikteliği ve bunun doğurduğu dini düşüncedeki birlik ve bütünlük anlayışı etkili olmuştur. Türk toplumlarının yetiştirdiği İmam Maturidi, İbn Sina, Farabi, Serahsi, Ahmed Yesevi, Birunî, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre ve diğer alimlerin ortaya koydukları dinî yorumlar analiz edildiğinde, onların din söylemlerinde ve dünya görüşlerinde örtülü değerler sisteminde birleştikleri görülür.
Irak’ın işgali ile birlikte, Orta Doğu'da mevcut siyasî, toplumsal, ekonomik ilişkilerde köklü değişimler yaşandı. Bu yeni süreçte Amerika ve müttefikleri mezhep eksenli bir siyaset izleyerek Sünnileri Saddam destekçisi gösterip Saddam’ın suç ortağı ilan ederken Şiîleri mağdur ve mazlum ilan etti. Böylece işgal ve sonrasındaki gelişmeleri Şiîlerin özgürleştirilmesi olarak göstermeye çalıştı. Şiîlerin Irak’ta yeni siyasî bir aktör olarak ortaya çıkması ve iktidara gelmesi, İslam dünyasında ve batıda pek çok araştırmacının ilgisini çekti. Seyit Hüseyin Nasr'ın oğlu Veli Nasr, bu olguyu "Şiî Uyanış" olarak tanımladı. Bu araştırmada Veli Nasr'ın konuyla ilgili yayınlanmış kitap ve makaleleri, görsel medyadaki konuşmaları ve söyleşileri ile "Şiî uyanış" tartışmasına müdahil olanların makaleleri ve internet ortamındaki yazılarından yararlanılacaktır.
Bir ülkede eğitim ve öğretim ilköğretimden yüksek öğretime kadar bu unsurlarıyla bir bütündür; bu genel yapı göz önünde bulundurularak sorunlar sağlıklı bir şekilde teşhis ve tedavi edilebilir. İlahiyat eğitiminin yapılandırılmasının önündeki sorunların tespiti ve çözümünde de bu unsurların birlikte değerlendirilmesi kaçınılmazdır. Bu bakımdan ilahiyat eğitiminin yeniden yapılandırılmasının, Türkiye’de ilköğretimden yükseköğretime kadar büyük bir karmaşanın yaşandığı ve felç olma aşamasına geldiği din eğitim ve öğretiminin yapılandırılması sorunuyla birlikte düşünülmesinde yarar vardır.
Tarihsel süreçte İslam üzerine yapılan yorumlar, fıkhî ve itikadî mezhepler; tarikatler ve cemaatler, farklı tarihsel gerçeklikler olarak kurumsallaştı. Bu oluşumlar, başlangıçta İslam’ın dünya görüşüne, hakikatlerine ve değerlerinin güçlenmesine bazı katkılarda bulundular. Ancak daha sonra bu dinî-siyasî veya dinî-toplumsal yapılar, destekçilerince İslam’ı temsil eden yapılar olarak algılandı. Hatta İslam’ın tarihsel ve toplumsal gerçekliği, daha sonra yaşanan siyasî, itikadî veya mistik tecrübeler üzerinden inşa edilmeye çalışıldı. Onun hakikatleri bir kişinin yazdığı eserlere veya bir mezhebin edebiyatına indirgendi. Böylece tevhid inancına sahip, tek kutsal kitaplı ve tek peygamberli bir İslam toplumu, “tevhidin yozlaştırıldığı, çok kutsal kitaplı, çok masum önderli ve her birisi kurtuluşu garantilemiş çok parçalı dinî topluluklar”a dönüştürüldü.
Hz. Muhammed’in etkileyicilik gücü, egemenliği ve dinî temsilinin kaynakları ile tarihsel süreçte İslam toplumunda ortaya çıkan mehdî ve velî tiplerinin etkinlik gücü ve tasarruf yetkisinin meşruiyeti ve günümüzde doğurduğu sorunları eleştirel bir bakış açısıyla analiz edeceğiz.
İmam el-Mâturîdî, hayatın çeşitli alanlarıyla ilgili dinî, itikadî, ahlakî, hukukî, siyasî ve toplumsal olay ve olguları değişen ve değişmeyen boyutlarıyla farklı açılardan analiz etmeyi başaran önemli alimlerden birisidir. O, aklî hükümler ve varlık kategorilerinden hareketle düşünce sisteminin merkezine genelde değişim, özelde sosyal değişim faktörünü yerleştirmiştir. Bu durum, onun dinî düşüncesini “değişmeyen değer ve yargılar ” ve “değişen değer ve yargılar” alanı şeklinde ayrı ayrı analiz etmeyi gerektirmektedir.
Nakşibendiler arasında medrese geleneğine bağlılık artıkça, tekke ve sufî geleneği zayıfladı. Bir bakıma Sufi kimliği sembolikleşti. Başka bir deyimle medrese geleneğinden gelen nasların ve metinlerin zahirine aşırı bağlılık, onların bir kısmını Zahirî söyleme yakınlaştırırken, İbn Arabici Nakşibendiler arasında Bâtınî eğilimi artmırdı. Son zamanlarda artan Şiî-Selefî kutuplaşmanın da etkisiyle, medrese geleneği ağır basan Sufî çevreler Selefiliğe, melamî ve İbn Arabîci sufi çevreler ise aşırı Batınîliğe kaymaya başladı.
“Beklenen Kurtarıcı” inanışının farklı tezahürlerine, insanlık tarihinde hemen hemen bütün kültür ve dinlerde rastlanmaktadır. Bu olgunun bir yansıması olarak görülen kurtarıcı rolüne bürünmüş karizmatik şahsiyetler, kendi kültürlerinden veya diğer kültürlerden seçtikleri semboller ve mitolojik unsurlarla veya dini motiflerle müceddid, mehdi ve mesih kimliği ile ya da peygamber veya nebi iddiasıyla, bazen de bunların tamamını kendisinde birleştiren bir misyon ile ortaya çıkmışlardır. Bu gerçeğin bir yansıması olarak İslam’ın geldiği yıllarda Arap Yarımadası’nda Yahudi ve Hristiyanlar arasında kurtarıcı olarak mesih geleceğine inanılmakta idi.
Beşincisi, dinî inançlarda körü körüne bağlanmanın ve kutsallaştırılan şahıslara sorgulamadan itaat etmenin nelere mal olduğu görülmüş, bundan kurtulmanın yolu olarak akılcılığın, sorgulamanın, bireysel farkındalığın ve eleştiri geleneğinin güçlendirilmesi görülmüştür. Bu beraberinde din eğitim-öğretiminin sağlıklı ortamlarda yapılmasını ve programların buna göre düzenlenmesini getirmiştir.
Bu makalede, öncelikle “bir din olarak İslam’ın mahiyeti”, “siyasetin mahiyeti”, “dinîn siyasî temsili”, “egemenliğin (hakimiyet) mahiyeti”, “İslam’ın kurumsal siyasete ilgisi” “Nübüvvet-siyaset ilişkisi” ve “dinin maksatları”; daha sonra irade ve ihtiyara dayalı ahlakî ve hukukî değerlerin din (İslam) ve siyaset arasındaki ilişkide oynayacağı rolü genel hatlarıyla tartışılmaktadır.
Toplumların kendine özgü oluşturdukları çeşitli dindarlıkları, batılı araştırmalarda olduğu gibi, “Türk İslamı”, “Arab İslamı”, “İran İslamı” ve benzeri şekilde tanımlamak veya kavramsallaştırmak toplumbilim açısından yanlıştır. “Türk Müslümanlığı”, “Arap Müslümanlığı”, “Fars Müslümanlığı”, Hint veya sayılabilecek diğer Müslümanlıklar, sosyolojik açıdan delaleti olan kavramlardır. Dinî açıdan bu Müslümanlıkların tamamı İslam kaynaklıdır, ancak bunların hiç birisi din değildir. Dolayısıyla tek bir İslam ve birden fazla Müslümanlık tarzı ile karşı karşıyayız. Müslüman ülkelere yapılacak kısa süreli müşahedelerde dahi, bunun yansımalarını gözlemlemek mümkündür. Aynı şekilde toplumların sözlü ve yazılı dinî kültürüne de yansımıştır. Özellikle Türk toplumlarının ürettiği yazılı dinî edebiyat ve sözlü gelenek, bunun ispatı ile ilgili verilerle doludur.
Günümüzde ise İmam Mâturîdî’ye menkıbevî bir kişilik yüklemeye çalışanlar, onu bir sufî olarak görmek isteyen çevrelerdir. Ancak bizim için öncelikli olan Mâturîdî’nin fikirleri ve faaliyetleri etrafında oluşan tarihsel kişiliğidir. Üstelik İmam Mâturîdî’nin kitaplarında ilk dönem mutasavvıflarının eserlerine ve görüşlerine onları destekler nitelikte bir referansta bulunmaması ve Te’vîlât’ında sufî öğretinin iş’ârî yorumlarını kullanmaması onun bir mutasavvıf olarak tanımlanmasının önünde en büyük engeldir.
. İmam Mâturîdî, şeriati toplumsal kurum olarak mümkünler içerisinde değerlendirmiş ve toplumsal değişimi İbn Haldûn(808/1406)’dan asırlar önce “halden hale değişen” bir olgu olarak tespit etmiştir. Onun toplum tasavvurunda, şerî hükümlerin meşruiyeti toplumun maslahatlarına bağlıdır. Maslahatlar ortadan kalktığında, örf ve toplumsal ihtiyaçlar ile aklî zorunluluklar, eskileri üzerinde tasarrufta bulunabilir ve yeni müeyyideler koyabilir. Kişilerin ve toplumların özgür iradeleri, İmam Mâturîdî’nin toplum tasavvurunda, değişimin ve yenilenmenin ana dinamiklerini oluşturur. Onun toplum tasavvurunu anlayabilmek için değişim ve toplumsal değişimin mahiyeti ve ilgili kavram haritası ile “değişmeyen ve değişen toplumsal değer ve yargılar” şeklindeki alan ayrımını ortaya koymakta yarar vardır.
İslam düşünce tarihinde, İslam’ı anlama, açıklama ve yaşamaya yönelik birbirinden farklı yorum gelenekleri ortaya çıkmıştır. Kimisi, dini anlama ve anlamlandırmada olgunun tahliline büyük önem vererek aklın ve akıl yürütmenin nüfuz alanını genişletmekte; kimisi aklı ayet, hadis ve dinî metinlerin lafzî anlamına hapsederek metnin hakimiyetini kurmaya çalışmaktadır.
Ayrıca diğer bazı İslamcı çevreler, Eşarî ve Şafiiliğe dayandırılan Kürt Müslümanlığını, “Maturidî aleyhtarlığı ve Türk düşmanlığı üzerinden inşa etmeye” çalıştı. Mezhepçilikten ve Eşarilik karşıtlığından beslenen Maturidilik veya Mezhepçilikten ve Maturidilikten karşıtlığından beslenen Eşarilik algıları, etnik dinamiklerle harekete geçirildiğinde, toplumsal dayanışmaya zarar verecek ve toplumu birleştirmek yerine bölecektir. Daha tehlikelisi, ideolojik ve seçmeci okumalardan beslenen yeni “operasyonel Eşari(ci)lik” ve “operasyonel Maturidi(ci)lik” algıları ortaya çıkaracaktır. Din-siyaset ilişkisi ve Laiklik konusundaki sorunlara sağlıklı çözümler üretebilmek için, tartışmaların doğru bilgi ve belgeye dayalı, İslam’ın ve bilimin eleştiri ahlakına uygun ve şahsileştirmeden uzak ilmî bir zeminde sürdürülmesi gerekmektedir.
İslam düşünce tarihinde, diğer teistik dinlerden Yahudilik ve Hristiyanlık'ta olduğu gibi, "dinin ne olduğu, nasıl anlaşılacağı, nasıl açıklanacağı, ne şekilde yorumlanacağı, nasıl anlamlandırılacağı ve ne şekilde yaşanacağı " konusunda birbirinden farklı siyasi, itikadi, fıkhi, içtimai, ahlaki ve felsefi pek çok söylem geliştirilmiştir.
İslam dünyası tefekkür ve uygarlık tarihinde Farabî, Bîrunî ve İbn Sînâ gibi bilginler sayesinde şerefli bir yer elde etmiştir. Şüphesiz ki, bugün Müslümanların iftiharı olan İslam medeniyeti sadece Türk kültür havzasında yetişen bilginler sayesinde oluşmamıştır. Bu uygarlık, çeşitli kavimlere mensup Horasan ve Güney Asya’lı çok sayıda bilim insanının ilmî gayretleriyle gerçekleşebilmiştir.
Sosyal bilimlerle doğa bilimleri arasındaki bir ayrım, metodik açıdan da bir farklılaşmayı beraberinde getirmiş ve her bir alan kendi sorunlarını çözebilecek farklı metod ve yaklaşımlar geliştirmiştir.
Ebû Muhammed Ali b. Osman b. Muhamed b Süleyman el-Oşî el-Ferganî (569/1174), Karahanlılar döneminin son yüzyılında yaşamış fıkıh, kelam, hadis alanlarında pek çok eser vermiştir. Onun ilmî kişiliğinin en önemli vasıflarından birisi fıkıhta Hanefî; itikatta Maturidî olmasıdır.
Maveraünnehir, Ceyhun nehrinin doğu tarafı olup, İslam'dan önce Hayatıla, İslam'dan sonra ise, Maveraünnehir olarak isimlendirilen bölgenin adıdır. Bu nehrin batı tarafına da Horasan denilmektedir.
Kur'ân'ın, bazı kelimeleri ve kavramları Arap dilindeki sözlük anlamını esas alarak daha önce oluşmuş sosyal gerçekliklere delalet edecek şekilde, bazılarını tamamen yeni anlamlar yüklemek suretiyle yeni oluşmuş tarihi, siyasi ve sosyal olgulara tekabül edecek tarzda kullandığı İslam düşünce ekolleri tarafından kabul edilen bir husustur.
Yaşanan geçmiş ile oluşturulan tarih algıları arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır. İlk dönem İslam tarihi ve meydana gelen siyasî olaylar da bundan nasibini almıştır. Bu dönemdeki siyasî olayları inceleyen kimsenin ya da tarihçinin tarih algısı, çoğu zaman geçmişi yansıtmamaktadır.
İslam aleyhtarlığı ve Sünnilik düşmanlığı üzerinden bir Alevilik tasavvuru oluşturma amacı ve ideolojisi ile yaklaşılmaktadır. Bu yüzden eserler içerik ve metin olarak büyük ihanete uğramaktadır. Bu hususlar dikkate alınmadan neşredilen özgün metinler, başka bir şekil ve muhtevaya kavuşmuş sahte veya sözde metinler olacaktır.
 1